2007'den Bugüne 84,600 Tavsiye, 26,453 Uzman ve 18,840 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Mesleki Anılar Kütüphanesi

TavsiyeEdiyorum.com üyesi uzmanların paylaştığı mesleki anılar kütüphanemize hoşgeldiniz. Üyelerimizin mesleki anılarını tarih sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz. Eğer siz de site üyemizseniz, bu sayfada ilginç bir mesleki anınızı yayınlamak için ÜYE SAYFANIZ içinden MESLEKİ ANILAR bağlantısını seçiniz. Bu sayfada yayınlanan anılar yazarının isteği üzerine isimle veya isimsiz olarak yayınlanmaktadır. Tıp doktoru üyelerimizin anıları ise mesleki etik kuralları gereği her zaman isimsiz olarak yayınlanmaktadır.

Site Ana Sayfamıza Dönün - Tanıdığınız Bir Profesyonel Hakkında Tavsiye Yazın


Turgay KÖSE Fotoğraf
Uzm.Dyt.Turgay KÖSE
Muğla
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi15 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 144 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Açlık ne yedirtmez, tokluk ne dedirtmez Yayın Tarihi : 30-06-2017 16:40
 
2001 Kış mevsimi, Samsun. Vatani görevim sebebiyle acemilik eğitimi aldığım Samsun Sahra Sıhhiye Okulu’ndayım. Sabah erkenden kamuflajlarımı giyip, kahvaltı ve hemen akabinde sabah sporu ile güne başlıyordum. Akşama kadar aynı kıyafetin üzerimde olması sebebiyle odama geçince ilk fırsatta bu kıyafetten kurtulma gereksinimi duyuyordum. Aynı odayı paylaştığım bir arkadaşım, üniversite sonrasında maddi yetersizlikler sebebiyle kısa süreliğine bir lokantada çalışmış ve sürekli olarak kebap tarzı yiyeceklerden bahsetmekteydi. Her seferinde “benim yanımda bunlardan bahsetmezsen sevinirim, sen anlattıkça acıkıyorum” dememe rağmen bazen alışkanlıktan bazen de inadına konuşmasını sürdürmekte idi. Bir gece saat 22.30 civarı yine başladı anlatmaya: “Şimdi bi’ yaprak döner olsa, çıtır çıtır pidelerin üzerine bolca serpiştirilse, üstüne de kızgın tereyağı gezdirilse. Oooo, yanına da közlenmiş biber ve domates. Bi’ de kaymaklı köy yoğurdu. Hımmm… Şimdi ne güzel giderdi be!” Bir anda mide salgılarımda artış ve karnımda guruldamalar başladı, ardından yiyecek bir şeyler bulma arayışına girdim. Gerçekten de durup dururken sevdiğiniz bir besini hayal ettiğinizde, tok olmanıza rağmen iştahınızı kabartabilirsiniz. Her zaman için dolabımda atıştırmalık kepekli bisküvi, fındık, kuru üzüm tarzı besinler bulunurdu; ancak o akşam hepsi tükenmiş durumdaydı. Kamuflaj olmadan kantine inmek yasaktı. Buna rağmen tam tekmil giyinip, 3 kat aşağı inip, kuyrukta dakikalarca sıra bekleyip karnımı doyurmaya razıydım, ama o saatte kantin de kapalıydı. Ne yapacağımı bilemedim. Sanki kan şekerim yavaş yavaş düşmeye başladı, rengim soldu, huzursuzluk ve asabiyet kendini göstermeye başladı. Dilenci gibi gezinmeye başladım ve birkaç arkadaştan atıştırmalık bir şeyler talep ettim ama nafile. Son olarak “Okan’da her zaman yiyecek bir şeyler olur, bi’ de O’na sorayım” dedim. Alt kata indim ve bir umutla meslektaşımın koridorun sonundaki odasına koşuverdim. Kapı girişinde karşılaştığım Okan’la aramızda: - Bizimki yine İskender kebaptan falan bahsetmeye başladı. Bugüne kadar kaç defa kendisini uyardım, ama bir türlü söz geçiremiyorum. - Sen de İskender hayaliyle acıktın tabi… - Hem de nasıl, karnım adeta zil çalıyor. Dolabımda bir şey kalmamış, kantin de kapandı. Sende her zaman yiyecek bir şeyler olur, 2 lokma atıştırmalık bir şey var mı? - Tüh yaaa, 5 dakika önce gelseydin keşke. Odadaki arkadaşlarla ne var ne yok hepsini süpürdük şimdi. - Sağlık olsun, yine de teşekkürler dostum (çaresizlikten ne yapacağımı bilmiyordum; tam arkamı dönmüş ve odama doğru yönelmiştim ki arkadan bir ses geldi). - Dur bi’ dakika, dolabımda biraz kuru ekmek olacaktı. İster misin? - İstemez olur muyum? Bu iyiliğini asla unutmayacağım (uzattığı 3 dilim kuru ekmeği aldığımda piyangonun büyük ikramiyesini kazanmış gibi sevinçliydim). Binlerce kez teşekkürler… şeklinde bir konuşma geçti. O gece yediğim 3 dilim kuru ekmek, hayatımdaki en güzel yemekti. O gün bu gündür uzun süre aç kalmamaya, yemek programlarını izlememeye, meşhur yemeklerin veya restoranlarının konusunun açıldığı muhabbetlere pek fazla katılmamaya özellikle dikkat etmekteyim. Zaten meslek icabı “şimdi sıralayacağım zararlı yiyeceklerden uzak durun” diyerek sürekli o besinleri aklımıza getirmekteyiz. Bir de mesai sonrası, eve iş getirmek (!) hiç hoş olmuyor bazen. Hiç düşündünüz mü? Duyu organlarımız besinleri yeme, içme konusunda bizleri teşvik eder mi acaba? Albenisi yüksek bir pastane vitrinini görmek, televizyon reklamlarında asitli içeceğin şişeden bardağa dökülme sesini duymak, seyyar satıcı arabasının yanından geçerken kokoreç kokusunu almak, fırından yeni çıkmış gevrek bir simit, pide veya ekmeğe dokunmak kuşkusuz herkesin iştahını kabartmaya yardımcı olacaktır. Yukarıdaki hikayede olduğu üzere, bir besini hayal ederek de karnınızın acıkmasını sağlayabilirsiniz.

Turgay KÖSE Fotoğraf
Uzm.Dyt.Turgay KÖSE
Muğla
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi15 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 144 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Pisboğazlılığın sonu Yayın Tarihi : 30-06-2017 16:40
 
2000 Kış mevsimi, Ankara. Kara ikliminin kendini iyice hissettirdiği bir dönemde, sıcacık öğrenci evimizde tam da uyumaya hazırlanıyorduk ki misafir ettiğimiz, ev arkadaşımın kuzeni Mustafa’nın “hadi Atatürk Orman Çiftliği’ne kokoreç yemeye gidelim” sözü üzerine buz gibi havaya rağmen hiç üşenmeden gece saat 02.30 civarı yola koyulduk. Tam da arabadan iniyorduk ki odun ateşinde pişen döneri görüp dayanamayan Mustafa ile aramızda şöyle bir konuşma geçti: - Ya buranın döneri de bi’ harika oluyor… - Oyunbozanlık etme, kokoreç fikri senden çıktı. Buraya kokoreç yemeye geldik. Döner falan yemem, kendimi kokoreç için hazırladım ben. - E tamam, yine kokorecimizi yiyelim. Ama öncesinde döner de yesek mi? - Yok artık! O zaman kokorece yer kalmaz. - Aman canım, gobit (sandviç) ekmeği arası yeriz hiç olmazsa. Hadi, bi’ kere gelmişiz dünyaya… - Battı balık yan gider, hadi yiyelim o zaman. Ankara’ya has gobit ekmeği arasına döner yiyip, diğer mekanda da yarım ekmek arası kokoreç ve yanında ayran tüketip, takriben 15 - 20 dakika sonra arabamıza bindik. Aracı çalıştırdığımızda motoru soğumuş ve klimadan adeta soğuk hava geliyordu. Soğuktan adeta dişlerimiz birbirine vuruyordu. Çok kısa bir sürede karşılaştığımız bu durum karşısında hayretler içerisindeydik. O esnada bir manzara gözümüze çarptı: Kış aylarının vazgeçilmez içeceklerinden sahlep. Arabanın tam da karşısında kocaman bir sahlep kazanı duruyordu ve ısınabilmek adına hiç düşünmeden 3 tane sipariş verdik. Meğer kazanın dibinde kalan son 3 bardak sahlepmiş. Servis elemanı, sahlepleri arabada içeceğimizi düşünerek plastik bardaklara doldurdu. Gördüğümüz manzara karşısında ikinci kez hayrete düştük. Bardaklar, içerisine konulan sahlebin kaynar derecede sıcak olması sebebi ile resmen erir gibi orta noktalarından dışarı doğru kavis yapmaya başladı. Havanın aşırı soğuk olması sebebi ile bu durumun ne kadar sağlıksız olduğunu düşünecek durumda değildik. Zaten sağlık adına o akşam yapılmaması gereken her şeyi yapmıştık. Bu hatayı eve döndüğümüzde çok net bir şekilde anlamıştık. Gecenin finalinde içtiğimiz o kaynar sahlep, tükettiğimiz dünya kadar besini sanki bir macun misali çepeçevre sararak, midemizde taş gibi oturmasına sebebiyet vermişti. Ne yatabiliyor, ne kalkabiliyor, ne de uyuyabiliyorduk. Sabaha kadar hazımsızlık problemi yaşadık. O gece kendi adıma gerçekten önemli bir karar aldım: Abartmadan yemek yemeyi öğrendim artık, bundan sonra hiçbir kuvvet bana aşırı yemek yedirtemez! Gerçekten de hayat böyledir; siz istemeden kimse size zararlı bir şey yaptıramaz. Önce sizin istemeniz gerekir. Kimse sizin sigara, alkol, uyuşturucu vb kullanmanızı zor kullanarak sağlayamaz. Aynı şekilde tatlı, kuruyemiş, kızartma vb tüketimi için de öncelikle sizin o besini istiyor olmanız gerekmektedir. Tükettiğiniz besinlerden sadece siz sorumlusunuz! Örnek olarak; trafik çok yoğundu, evden oldukça erken çıkmanıza rağmen randevunuza geç kaldınız. Trafiği siz mi kilitlediniz? Güneşli bir günde birden yağmur yağdı, ıslandınız. Yağmuru siz mi yağdırdınız? Hiçbirinin sorumlusu siz değilsiniz. Fakat yüksek enerjili besinler tüketerek ve spor yapmayarak şişmanlarsanız bu durumun tek sorumlusu sizsiniz. Nasıl ki gardırobunuzu açtığınızda “bugün ne giysem?” diye düşünüyorsanız; aynı şekilde buzdolabınızı açtığınızda da “bugün ne yesem?” diye düşünmek durumundasınız. Doğru seçimleri yapıp yapmamak sizin seçiminiz. Nasıl ki iki pantolonu üst üste giyme lüksünüz yok ise, dolapta yer alan tatlılardan ikisini aynı anda yeme lüksünüzün olmadığını aklınızdan çıkarmayın.

Turgay KÖSE Fotoğraf
Uzm.Dyt.Turgay KÖSE
Muğla
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi15 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 144 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Anne sütü mucizesi Yayın Tarihi : 30-06-2017 16:40
 
2000 Sonbahar mevsimi, Ankara. Üniversite son sınıftaki Klinik Beslenme Çocuk Stajı esnasında saygıdeğer öğretim üyemiz Prof. Dr. Gülden Köksal’ı Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’ndeki odasında her sabah ziyaret ederdik. Sürekli olarak bilgi alışverişinde bulunur, her konuda can kulağıyla bizi dinler, en mutsuz anımızda bile bizi öyle bir motive eder ve kendisi gibi meslek aşkıyla çalışmamızı sağlardı ki odasından çıktığımızda merdiven basamaklarını ikişer üçer tırmanırdık. Her yönüyle kendisini örnek aldığım Gülden Hocam, özeklikle bebek ve çocuk beslenmesi üzerine öyle güzel canlı örnekler sunar, bilimsel araştırmalar ışığında bizi aydınlatır ve deneyimlerini paylaşırdı ki kendisine hayran kalmamak mümkün değildi. Hele ki anne sütünün mucizelerini anlattığı vakit gözlerinin içi parıldar, hatta o parıltılar bize de bulaşırdı. Güneşli ama biraz soğuk bir Ankara sabahında staj öncesi Gülden Hanım’ın odasında toplanmıştık. Hocamız elinde bir sürprizle bizleri karşıladı: Bir poşet dolusu tek kullanımlık plastik tatlı kaşığı ve yaklaşık yarım kase anne sütü. Daha ne olduğunu bile anlamadan poşetin içerisinden teker teker kaşıkları çıkarıp hiç tanımadığımız (!) bir annenin sütünü biz stajyer öğrencilerine takdim etmeye başladı. Bir anda herkes göz göze geldi, ancak tepki bile veremeden “bir kişi hariç” hepimizin eline kaşık dolusu anne sütünü uzattı. Hocamız sırayla herkese ikramda bulunurken benim almadığımı fark etti ve “Turgay nerede?” diyerek sağını solunu kontrol etti. O esnada tam arkasında gizleniyordum ve “buradayım hocam” diye yanıt verdim. “Al bakalım, sen de tatmalısın” diyerek kaşık dolusu anne sütünü elime uzattığında “hocam içmesem olmaz mı?” diye bir soru yönelttim. “Önerdiğiniz her besinin tadını da bilmek zorundasınız” diyerek doyurucu bir yanıt verdi. “Ama hocam ben anne sütünün tadını hatırlıyorum!” diye espri yapmama fırsat kalmadan elimi ağzıma doğru götürmemi sağladı ve ardından hepimize bir soru yöneltti: “Anne sütünün tadını nasıl buldunuz?” Bizler için çok enteresan bir deneyimdi. Çünkü o güne kadar farklı insanlardan farklı duyumlar almıştık. Kimisi “çok tatlı” derken, kimisi de “metalik bir tada sahip” gibi yakıştırmalarda bulunuyordu. Artık bizim de anne sütünün tadına dair bir fikrimiz vardı. O gün hocamızdan çok güzel bir bilgi öğrenmiştik: Yaklaşık 20 yılı aşkın bir zaman sonra tekrar tattığımız anne sütünün, sıklıkla tüketilen rafine şeker ve şekerli besinlerle kıyaslanamayacak kadar farklı bir tada sahip olduğunu ve bir kere tatlı tadı öğrenen bebeğin, sonrasında anne sütüne burun kıvırabileceğini… Yapılan bilimsel bir araştırmada, standart ölçüde mama katılarak sulandırılmış 1 biberon dolusu mama ile doyan bebeklere, düşük ve yüksek enerji içerikli mamaların nasıl bir etki yaratacağı izlenmiş. Mamanın çok, suyun az katılması sonucu elde edilen yoğun haldeki 1 biberon mamayı tamamen bitiremeyen bebeklerin; suyun çok, mamanın az eklenmesiyle hazırlanan enerjisi seyreltilmiş mamanın 1 biberonu ile doymayarak 2. biberonu istedikleri görülmüştür. Yani yüksek dansiteli formülayı az miktarda tüketen bebekler, düşük dansiteli formülayı çok miktarda tüketerek enerji alımlarını ayarlamışlar. Ancak yaşla birlikte anne ve baba sayesinde bu mekanizma bozulmaktadır. Yemek masasında “ben doydum” diyen çocuğa “o yemek bitecek!” denilirse aşırı besin alımına teşvik edilmiş demektir. “Ben acıktım” diyerek yemek isteyen çocuk “bekle, yemek vakti gelmedi” diye terslendiği takdirde ise “her istediğinde yemek bulamayabilirsin, buldukça ye” düşüncesi ile gereksiz yere fırsatçı yeme davranışı geliştirecektir. O yüzden “bebekler veya çocuklar ne anlar” gözüyle bakılmamalıdır. Onların yanında asitli içecek yerine pekmezli su; dondurma yerine dondurulmuş yoğurt; cips yerine tam taneli kahvaltılık tahıl gevrekleri tüketerek ilk adımı atabilirsiniz. Çocukların nasihatten ziyade iyi örneğe ihtiyacı vardır.

Turgay KÖSE Fotoğraf
Uzm.Dyt.Turgay KÖSE
Muğla
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi15 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 144 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Beslenmede ölçüyü kaçırmamak gerekir Yayın Tarihi : 30-06-2017 16:40
 
2000 İlkbahar mevsimi, Ankara. Havaların ısınmaya başladığı bir dönemde, cumartesi gününü değerlendirmek ve alışveriş yapmak adına ev arkadaşımla birlikte Bilkent’te bir alışveriş merkezine gittik. Her ikimiz de acıkmıştık. Birbirinden lezzetli ve sağlıklı mönülerin yer aldığı, salata ve sandviçleri ile ön plana çıkmış bir restoranda karnımızı doyurma kararı aldık. Oturduğumuz restoranda o güne kadar salatalarımı daima kendim seçerek hazırlatmış olsam da, ne hikmetse sandviçlerimi her zaman için bir arkadaşım sipariş verip bana takdim etmişti. O nedenle servis elemanının hiç beklemediğim sorusu ile karşılaşınca şaşırdım ve ne diyeceğimi bilemedim: - Sandviçiniz kaç cm olsun efendim? - Nasıl yani? Sandviçlerinizin boyu standart değil mi? - Hayır, 15 ve 30 cm uzunluğunda sandviç ekmeklerimiz var efendim. Hangisinin içerisine hazırlamamı istersiniz? - Hımmm, bu hazırladığınız kaç cm mesela? - 15 cm… - (Bombeli bir camın arkasında hazırlanan 15 cm uzunluğundaki sandviç gözümüze pek küçük göründü ve çok acıkmış olmanın da etkisiyle) O zaman bizimkiler 30 cm olsun! - İçecek bir şeyler isterseniz hesaplı bir mönümüz var. Kampanya dahilinde 30 cm sandviç ve büyük boy içecek alana çikolatalı kurabiye veya mısır cipsi hediye ediyoruz. Düşünür müsünüz? - Olabilir, ne de olsa bir şeyler içeceğiz. 2 Tane de büyük kutu ayran alalım o zaman. İkisi de mönü olsun. Mümkünse biri çikolatalı kurabiye, diğeri de mısır cipsi hediyeli olsun size zahmet. Bu esnada ev arkadaşım; “bu bizi kesmez, ben çok açım. Şu karşıdaki restorandan bir de patates kızartması alayım” dedi ve ben siparişin yeterli geleceğine dair kendisini ikna etmeye fırsat bulamadan kaybolup gitti. 5 Dakika içerisinde jumbo boy patates kızartması, ketçap ve mayonezlerle geri döndü. Ardından boş bir masaya oturduk ve afiyetle yemeye başladık. Sandviçlerimizin yarısını, patates kızartmasını ve ayranlarımızı tükettiğimizde her ikimiz de gerçekten doymuştuk. Her ne sebeptendir halen bilmem; geri kalan sandviçlerimizi de bitirdik, çikolatalı kurabiyeyi paylaştık ve yemeğin sonunda masadan zar zor kalktık. Çok sevdiğimiz ama midemizin patlayacak kadar dolu olması sebebiyle yiyemediğimiz mısır cipsini ise hiç açmadan, yanımızdan geçen bir ailenin çocuğuna hediye ettik. Zararın neresinden dönülse kardır. Ancak hamile gibi fırlayan karnımı görünce ve hazımsızlık problemi yaşayınca kendi kendime şu soruyu sordum: “Ne diye 30 cm sandviç istersin? Önce 15 cm ye, doymazsan git bi’ 15 cm daha sipariş ver. Restoran kapanmıyor ya!”

Turgay KÖSE Fotoğraf
Uzm.Dyt.Turgay KÖSE
Muğla
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi15 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 144 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Dengeyi kurun; tatlı kaçamaklar canınızı sıkmasın Yayın Tarihi : 30-06-2017 16:40
 
2000 İlkbahar mevsimi, Ankara. Üniversiteden sınıf arkadaşlarımla öğrenci evimde seminer ve tez çalışmaları uğruna sabahlara kadar yoğun bir şekilde ders çalışıyorduk. Günler süren çalışmaların sona erdiği akşam, saat 22.30 civarı bilgisayarın başından kalktım, salona geçtim ve televizyonu açtım. Bir elimde televizyon kumandası, diğerinde ise meşhur bir firmanın çikolatalı gofreti varken salona giren arkadaşımla şöyle bir diyalog yaşadık: - Ne o elindeki? - (Saf rolünde, masumca yüzüne bakarak) Televizyon kumandası… - Onu kastetmiyorum, diğer elindeki ne? - Hımmm, bu mu? Çikolatalı gofret. - (Soru değil, hesap sorar gibi) Bu saatte mi yiyorsun! - Ne var ki bunda? - Kaç kalori aldığının farkında mısın? - Nasıl yani? Üzerinde ne kadar kalori yazıyorsa o kadar enerji alıyorum. Saatle ne alakası var! Gündüz yiyince 50, gece yiyince 200 kalori mi alacağım? (Tabi bu esnada ne demek istediğini çok iyi anlıyorum ama iş işten geçiyor ve o gofretin son lokmasını pişmanlıkla ağzıma atıyorum) - Elbette sana verdiği enerji değişmeyecek. Ancak sen de çok iyi biliyorsun ki, bu saatten sonra o enerjiyi harcayamayacaksın. Bari gündüz yeseydin. En azından gün içinde telafi etme şansın olurdu. - Haklısın, birazdan televizyonu kapatıp yatacağım ve o enerji vücudumda yağ olarak depolanacak… O günden beri belli bir saatten sonra ağzıma pek fazla tatlı sürmedim. Ola ki yersem de alacağım enerjiyi mutlaka hesaplayarak günlük aktivite düzeyimi artırıyor ya da ertesi gün tüketeceklerimi daha hafif tutmaya çalışıyorum. Yani her şey dengede bitiyor.

Turgay KÖSE Fotoğraf
Uzm.Dyt.Turgay KÖSE
Muğla
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi15 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 144 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz Yayın Tarihi : 30-06-2017 16:40
 
1998 İlkbahar mevsimi, Ankara. Bir pazartesi sabahı üniversite kantininde arkadaşımla muhabbet ediyoruz. “Hafta sonu nasıl geçti?” şeklinde başlayan sohbetin konusu bir anda sağlık konusunda hayatımın dönüm noktalarından biri haline geldi. Konuşma dün gibi aklımdadır ve aynen şöyle gerçekleşti: - Hafta sonun nasıl geçti? - Çok güzeldi. Kahvaltı sonrası Hasan ile buluştuk, yürüyüşe çıktık. Ancak ne yürümesi, Hasan 45 dakika aralıksız koştu. Ben de arkasında yalnız başıma yürüdüm. - Yok artık! 45 dakika mı koştu? Hem de hiç durmadan… - (Gayet normal bir olaymış gibi yorumlayarak) Evet, gözlerimle gördüm. - Canım kusura bakma ama ben görmedim, o nedenle inanmam. Bir yanlışın var. O kadar süre koşamaz! - Neden koşamasın ki? - Futbolcular bile 90 dakikalık maçta 45 dakika “aralıksız” koşmuyorlar. Hasan nasıl koşabilir ki? - Koştu işte! Sana yalan borcum mu var? - Öyle ya, neden yalan söyleyesin? Kaldı ki bu güne kadar hiç yalanına tanık olmadığım yakın bir arkadaşımsın. Ancak halen inanamıyor ve kendimce sorguluyorum: Hasan nasıl 45 dakika aralıksız koşabilir? Hasan ile aynı yaşlardayız ve ikimiz de sigara içmiyoruz. Tek farkımız; benim yaklaşık 10 kg kadar fazlalığımın olması. Peki, ben aralıksız kaç dakika koşabilirim acaba? Bunun üzerine o akşam hiç üşenmeden kendimi sınamak adına yürüyüşe çıktım ve vücudum ısındıktan sonra koşmaya başladım. Ancak 13. dakika kalbim yerinden fırlayacak gibiydi ve durmak zorunda kaldım. O an “demek ki köpek kovalasa beni, kaçamayacak kadar hantallaşmışım” diye düşünerek kendimden ve gençliğimden utandım. Kendi kendime tekrar sordum: Hasan nasıl 45 dakika aralıksız koşabilir? Ardından hırs yaptım ve kondisyonumu en azından 45 dakikaya çıkarma kararı aldım. O günlerde basküle çıktığımda hayatımda hiç görmediğim bir rakamı gördüm: Tam 83 kg. Hayatım boyunca tekrar 80’li rakamları görmek istemediğimden adım gibi emin ve kararlıydım artık. Diğer yandan şunu düşündüm: “Havaların ısınmaya başladığı bir süreçti ve her gün 1 - 2, hatta bazen sıcak yaz günlerinde 3 kere duş alıyordum. Bunlardan birinde, duş öncesi hafif bir ter atsam ne kaybederim?” Fazla kilolarımdan başka hiçbir şey kaybetmeyeceğimin, öte yandan sağlığımı kazanacağımın bilinciyle yaşam şeklimde radikal değişiklikler yaptım. Aynı evi paylaştığım 2 arkadaşımı da sürekli olarak spora davet etmeme rağmen bir kez olsun bana eşlik etmemelerine rağmen inatla ve sabırla bu durumun üzerine gittim. Beslenme konusunda okulda öğrendiklerimi de yavaş yavaş hayatıma uyarladım: Kızartmayı kestim, tatlı seçiminde sütlü veya meyveli olanları tercih ettim ya da yarım porsiyon ile yetinmesini bildim. Süt ürünlerinde yarım yağlı ardından da yağsız olanlara geçiş yaptım. Kurubaklagil, sebze ve meyve gibi posa (lif) içeriği zengin olan besinleri diyetimde artırdım. Beyaz pirinç yerine kepekli (esmer) pirinç veya bulgur, beyaz makarna yerine kepekli makarna, beyaz ekmek yerine de esmer ekmek tüketmeye başladım… Böylelikle kilo kaybı kaçınılmaz hale gelmişti. Üzerimdeki yük azaldıkça spor yapmak daha da keyifli hale geldi. Her geçen gün 3 - 5 dakika daha tempomu artırarak hiç durmadan 47 dakika koşabilen, hatta akabinde 5 km (yaklaşık 45 - 50 dakika) yürüyebilen biri hale gelmiştim. Ola ki sınavlarım sebebiyle spor yapmama engel teşkil edecek bir durum olursa huzursuzluk hissediyordum. Sonradan öğrendim ki, düzenli spor yapınca vücut şu şekilde davranıyormuş: “Turgay 1, 2, 3, 5, 10, 20 gündür koşuyor, muhtemelen bugün yine koşacaktır” diyerek ekstra bir enerji verirmiş. Huzursuzluk da kişinin bu enerjiyi harcayamamasından kaynaklanırmış. Şu gerçeği göz ardı etmek mümkün değil: Hiç kimse spor sonrası “keşke yapmasaydım” demez, “iyi ki yapmışım” der. Soğuk havada duş almaktan kaçınıp, sıcak suyun altına girince de banyodan çıkmak istememek gibi bir durum. Zaten bir olayın alışkanlık haline gelmesi için ortalama 20 gün gerekliymiş. Neyse ki bu alışkanlıkları yaşam şekli haline getirmeyi başardım. Yaz boyu bu şekilde devam ederek 15 kg verdim ve yıllar sonra baskülde 68 rakamını gördüm. Üniversitede öğretilen hesaplamalarda ideal vücut ağırlığımın 71 kg olduğunu öğrenince, isteyerek 3 kg kadar geri aldım. İşin en güzel tarafı, aradan bunca sene geçti ve 1998’ten bugüne ben halen 71 (+/- 3) kg civarındayım. Tek merak ettiğim husus ise, diyetisyen olmasaydım veya o zamanlar gerçek anlamda karar vermeseydim, acaba bugün baskülde hangi rakamları görüyordum? 100 kg civarında olacağımı düşünüyorum, çünkü her 2 ev arkadaşım da şu an o civarda seyrediyor. Oysaki ben ekstradan 30 kg yük taşımadığım her gün için inanılmaz mutluyum…

Turgay KÖSE Fotoğraf
Uzm.Dyt.Turgay KÖSE
Muğla
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi15 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 144 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Sadece tüketilen yiyecekler değil, içecekler de şişmanlatabilir Yayın Tarihi : 30-06-2017 16:40
 
1996 İlkbahar mevsimi, İstanbul. Üniversiteye hazırlık aşamasında evden dershaneye, dershaneden eve bir hayat sürüyordum. İyi bir üniversite ve geçerli bir meslek uğruna gece gündüz ders çalışıyordum. Hal böyle olunca sosyal hayatım gibi fiziksel aktivitelerim de sonlanmış durumdaydı. Sürekli olarak test çözer, hareketsizce ders çalışır bir haldeydim. Sessizliği fırsat bilip özellikle geceleri ders çalışmaya başlamış, uyku düzenimi iyice bozmuş durumdaydım. Sınav stresi kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Hatta bir akşam öylesine tatlı bir kaşıntı ile kendini ve etkisini gösterdi ki, ayna karşısında boynumun nasıl kabardığını görünce kendimden korkmuştum. # Yıllar sonra öğrendim ki; stres durumunda vücut kortizol hormonu salgılarmış. İsim benzerliği olduğu gibi yan etkisi de benzer nitelikteymiş. Tıpkı kortizon ilaçları gibi kilo alımına ve yağlanmaya sebep oluyormuş. Özetle, “stres şişmanlatıyor” denebilir. Tabi bu mazeretlerin arkasına sığınacak değilim. Stres kaynaklı olarak, karnımın tok olmasına rağmen sürekli bir şeyler yeme ihtiyacı hissediyordum. İç sıkıntıyı gidermek adına yediğim besinler de abur cubur diye tabir edilen sağlıksız alternatifler olunca şişmanlamak kaçınılmaz hale gelmişti. Ancak kilo almamda içtiklerimin de etkili olduğunu kabul etmem gerekir. Çay ve kahve gibi sıcak içecekleri normalde ayda 1 kere ya içerim ya içmem. Halen de durum aynen böyledir. Ancak o dönemlerde gece uykum gelmesin diye kahve içme alışkanlığı edinmiştim. Tabi kafeine hiç alışkın olmayan ben, kahvenin tadını yumuşatmak adına sadece süt eklemekle yetinmeyerek bir kupanın içerisine ortalama 8 - 10 tane de küp şeker atıyordum. Rekorum 13 küp şeker! Her bir küp şekerin ortalama 12 kkal olduğunu hesap edersek kupa başına yaklaşık 120 kkal enerji alıyordum. Günde 2 tane kahve içtiğimi hesaba alırsak zaten şişmanlık kaçınılmaz hale geliyor. 1997 İlkbahar mevsimi, Ankara. Üniversitenin ilk senesinde arkadaş çevresinin etkisi ile okul kantininde küçük bardaklarda satılan meyve aromalı çaylardan içmeye başladım. Zaten tatlı olan bu çaylara bile 4 küp şeker atarak çevremdekilerin tepkisini çekmeyi başarmıştım. Bir gün bu durumun altında yatan sebebi öğrenmek adına araştırma görevlilerimizden birinin yanına gittim ve aramızda şöyle bir diyalog gerçekleşti: - Hocam ben şeker hastası mıyım acaba? - Bunu da nerden çıkardın? - Tatlıyı severim, pek fazla “hayır” diyemem. Ama bir pastanenin önünden geçerken “içeri girip bir porsiyon tatlı yesem” de demem. Ancak 1 çay bardağına 4 küp şeker atıyorum. Bu durum şeker hastalığının bir belirtisi mi acaba? - “Çok fazla şeker tüketen kişiler illa ki şeker hastasıdır” diye bir kaide yok. Ancak bu durum şeker ve kalp hastalığı açısından önemli bir risk teşkil ediyor. Günlük aldığın enerjinin %10’undan fazlası rafine şeker kaynaklı olmamalı. Net bir şey söyleyebilmek adına istersen bir kan tahlili yaptır ki kafamızda soru işareti kalmasın. Bu konuşmanın üzerine ilk fırsatta kan şeker seviyemi ölçtürdüm ve 70 - 100 mg/dl olması gereken aralığın aritmetik ortalaması 85 mg/dl gibi güzel bir sonuçla karşılaştım. Sonucu hocamla paylaştım: - Netice gayet iyi, bana kalırsa senin durumun alışkanlıklarınla ilgili. Eğer istersen şeker dozunu artırdığın gibi azaltabilirsin. Sonuçta hiç kimsenin rafine şekere ihtiyacı yok! - İyi ama nasıl? Sıcak içeceklerin üzerinde şekerin etkisiyle köpük oluşmadığında bana sanki şekersizmiş gibi geliyor. - Bu yönüyle biraz da psikolojik olsa gerek. (Aspartam içeren bir yapay tatlandırıcıyı bana doğru uzatarak) Şeker yerine bunu kullanmayı dene… - Aman hocam! Bunlar kanserojen değil mi? - Uf yaaa, kim demiş? Öyle bir şey yok, için rahat olsun. İsminin yapay olması seni korkutmasın, hem öyle olsa yeryüzündeki neredeyse tüm şeker hastaları kanser olurdu. - Haklısınız. Peki, ben bundan kaç tane atacağım? - Her 1 tablet yapay tatlandırıcı 1 küp şeker kadar tat verir. Bu konuşmanın üzerine hemen kantine geçtim ve kendime 1 çay söyledim. İçerisine de 4 küp şeker yerine 3 küp şeker ve 1 adet yapay tatlandırıcı attım. Baktım ki lezzet aynı, değişen bir şey yok. Yaklaşık 3 gün bu şekilde devam ettim. Sonrasında 2 küp şeker ve 2 yapay tatlandırıcı ile denedim; sonuç yine aynı. Birkaç gün sonra 1 küp şeker ve 3 yapay tatlandırıcıyla da fark olmadığını görünce, 0 şeker ve 4 tatlandırıcı ile içmeye başladım. Bir müddet bu şekilde devam ettikten sonra, “neden 0 şeker, 0 tatlandırıcı denemiyorum ki?” diye kendime sordum. “4 Adet tatlandırıcıyla içen bir kişi, 3 tane ile de içebilir” düşüncesiyle birer birer azaltma yoluna gittim ve kısa bir süre sonunda sıfıra kadar indim. Artık ne şeker ne de tatlandırıcı kullanıyordum. O gün bu gündür şeker ve tatlandırıcı olmadan içebiliyorum. Takip ettiğim bilimsel bir dergide Hıncal Uluç ile yapılan bir röportajda “ben şeker hastası olduktan sonra çayın, kahvenin gerçek tadını almaya başladım” şeklinde bir cümle okudum. Kendi üzerimdeki bu denemenin ardından bahsi geçen yorumun ne kadar doğru olduğunu bizzat yaşadım. İstedikten sonra mantık çerçevesindeki her şeyin üstesinden gelinebileceğine inanan biriyim, her şey karar vermekte bitiyor.

Turgay KÖSE Fotoğraf
Uzm.Dyt.Turgay KÖSE
Muğla
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi15 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 144 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Kaybedilecek 2 kg bile kişinin kendisini kuş gibi hissetmesini sağlar Yayın Tarihi : 30-06-2017 16:40
 
1996 Yaz mevsimi, İstanbul. Lise bitimine kadar taşıdığım kilolara üniversite sınavlarına gireceğim dönemde yenileri eklendi. Gerek ders çalışmak adına hareketsiz kalmaktan, gerekse stresten dolayı olur olmadık saatlerde buzdolabının başında abur cubur yemekten her geçen gün daha da şişmanlıyordum. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de sınav maratonun bitimiyle birlikte yaz tatilinde rehavete kapılıp her akşam bira, kuruyemiş, cips vb tüketip, sonrasında da vücudumun ufaktan da olsa deforme olmasına tanıklık ettikçe harekete geçme zamanının geldiğini düşündüm. Amacım zayıflamaktan ziyade bu kötü gidişata dur demek ve biraz olsun üzerimdeki hantallıktan kurtulmaktı. Spor yaptığım zaman zarfında içmediğim biralar ve yemediğim atıştırmalıklar da yanıma kar kalacaktı. Oturduğum mahalleden arkadaşım Özer ile birlikte akşamları düzenli olarak yürümeye, hatta bir süre sonra koşulara başlamıştık. Belli bir kondisyona ulaştıktan sonra; ısınma amaçlı olarak Bahçelievler’deki evimizden E-5 karayoluna kadar yaklaşık 1 km yürüme, yaya köprüsünden geçip Bakırköy, hatta bazen Ataköy sahile ve tekrar E-5 karayoluna kadar (toplam 6 - 8 km) koşma, sonrasında ise kalan 1 km yolu soğuma amaçlı olarak yürüme şekilde tamamlıyorduk. Bir gün Özer bir teklif sundu: - Gel bu akşam ayaklarımıza ağırlık bağlayalım, öyle koşalım. Ne dersin? - Nasıl yani! - Bak bu özel torbaların içerisinde demir tozu var, buradaki yapışkanlı bantlar ile ayak bileklerine bağlanıyor. - Bunlarla koşabileceğimize emin misin, kaç kilo bunlar? - Aman canım, alt tarafı 1 kilo. Koşarız tabi; hem biraz da kas yapmış oluruz. - Hımmm… Neden olmasın? (O sıralar Rocky ve Rambo filmleri pek moda idi. Sylvester Stallone’ye özenerek, “72 kg yük taşıyan bu bacaklar her iki ayağa birer kg yük bağlayınca 74 kg yükü de taşır herhalde” diye düşündüm.) Her zamanki gibi ısınma kısmını tamamlamış, yaya köprüsüne kadar gelmiştik ki, merdiven çıkmak için ayağımı basamağın üzerine kaldıramadığımı fark ettim. Sanki o 1 kg ağırlık 10 kg olmuştu. Özer’e döndüm ve aramızda şöyle bir konuşma geçti: - Ayağım yerinden kalkmıyor! - Hadi canım. - Dene ve gör, çık bakalım. Seni de görelim... - (İnanmıyor, sonrasında kendi de deniyor ve şaşkın bir ifade ile) Harbiden yaaa, ben de çıkamıyorum valla. N’apıcaz şimdi? - Seni bilmem ama benim takatim kalmadı, bırak koşmayı yürüyecek halim yok. Baksana, basamakları bile çıkamıyoruz. Ya bunları çıkartıp eve kadar elimizde taşıyacağız ve bu akşam yürüyüşü iptal edeceğiz ya da çıkardığımız vakit halen devam edebileceğimize kanaat getirirsek ağırlıkları kuytu bir köşeye saklayıp yürüyeceğiz, dönüşte de alıp eve döneceğiz (ancak koşmak aklımızın ucundan dahi geçmiyor, hatta yürüyebileceğimiz bile şüpheli). Ayağımızdaki ağırlıkları çözer çözmez kendimizi kuşlar gibi özgür ve hafif hissetmeye başladık. O an hissettiklerimi tarif bile edemem, bizzat yaşamak gerekir. Ağırlıklardan kurtulunca, yerimizde duramadan basamakları 3’er 4’er tırmandık. Yeşilyurt sahiline kadar koştuk ve sadece 1 kere dinlenerek geri döndük. O akşam yaklaşık 15 km yol koştuk. Sonrasında kendi kendime dedim ki; “demek 2 kg versem bu kadar hafifleyeceğim ya da 2 kg daha alırsam demek beni bu kadar olumsuz etkileyecek.” Böylesi bir deneyim zayıflama kararı alma aşamasında oldukça etkili olabilir, bence bi’ deneyin. Türkiye’nin en ünlü bateristlerinden birinden, bazen kendisinin ve meslektaşlarının konser öncesi prova yapılırken el bileklerine benzer şekilde ağırlıklar bağladıklarını ve sahneye çıkarken o ağırlıkları çözdüklerinde performanslarının daha da arttığını öğrenmiştim.

Huriye TAK Fotoğraf
Uzm.Psk.Huriye TAK
İstanbul
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi5 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 1 Makalesi varFotoğrafı Mevcutİş Adresi Kayıtlı
Mesleki Anı : Güneş'in Annesine Yayın Tarihi : 14-01-2015 01:01
 
''Cigerim'' i anlıyorum ben bir tek. O kadar çok şey söylüyor ki... Kürtçe konuşuyor ama bütün acıları o kadar Türkçe geliyor ki hiç bir şeyi anlamadığım kadar iyi anlıyorum, kimseyi duyamadığım kadar duyuyorum. Duyduklarım kollarımdaki mecali alıyor, götürüyor, kapatamıyorum kulaklarımı. Her harfini duyuyorum: Cigerim. Cayır cayır başlayan bir kelime... G'nin üzerine ne koyarsan koy yumuşamıyor. Yürek yanması falan değil, bu acı bir yürek kadar küçük kalamıyor. Yürekten başlayıp bütün ciğerleri sarmış bir yangın... Ne susarsam susayım, sönmeyecek. Biliyorum. Sıcak... Kavurucu bir güneş. Adına rojin diyorlar. O yüzden buradaki güneş bir başka güneş. Güneş değil burada doğan; Rojin. Kocaman kocaman ağaçsız dağlar... İnsanlar sırtlarını dağlara yaslıyorlar. Dağlara bakıyorlar, dağlara çıkıyorlar, dağları seviyorlar. Burada insanlar dağlar gibi olmak istiyorlar; dip dibe, sıra sıra, taştan, büyük, heybetli... Çoğu zaman hangi dağın nerede bitip, hangi dağın nerede başladığı pek anlaşılmıyor. Dağın birinde tutuşan bir çalı, koşa koşa bütün dağları ateşe veriyor. Dağlar otlarının yanışına ağlıyor. Dağlar bütün ağlayışlarını topraklarına saklıyor. Gözyaşları yangın söndüremiyor. Dağlar susuyor, dağlar duruyor. Arada bir sıcak rüzgarlar esiyor. Ama rüzgar değil; bager diyorlar. Evet, bu esen yalnızca bager olabilir. O rüzgarlarda yerdeki çöpler uçuşuyor. O rüzgar kadınların allı, pullu, tüllü elbiselerini uçuruyor. O rüzgar buradaki erkekleri kızdırıyor. O rüzgar kadınları tırnak içindeki ''orospu'', parantez içindeki (kadın) yapıyor. Rüzgar kadınları korkutuyor. Rüzgarlar bazı erkekleri alıp götürüyor, yerine doğan güneşle beraber canavarlar bırakıyor. Rüzgar öncesi bir erkeğin açtığı parantezi, canavarlar kapatıyor. Kimi canavarlar küçük kız çocuklarını, kimi canavarlar erkek çocuklarını seviyor. Sevmekten utanılıyor. Utanılası şeylere sevmek deniyor. Bazı evlerin uzaklarında ahırlar oluyor. O ahırlara yağmurlar yağıyor. Canavarların bazıları o ahırlarda yaşıyor. Bir erkek çocuğu ahırdan korkuyor. Ama canavar onu ahıra çağırıyor. Babası olmayan bir çocuğun canavarı amcası oluyor. Canavarın utanılası sevgisinin yeri bir ahır oluyor. Utanılası sevgiyi ahıra asıyorlar; Yere çocuk düşüyor. O ahırın tozu, rüzgarlarla güneşin annesinin ciğerine kaçıyor. Güneş'in annesi CİGERİM diyor. *2013 - Hakkari

Mehmet Enver BAYATLI Fotoğraf
Psk.Mehmet Enver BAYATLI
İstanbul
Klinik Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi6 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 17 Makalesi varFotoğrafı MevcutMesleki Videoları Mevcutİş Adresi KayıtlıTelefon Numaraları KayıtlıTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Mesleki Anı : DOKTORDAN HAYAT DERSİ Yayın Tarihi : 19-10-2019 09:16
 
Bir doktordan hayat dersi; Doktor hastasını muayene ederken sorar "stresli bir işte mi çalışıyorsun" hasta "evet" demiş. Doktor "çok mu üstüne geliyorlar demiş" hasta "evet" demiş. Doktor "şu an ki hastalıklarının çoğu strese bağlı" demiş. Hasta "evet bu aralar kötü bir dönem" demiş. Doktor "UNUTMA SEN YOKSAN PROBLEMLERDE YOK SEN OLDUĞUN İÇİN ONLAR VAR." demiş. Not: Problemler yaşamın bir parçasıdır. Biz yaşadığımız sürece var olacaklar. Onlarla başetmeyi, yaşamayı, çözmeyi, rafa kaldırmayı, zaman zaman yok saymayı öğrenmeli ve hayatımızı maffetmelerine izin vermemeliyiz. Doktorunda dediği gibi problemler biz olduğumuz sürece var. Varlığınızı hissetiyorlar belki de ne dersiniz.

Salime YILMAZ ALTUNBAY Fotoğraf
Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY
İstanbul
Fizyoterapist
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi17 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 2 Makalesi varFotoğrafı MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : FİZYOTERAPİST-EV REHABİLİTASYONU YOLCULUĞUNDA TAKSİ HİKAYELERİ Yayın Tarihi : 10-05-2020 11:10
 
Yıllardır ev rehabilitasyonu için hastalarıma giderken çoğunlukta taksi kullanırım. Bazen yolculuğum bir otobüs, bir vapur olsa da taksilerdir aracım. Zaman kazandırır bana ... Bu sefer hastam,kardeşimin arkadaşının annesidir. Sağ taraf kısmi felçle etkilenmiştir. İlk rehabilitasyon buluşmamız. Bir seramonidir seanslar. Ailenin ve hastanın duyguları, olayı karşılayışları bana da rehber olur. Sevgi ve aile desteğini hissettim. Kendinden 8 yaş büyük eşi-hayat arkadaşı şaşkın. Çok duygusaldır ya ne bekliyor kendisini bilemiyor. Çok üzgün. Anne gayretli ve moralli. Kızlar kenetlenmiş. Zor günler belli eder ya gerçek paylaşımları.Zamana ihtiyaç vardır sadece. Şanslı, kısa sürecek yine evinin işini yapabilecek 76 yaşındaki arkadaşımızın annesi. Öpücüklerle annelerini teselli eden ,onun etrafında pervane olan kızlar ..Evlat böyle günlerde yalnız bırakmamalı zaten. Kibar, saygılı anne. Başaracak , inanıyorum. Hastane sonrası ilk banyo,ev düzenlemesi ve rehabilitasyonu bitirdikten sonra pijamalarla beni karşılayan anneyi , eşofmanlarıyla salonda bıraktım ve aile sıcaklığıyla..Güçlü görünmeye çalışan ancak içlerinde fırtınalar esen evlat sahibi, anneliği bilen kadınlar...Kolay gelsin. O esnada avize sallanıyor. Depremi hissediyoruz. Ne tuhaf.. ÖLÜM NE YAKIN HEPİMİZE ...Nerede yakalayacağı da belli değil. Oğlumu düşünüyorum. Beni bekliyordu. Telefonla taksi çağırıyoruz. Esmer , yağız bir adam.Kömür karası teni. 1989 dan beri ev rehabilitasyonu hastalar alırım. Hayallerimi ondan olan kazançlarla sağlarım. O yolculuklardaki yol arkadaşlarım da birbirimizin hayatına dokunduğumuz taksi şöförleri. Yol çabucak geçer ozaman. SOMAdan bahsettik.BEŞ KEZ AĞLADIM dedi çocuk gibi. İşe çıkarken 5 yaşındaki kızı öperek uğurlarmış onu. Yetim kalan çocuklar var ya.. Hikayemiz başlar; 12 yaşında İstanbula gelmiştir. Babayı beyin tümöründen kaybederler. Ağaların sözü geçtiğinden ve zulumlerinden dolayı ziyaret etmek istemediği Mardin den gelmiştir. Bir EL KONGRESİ sonrası Alman ve Türk -ortak bir gezi düzenlenmişti. G.antep, Urfa,Halfeti ve Mardin. Bu gezi ile çok sitediğim yerleri görecektim. Zorunluluklar ve sıkıntılar içinde kendime bir hediye olacaktı. Sevdiğim fizyoterapist arkadaşlar ve doktorlarla başladı yolculuk. Mardinde bir gümüş ustasının elinden çıkmış- Şahmeran - desenli gümüş duvar süsü evimde -duvarımdadır. Mardin ve İstanbul.. "Seyreyle... Ara Güler Mardin'de" sergisinde görmüştüm ustanın eserlerini Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi - Dilek Sabancı Sanat Galerisinde. Esmer, kara derili adam. MARDİNLİ. İstanbula geldiklerinde anne , sadece kürtçe konuşabiliyormuş. Çocuk yıllar önce okula gittiğinde türkçe bilemediği için öğretmen kafasını duvara vurmuştu da ablası çok kızmıştı- korumuştu onu, öğretmene kafa tutarak. Yıllar sonra muhtar olan öğretmenin karşına çıkıp, kendini hatırlatmıştı.. İstanbul ve mahallenin kömürleri. "Mardinli kömürcü çocuk" diye anılmaya başlanmıştı. Zayıf, küçük cüssesiyle ağır kömürleri taşırdı-para için. Bu zayıf çocuk bunu nasıl taşıyor denmiyordu diye sitem ediyor. Oğluna zayıf diye üzülen anne, oğlunun şimdiki kilolu haline memnun. Ezilmişti ama çok şükür. Bir gün mahallenin kebap dükkanına bir kamyon kömür taşınması gerekir. Tek başına taşır , gün bittiğinde kırmızı kağıt 20 lirası vardır.Kebapçı bir de iki lahmacun ve açık ayran verir. Onları,ben yedim bu da senin diye yemeden anasına götürür. Kömür onunda hayatında iz bırakmıştır. Alınteriyle.. Oşimdi babasızlığı erken yaştabilir ya ..Gözyaşları boşa değil, 5 kez ağladım dedi ya . Kara gözlü ve kara derili, yağız adam çocukluğuna ve acılarına gitmişti. Sığındığı kendi yuvası ve kızı. Bunları yazarken Bostancı sahilindeyim.Eşim ve oğlum çimlerde. Günün en sevdiğim saatleri . Akşamın serinliği ve gün batımı.Karşımda inci gibi adalar dizilmiş. Büyükada, Heybeliada,Burgaz ve Kınalıada.Eski Mardin de geceleri ışıklar yanınca bir gerdana benzetilirdi. Tenimde hissettiğim hafif bir serinlik. Süzülen takalar, tekneler,ada motorları ve heybetli Ada Vapuru..Martılar eşlik ediyor denize ve çocukların uçurtmalarına denizde ve tepemizde. Çocuk cıvıltıları ve renkli giysiler içinde insanlar.Mardin kadın giysileri de Helezonik bir takım şekillerle altın gümüş ve inci ile işlenir. Halhallı ve hızmalı kadınlar. İstanbul ve Mardin. Bisikletliler ve kediler, köpekler.Birde kayalıklarda çiftler. Hayat devam ediyor. Gökyüzündeki martılar ve uçurtmalar gibi özgür olabilsek bir yanımız kanamadan . Bir yanımız yaralıyken öbür yanımız özgürleşemiyorum. ... Şarkı çalıyor bunu sizinle paylaşırken Mavi aynasında Sularında görünmek istiyorum Denize dönmek istiyorum Sularda sönmek istiyorum Gemiler gider engin ufuklara Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder Gemiler gider aydın ufuklara Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder Denize dönmek istiyorum Sularda sönmek istiyorum 24 MAYIS 2014 Uzm.Fzt.Salime Yılmaz istanbul

Salime YILMAZ ALTUNBAY Fotoğraf
Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY
İstanbul
Fizyoterapist
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi17 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 2 Makalesi varFotoğrafı MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : FİZYOTERAPİSTİN UZMANLIK YOLUNDAKİ TREN YOLCULUKLARI Yayın Tarihi : 10-05-2020 11:10
 
TREN YOLCULUKLARI YIL 1997-1998 Hacettepe Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Y. O Samanpazarı yokuşundan bölüme yürüyorum. 4 yıl boyunca Antalya-Ankara arası yollarda yıllığımda yazılan gibi mekik dokudum. Bir-iki ayda bir öğrenci parasıyla da olsam Antalya’ya giderdim. Okumak büyük heves olsa da aileden ayrılığın acısı ve özlem, hep vardı. Halatlarla bağlı gibiydik ailemle. Her Antalya dönüşü Samanpazarı yokuşunda yüreğimde bir acı hissederdim. 4 yıl boyunca. Yıllar sonra Master programı için özel öğrenci statüsünde okula başladığımda yine o sızıyı hissetmiştim. 2014 yılında açılan FTR okul sayısı, açılan yüksek lisans programlarını gördükçe nerelerden geçtik diye düşünüyorum. İstanbulda program olmayınca mesleğimin 7. yılında yüksek lisans için Hacettepeye başvurdum. El Fizyoterapisti olarak Fransız Pasteur Hastanesi-Amerikan Hastanesi -Manus El Grubunda çalışmıştım. Manusdayken ideal el cerrahları Levent Yalçın ve Mehmet Alp bana yol açmışlardı. Klinikte çalışsak da El Camiası tüm ekibiyle her zaman bilimsel çalışmaktaydı. Bu şansa sahip olan genç fizyoterapistlerden biriydim. Bu arada üniversite sonrası orta seviyeden başlayarak akşamları-haftada 3 gün 1.5 yıl İngilizce kursuna gittim. Destekleyenler, El Fizyoterapistini bize öğreten Türkiyenin ilk El Fizyoterapisti Tülay Özel, diğeri her zaman bana değer vermiş hocam EL Cerrahı Türker Özkan. Bana inandıkları için teşekkür ederim. Kolejden mezun değildim ama sonradan da oluyor sevgili genç meslektaşlarım-arkadaşlarım. El terapisti yayınlarını okumak ve yurt dışı ziyaretleri için gereken yabancı dil.Dünya vatandaşı olmak içinde gereken yabancı dil. İngilizce kursunda sonradan eşi nikah şahidim olacak Sevgili Arman ve Lerna , can dostlarım Turgut ve Ceyhan hayatıma girdi. Hayatta hep yanımda olan dostlar.Herzaman çok değer vermişimdir dostluğa paradan daha çok… Yüksek Lisans ve doktora için o yıllarda Kayseriden Sevgili Ferhan Soyuer, İstanbuldan Sevgili Zübeyir gibi meslektaşlarımda şehirlerarası bu zahmete katlanıyorlardı. Yorgun yorgun tekrar işlerine dönüyorlardı. Biliyorsunuz şuan üniveristelerin sayısı çok ama istekli, bilgili hocalara ihtiyaç hala var. Klinik deneyimle gelen hocaların da mesleğimize ayrı bir katkı olduğunu biliyoruz. Ben Ankara’ya, ne yazıkki şuan olmayan Başkent veya Anadolu Ekspresle Haydarpaşadan hareketle istanbuldan gidiyordum. Tarihe tanıklık etmiş Haydarpaşa Garı. Koşturmalar, ayrılıklar, kavuşmalar ve Türkiyenin insan manzaraları Garda. Etrafında deniz –iskele ve Kadıköy. Değerini yine bilemedik sahip olduklarımızın. Heyecanla geceden Avrupa yakasından Gara giderdim. Ekonomik olmalıydı. Çünkü her hafta gidecektim. Nostaljiyi de her zaman severim. Genel de tekli koltuk alırdım. Bazen karşıklı tekli koltukta karşıklı oturduğum biri olurdu. Bir seferinde bir yemek yazarıyla tanışmıştım. Sohbet etmiştim.Bir seferinde bir üniversite öğrencisiydi tren sohbetimdeki kişi.Bir başka zaman bir grupta yemekli trenin restaruantında yemek yemiştim bir aileyle. Hiç unutamadığım Elazığlı bir teyzeydi. Sabaha karşı 6.00 da Ankara garına indiğimde tuvalette kıyafetimi değiştirir, sonra bekleme salonuna veya çay salonuna geçerdim. Sabah kuru ayaz , Ankaranın karlı soğuk bir sabahı. Gar suyla yıkanıyor. Su bir taraftan buz tutuyor.Bankta oturan yaşlı bir teyzeyi fark ediyorum, yanında 2-3 içi tıka basa dolu çantayla . Görevli kalkmasını söylüyor. İlgileniyorum. Evi yokmuş , yıllardır orada sabahlıyormuş. Onu yanıma çağırarak sıcak çay salonuna geçiyoruz. Bana 3 erkek evladı olduğunu , hepsinin kendi düzeninin olduğunu, Ankara dışında yuva kurduklarını anlatıyor. Sitem etmiyor. Sığamamış yanlarına . Yük olmak da istemiyor. Çayımızı yudumluyor, içimiz ısınıyor ve simitimizi yiyoruz. Bekleme salonunda yola devam ederken geceyi orada geçici geçiren diğer insanları da görüyorum. Teyzem...O soğukta, kışları onun için zor olduğunu düşünüyorum. Gardakiler onu sahiplenmişti. Garın teyzesiydi.Yanından ayrılırken her hafta oraya geldiğimi , yine onu bulacağımı söyleyerek ayrıldım. Ve onu bulmayı umut ederek Samanpazarına okulumuza doğru yola çıktım. Özel öğrenci statüsünde konular paylaşılıyor, dersler seçiliyor, İstanbulda çeviri yapmak üzere dökümanlarla dönüyordum. Uykusuz tekrar ertesi sabah işe gidiyordum.Hiçbirşey kolay elde edilemiyor. Ya da bazıları benim gibi zoru,mücadeleyi sever ya biz kolayı pek bulamayız. Ya da zoru seçeriz. Ankara garına tekrar gittiğimde , başörtüsü altında beyaz kınalı saçları görülen-çiçekli elbiseli ,üst üste giyilmiş uzun çorabı ve güzel –içten gülümsemesiyle teyzemle birbirimizi bulduk. Yine bir çay ısmarladım. Sohbette Malatyalı eski bir tanıdığından bahsetti. Ona hergidişinde bir şeyler verirmiş. Çantaları ayaklarının dibinde, giysi ve yiyecekler var. Bana bir paket Malatya kayısısı hediye etti. Gururluydu.Çok duygulanmıştım. Her kayısı gördüğümde gözlerim dolar. Onu trenle istanbula getirmeyi, sıcak bir ev sunmayı ve sıcak bir banyoyu ne çok istemiştim. Bir gün İstanbul da işteydim, göğsümde ciddi bir ağrı ve sırtımda. Öksürüyorum, ateşim var. Tanıdık bir doktora gidiyorum. Pnömoni-zatüre olduğumu söylüyor.Tedaviye başlıyorum. Biliyorum tren yolculukları – yeni şeyler öğrenme sevdasıyla başlayan uzmanlık serüveni nedendi. Çünkü tren, bir çok sıcak oluyordu bir çok soğuk. Üstüne uykusuzluk ve yorgunluk. Geçti, canımın kıymetini bilmeyip çalışsam da işte, ilaçlar iyi geldi. İyileştim. Sevgili Hocam Hülya Kayıhan ve Hülya Arıkanla iletişimle dersler geçiyordu. Ankara özel öğrenci statüsünden asilliğe geçemesemde Hülya Arıkanın halk sağlığı dersi için bir şeyler okumak istedim. Kuzenim İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilimdalında Hilmi Sabuncu hocayı tavsiye etti. Ondan iş sağlığı ve halk sağlığı ile ilgili kitaplar aldım. Güleryüzüyle beni karşılayan hoca sevgili arkadaşım Ferda Dokuztuğ ile çalışmış. Fizyoterapistlerin değerini biliyordu. İkinci dönem bana Halk Sağlığında master düşünüp –düşünmediğimi söylemişti. Hacettepe de hayal kırıklığına uğramıştım ama orası bu kapıya vesile oldu. Çok istediğimi söyledi. Yönetim kurulu toplandı. Sınava fizyoterapist girebilir yazısı çıktı. Ben genel halk sağlığını çalıştım. Teorik sınavı geçtim. İngilizce bölümünün çeviri sınavını 80 ile geçtim ( bizim okulda 3 ay önce okul hocalarının yaptığı İngilizce sınavından 40 aldın demişlerdi ama…). 8 farklı meslekten arkadaşlarla başladık. İki yılın sonunda bitiren sadece ben olmuştum. İş sağlığında saha çalışmaları (Bolu,Karabük-İstanbul) içeren tezimde sevgili Ferda Dokuztuğun desteği büyüktü. Mesleğimizi iyi tanıtmıştı... Jürimde Hilmi hoca,Yakut Irmak hoca, Cihan hoca.Ferda Dokuztuğ, vardı. Doktorada buluşmak üzere ayrılmıştık.Oğluma hamile kalınca doktorayı ertelemiştim.Bilge hocayla konuştuk, samimi herzaman kapımız size açık demişti. Anneliği anlayarak.. İstanbuldan başlayan yolculuk, Samanpazarı –Hacettepe-Ankara garından Haydarpaşa Garıyla son bulmuştu. Gardaki yalnız teyzem anılarımda… Uzm.Fzt.Salime Yılmaz İstanbul2014

Salime YILMAZ ALTUNBAY Fotoğraf
Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY
İstanbul
Fizyoterapist
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi17 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 2 Makalesi varFotoğrafı MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : EL FİZYOTERAPİSTİ- HEMİPLEJİ REHABİLİTASYONUNDA ANNELER VE OĞULLARI Yayın Tarihi : 10-05-2020 11:10
 
HEMİPLEJİ REHABİLİTASYONUNDA ANNELER VE OĞULLARI Yıllar ilerledikçe meslek hayatımızda birçok anlara şahitlik ederiz. Her şeyin aynı olması beni her zaman sıkmıştır. Değişimi severim. Mesela hep aynı yolu kullanmam. Keşif ve yeni şeyler benim için hayattır. İstanbulu da bu yüzden severim. Heran süprizler vardır tarih ve kültür kokan şehirde. İnsan, şehrin renkli insanları. Rehabilitasyona aldığım hastalarım da benim için hep yeni paylaşımlara kapı açar. Buluşmalarımız bize umut olsun diye pozitif yaklaşırım hastalarıma. Umut en büyük silahımızdır. BİRLİKTE BİR YOLDA İLERLERİZ. Bazen birlikte karamsarlığa kapılsak da devam ederiz inançla, sevgiyle. Hayatıma giren yalnızca hastalar değildir . Onların aileleri de bizimledir. Yaklaşık 3 ay önce bir grup hemipleji (yarım felç) hastanın üst ekstremite rehabilitasyonunu yapmaya başladım. Yanların da OĞULLARI vardı. Anneler ve oğulları… Erkek çocukları anneye, kızlar babaya düşkündür bizim toplumumuzda. Kız evlat her zaman vefakardır anne ve babasına . Evlense de ayırmaz ailesini kendi kurduğu yeni ailesinden. Hayırlı erkek evlatları da vardır. İyi günde kötü günde anne ve babalarının yanında. ANNELER VE OĞULLARI Anneler yürüyebiliyor. Kollar ve eller farklı seviyelerde. Onlar yaşama katılsın istiyorum. Annelerin yanında pervane gençler. Gözünün içine bakıyorlar annelerinin. Kimi daha olay yeni olduğu için sessiz, sakin ve şaşkın. Önlerinde uzun bir yol var. 4 ay önce kalp probleminden sonra olmuş felç. Kızın biri hamile. Diğeri lise öğrencisi. İki oğlu görevi üstlenmişler. Ellerinden geleni yapıyorlar. Yaşları çok genç. Sıkılmadan, surat asmadan .. Evin direğidir ya anne…Başladı gelişmeler ve yüzde gülümsemeler anne de. Bir oh çekecekler çocuklar da. Bir oğul , heyecanlı, gözler ışıl ışıl , başarmış çoğu şeyleri. “En zoru yoğun bakım günleri, ilk aylar, ölüm-kalım zamanıydı diyor.” Çok uğraşmış, annesinin de gayretiyle. Abla da her zaman yanlarında. En kıymetlisi de ablanın kızı Ada bebek.Anneanneyi hayatta tutan. Annesi ailenin hastalarına hep bakmış.Ozamandan anneye destek olurmuş .Tecrübeli..Işıl ışıl gözleri olan oğul. Hayat bu şimdi sıra anneye bakmakta. Anne bağımsızlaştıkça, diğer elin yardımıyla dişlerini fırçaladıkça, bulaşıkları makinaya yerleştirdikçe, masayı hazırladıkça çok seviniyoruz. Anne artık evin içinde yaşayandır. Yürümede daha önce bağımsızlaşan anne yürüyüşlere devam etmektedir. Yıllarca askerlere –subaylara Amerikadan aldığı eğitimle - spor eğitimi veren anne. İyi ki yıllarca yürümüş. Güçlü bir beden ve zihinle hala ayakta. Taksici Moda sahilinde çarptıktan sonra başlamış serüven.Geçmiş olsunları ve arayıp sormaları çok görmüşler. Kaçılsa da gerçeklerden asıl kaçtıkları kendileri.Geceleri onları rahat bırakamayacak vicdanları. Yürüyüşler Moda sahillerinde ve sakin saatlerde engelsiz AVM lerde devam ediyor. Evde dans öneriyorum. Yaratıcı sanat tedavisiyle başlıyorlar beden hareketlerine. Dans ediyoruz tedavi salonunda. Resim yaparken daha önce sergi açtığını öğreniyorum. Bekliyorum yeni tabloları ve yazacağı anılar kitabını.Çerkez anne-anneanne büyütmüştü onu. Azim ve cesaret oradan geliyor. Birbirimize kitap veriyoruz. Alanlarımızla ilgili. En çok istediği kendi başına işlerini görebilmek. Torununa ve kızına yemek yapmak, destek olabilmek. Çok sevdiği, dilinden düşürmediği Amerikadaki abisini bekliyoruz şimdilerde .Arkadaş gibi dediği oğlu başlıyor ara verdiği işine. Başardıklarının iç rahatlığıyla.. Bir telefon geliyor bana annesinden istediğim rehabilitasyon malzemeleri için. Heyecanlı, canlı ve istekli bir ses. 13 ay olmuş ama hala bıkmamış. Ev programını konuşuyoruz. Malzemeler hemen geliyor. Ara ara telefonlaşma sürüyor aramızda. Anne fotograf getiriyor bize. Sesin sahibini de görüyorum. Yağız delikanlı. Yeni bir hayat kurmuş ama yine annenin yanında. Bu yanındalık sadece maddi değil. Manevi de yanında. Kızkardeşi de destek. Ne fırtınalar atlaşmıştı anne. Kanser,Ms ve kardeş acısıyla gelen felç.. Yine de şen kahkaları vardır ve asil güzelliği. Yaşlandıkça güzelleşen.Film artisti gibi. Bir meslektaşımla çalışmıştır uzun zaman Memnun ve gelişmelerle tanıdım onu. Üst ekstremite ve el rehabilitasyonu için bir aradayız.Zaman zaman ince motor hareketlerde zorlansa da , pes edip bıraksa da devam edeceğiz. Yaptığımız meyve salatasıyla tabağı süslemek istemiştim de bırakamamıştı meyveleri yemekten . Umutla ve gelişmeleri görüp-inanarak sürecek tedavi. Yalnızlığı, evinde sakinliği seviyor.Eskinin bebek mağazası sahibi çocukları çok seviyor. Motive ediyor çocuk hastalarımızı da .Oğlunun yaptırdığı ayna ile de ayna tedavisine başlayacağız bu hafta. Ben de 8 yaşında bir oğlan annesiyim. Onları iyi yetiştirecek, kadınlara-eşlerine-anne ve babalarına değer vermelerini öğretecek bizlere, çok büyük görev düşüyor. Karşılık beklemeden yapılmalı annelik..Ayırmamalı kız ve erkek diye. Duyarlı –gelişmiş erkek evlatlar yetişecek. İnsana değer veren gençler. Kendi yuvalarını kuracak erkekler. Eşini de annesinden ayırmayacak. İkisine de saygılı. Anneler de özgür bırakacak oğullaını. Ayaklarının üzerinde durabilen, gerektiğinde gözyaşını da saklamayan, yardım eden ve yardım alabilen oğullar. Rehabilitasyon salonlarında anneler ve oğulları …Başardıklarıyla… Şiddetle değil, sevgiyle yeşerecek hayat. Mart 2014-İstanbul-Atafiz Uzm.Fzt.Salime Yılmaz

Burak ASLAN Fotoğraf
Psk.Burak ASLAN
İçel (Mersin)
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi16 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 1 Makalesi varFotoğrafı Mevcutİş Adresi KayıtlıTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : ESKİDEN PSİKOLOG MU VARDI:) Yayın Tarihi : 01-12-2016 21:57
 
Bir seminerim sırasında 30'lu yaşlardaki bir beyefendi söz almak için el kaldırdı: Elindeki alçı dikkatimi çekti. - "buyurun" dedim. - "Psikolog ne iş yapıyor ki" dedi. "Eskiden psikolog yoktu ne depresyon vardı ne de çocukların psikolojisi bozuluyordu. Babam beni döverdi de bağırırdı da. Ama bizi çok efendi ve saygılı yetiştirdi" dedi. Gülümsedim ve "geçmiş olsun, elinize ne oldu?" dedim. - "önemli değil, geçen trafikte bir adam birkaç kez kornaya basınca sinirlendim, arabadan inip suratına bir tane patlattım. Serçe parmağım kırılmış." dedi. Tüm salonda bir gülüşmedir aldı yürüdü. Bende beyefendiye döndüm ve ona dedim ki: - "Dövdüğünüz adamdan kendiniz ve babanız adına özür dileseydiniz keşke." İnsanımızın yanlış yetiştirilme tarzlarından dolayı yaşı kaç olursa olsun hala farkında olmadan hatalar yapabilmesi ve bu durumun farkında bile olmamaları bana her zaman trajikomik gelmiştir...

Salime YILMAZ ALTUNBAY Fotoğraf
Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY
İstanbul
Fizyoterapist
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi17 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 2 Makalesi varFotoğrafı MevcutTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : FİZYOTERAPİST SANAT KOKAN EV Yayın Tarihi : 10-05-2020 11:10
 
SANAT KOKAN EV Yıl 2014 Mart 14 3 AY ÖNCE Sahile giden yol. Yavaş yavaş dört kat merdiveni indikten sonra yolun karşısına geçmek istiyordu. Kısa boylu,çekik gözlü Nimet hanım.Karşı kaldırıma adım atmak üzereyken bir çarpma sesi.Gözünü açtığında hastanedeydi. Ambulansla götürülmüştü. Omuz ,kol ve leğen kemiği zarar görmüştü. Bir de ruhu.Yıllarca yoga yapan bedeni ve ruhu atlatacaktı bu durumu. 3 ay boyunca tedaviler ve ev programıyla bir yol katedilmişti. 3 ay sonra tavsiyeyle rehabilitasyon için bir akşam vakti ona gittiğimde karşılamıştı beni. Kapıyı açtığında yanında hayat arkadaşı beyaz saçı, beyaz sakalı ve gözlüklerinin altından ışıldayan gözleri ve gülümsemesiyle Tayfur bey vardı. Salona geçtiğimde heryerde heykeller, tablolar ve dolaplardaki mini minik kültürel zenginliğimizi yansıtan bebekler dikkatimi çekti. Oturduktan sonra bitki çayım ve ikramlar geldi. Yardımcısına rağmen misafirine kendi ikram etme çabaları.Onu seyrediyordum. Minik minik adımlarla salonda iş yapıyordu.Mütavazi ve misafirperver. Yılların izi yüzünde. Eller bedene göre daha iri ve güçlü görünüyordu. Becerikli eller. Zeki Faik İzer’in öğrencisi, akademi resim bölümü mezunu Tayfur bey ile sanatını ve hocalarını konuştuk.Sonra bizi başa başa bıraktı. Fizyoterapist ve hasta olarak Nimet hanımla aramızda başlayan anlarda hep bir sabır vardı. Olayla ilgili kötü bir kelime ve yorum, şikayet yoktu.Sadece kazayı yapan bayanın az araması üzmüştü onu. Hareketlerini kontrol ettiğim odada nostaljik mobilyalar, bebekler etrafımdaydı. Yaşayan bir odaydı orası. Düzenli ve temiz. Egzersiz malzemeleri, el işi malzemeleri yanıbaşındaydı.Ev programını düzenleyip, ona yazdığımda “çok işlek bir yazınız var” demişti bana. Kontrole bir kahve içmeye geleceğimi söyleyerek ayrıldım oradan. Sanat kokan evin ve onların karşıma çıkması tesadüfmüydü. Yoksa her şeyin bir sebebi vardır ya tesadüf değildir deriz ya… Yaratıcı sanat terapisiyle iyileşme konusuyla ilgilenirken onlar karşıma çıkmıştı. 8 yaşındaki Oğlum ressam olmak istiyordu. Onu da yanımda getireceğim sözüyle oradan ayrıldım. Onları tanımalıydı diye düşündüm. Temiz pak, çiçeklerle dolu merdivenlerden inerken haftayı sabırsızlıkla bekliyordum. Kontrol günü gelmişti. Okuldan gelen oğlumu da yanıma alarak vardık o eve. İki samimi yüz..BÜYÜK BİR MİSAFİRMİŞ gibi Barış karşılandı. Kahve hazırlandı. Sohbet başladı . Basından onlarla ilgili yazıları bulmuş ve okumuştum. Yıllar önce ona el veren Zehra Müfit hanımdan sonra “Elif Doll” ortaya çıkmıştı ve 1960 da Beyoğlundaki dükkan. Kazanılan ödüller. Yurtdışında tanınan ün ve eserler. Bu ellerden çıkmıştı. Bir taraftan Soroptimist-ti Nimet hanım. Amacı kadının statüsünü yükseltmek olan bu gönüllü kuruluşta Türkiye Federasyon Başkanlığı ve Milli Delegelik yapmıştı. Ben üniversitedeyken Ankarada onların şubesinden burs almıştım.Dört yıl bana destek olmuşlardı. Sınıf geçme şartıyla karşılıksız burstu. İstanbula geldiğimde dernekte gönül borcumu ödemeye çalışmıştım.Ortak dostlar çıkmıştı. Meslek kadını , gayretle yapmıştı hareketlerini. Kalp yogası hareketlerini de katmıştı programına. Eşi “güveniyorum ona” demişti. Doğa ve toplum ilişkisini doğadan yana çıkarak soyut renkli masallarla anlatanTayfur bey, kendi resimleri için “kabahatlarım” demiştir .Kalp doktorlarına Sarıkamış Destanı için resimler yapıp-sergilemişti Tayfur bey. O esnada hayattan ve memleketi Adanadan konuştuk biraz. Eski Adanadan. Porakal çiçeği kokan Adanadan. Hani Ayşe Arman yazmıştı geçen senelerde. Portakal çiçeği açtığı zaman oraya gidermiş. . BEN DE Antalyada bu kokuyla büyümüştüm bir de yasemin çiçeği kokusuyla .Betonlaşmanın içersinde de yine tektük kalan portakal ağaçlarının çiçeklerini koklamıştım geçen senelerde baharda..Hafızama ve ruhuma kazıyarak.. Bozcaadada bir atölyeleri olduğunu öğrendim. Yazları oradaydılar.2000 yılında sezon dışında bir mevsimde hayat arkadaşım Murat ile gitmiştim oraya. Sakin, huzurlu, rüzgar enerjisiyle Bozcada. Rum halkın yaşadığı ve bıraktığı izlerle… Nimet hanım bu sene yazın Bozcaadadaki sergi talebi için 3 ayda dışarı çıkıp yürüyemeyince tekrar üretmeye başlamıştı. Gerçeğe en uygun kompozisyonu oluşturmakta kitre, mısır püskülü, çorap kumaş ve başka birçok sıradışı malzemeden yararlanmış, bu sayede gerçekçiliğin bebeklerin simalarına ve duruşlarına işlenmesi sağlanmıştır.(vikipedi) Kitre, Türkiye'nin iç anadolu, güney ve güneydoğu bölgelerinde kırlarda yetişen yabani bir dikenin(geven) özsuyudur.Antalyada Geleneksel ebru sanatıyla uğraşırken tanımıştık Kitreyi oğlum Barışla. Hiçbir şey tesadüf değildir denir ya. Yine kitrede buluştu yollarımız Nimet hanımla. Günümüzde bu sanatı devam ettirecek gençlere yol gösteriyormuş. Çalışmalar yapıyorlarmış. İçlerinden biri aynı sabrı göstererek onun yolunda yürüyormuş. Oesnada oğlum Barış Tayfur beye hediye bir resim yaptı. Sohbet ettiler. Gülümseyen ve çok şey anlatan Nimet hanımın muzipliği ve güzel iletişimi vardı. Ellerin konuştuğu ve sanatın koktuğu evden şehrin akan trafiğine ve akşamın karanlığına doğru .... İstanbulun her zaman karşınıza çıkaracağı sürpriz yaşamlar vardır görebilene… İSTANBUL MART 2014 Nimet Demirbağ Sanlıman -Türk belgesel bebek sanatçısı Uzm.Fzt.Salime Yılmaz

Psk.Dnş.Suat ESER
Hatay
Psikolojik Danışman
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi17 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 6 Makalesi varİş Adresi Kayıtlı
Mesleki Anı : SANKİ O OLAYI BEN YAŞAMAMIŞIM Yayın Tarihi : 01-01-1970 02:00
 
Tam bir sene önce çocukken yaşadığı duygusal anlardan dolayı çok üzülen bir danışanımın bir sene sonra yanıma geldiğinde sanki o olayı yaşamış gibi hissediyorum demesi mutluluk verici bir geribildirim.

Psk.Dnş.Suat ESER
Hatay
Psikolojik Danışman
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi17 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 6 Makalesi varİş Adresi Kayıtlı
Mesleki Anı : SİZİN SAYENİZDE İYİYİM. Yayın Tarihi : 01-01-1970 02:00
 
Öğrencilere yardımcı olmak ve onların bunu size tüm içtenlikleriyle sizin sayenizde daha iyiyiyim demesi parayla satın alınamayacak bir duygu.

Miray PAZAR Fotoğraf
Dyt.Miray PAZAR
Aydın
Diyetisyen
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi6 kez tavsiye edildiKütüphanemizde Yayınlanan 4 Makalesi varFotoğrafı Mevcutİş Adresi KayıtlıTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : Peri Dokunuşu Yayın Tarihi : 10-02-2016 12:24
 
Danışanım Hülya hanımla iki aydır birlikte yol alıyoruz kilo verme serüveninde. yeni yılda ilk ideal kilosuna ulaşmanın verdiği mutlulukta diyet polikliniğimi ziyaret etti. Elindeki ufak paketi ve yüzündeki gülümsemesiyle oturdu karşıma... onun mutluluğuna şahit olmak paha biçilemez bir duyguydu. paketi bana uzattı ve açmamı istedi içerisinden bir peri kızı kolyesi çıktı ve şu sözlerini iletti : "siz benim hayatımdaki peri kızısınız, iki ay önce diyetime başlarken ellerimi tuttunuz ve bana bunu birlikte başaracağız deyip güven verdiniz. bu kolyede de peri kızının dokunuşları var..." o an ne diyeceğimi bilemedim ve mutluluktan sadece ona sıkıca sarılabildim... umarım dokunduğum tüm danışanlarıma ulaşır bu enerji... sağlıklı günler dilerim....

Osman İLHAN Fotoğraf
Uzm.Psk.Osman İLHAN
İstanbul
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi71 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 45 Makalesi varFotoğrafı Mevcutİş Adresi KayıtlıTelefon Numaraları Kayıtlı
Mesleki Anı : yanlış kekemelik tedavisi tespitim Yayın Tarihi : 07-04-2019 14:01
 
selamlar öncelikle yeni başladığım bir danışmanlık ofisinde kekemelik davranışı gösteren bir erkek 6 yaş vakamı sizinle paylaşmak isterim. Bu ofise ilk gittiğimde kekemelik davranışı gösteren iki çocuk vardı 1. vakada mental gerilik ve bu yetersizliğe bağlı olarak nörolojik gelişimin yetersizliğine bağlı olarak kişide dilsel gecikmeler ve hatalar mevcuttu. Ofis çalışanları bu gence temel dilsel, bedensel, ve ağırlıklı olarak bilişsel odaklı çalışmalar yapıyorlardı bu yaklaşımda içerik olarak eksikler gözlemlediğim gibi teknik anlamda izlenen yolda sorun gözükmüyordu. Ancak benim açımdan sorun olduğunu düşündüğüm nokta yine başka bir kekemelik sorunu yaşayan 6 yaş erkek vakaya aynı yöntemle uygulama yapıyorlardı, ancak benim çocukla yaptığım görüşmede bir şey fark ettim. Fark ettiğim nokta vakanın sevdiği konularla ilgili mesela hayvanlarla ilgili konuşurken kekeleme sorunu yaşamadığıydı. Ancak ne zaman konuşmamızı arkadaş-okul-aile üçgenine yöneltsem çocuk kekelemeye başlıyordu. İşte bu tablo bana uzmanların uyguladığı yöntemde bir yanlışlık olduğunu düşündürdü, çünkü çocuğa kekemeliği bir mental sorun olarak yaklaşıp tedavi ediyorlardı, ancak ortada mental veyahut gelişimsel sorunlardan kaynaklı bir aksaklık gibi görünmüyordu. Sorun açıktı, sorun aile-okul-arkadaş denkleminde yaşanan bir travma sonucu gelişmiş bir dilsel gerilemeye işaret ediyordu. Ve olayın üzerine gidip aile ile görüşme yaptığımızda ailenin bizden sakladığı bir durumla karşılaştık. Anne ve baba boşanmış ve zaman zaman çocukları için tatilde yazlıklarında bir araya geliyorlarmış. Yazlıkta birgün anne baba çok ciddi bir kavgaya tutuşmuşlar ve kapıyı çarpıp evden çıkmışlar ve o esnada evde bulunan büyük annede bu kişilerin arkasından koşmuş ve çocuk yazlıkta yaklaşık 5 saat yalnız başına kalmış. Herkes eve döndüğünde çocuğu ağlamaktan yorgun bir şekilde uyurken bulmuşlar ve kaldırdıklarında çocuk kekeleyerek beni yalnız başıma bıraktınız diye kekelemeye bu travmatik olaydan sonra başlamış. Ancak danışma merkezinde bulunan çalışanlar vakanın sadece semptomlarına odaklandıkları için travma kaynağını araştıramamışlar sadece çocukla çalışarak aile ile çalışmayı es geçmişlerdi ve çocukta ilerleme göremediklerini bana söylediler. Bu tespitten sonra aile destekli terapiden sonra çocukta kekeleme davranış bozukluğunun çözümünde baya bir yol almaya başladım yaklaşık bir hafta içinde de sonuca ulaşacağımı düşünmekteyim.

Psk.Dnş.Suat ESER
Hatay
Psikolojik Danışman
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi17 kez tavsiye edildiÖzgeçmişi MevcutKütüphanemizde Yayınlanan 6 Makalesi varİş Adresi Kayıtlı
Mesleki Anı : BAKIŞIMDEĞİŞTİ Yayın Tarihi : 01-01-1970 02:00
 
Ülkemizde okul Psikolojik danışman ve rehber öğretmenlere bir bakış açısı vardır o da şu; ne yapıyorlar ki? oturuyorlar,hiçbir şey yapmıyorlar. Milli eğitime ilk başladığım zamanlar bize olan bu bakışı değiştirmeyi kafama koymuştum. ALLAH görüyor ya, geçenler bir öğrencim bana ''Sizin sayenizde rehberlikçilere olan bakışım değişti'' demişti. iste o zaman yaşadığım onuru ve mutluluğu inşallah meslek hayatım boyunca ara ara yine hissederim.


11:24
Top