ÇOCUĞUN OYUN DÜNYASI-Sınav Kaygısını Yok Etme Teknikleri-Evliliğin baş düşmanı ve Evlilikte bir Fenomen Sokrates...
|
ÇOCUĞUN OYUN DÜNYASI
Oyun çocuğun kendi deneyimleriyle hayata hazırlanma yöntemidir. Çocuk, hiç kimse tarafından öğretilemeyecek konuları oyun sayesinde öğrenip anlayabilir.
Çocuklar oyun sayesinde yaş ve gelişim düzeylerine uygun bedensel faaliyetlerde bulunurlar. Çocuğun kas sistemini geliştiren aktif oyun, aynı zamanda çocukta biriken enerjinin boşaltılmasını sağlar. Bu enerjinin boşaltılmaması çocuğun, içe dönük, saldırgan, alıngan bir yapıya sahip olmasına sebep olabilir.
Oyun çocuğun zihinsel gelişimine de katkıda bulunur. Bunlar, plan yapma, problem çözme ve sonuca ulaşma gibi bilişsel yeteneklerdir. Yap- boz, dama, satranç gibi oyunlar çocukların zihni potansiyellerini artırır ve problem çözme yeteneklerini geliştirir.
Çocuğun sosyal ilişkilerini kullandığı ilk önemli araç da oyundur. Yaşıtlarıyla oynarken ortama ve insan ilişkilerine uygun davranışlarda bulunmayı öğrenir. Mesela evcilik oyununda üstlenilen roller ve yapılan konuşmalar günlük hayattakine benzerdir. Çocuklar anne- baba rollerine girerek kendi ebeveynlerinin hangi yönlerini model aldıklarını ortaya koyarlar ve seçtikleri roller kendi cinsiyetleriyle örtüşür.Bu da yaratıcılığı ve iletişim becerilerini geliştiren bir yapıya sahiptir. 3-5 yaş dönemlerinde oynanan sembolik oyunlar çocuğun mizacını ve kişilik yapısını ortaya koyar.
Çocuk oyunlarının eğlence aracı olmalarının yanında eğitsel yanı da bulunmaktadır. Çocuk, çeşitli biçim ve boyutlardaki malzemeyle oynaya oynaya renk, boyut ve objelerin anlamlarını kavrar.
Toplumsal ve ahlaki değerlerin kazanılmasında da oyunun önemli bir fonksiyonu vardır. Arkadaşlarıyla oynamak, çocuğa işbirliğini ve toplu yaşam için gerekli kuralları öğretir. Oyun yoluyla sosyalleşen, ‘ben’ ve ‘başkası’ kavramlarının bilincine varan çocuk, vermeyi de almayı da oyun aracılığıyla öğrenir.
Oyun çocuğun dili ve etkili bir eğitim aracıdır. Oyun yoluyla çocuk en derin duygu ve gereksinmelerini ifade edebilmekte ve sorunlarını kendi kendine çözebilmektedir. Çocuk örneğin evcilik oynarken evin çeşitli bireylerine olan duygularını bu yolla açığa vurabilmektedir. Kardeşini kıskanan çocuk, oyunlarında kardeşi rolündeki çocuğu cezalandırabilmekte ya da onu dönmemek üzere seyahate gönderebilir. Yine çocuk, oyun oynadığı takımın kaptanı olamadığı, istediği önderliği ele geçiremediği zaman, kurşun askerlerini sıralar ve onlara kumanda eder. Oyunlar uzman gözlemcilerin çocuğun sorununu kolaylıkla teşhis edebilmelerine yardımcı olur.
Çocuklar ayrıca yaşamlarındaki bazı özel sorunları oyun yoluyla çözebilirler. El yazısında zorluk çeken bir çocuk, yazı için gerekli olan el hareketlerini kil faaliyeti, resim ya da boya yoluyla kazanabilir.
Çocuklar artık körebe, seksek, saklambaç gibi oyunlardan ziyade bilgisayar oyunlarını tercih ediyorlar. Bilgisayar oyunları, çocuğun dar bir mekanda sıkışıp kalmasına sebep olun bireysel bir oyundur. Oysa benzeri oyunlar çocukluğun ilk yıllarında aşılmış ve artık çocuk kolektif oyun oynama dönemine girmiştir. Genelde tek başına oynanan bilgisayar oyunları çocuğun sosyalleşmesini olumsuz etkileyip, yaratıcılığını engelleyebilir. Dikkat, algı, göz- el koordinasyonu ve muhakeme gibi bazı zihinsel işlevlerin gelişiminde yararları bulunmasına karşın, bilgisayar oyunları çocuğun gerçek anlamdaki oyun faaliyetini etkilemektedir. Bilgisayar oyunlarıyla SÜRELİ VE SINIRLI meşgul olan çocuklar bu etkinlikten fayda sağlayabilir. Bu süre ilköğretim yıllarında günde bir saati geçmemelidir.
Günümüze değin ‘ Çocuk niçin oynar?’ sorusuna çeşitli yanıtlar verilmiştir. Bu sorunun yanıtı ve oyunun her türlü yararı bir kenara bırakılsa bile, ortada kenara itilemeyecek bir gerçek vardır; Çocuğun oynarken yaşadığı sevinç, duyduğu haz… Bu nedenle çocuğun oyunu engellenmemeli, çocuk oynamaya yönlendirilmelidir. Çocuğun, özellikle okul öncesinde, eşya üzerindeki deneyimleri ve sosyal çevre ilişkilerinin temeli oyundur. Her ne sebeple olursa olsun oyundan yoksun kalan çocuk, yetişkinliğe bazı eksiklerle girmek durumundadır.
SINAV KAYGISINI YOK ETME TEKNİKLERİ
Aslında sınavlarda hemen herkes kaygılanır. Kaygı ölçülü olduğu takdirde, gizli güç kaynaklarımızı ortaya çıkarır. Kaygı ile birlikte "başaracak potansiyelim var, elimden geleni yapmalıyım" olumlu düşüncesi ile duyulan tatlı bir heyecanla vücutta adrenalin ve seretonin (mutluluk hormonu) salgılanarak motivasyon artar.
Kişi tam tersi kaygıyı yanlış değerlendirir de "bu heyecanla başaramazsam, sınav kaygısından cevapları unutursam veya karıştırırsam, ya kontrolümü kaybeder sınavdan çıkmak zorunda kalırsam" gibi olumsuz düşünceler üretirse paniğe kapılır. Bu da dikkat dağılmasına yol açar ve başarıyı düşürür. Siz de sınava çok az kalan bugünlerde aşağıdaki hususlara dikkat ederek kaygınızı kontrol altına almaya çalışın.
Sağlığınıza önem verin
Uykunuzun düzenli, beslenmenizin çeşitli ve dengeli olmasına dikkat edin. Çay, kahve gibi kafein içeren içecekleri, şeker içeren yiyecekleri de ölçülü tüketin. Daha çok taze veya kuru meyveyi tercih edin. Günde en az 8 bardak su için. Yaşınıza uygun spor yapın. Sporu ölçülü olduğu takdirde (haftada 3-6 saat) vakit kaybı olarak düşünmeyin. Zira spor, biriken toksinleri de atmaya yardımcı olarak stresin vücut biyokimyasında meydana getirdiği olumsuz etkileri azaltır ve zihinsel gücü artırır.
Gevşemeyi öğrenin
Doğru nefesle birlikte gevşemeyi öğrenmek kaygıyı kontrol altına almanızı kolaylaştırır. Alın ve göz kaslarınızdan başlayarak ayak kaslarınıza kadar kademe kademe bütün kas gruplarınızı sıkıp gevşetmeyi öğrenin. Burnunuzdan sakince nefes alıp ağızdan verin. Bunu doğru yapıp yapmadığınızı görmek için bir elinizi midenizin, bir elinizi göğsünüzün üzerine koyun, nefes alırken mideniz şişiyorsa doğru nefes alıyorsunuz demektir. Kaygı belirtilerini yüksek derecede hissettiğinizde gevşeyerek ve nefes aldığınızdan daha çok vererek kaygı seviyenizi düşürün.
Olumsuz düşünceleri kontrol altına alın
Kişide kaygı meydana getiren durumların düşüncesi de aynı derecede kaygı meydana getirir. Sınavda başarısız olacağı ile ilgili senaryo üreten bir kişi, bu senaryoyu zihninde defalarca canlandırdığından stres hormonlarının salgılanması ile birlikte sınavı iyi gitmeyen kişi kadar bedeninde artan kaygı belirtileri ortaya çıkacaktır.
Olumlu düşünceler üretin
Yapabildiklerinizi görün. Olumlu düşünmek kaygıyı düşürür, kişinin motivasyonu ve başarısı yükselir. Olumlu düşünme, gayret ve çalışma ile ilişkili ve gerçekçi olmalıdır.
Doğal güzelliklere vakit ayırın
Hafıza bantlarınızı dolduracak ve güzel düşünceler üretmenize yardımcı olacak kadar doğal ortamlarda bulunun.
Şimdiyi düşünün
Öncelikle önce zihninizi canlı tutmaya önem verin. Zihinsel rahatlık ve bedensel huzur başarınızı artıracak. Geçmişte yapamadıklarınızı ve gelecekte olabilecekleri düşünmek yerine şimdi neler yapabileceğinizi düşünüp içinde bulunduğunuz süreçlere odaklanın. İyi bildiğiniz konuları tekrar hızlı bir şekilde gözden geçirin, siz başarısız olduğunuz konularla rahatsız olsanız da ne kadar çok konuyu öğrenmiş olduğunuzu görün. Hızlı bir tarama, az çalıştığınız konuları da hatırlamanızı kolaylaştırır. Kaygısını kontrol edebilen ve sadece yapabildiklerine odaklanan kişiler sınav günü maksimum seviyede performans göstermektedir. Onlardan biri olacağınızdan emin olun.
Kaygının belirtileri
Fizyolojik belirtiler: Kan basıncı, kalp atışı, solunum sayısında artma, kan şekeri yükselmesi, mide bağırsak hareketlerinde artış, ağız kuruluğu, göz bebeklerinde genişleme, titreme, dişlerin ve yumrukların sıkılması, terleme, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, güçsüzlük. Duygusal belirtiler: Şaşkınlık, korku, panik hali takıntılı düşünceler (sınavda başarılı olamayacağını, hastalanacağını, sınavda paniğe kapılıp sınava devam edemeyeceğini vb. düşünmek). Davranışsal belirtiler: Sınavlara hazırlanamamak veya sınavlara girmemek vb.
Evliliğin baş düşmanı ve Evlilikte bir Fenomen Sokrates...
Öfke, evliliği kemiren bir kurt gibidir. Sabırla basamakları tek tek inmek yerine öfkeyle üçer-beşer atlamak insanın yuvarlanmasına sebep olur. Hele karı-koca arasında öfke kronik bir hal almışsa, öfke nöbetleri sık sık yaşanıyorsa, sevgi bitmeye, birliktelikler çatırdamaya yüz tutar. Unutmamak gerekir ki; öfkeyle sorunların çözüldüğü görülmüş değildir.
Öfke ve onun doğurduğu katı söz ve kaba davranış, eşler arasındaki sevgi ve saygı bağlarını kemiren kurt gibidir. Kişinin dengesini kaybettirir, aklını başından giderir. İnsan öfke anında yaptıklarından çoğu kez utanç duyar. Öfkesi geçtikten sonra "ben ne yaptım?"diye pişman olur ama iş işten geçer. Zira kırdığınız bardağı tekrar eski haline getiremezsiniz.
Öfke, eğer kişide kronik bir hal almışsa mutlaka psikiyatri tedavisi görmelidir. Yoksa "Ne yapayım elimde değil sinirim gelince gözüm bir şeyi görmüyor."demek, nefis müdafaasından öteye geçmez.
Kimi eş de problemi içine atar. Eşinin yaptığı yanlış davranışı dile getirmez. Oysa içe atılan sıkıntılar, hiç olmadık bir zamanda "öfke"lavları olarak patlayıverir.
"Filan zaman sen bana bunu demiştin, şunu demiştin."vb. sözlerle geçmişin intikamını alır. Halbuki problemler yerinde ve zamanında büyütülmeden çözülmelidir. Yoksa, öfkenin çözdüğü hiçbir problem yoktur. Sadece ailede deprem yaratır.
Bir an öfkeye kapılıp aile beraberliğini bozanlar olduğu gibi, öfke anında elinden kaza çıkanlar da az değildir... Problemsiz aile olmaz, öfkesiz insan da... Ama Aristo'nun dediği gibi, "Sınırları aşmamalı ve yerinde ve haklı olduğu zaman kızmalıdır."Gerçi, modern hayatın getirmiş olduğu psikolojik ve ekonomik problemler ister istemez sinirleri yıpratıyor. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanları öfkelendirmek için trafik bile başlı başına bir sebep oluyor. Fakat yine de güzel ahlak sahibi, insan öfke atını kırbaçlamak yerine yelelerini okşayarak durdurabilir. Hiç olmazsa yavaşlatabilir.
Sabırla basamakları tek tek inmek yerine öfkeyle üçer beşer atlamak insanın yuvarlanmasına sebep olduğu gibi, sabırsızca her şeye öfkelenmek de ailenin yıpranmasına sebep olur. Halbuki, "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından zevk alır."Kötü olayların bile güzel yönünü görebilen, o olaya sebebiyet veren eşi hakkında iyi düşünür. İyi düşündüğünde kendi de eşi de mutlu olur. Aksi halde "Sen nasıl böyle bir yanlış yaparsın?"diye kötü düşünerek öfkelenmek, aile hayatının lezzetini kaçırır.
Sokrat'ın çok huysuz bir karısı varmış. Ünlü filozof, bir gün öğrencileriyle otururken Sokrat'a ağzına gelen sözleri söylemiş. Sonra da öfkesini yenemeyip bir kova suyu Sokrat'ın başından aşağıya dökmüş.
Sokrat hiç olumsuz bir tepki vermeden gayet soğukkanlılıkla talebelerine dönüp: "Ben size gök gürledikten sonra herhalde yağmur yağar dememiş miydim?"diye cevap verir.
Peki siz nasıl birisiniz? Sokrat gibi mi yoksa eşi gibi mi?
...Ve öldükten sonra hangisi gibi anılmak istersiniz?
Değerli evliler çocuklarınızı sağır, tepkisiz ve duyarsız yapmak istermisiniz ?
Değerli Anne babalar ve çocuk dostları çok bilgili ve tecrübeli olabilirsiniz. Bu bilgi birikiminizi ve tecrübelerinizi de çocuklarınızla paylaşmak isteyebilirsiniz.
Çocuğunuza saatlerce yaşadığınız olayları anlatıp, çocuğunuzun bilgi sahibi olması isteyebilirsiniz. Ama şu unutulmamalıdır ki, çocuklara çok nasihat etmek, çocuklarla çok ilgilenmek demek değildir. Çünkü "Sizin ne anlattığınızdan ziyade, karşı tarafın ne anladığı önemlidir." Çocuklara çok uzun süreli ve sık yapılan nasihatler çocukları sağır, tepkisiz ve duyarsız yapıyor. Çocuk anne veya babasını dinler ama hafızasına hiçbir bilgi girmez. Çok konuşmak demek, çok bilgi öğretmek demek, değildir. Gelişim düzeylerine uygun az ve öz bilgiler vermeliyiz.
|
|||||
|
Kütüphanemizden İlginizi çekebilecek
diğer bazı makaleler:
|
|||||
|
|



