2007'den Bugüne 84,230 Tavsiye, 26,379 Uzman ve 18,827 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!




Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Ölümüne Yaşamak (Ölüm Korkusu)
MAKALE #10152 © Yazan Psk.Burcu ATATÜR | Yayın Aralık 2012 | 3,531 Okuyucu
Ölümle hiç karşı karşıya geldiniz mi? Hayatta olduğunuza göre muhakkak ki geldiniz, ona şüphe yok. Peki, onu gördüğünüzde, tanıyabildiniz mi? Yanımızdan, yöremizden sıklıkla geçip duruyor ancak kılıktan kılığa giriyor, fark etmesi zor. Yine de tüm bunları aştınız ve gözlerinin ta içine bakabildiniz diyelim. O dipsiz kuyulara korkusuzca gözünüzü dikip, meydan okudunuz mu hiç ölüme? Şuncacık çelimsiz halinize bakmadan, sen mi büyüksün ben mi diye restleştiniz mi?

Cevabı apaçık ortada, meraktan değil, horozlandığımızdan sorduğumuz sorulardan bu. Elbette ki ölüm büyük, hem de bildiğimiz her şeyden. Ancak ihtimali bile güzel bazen, onu yenecek olma sanrısı güzel.


Yaşadığımız her an, başlı başına şahsi zaferimiz, o kara delik karşısında. Belki her zaferle daha da yaklaşıp daha çabuk düşüyoruz tuzağına ama kimin umurunda. Var olarak geçirdiğimiz her saniye galibiz biz, işin sihri burada. Doğrusunu isterseniz, pek de umursamıyor bizim fütursuz, haddini bilmez isyanlarımızı. Dingin, mutlak bir güç o, acelesi yok. Sabırla ve neredeyse şefkatle bekliyor her birimizi. Üşenmeden herkese farklı, herkese özel hazırlıyor bu dünyadaki son saniyemizi.


Tam da yeni bir yıla girmek üzereyken, hayattan beklentilerimizi yeniden gözden geçirirken, ölüm de nereden çıktı değil mi? Mesleki deformasyon olsa gerek benimkisi. Çok yüzlü madalyonlara olan sevdamdan belki de. Ama ancak sonlar başlangıçlara değer katar öyle değil mi?


Biz insanlar, her şeyi kendimize atfetmeye bayıldığımızdan, ölüm de yalnızca bizler için sanıyoruz. Ne de olsa tüm evren hizmetimizde değil mi? Güneş bizim için doğuyor, zaman bizim için akıyor, gönlümüzce yaşam hakkı sadece bize tanınıyor dolayısıyla, eli oraklı acımasız Azrail, her köşede bizi avlıyor diye düşünüyoruz.


Ben hayvanların ve hatta bitkilerin, biz insanlardan çok daha bilge olduğundan şüphelenenlerdenim. Koskoca bir çınara bakıp da ben nasıl, kendi hayatım çok daha önemli diyebilirim? O öyle bir mertebeye erişmiş ki, kafanıza esse ve sırf keyfinizin kahyası istedi diye, vurup baltayı gövdesine canını almaya kalkışsanız, karşı koymayacak bir teslimiyette. Kendini koruyamayacağından mı? Nedense öyle olduğunu pek sanmıyorum? Yaradılışından mı? Peki, yaradılışı neden o şekilde? Yaşadığı her anı, tüm varlığıyla yaşadığından, ölüme hepimizden daha hazır belki de. Ölümü, yaşamın tek koşulu saydığından; biri olmadan diğerinin de olmayacağını öğrendiğinden?


Zıttıyla var olanların gezegeni burası. Biz insanlar, ancak karşıtlıklar söz konusuysa hayatı anlamlandırabiliyoruz. Suyun içinde yüzen ama suyu bilmeyen balıktan, olsa olsa bir nebze daha üstün bir bilince ya sahibiz, ya değiliz. Çünkü arada bir aklımız başımıza gelse de, en sevdiğimiz şey unutmak ve bu dünya gerçeklerini yok saymak. Mış gibi yaşamların piriyiz. Öyle bir yaşıyoruz ki ömrümüzü, hiç tükenmeyecek gibi; öyle bir şaşırıyoruz ki ölüme, hiç duymamışız gibi. Yaradan bizden daha çok şaşırıyor eminim, bu yüzyıllar geçse de öğrenmeyen aklımıza.


Ben küçükken çizgi roman okurdum. Fantastik, gizemli çizgi romanlar. Her sayıda, sihirli, tılsımlı yeni maceralar olurdu. Hiç unutmam, bir gün elime, o zamana kadar hiç okumadığım bir çizgi roman geçti. Sonradan çok düşündüm, adını bir türlü hatırlayamadım. Konusu benim hayatımın en önemli prensiplerinden birini oluşturmuştu. Gelecekte geçen ve bir uzay gezgininin maceralarını anlatan bir kitaptı. Bu gezgin, seyahatlerinden birinde androidlerin yaşadığı bir gezegene, kazayla düşmüştü. Yarı insan yarı makine canlıların yaşadığı bu gezegenin tek değeri zamandı. Herkes, bugünün kablosuz ağına benzer bir yöntemle merkez bankaya bağlıydı ve para yerine zaman kullanıyorlardı. Sevdiklerine bir hediye alacaklarsa bedelini ömürleriyle ödüyorlardı. Çok etkilenmiş, aylarca etkisinden çıkamamıştım. Zamandan daha değerli ne vardı? Kim için ömrümün hangi saniyesinden vazgeçer, vereceğim son nefesi kim uğruna feda ederim çok düşünmüştüm. Feda eder miydim veya?




Meslek hayatımda bir dönem, ileri yaşta ve bakıma ihtiyacı olan kişilerle çalıştım. “Son pişmanlıklar” a bizzat şahitlik ettim, “dönülmez akşamın ufku” na misafir oldum. Zamanında fark edilemeyip, bol kepçeden dağıtılan ömre, tek bir saniye bile uzaması için nasıl da koyu bir tutkuyla tutunulduğunu gördüm. Sona yaklaşıldığında her nefes paha biçilemez değerde. Sadece son olduğundan değil, sonun her şeyi daha yaşanır, daha renkli, daha parlak kıldığından.


Göktaşlarına benziyoruz, ne kadar büyükse o kadar görkemle yanarak dünyaya düşen. Hayat da o alev alev, izlemeye doyulmaz görüntüden ibaret sanıyoruz. Unutuyoruz, her bir kıvılcım bizim tükenişimizin simgesi. Gitgide hızımızı daha da artırıyoruz, şanımız dillere düşsün diye. Ama ne kadar büyük bir ışık çıkarırsak aynı hızla da yok oluyoruz. Zıtlık ne derece büyükse, görsellik de o derece etkileyici.


Hep yersiz, hep zamansız, hep erken geliyor bize ölüm. İleri bir yaşa gelmek ve bir sınırımız olduğunu fark etmek de başlı başına bir lüks oysa ki. Hele de “keşke”den az, “iyi ki”den bol bir ömürse mevzu bahis. Ancak hayat hep bilinmeyenlere gebe. Rotadan ani dönüşler olduğunda, bizim yıkılmaz sandığımız kaleler, iskambil kâğıtlarını bile aratır hale gelebiliyor gözümüzde. Ölümcül diye tanımlanan hastalıklar ve bu hastalıkların tuzağına düşen insanlar var. Sevdiklerimiz, yakınlarımız, tanıdıklarımız, biz… Hayatın kendisi ölümcül bana sorarsanız. Hastalık sadece bir bahane. Anne karnına düşmeye görelim, her yeni hücre, yeni bir iplik son perdeye. Ama dedim ya, insan bu, unutkan. Bizzat hayat tepesine düşmeden hatırlamıyor kırılganlığını.


“Öleceğimi biliyorum” demişti, kanser hastası ve hastalığı ileri aşamada olan bir danışanım. “Belli ki en fazla dört beş ay yaşarım. Ölüm değil, yarım kalanlar beni üzen, son işlerimi bitirmek istiyorum.” Ertesi gün, bu danışanımın en yakın arkadaşı, sapasağlamken ve öleceğini hiç bilmez, evinde uzanmış tv izlerken göçüp gidivermişti dünyadan. Tüm erteledikleri ve cesaret edemediklerinin pişmanlığıyla…


Sınırlıyız, engelliyiz, ölümlüyüz biliyoruz. Yaşadığımız her an, kum saatimizden bir zerre kayıp gidiyor aleyhimize. Bunu bilmekte değil sorun, zerrelerin sayısını bilmemekte. Kum gibi çok görünürken gözümüze, kayıp gidiveriyor, durduramıyoruz istesek de. İşin hem zevki, hem riski, insan olmanın tüm mahareti de burada bence. Hem unutmamak, hem kahrolmamak, hem vazgeçmemek ve yaşamak.


“Her şeyim hazır, ayarladım, şimdilik rahatım, ama korkuyorum, ya tahminimden fazla yaşarsam?” Okyanus mavisi gözleri, ruhunuzun en derinine işleyen, korkusuzca aklınızın kuytularına gözünü diken, seksenbeşlik bir delikanlı sormuştu bu soruyu bana. Geriatri hastalarına danışmanlık yapıyordum ve ölümle nasıl dost olunur onu öğreniyordum. Beklediğinden fazla yaşamak istemeyen bu genç ruh, asla depresif veya umutsuz olduğu için sormamıştı bu soruyu. Tam tersine, yeter noktasını bildiği, fazlasına ihtiyaç duymadığı için sormuştu. İlk ve büyük aşkı olan eşini yıllar önce kaybetmiş, arkadaşlarının hepsini toprağa vermişti. Bu dünya onun gözünde, eski ihtişamını çoktan yitirmişti. Ömrü ona yetmişti. Yaşarken öğrenmişti. Sayısına değil, anlamına değer vermişti günlerin. Kırmaya değil, toplamaya gayret etmişti karşılaştığı kalpleri. Ne kadar varsa ondan bu hayatta, o kadar var etmişti kendisini. Ne azaltmaya çalışmıştı, ne abartmaya. Kızdığı, küstüğü, dalaştığı sevgiliyle, tutkuyla sevişmeyi de ihmal etmemişti, tüm aşkını içine katarak. Kırdığı, kırıldığı kadar onarmayı, telafiyi, yenilemeyi düstur edinmişti. Bilmişti ki, sakınarak da yaşanmıyor bu ömür. Cilalı, pürüzsüz kalayım derken hayata dokunulmuyor. Boyası, sıvası yeri gelince dökülmüş, fiyakası bozulmuştu ama bu haliyle esen rüzgarı, damlayan yağmuru daha derininde hissetmişti. Ruhundaki her iz, bedenindeki her yara, en değerli ganimetleriydi. Gururla gösterirdi. Ona verilen bedeni, ona biçilen ömür boyunca, kâh özenli kâh hoyrat ama doyasıya kullanmıştı. Yeri geldiğinde gözü geceden karaydı ama görmek istediği rengârenk bir gökyüzüyse, hiç üşenmez, pırıl pırıl aydınlanırdı ruhunun deli mavi pencereleri. Size öyle bir yaşam tutkusuyla bakardı ki, kendi zamanınızı boşa geçirmiş olmaktan utanır, değerini bilen biri kullansın bari diyerek ömrünüzün üç beş yılını gözünüzü kırpmadan hediye etmek isterdiniz. Ama o istemezdi. O, zamanı geldiğinde, kendindeyken, vedalaştığını bilerek, yaşadığı gibi fark ederek, ölmek istiyordu. Ona göre, hayat, her lezzetten birkaç lokma ile tam bir şölendi. “Sofradan kalkarken, tatlının son lokması ağzımda, tadı da damağımda, yürüyerek çıkmak istiyorum bu salondan.” demişti. Ölüm dosttu ona, gerekliydi, zamanında meydan okumuş ama ölüm ona ihtiyaç duyduğu vakti bol bol vermişti. Gelsin artık diyordu, bekliyorum…


Ölümle el ele, kol kola, ona teslim olacağımız ana dek içiçe yaşıyoruz. Bazen ne kadar istesek de onu tutamıyor, bazen ondan ne kadar kaçsak da kurtulamıyoruz. Tüm var oluşumuz, yok olacağımız gerçeğinden alıyor gücünü ve güzelliğini. Bu dünyadayken burayı yaşamayı, bana verilen fırsatı elimden geldiğince değerlendirmeyi, yaşı benden çok büyük ruhu ise benden çok genç dostlarımdan öğrendim. Onlar gibi hergün yeniden, umutla uyanıyorum kalan hayatıma. Tüm yaptıklarım yanıma kar, tüm yapamadıklarım önüme hedef, hergün taptaze, hergün yeniden çıkıyorum yola…


Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Ölümüne Yaşamak (Ölüm Korkusu)" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.Burcu ATATÜR'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.Burcu ATATÜR'ün izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     Beğenin    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.Burcu ATATÜR'ün Yazıları
► Çocuklarda Ölüm Korkusu Psk.Kubilay MERCAN
► Ölüm ve Yas Psk.Esra DEMİRBOZAN
► Ölüm ve Yas Psk.Dnş.Buket ALKAŞ
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 18,827 uzman makalesi arasında 'Ölümüne Yaşamak (Ölüm Korkusu)' başlığıyla benzeşen toplam 22 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► Kendin Olmak Kasım 2012
◊ İnsanlar Kötü mü? Kasım 2013
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


19:55
Top