2007'den Bugüne 81,712 Tavsiye, 25,948 Uzman ve 18,155 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Mahler'in "Ayrılma-Bireyleşme Süreci"
MAKALE #16373 © Yazan Uzm.Psk.Erol AKDAĞ | Yayın Mart 2016 | 7,803 Okuyucu
MAHLER'İN "AYRILMA-BİREYLEŞME SÜRECİ"

Mahler, "normal ayrılma-bireyleşme" olarak adlandırdığı bu süreci, iki buçuk aylıktan otuz birinci aylarına kadar gelen bir grup çocuğu doğrudan gözlemleyerek incelemiştir. Araştırmasında çocuğun, annenin varlığı sırasında ayrı bir kendilik algısını nasıl edindiğini, kendiliğin anneden ayrılığının intrapsişik algısına, bağımsız bir kimliğe nasıl ulaştığını tespit etmek istemiştir.

KURAM

Mahler ayrılma-bireyleşme sürecini birbirini tamamlayan iki gelişme olarak tasarlamıştır. Ayrılma, çocuğun anneyle birleşik olduğu ortak yaşamdan çıkmasından oluşmakta; bireyleşme ise çocuğun kendi bireysel karakterini kabul ettiğinin işareti olan başarılardan oluşmaktadır.

Mahler şunu rapor etmiştir: "En sağlıklı bünyeye sahip çocuklar bile, gelişimlerinin en kırılgan olduğu otistik evrede ya da ortak yaşam (sembiyotik) evresinde şok edici travmatizasyonlara maruz kaldıklarında psikotik olabilirken, zayıf doğa ya da bünyeye sahip olanlarda yetişme koşullarının iyiliği, onların doğuştan gelen kusurlarının üstesinden gelinmesinde yeterli olmamaktadır."

Mahler, bireyleşme kapasitesinin doğuştan geldiğini vurgular, fakat bunun yanında çocuğu bu sürecin ortak yaratıcısı olarak değil, daha çok, edilgin bir alıcısı olarak görür. Bu görüş o zamanın yaygın olarak kabul edilen görüşüydü.

Ayrıca Mahler "annenin özel bilinçdışı ihtiyacının, çocuğun sınırsız potansiyelleri tarafından harekete geçirildiğini, bu potansiyellerin özellikle de her bir anne için kendi benzersiz kişisel ihtiyaçlarını yansıtan 'çocuğu' yarattığını" vurgular. Bu süreç elbette ki çocuğun doğuştan gelen baskınlığı çerçevesinde gerçekleşir. Ortak yaşamsal evrede anneyle karşılıklı işaretleşme, silinmez şekilde kazınmış olan o düzeni, çocuğun, belirli bir annenin çocuğu olması motifini oluşturan o karmaşık kalıbı yaratır. Diğer bir deyişle, anne normal yollarla, çocuğun otomatik olarak uyduğu, bir çeşit ayna tutma referansı taşır.

Mahler annenin çocuğuyla birincil uğraşısı olan ayna tutma fonksiyonuna işaret ederek, bu fonksiyonun öngörülemez, değişken, anksiyete dolu ya da düşmanca olduğu durumlarda bireyleşmekte olan çocuğun, algısal ve duygusal olarak sınayacak güvenilir bir referans çerçevesi olmadan yaşamak zorunda kalacağına işaret eder. Bu durumun sonucunda ilkel kendilik alanında rahatsızlıklar meydana gelecektir.

KLİNİK ARAŞTIRMA

Başta, bu araştırmanın psikanalitik kurama derinlemesine dalmış bir psikanalistin öncü bir çalışması olduğunu akılda tutmalıyız. Mahler bu çalışmasına, ortak yaşam ve ayrılma-bireyleşmenin "normal" gelişimsel süreci hakkında zaten önceden taşıdığı bir inançla başlamıştı. Bu inancı ise ortak yaşamsal çocuk psikozu hakkında yapmış olduğu bir önceki çalışmasından gelmekteydi. Mahler bu çalışmasında, sözü edilen psikozun, normal ortak yaşamsal evrenin aşırı sapmasının bir sonucu ve ayrılma-bireyleşmenin tamamen başarısızlığa uğraması olduğu sonucuna varmıştı.

Bu hipotezin evrenselliğini kanıtlamak için ortalama anneler ve onların normal bebekleri hakkında bir karşılaştırma çalışması yapmak gerekiyordu. Ama Mahler, aslında bu çalışmada deneyi, gerçekte neler olup bittiğini anlamak niyetiyle değil, konu hakkındaki kendi varsayımlarını "kanıtlamak" amacıyla düzenlemişti. Mahler'in "anneyle kaynaşma" fikri, kendisinin yapmış olduğu çocuk şizofrenisi ve bebek psikozu çalışmasına dayanıyordu.

On altı anne ve bu annelere ait olan on yedi çocuk ile 1959 ve 1962 yılları arasında yapılan bir pilot araştırmadan sonra Ocak 1962'den Haziran 1968 tarihine kadar sürmüş olan resmî çalışma gerçekleştirildi. Araştırma on üç anne ve on ikisi erkek, dokuzu kız toplam yirmi bir çocuk üzerinde yapıldı. Araştırmaya giriş yaşı ortalama iki buçuk aydı ve girişler bir haftadan on aya kadar değişiyordu. Araştırmanın sonunda deneklerin ortalama yaşı otuz bir aydı. Annelerin ortalama yaşı otuz bir, babaların ortalama yaşı da otuz altıydı.

Araştırmada bebeklerin davranışlarının gözlemlenmesi yoluyla bu bebeklerin intrapsişik yaşamları hakkında çıkarımlar ileri sürüldü. Gözlem süreci geniş kapsamlıydı. Her anne - çocuk çifti (ikili birlik) haftada bir ya da iki kere katılımcı gözlem yoluyla incelendi, annelerle haftalık, babalarla da yılda bir veya iki yılda bir görüşmeler yapıldı, kronolojik olarak düzenlenmiş bir planla film kayıtları gerçekleştirildi ve iki ayda bir aşağı yukarı bir saatten üç saate kadar süren ev ziyaretleri yapıldı.

Çocuklar beşinci, onuncu, on sekizinci ve otuzuncu aylarda en azından dört kere psikolojik gelişimsel testlere tabi tutuldu. Buna ek olarak yeni yürümeye başlayan çocuklarla oyun seansları yapıldı. Anneler araştırmanın başında psikolojik değerlendirmeye alındı.

ARAŞTIRMANIN İRDELENMESİ

Şunu belirtmek gerekir ki bu araştırmada çocukların dördüncü ayla beşinci aylar arasındaki gelişimlerine odaklanılmıştı. Çünkü sonuçları normallerde görülüyor şeklinde kuramsallaştırılan çocukluk psikozunun irdelenmesi otistik ve ortak yaşamsal evrelerin kendisinden değil çocukluk psikozu araştırmasından türemiştir.

Otistik Evre (0-2 Ay )

Mahler bu evreyi büyük oranda bir çocuk psikozu araştırmasına uygulanan psikanalitik kuramdan türetmiştir ve bu kuramsal açıdan hayli etkilenmiş olduğu için bundan çok kısa da olsa bahsedilecektir. Normal otizm evresindeki çocuk, ilkel bir halüsinatif yanlış yönelim evresinde gibi görünmektedir. Bu karmaşada, çocuğun tatmin edilme ihtiyacı kendi "kayıtsız şartsız" tümgüçlü (omnipotent) otistik yörüngesine aittir. Bu evrenin görevi anne karnı dışında homeostatik dengeyi sağlamaktır. Ayrıca bu evrede çocuğun ruhunu yüksek uyarımdan şaşkına dönmekten koruyan bir uyarım eşiği vardır. Bundan sonra ortak yaşamsal evre gelir.

Ortak Yaşamsal Evre (2-4 Ay)

Tatmin edecek nesneye olan ihtiyacın ikinci aydan itibaren belli belirsiz farkındalığı, çocuğun sanki kendisi ve annesi tümgüçlü bir sistemmiş -ortak bir sınır içindeki ikili bir birliktelikmiş - gibi davranmaya başladığı normal ortak yaşam evresinin başlangıcının göstergesidir. Ortak yaşamın temel özelliği halüsinatif, kuruntulu, somatopsişik, tümgüçlü bir anne temsili ile kaynaşma ve özellikle de fiziksel olarak birbirinden ayrı iki bireyin birlikte paylaştıkları bir sınır içinde oldukları kuruntusudur.

İşte anneye fizyolojik ve sosyobiyolojik bağımlılığın bu matrisinde, bireyin uyum, işleyen bir kendilik ve bir ego geliştirmesi için düzenlemeler yapmasını sağlayan birtakım yapısal farklılaşmalar meydana gelir. Fakat ortak yaşamsal evrede henüz dışarıdan ayrı içsel olanla ötekinden ayrı bir kendilik arasında farklılaşma yoktur. Annenin ilişkiye yaptığı yatırımlar bu evrenin en önemli ilkesel psikolojik başarılarıdır. Bu psikolojik doğumun ortak yaşamsal düzenleyicileri, annenin bebeğe sahip olma davranışlarıdır.

Ayrılma-Bireyleşme Evresi (5-30 Ay)

İlk Alt Evre-Farklılaşma ve Beden İmgesinin Gelişimi (3-8 Ay)

Mahler, uyumadığı zamanlarda çocuğun dikkatinin algısal, bilinçli bir sisteme kaydığını söyler ve bu sistem uyanıkken çocuğun daha kalıcı bir uyanık olma sensoryumu geliştirebilmesini sağlar. Bu durum, çocuğun uyanıklık, ısrarcılık ve amaca yönelmişlik hallerinde görülür. Çocuğun dikkati bu evrede, göründüğü kadarıyla yavaş yavaş algısal etkinliklere doğru yönelmiş durumdadır. Annenin tercih ettiği rahatlatma şekilleri çocuk tarafından kendine has bir şekilde özümsenir ve benimsenir. Sekizinci ayda çocuk yabancı anksiyetesi geliştirir, fakat aslında bu duygu anksiyete olduğu kadar meraktır da.

İkinci Alt Evre-Uygulama (10-15 Ay)

Bu evre iki alt evreye ayrılmıştır: Erken ve uygun zamanlı evreler. Erken evrede çocuk anneyi sağlam bir temel gibi alarak emekler, fakat aslında kendi ego aygıtından daha fazla zevk almakta ve anneden sadece kendisine destek alma eğilimindedir.
Daha sonra biliş ve ayakta durma (yürüme) hareketlerinin edinilmesiyle çocuk, "dünyayla aşk ilişkisi" denebilecek bir duygusal evreye girer. Bu evrede özellikle kendi yetenekleri ve özerk hareketlerini uygulamaya ve bu alanlarda uzmanlaşmaya yoğunlaşmıştır. Çarpma, düşme ve diğer başarısızlıklara karşı göreceli bir kayıtsızlık vardır. Çocuk dünyaya, kendi büyüklüğüne ve tümgüçlülüğüne âşıktır. Annenin varlığına karşı göreceli bir kayıtsızlık vardır.

Bunu takip eden ayda, aktif özgür gezinme ve özgür hareketlerle kendini göstermeye başlayan bireyselliğe doğru hızla adımlar atılır. Bu, kimlik oluşumunda atılmış ilk dev adım gibi görünmektedir.

Üçüncü Alt Evre-Yeniden Yakınlaşma (15-22 Ay)

Bilişsel olanakların gelişimi ve ayrı olma algısının giderek belirginleşmesinin yanında çocuğun, hayal kırıklıklarına karşı önceki evrede görünen kayıtsızlığında bir sönme ve ayrıca kendi annesinin varlığı karşısındaki habersizlik halinde de bir azalma meydana gelir. Anneyi gölgesi gibi takip etme ve hızla ondan kaçma hareketlerinden, artmakta olan ayrılma anksiyetesi gözlemlenebilir. Yeni yürüyen çocuğun ayrılma farkındalığı geliştikçe, annenin tepkisine karşı olan istek ya da ihtiyacı artıyor görünür.
Bu durum, annenin en uygun duygusal ulaşılabilirliğinin veya alt evreye uyum sağlamanın ne kadar önemli olduğunun altını çizmektedir. Bu evrede ayrıca diğer iletişim türleri kadar, bir ortak yaşamsal dil de, yavaş yavaş daha da belirginleşen bir şekilde oyunun bir parçası olur. Çocuk zaman içinde adım adım, acı da olsa, genellikle annesiyle yaptığı dramatik kavgalar yoluyla kendi muhteşemlik kuruntusundan vazgeçmelidir. Bu, yeniden yakınlaşma krizi (rapproachment crisis) olarak - çocuğun hem kendi ihtişamını devam ettirmesi, hem de aynı zamanda annesiden, kendisinin bütün ihtiyaçlarını yerine getirmesini istemesi olarak - adlandırılır. Çocuk anneye karşı tatminsizlik ve aşırı hassaslık duyguları beslemeye başlar; tatminsizlikle birlikte gözlemlenen duygular çok çeşitlenebilir. Bu evrede ayrıca nesne sürekliliği de kurulmuştur. Bunlarla birlikte ayrıca çocuk, anne-çocuk dünyasını etkin bir şekilde, birinci derecede babayı ve bunun yanında diğerlerini de içerecek bir şekilde genişletmeye doğru yönelir.

Yeniden Yakınlaşma Krizi

On sekizinci ay civarında, yeni yürüyen çocuk bir yandan bağımsız, büyük ve tamgüçlü olma arzusu ve diğer yandan da annenin adeta sihirli bir şekilde çocuğun isteklerini, - yardımın gerçekte dışarıdan, başka birisinden geldiği fark edilmeden- yerine getirmesi arzusu arasında bir çatışma yaşamaya başlar. Bu sebeple çocuğun ruh hali genel bir tatminsizlik ve doyumsuzluk durumuna doğru kayar. Burada çocuk, ayrılmanın acı veren farkındalığını inkâr ederek annesini kendiliğinin bir uzantısı gibi kullanma eğilimindedir.

Krizin Çözülmesi

Nesne sürekliliğinin kuruluşu, başka bir deyişle anne ortamdan ayrıldığında, başka bir yerde olduğunun ve bulunabileceğinin farkına varılması, tam anlamıyla yerleşmiştir ve bu durum, annesine karşı özlem duygusu içindeki çocuğa, güven konusunda çok yardımcı olur. Bazı çocuklar bununla başa çıkmak için geçişken fenomenler kullanırlar. Çocuklar annelerinden uygun uzaklığı sağladığında tümgüçlü kontrol için kopartılan gürültüler, ayrılma anksiyetesinin en aşırı dönemleri, yakınlaşma ve özerklik arasında gidip gelen talepler de yavaş yavaş yatışmaktadır.

Dördüncü Alt Evre-Bireyleşmenin Sağlamlaştırılması ve Nesne Sürekliliğinin Başlangıcı (22-30 Ay)

Burada nesne sürekliliği akışkan ve tersine çevrilebilir hale gelir. Bu aşamada, karmaşık bilişsel işlevler ve sözel iletişim gelişir; bağımsız bir kendiliğin ve nesnelerin ayrı zihinsel temsillerinin kuruluşu gerçekleşir, fantezi ve gerçeklik sınamasının geliştiği gözlenir. Çocuğun kendi cinsel organının farkına varması ve kendi bedenine ve kendisini harekete geçiren motor aktivitelerine olan güveni ve kız çocukların annelerine karşı şiddet ve kızgınlık hisleri ile depresyona olan eğilimleri bunların arasında sayılabilir.

YORUM

Mahler'in kuramına, bağlanma araştırmacıları ve Doktor Stern tarafından bazı açılardan itirazlar gelmiştir. Bu itirazlar, ileriki sayfalarda bu araştırmacıların çalışmaları da gözden geçirildikten sonra ele alınacaktır.

ÇOCUĞUN KİŞİLER ARASI DÜNYASI: DANİEL STERN'İN ÇOCUK GELİŞİMİNE BAKIŞININ GÖZDEN GEÇİRİLMESİ

Normal çocukların ortaya çıkan gelişimlerinin gözlenmesinin ilk evresi 1950 ve 1960'larda Spitz, Escalona, Mahler, Bowlby ve diğerlerinin çalışmalarıyla başladı. Bu çalışmalar bizim klinik vakaları algılayış ve anlayışımıza büyük ölçüde katkıda bulundu. Çocuk araştırmalarının ikinci evresi ise (D. Stern, T. Brazelton,R. Emde ve diğerleri) 1970'lerde ortaya çıktı. Bu çalışmalar daha gelişmiş araştırma yöntemleriyle desteklendi ve gözlemin ötesinde deneye ulaştı. Sonuçlar psikanalitik gelişim kuramına dair birçok soruyu getirdi. Aşağıda bu araştırma kısaca gözden geçirilmiştir.

Mahler gibi Stern de çocuğun intrapsişik durumuna dair varmış olduğu sonuçlara çocuğun davranışlarını gözlemleyerek ulaşır. Stern'in çalışması bu yüzden bir keşif, çocuğun kendi sosyal hayatının öznel deneyimi hakkında bir hipotez olarak görülmelidir. Bu çalışma yalnızca kendi çalışması üzerine bir rapor değil, filizlenmekte olan çocuk araştırmaları alanındaki gelişim psikologlarının çalışmalarını da içine alan diğer birçok araştırmanın da raporudur. Ayrıca Stern'in ve diğerlerinin, çalışmalarını basit gözlemlerden ziyade deneyler üzerine kurmuş olduklarını da belirtmeliyiz. Bu araştırmacılar konuya bir hipotezi ispatlama amacından çok gerçekte neler olup bittiğini araştırmak gibi daha önemli bir eğilimle yaklaştılar.

Temel bulgular şu şekilde özetlenebilir:

1. Çocuk, doğumdan itibaren gerçeklikle duygusal deneyimini düzenlemeye çalışan, tamamen aktif bir algısal aygıtla donanmış halde, algısal olarak ayrık bir varlık olmaya programlanmıştır.
2. Çocuk ve kendiliği düzenleyen nesne arasında baştan itibaren çok aktif bir diyalog vardır. Çocuk, kendi gelişiminin ortak yaratıcısıdır.
3. Uyarıcı engeli, farklılaşmamış evre, otistik veya ortak yaşamsal evreler yoktur.
4. Kendilik ve kendiliği düzenleyen nesne temsilleri baştan itibaren paralel olarak olgunlaşır.
5. İçselleştirmenin özel aracı orallık değildir. Esasen bütün algısal durumlar içselleştirmeye katılırlar.
6. İd ve haz ilkesi, ego ve gerçeklik ilkesinden önce gelmez; eşzamanlı bir diyalektik, hayatın başlangıç noktasından itibaren yavaş yavaş gelişir.
7. İnsanlar arası bağlantının temel alanları, çocuğun, kendilik düzenleyici ötekilerle etkileşim temsillerinin aktif inşasıyla yavaş yavaş gelişir.
8. Dört kendilik algısı vardır: Ortaya çıkan, çekirdek, özneler arası ve sözel kendilik.
9. Kendilik algıları birincil düzenleyicilerdir: Duyarlı dönemler vardır, fakat bütün hepsi hayat boyunca sürer. Bağımlılık ve özerklik meseleleri dönemsel değil hayat boyu süren meselelerdir.
10. Kişiler arası deneyimin paylaşımı ya da zihinsel durumlar, kendiliğin gelişimi için önemli bir uyum yaratır.
11. Seçici uyum çocuğun öznel ve intrapsişik hayatını ciddi oranda şekillendirir, yani çocuk bu yolla kendisi için belirli bir annenin çocuğu olur.
Bütün bu yeni bilgilerin bize öğrettikleri kuşkusuz daha başka çalışmalarla denenmeli ve geçerliliği test edilmelidir. Ama yine de, şimdiden bu bilgilerin bu alandaki keşiflere yeni ve heyecan verici yollar açtığını söyleyebiliriz.

KENDİLİĞİN EVRELERİ

Ortaya Çıkmakta Olan Kendilik (0-2 Ay)

Çocuktaki insanla bağlantılı olmanın temel duyguları, çocuğun "kendiliği düzenleyici ötekilerle" (self regulating others) etkileşim temsillerini etkin olarak inşa etmesiyle gelişir. Çocuk, kendilik ve nesne algısını birlikte yaratır. Çocuğun çeşidi erken deneyimleri birbirine bağlı ya da birbirleriyle bağlantılı olduğunda çocuk bir "düzenlemenin" ortaya çıkışını deneyimler. Bu şekildeki ille düzenleme bedenle ilgilidir: Bedenin bütünlüğü, eylemleri, içsel duyguları ve tüm bunların belleği. Ortaya çilem akta olan kendilik algısı böylece, düzenleme meydana getirme süreci ve bunun ürünleriyle ayrıca çocuğun birbirinden ayrı deneyimleri arasındaki ilişkilere dair öğrendikleriyle ilgilidir.

Çocuklar, bilginin modaliteler arası transferini yapabilmeye programlıdır. Bu da bütün algısal modaliteler arasında (dokunma, görme gibi) bir örtüşmeye izin verir. Ortaya çıkmakta olan kendilik algısı da bu yolla şekillenir.

Çekirdek Kendilik (2-6 Ay)

Bu evrede çocuk bir çekirdek kendilik ve çekirdek ötekiler algısı geliştirir. Organize bir çekirdek kendilik ve çekirdek ötekiler hissi geliştirmek için çocuğun elindeki deneyimler şunlardır:
1. Kendilik aracısı
2. Kendilik tutarlılığı
3. Kendilik aktivasyonu
4. Süreklilik algısı

Bütün bunlar, tamamen farkındalık dışında yer almaktadır. Bu kendilik algısı, bilişsel değil deneyimseldir. Burada çocuğun, annenin ayrı bir varlık olduğunu algısal anlamda görebildiğini fakat duygusal olarak göremediğini akılda tutmak önemlidir. Çocuk aynı zamanda annenin bakıcılık hizmetini de kendisinin bir parçasıymış gibi deneyimler. Burada muhtemelen, aracı tutarlılığı duygulanımını ve sürekliliğini bunları organize edecek öznel bir perspektifte bütünleştirmek konusunda çocuğa kendi hafızası yardımcı olmaktadır.

Bellekteki vakalar, "armalar" şeklinde veya genelleştirilmiş etkileşimlerin temsilleri olarak organize edilir. Böylece bu "armalar" çekirdek kendilik ve çekirdek ötekilerin temsilini oluşturur. Bu evrede, çocuğun deneyimi kendiliği düzenleyici ötekiler tarafından düzenlenir, ikinci aydan yedinci aya kadar, dikkat merak ve bilişin düzenlenmesi de dahil olmak üzere çocuğun bütün duygulanım spektrumunun çok büyük bir kısmı, ancak annenin ortamda varlığı ve annenin yaptığı etkileşimli aracılık sayesinde mümkün olur. Bununla birlikte çocuk, kendiliği düzenleyici otelcilerle yaşadığı nesnel deneyimi öznel bir deneyim olarak kaydeder. Stern, çocukların anımsayıcı (evocative) bellek kapasitesinin üç ay gibi erken bir yaşa dayandığını vurgulamaktadır. En erken anımsama yaşı ise diğer araştırmacılar tarafından genellikle dokuz ve on iki ay olarak bildirilmiştir.

Özneler Arası Kendilik (7-15 Ay)

Kendilik duygusundaki bir sonraki niceliksel sıçrama, çocuğun, yedinci ve dokuzuncu aylar arasında kendisinin zihinsel olarak işleyen bir varlık olduğunu, diğer insanların da bir zihni olduğunu ve ötekilerin de kendisine benzer veya kendisinden farklı zihinsel durumları olduğunu keşfetmesiyle meydana gelir. Bu noktada kişiler arası eylemler, açık eylemlerden, bu eylemlerin ardındaki içsel öznel durumlara doğru yönelir. Bu evrede kendilik, empati sürecinin farkında olmaya başlar ve ne tür kendilik yaşantılarının paylaşılacağı meselesi ortaya çıkar. Özneler arasılık sadece çocuğun kendiliğinin, annesini algılayışından ayrılması meselesi değildir; bu dönem, ayrıca, anneyle çok daha karmaşık bir ilişkiyi ve çok daha özerk bir kendilik duygusunu da beslemektedir. Bu, neredeyse çocuğun birbirinden ayrı ama ilişkili bir zihinler "kuramını" keşfetmesiyle demektir.

Paylaşma imkânı, fiziksel olarak birbirinden ayrı ve farklı birer kendilik ve ötekinin kesin varlığını yansıtan bir alış veriş olmadığı sürece bir şey ifade etmez. Bu yüzden çekirdek ilişkililiği, kendiliğin ve ötekinin fiziksel ve duygusal ayırt edilmesinin de başarılmasıyla beraber, paylaşımda bulunabilen bir öznel kendiliğin gelişimi için gerekli bir ön koşuldur.
Öznel kendilik algısı, duyguların nasıl paylaşılacağı ya da duygusal uyum meselesini ortaya çıkarır. Duygusal durumların paylaşımı, özneler arası kendilik duygusunun en hâkim özelliğidir.

Sözel Kendilik (15-30 Ay)

İki yaş civarlarında çocuğun dil kazanımı, çocuğa ortak anlamlar yaratmada yeni bir değişim aracı verir ve bu durum çocuğun kendi hayatının bir anlatısını inşa etmeye başlamasına olanak sağlar. Bu evrede sembolik oyun ve dil mümkün hale gelmiştir ve çocuklar kendilerini dışsal ya da nesnel birer varlık olarak tasarlar. Bu evrede kendilik, nesnel bir varille olarak kabul edilebildiği için kendilik yansıtması da mümkün hale gelmiştir. Dil sadece paylaşımı artırmaz aynı zamanda sözlü öncesi (pre-verbal) deneyimler sahası da engellenmektedir. Kendilik, ilk defa gerçeğin (fact) aksine gerçekliğin (reality) nasıl olması gerektiğine dair bir tasarıya sahip olur. Anlam, ortak olarak kabul edilebilecek olan hakkında kişiler arası müzakerenin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Dil, çekirdek ve özneler arası ilişkililiği yeniden düzenler, dönüştürür ve de deneyimde bir kırılma yaratır. Dil, kişiler arası deneyimlerin yaşanma halleri ve temsil halleri arasında bir boşluğu zorunlu kılar. Dil ve sembolik düşünme, çocuğa gerçekliği çarpıtan araçlar verir. Bu araçlar geçmiş deneyimlere zıt düşen beklentiler yaratırlar. Esasen öğrenilmiş olan her şey iki zihniyetin ortak bir sembol sisteminde birleştirilmesinin veya ortak anlamın işlenmesinin yan ürünüdür.

Dil, sadece bireyleşmeyi desteklemez, ayrıca nesneyle ilişkilerin bir sonraki gelişimsel aşamasına geçişi de mümkün kılar. Bu seviyede bütün varoluşsal yaşam durumları hayata geçmektedir. Dil, kişinin, içerdiği bütün potansiyelleri ile hayat hikâyesini anlatabilme yeteneğini oluşturur. Dilin kazanılmasıyla birlikte bazı davranışlar ayrıcalıklı bir statüye kavuşurlar. Böylece birçok mesaj ya da birçok kanal dil tarafından bir hesaba katılabilirlik ve inkâr edilebilirlik hiyerarşisi içinde parçalara ayrılır.

KLİNİK YORUM

Stern yalnızca erken gelişim üzerine yaptığı kendi çalışmasının sonuçlarını değil başka birçok araştırmacınınkileri de bildirmiştir. Mahler'in 1950 ve 60'larda yaptığı çalışmaları takiben çocuk gözlem araştırmaları 1970'ler ve 8o'ler boyunca çok hızlı ve başarılı bir şekilde ilerlemiştir. Stern, çocukları Mahler'in incelediğinden çok daha genç dönemlerinde incelemiş ve çocukların bahsi geçen gelişim evrelerinin Mahler'in söylediğinden çok daha erken ortaya çıktığını tespit etmiştir. Stern, çocuğun anneden ayrı olmaya ve kendi içsel amaçlarının ve kendilik duygusunun son derece etkin bir ortak yaratıcısı olmaya doğuştan "programlı" olduğunu söyleyerek önemli bir fikir ortaya koymuştur. Stern, Mahler'in "otizm ortak yaşamı" ve "kendiliğin nesneden ayrılması ihtiyacı" fikrine karşı çıkar fakat çocuğun çekirdek kendilikten özneler arası kendiliğe doğru geçerken bakıcı nesneyle ilgili algısında dramatik bir değişim gerçekleştiğini belirtir. Çocuk ille aşamada anneyi sadece aynen diğer nesneler gibi fiziksel bir nesne olarak algılar ve annenin bakıcılık aktivitelerini sanki kendisinin bir parçasıymış gibi deneyimler. Özneler arası evrede ise çocuk anneyi ayrı, kendisi gibi ihtiyaçları olan bir kişi olarak görür. Çekirdek kendilik döneminde de çocuk anneyi algısal olarak ayrı görmekte, fakat duygusal olarak annenin eylemlerini kendisinin bir parçasıymış gibi deneyimlemektedir. Yani bu evrede duygusal bir ayrılma söz konusu değildir.
Stern1" buradaki duygusal ayrılma eksikliğini en aza indirgemiş ve aslında 'öteki' ayrı, çekirdek bir merkez olarak hâlâ çocuk tarafından algılanmaktadır diyerek de bir çelişki ortaya atmıştır. Bir çocuk nasıl hem karşısındakini ayrı olarak algılayıp hem de eylemlerin ötekinden geldiğini algılayamaz? Eğer çocuk bunu duygusal olarak yapamıyorsa burada duygusal ayrılık konusunda bir yetersizlik bulunmalıdır. Belki de Stern bu bakışı kendi bakış açısını Mahler'in karşısına oturtmak için benimsemiştir. Bunun da ötesinde Stern çocuğun hareketlenmesini önemli bir aşama olarak görmemiştir. Stern'e göre, gözlendiği kadarıyla çocuğun ayrılmayı deneyimlemesi olası değildir ve ayrılma ancak çocukluk sonrası zihnin bir ürünüdür.

BAĞLANMA ARAŞTIRMACILARI: BOWLBY VE TAKİPÇİLERİ (AINSWORTH, MAIN, SOLOMON VD.)

Bowlby, dürtü kuramından bağımsız olan ve gözlenebilen davranışları temel alan bir duygusal gelişim modeli tasarlamıştır. Bu model, incelenen çocuğun zihninden geçenleri çıkarsamaya dayanan bir model olmaktan çok bilimsel olarak onaylanabilir bir modeldir. Bu özellikler Bowlby'ın yaklaşımını Mahler ve Stern'inkinden ayırmaktadır.
Bowlby'ın çalışması James Robertson'un 1948 ve 1952 yılları arası boyunca Hampstead çocuk bakım evinde on sekiz ay ve dört yaş arası, yatılı bakım evine gitmiş ya da birkaç hafta veya aylığına hastanede kalmış ve sonra evlerine dönmüş çocuklar üzerinde yapmış olduğu gözlemlerle başlamıştır. Bowlby, Robertson'ın gözlemlerini, Heinicke'nin" "kısa ayrılmalar" araştırma projesiyle ve bazı başka kültürler arası araştırmalarla birleştirmiştir. Bu araştırmaları ayrıca ilci ve üç yaşlarında, yatılı bakım evleri ve hastanelerde kalmak için annelerinden ayrılan, buralarda geleneksel yöntemlerle bakılan ve sonra evlerine dönen çocuklar üzerinde yaptığı gözlemlerle de destekleyerek iddialarını güçlendirmiştir.

Bowlby'a göre altı aydan büyük bir çocuğun ayrılmaya karşı tepkisi şu şekillerdedir: (a) Protesto ve yeniden birleşme isteği. Bu tepki ayrılmanın hemen ardından ortaya çıktığı gibi biraz gecikebilir ve birkaç saat, bir hafta, ya da daha uzun süreler devam edebilir, (b) Protestoyu takiben bir umutsuzluk gözlenir. Çocuk anne özlemiyle meşguldür ve artan bir umutsuzluk içinde görünmektedir, (c) Eğer anne geri dönmezse protesto ve umutsuzluğu takiben er ya da geç bir ilgisizlik görülür.

Eğer çocuğun hastanede kalışı uzarsa ve çocuk birden fazla hemşireye bağlanırsa her hemşire bir zaman onu biralar ve bu bırakılma deneyimlerinin her biri çocuk için kendi annesinin kaybedilmesinin tekrarıdır. Zamanla çocuk ne anneliğin ne de insanlarla kurulan ilişkinin bir önemi yokmuş gibi davranmaya başlar.

Araştırmada ayrılığın uzunluğu, ayrılık sürecinde ve annenin geri dönüşünden sonra, artan rahatsızlıkla ilişkilendirilen düzenli olarak tespit edilmiş bir değişkendir. Ayrılma öncesinde annesiyle ilişkisi olumsuz olan çocukların ayrılmadan rahatsız olduğuna dair bir kanıt bulunmamıştır. Bunun yanında anneyle ilişkinin sıcaklık ve yakınlık derecesi arttıkça çocuğun ayrılık sürecindeki üzüntüsü daha da artar. Ayrılık sıkıntısını belirleyen diğer değişkenlerin rolü ne olursa olsun bugüne kadar görülen en etkili değişken çocuğun annesinin kaybıdır.

Mahler, çocuğun hayata anneyle ortak yaşamsal bir ilişkiyle başladığını farz ettiği için anneden ayrılma konusuna özellikle odaklanmıştır. Fakat Bowlby, Mahler'den farldı olarak ve Sander'in çalışmalarını izleyerek, çocuğun dokuzuncu ve on sekizinci aylar arasında anne üzerine odaklanma görevini incelemiştir. Çocuğun ilk bakıcıya bir konfor ve güvenlik kaynağı ve bir sosyal ve duygusal eş olarak fiziksel erişim edinmek için sarf ettiği enerjiyi Bowlby güvenli bağlanma olarak değerlendirmiştir. Bowlby bağlanmayı güvenli ve güvensiz olarak ikiye ayırmaktadır.

Bowlby bütün çocukların, "bakıcılarına bağlanma" temel içgüdüsüne sahip olduğunu ve kişiler arası davranışlarını bakıcının ulaşılabilirliği ve iletişime açıldığını garanti edecek şekilde uyarladıklarını ileri sürerken etoloji kuramına başvurmuştur (bkz Heinicke ve Westheimer1").

1970'te Ainsworth, Bowlby'ın kuramını da takiben çocukların güvenli (% 60-70 arası Amerikan aileleri) ve güvensiz bağlanma kalıplarının organizasyonu üzerine öncü bir çalışma yapmıştır. Güvensiz bağlanma kalıplarını kaçınmacı, dirençli ve şaşkın/düzensiz olarak üçe bölmüştür. Bu kalıplar birçok bağlanma araştırmacısı tarafından daha sonra da tekrar tekrar tanımlanmıştır.

Araştırmacılar güvenli bağlanma içindeki çocuklarda Mahler'in çalışmalarında ne uygulamalar evresinde tanımlamış olduğu, annenin varlığının farkında olmama halini ne de yeniden yakınlaşma evresinde tanımladığı ikircikliliği bulmuşlardır. Aslında bu olgulara sadece güvensiz bağlanma içindeki çocuklarda rastlamışlardır.

İkinci kuşak araştırmacılar, depresyondaki, çift kutuplu, alkolik ya da çocuklarına kötü davranan annelerin çocuklarıyla olan ilişkilerinde ille bir yıldan sonra ortaya çıkan bağlanma sorunlarını incelemişler ve bahsettiğimiz üç güvensizlik kalıbını şu şekilde tespit etmişlerdir:

Kaçınman: Burada anneler üstü örtülü bir şekilde reddedicidir. Çocuk ayrılmadan üzüntü duymamaktadır ve anne geri döndüğünde ondan kaçınır. Dirençli: Bu çok daha az sayıda çocukta görülür. Bu durumdaki çocukların anneleri çocukla daha az iletişim kurar ve daha ilgisizdir ve çocuklar sırayla yapışma ve direnme davranışları gösterirler. Düzensiz/Şaşkın: Anneler çift kutuplu ya da depresiftir; alkolik, istismarcı veya umursamazdır. Çocuklar bu durumda baskı altındaki huzursuzluklarıyla başa çıkmak için tutarlı bir yaklaşma kaçınma davranışı stratejisi düzenleyemezler. Bu yüzden bu kalıba düzensiz/şaşkın denir.

MODERN BAĞLANMA KURAMCILARI VE MAHLER

Bağlanma araştırmacıları Mahler'in "yeniden yalçınlaşma evresinde" olarak tanımladığı çocukları (onuncu aydan yirmi dördüncü aya kadar) gözlemlemişler fakat araştırmalarında Mahler'in gözlemi olan normal çocukların geçirdiği ikircikli evreyi teşhis edememişlerdir. Diğer bir deyişle yirminci ay ve muhtemelen daha sonrasında da gözlemlenen baskın davranış kalıbı ikircikli olmaktan çok aslında uyumlu bir ilişkidir. Dahası ikircikli davranışlar sadece az sayıda çocukta, daha az pozitif bakıcılık ilişkilerinde ortaya çıkmıştır.

"Daha uzun süreli gözlemler bu çocukların, on sekiz ay civarlarında görülen, annelerine karşı gösterdikleri güvensiz bağlanma kalıplarının kaynağının daha derinlerde bulunduğunu, çocuğun doğduğu ille aylardaki bakıcılık ilişkisine dayanan bir rahatsızlığın parçası olduğunu söylemektedir. Kalıpların kökeni, annelerin bağlanma duygusu ve çocuğun sıkıntılı anlarında etkin bir şekilde kucaklayıp yatıştırma konusundaki yetersizliği ve zorlanmasını da içeren karakteristik savunmacı tepkileridir."
Araştırmalar yirmi dördüncü aylarında en iyi uyumu sağlayan çocukların, on ikinci ve on sekizinci aylarında ayrılma halinde, huzursuzluk da içeren, güvenli bağlanma tepkileri gösterdiklerini gösterdi. Bu çocuklar ebeveynin yokluğunda daha az özerk görünüyorlardı. Araştırmada, ayrılık sürecinde üzgün olan ve ebeveynini arayan ve sonunda kavuşan çocukların yirmi dördüncü aylarında daha uyumlu bir gelişim gösterdikleri şeklinde bir sonuca varılıyordu. Mahler'in özerklik olarak görmüş olduğu şey aslında savunmacı uzaklaşma olabilir miydi?

Araştırmacılar yeniden yakınlaşma sürecinde ikircikli davranan çocukların aslında normal olmadıkları ve hayatlarının ilk yılı içindeki anne-çocuk ilişkisinden kaynaklanan patolojik durumdan muzdarip oldukları sonucuna varmışlardır. Ve esasen annesiyle ilk ilişkisi olumlu olan bu çocuklar yeniden yakınlaşma sürecini ikircikli olmayan bir şekilde atlatmışlardır.

Bakıcılık ilişkisindeki çocuk ve bakıcı arasındaki alış verişin niteliği, özellikle yeni yürüyen çocuğun bakıcısıyla sıcak ilişkisini devam ettirirken kendi inisiyatifini de sosyal alışverişe dahil edebilme kabiliyeti, çocuğun bağımsız diye nitelendirilebilecek bir davranış gösteriyor olmasından çok, çocuğun doğal işleyişinin bir göstergesidir. Bu durumda çocukluktaki uyumlayıcı davranışları özerklik kavramıyla değil girişken ilgi kavramıyla tanımlamak daha iyi olacaktır. Ve sonuç olarak büyüklerime ve bölünmeci savunma normal gelişimin değil, patolojik gelişimin bir parçasıdır.
Bağlanma araştırmacıları, Mahler'in annenin kendiliğin ortaya çıkmasındaki önemini vurgulayan fikrini onaylamışlar, fakat bunun çocukta izlediği farklı yöne vurgu yapmışlardır.

YORUM

Araştırmacılar normal anne-çocuk ilişkisi organizasyonunun patolojik olandan çok farklı olduğunu düşünmüşler ve patolojik durumların geçmişe dönük analizini temel almayan bir normal gelişme kuramına ihtiyaç olduğu sonucuna varmışlardır. Ayrıca normal ve patolojik olan birbirinden çok farklı geliştiği için normal durumların sabitlenmesine dayanmayan bir psikopatoloji kuramına da ihtiyaç vardır.

DUYGU DÜZENLEMESİ VE KENDİLİĞİN KAYNAĞI: A. N. SCHORE

Çocuğun kendiliğinin gelişiminde annenin rolünü kavramak için yapılan katkılar sadece yukarıda bahsettiğimiz Mahler, Stern ve Bowlby'ın çocuklar üzerine yaptığı psikanalitik çalışmalardan ibaret değildir. Bu konuda nörobiyoloji alanında yapılmış ve daha yakın tarihe ait olan A. N. Schore'un ilginç çalışması son derece önemli katkılar sağlamaktadır.

Bu çalışmanın gerçek derinliğini ve konuya olan karmaşık katkısını tam olarak kavrayabilmek için burada sadece bazı yönlerini özetlemeye çalışacağım bu eserin kendisini de okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Çocuk araştırmaları, hayvan araştırmaları, nöroanatomi ve nörokimya alanındaki çalışmalar nörobiyolojik gelişmenin esasen etkileşimsel olduğu sonucuna varmışlardır. Gelişim denilen şey, temelde art arda gelen ve karşılıklı olarak birbirinden kaynaklanan, olgunlaşmakta olan organizma ve değişim halindeki çevre arasındaki diyalektikte ortaya çıkan, çocuk-bakıcı arasında gerçekleşen bazı süreçleri temsil eder. Gelişim sırasındaki bakıcılık ilişkisinde, anne-çocuk ikilisinde bir duygulanım dolaşıma giriyor gibi görünmektedir ve bu hayli verimli duygusal iletişim sistemi esasen sözel değildir. İnsan gelişimi bu duygu alışverişi ilişkisini kavramadan anlaşılamaz.

Anne, birincil sosyal nesne olarak, çocuğun fiziksel çevresi ile arasında aracılık eder. Annenin, hafifletici (geçişi sağlayan) işlevi çocuk için elzemdir. Bu sadece çocuğun işleyişinin bütün yönleri için değil, çocuğun gelişiminin sürmesi için de gereklidir. Yani anne çocuğun deneyime bağlı, gelişmekte olan nörobiyolojik yapılarının olgunlaşmasını engelleyen ya da kolaylaştıran en önemli çevresel uyarım kaynağıdır. Annenin, çocuğun henüz olgunlaşmamış psikofızyolojik sistemlerinin psikobiyolojik düzenleyicisi olarak oynadığı temel rol, çocukta yeni yapıların doğmasını destekleyen biyokimyasal gelişim süreçlerini doğrudan etkiler.

BULGULAR

Doğumdan sonraki ilk yıllarda beyin, doğduğu andakinin iki buçuk katı kadar büyür. İnsan beynindeki bu yüksek büyüme hızının altıda beşi doğumdan hemen sonra gerçekleşir ve on sekiz ila yirmi dört ay kadar sürer. Doğum sonrası bu dönem boyunca beyinde en hızlı büyümenin gerçekleştiği alanlar dış uyarılara karşı en hassas ve açık olanlardır. Alt korteks beyin kökü (subcortical brain stem) bölgesinden daha sonra farklılaşan 'geç olgunlaşan korteks bölgeleri' doğum sonrası etkilere özellikle duyarlı olan alanlardır. Daha yüksek korteks seviyeleri, daha önce gelişmiş olan alt korteks seviyelerini engeller.

Nitekim bilindiği gibi bütün davranışlarımızın altında yatan aksonların, dendritlerin ve sinaps bağlantılarının gelişimlerinin en önemli kısmı erken ve geç çocukluk evrelerinde gerçekleşmektedir. Dendrit ve sinaps gelişimi deneyimlere karşı hassastır ve bu deneyimlere bağımlıdır. Fakat bu deneyimin tam ve gerçek doğası hala sadece kabaca tanımlanabilmiştir. Ancak burada ilk bakıcının en önemli kaynak olduğu da açıktır.
Prefrontal korteksin olgunlaşması bebekliğin ilk yılının son çeyreğinde gerçekleşir ve kritik evre boyunca, çevresel uyarılar tarafından etkilenen ve daha sonra daha da katılaşan bağlantılar kurar.

DR. SCHORE'UN KURAMI

Duygu, motivasyon ve sosyal işlevlerin kontrolünü yüklenen merkez, bebeğin doğumunu takip eden ilk yıl içinde sağ prefrontal orbital kortekste meydana çıkar. Bu oluşum tam olarak ilk yılın sonunda başlayıp ikinci yılın ortasına kadar uzanan bir süreçte gerçekleşir. Bu geç olgunlaşan yüksek kortikal yapı limbik sistemin en üst noktasında bulunmaktadır. Yapının yaygın kortikal bağlantıları ve daha aşağıdaki korteks altı limbik yapılara olan hiyerarşik baskınlığı, onun sosyal duygusal işlevlerde her şeyin üstündeki rolünü açıklamaktadır.

Genetik etkilerin ortaya çıkışının hassas evreler süresince dış bir çevreyle alışveriş gerektirdiği bulgulanmıştır. Maternal (anneye dair) davranış kendi başına genetik farklılıklara aracılık eden dış çevresel bir olaydır.

Schore, kabaca on-on sekizinci aylara tekabül eden uygulama evresinin sosyal, duygusal işlevlerin gelişiminde kritik evre olduğunu öne sürmekte. Birinci yılın sonunda artan ve daha verimli hale gelmiş olan anne-çocuk bağlanmasının işleyişi on-on ikinci aylara rastlayan aktif uygulama evresini karakterize eden, yüksek seviyede olumlu duygulanımın ortaya çıkışıyla ilişkilidir. Bu olaylar sırasıyla çocuğun gelişmekte olan beynindeki bağlanma işleviyle ilişkili olan kortikal ve limbik yapılar arasındaki bağların gelişimini doğrudan etkiler. Geç uygulama evresinde ikili duygusal alışverişlerde meydana gelen belirgin değişim sebebiyle bu yapılar daha da olgunlaşır. 10-12. ve 16-18. aylar arasındaki süreç bütün hayatın geri kalan kısmında duygunun düzenlenmesinde temel olan prefrontal korteksteki nihai olgunlaşma açısından kritik evrelerdir.

İlle doğduğunda insan, çevreden gelen uyarı ve değişimlerle başa çıkmak için gerçekten çok zayıf bir donanıma sahiptir. Bir bebek, ilk zamanlarda, sadece korteks kontrolünün gelişimiyle mümkün olabilen hafifletici davranışın aracılığına sahip olmadığı için, çok güçlü ya da beklenmedik bir uyarıma karşı aşırı tepldde bulunarak şoka girme tehlikesi altında bulunan ve korteks altı işleyen bir varlık durumundadır. Yetişkin bir beyinde daha yüksek yapıların oynadığı rol bu evrede anne tarafından üstlenilmektedir. Bu evrede anne, adeta bebeğin yardımcı korteksidir.

Anne ile bebek arasında kurulan geç dönem ikili alışverişler kısa dönemde bebeğin duygulanım durumunu düzenler, uzun dönemde ise yapısal değişimlere sebep olurlar. Güvenli bağlanma, düzenleyici kapasitenin bakıcıdan çocuğa aktarımını kolaylaştırmaktadır. Annenin, çocuğun gelişmekte olan, olgunlaşmamış duygulanım sistemlerini beynin farklılaştığı, yani farklı bölgelerinin farklı işlevler yapacak şekilde geliştiği belli kritik evreler süresince dıştan düzenlemesi, kendilik düzenlemesi işleminde rol oynadığı sanılan deneyime bağlı kısımları etkileyen temel faktördür. Bu gelişme aşama aşama gerçekleşir ve her aşamanın sonunda daha karmaşık bir yapı daha karmaşık bir düzenleyici işlevi yerine getirmeye yetkin hale gelir. Etkin bir ikili duygulanım düzenleyici alışverişinin sonucunda çocuğun gelişmekte olan sosyo-duygusal düzenleyici sistemi yeniden yapılanır ve bütünleşir.

Bu merkezin beyin kökü nöromodülatör sistemleriyle olduğu kadar hipotalamik ve otonomik (özerk) bölgelerle de olan bağlantısı duygusal ve güdüsel süreçlerde temel bir uyum sağlayıcı rol oynar. Orbital frontal seviyede kortekste işlenen ve dış çevreyle ilgili olan dış algısal (exteroceptive) bilgi, alt kortekste işlenen iç organsal endokrin (visceral endocrine) çevresiyle ilgili olan iç algısal (interoceptive) bilgiyle birleştirilir. Gerçek ve hayali tehditlere karşı tepkilerde tecrübe edilen iç algıya dayalı "içgüdüsel hislerden" de bu prefrontal otonomik kontrol sorumludur.

Orbital frontal korteks merkezi ve limbik sistem arasında nöral anatomik bağlantılar vardır. Burası limbik ve otonomik bağlantıların kümelenme yeridir. Bir kurama göre biri bir dopaminerjik ventral tegmental kısımla ve diğeri noradrenerjik lateral (yanal) tegmental kısımla bağlantılı iki limbik ön beyin ve orta beyin devresi vardır. Yazar (Schore) bu ilci yapısal sistemin, limbik sistemin heyecanlandırıcı ve ketleyici ikili işlevsel mekanizmaları ile ayrı ayrı bağlantılı olduğunu düşünmektedir. Ventral tegmental devre ile orta beyindeki dopaminerjik nöronlar parasempatik sinir sisteminin enerji harcayan parçalarını temsil eder. Medulladaki noradrenerjik nöronlardan gelen ve ventral noradrenerjik demet boyuca uzanan bir yanal tegmental devre de parasempatik sinir sisteminin enerji muhafaza eden bileşenini temsil eder. Ventral tegmental olay: Dopaminerjik - sempatik sistem-enerjisi yayan. Lateral tegmental olay: Noradrenerjik-parasempatik- enerjiyi koruyan.

YAZARIN DUYGU DÜZENLEMESİ KURAMI VE SOSYAL ETKİLEŞİM

Prefrontal korteksteki olgunlaşma merkezinin doğumdan hemen sonraki spesifik kritik zaman diliminde yani ilk 10-12 ay içinde olgunlaştığı varsayılmaktadır. Ayrıca bu dönemde, psikobiyolojik olarak uyumlulaştırılmış, uyarılma artıran, anne-çocuk arasındaki karşılıklı bakışma işlemi aracılığıyla sağlanan ve anne tarafından düzenlenen yoğun uyarımın, anne-çocuk ikilisi için pozitif bir duygulanım oluşturduğu ve bu duygulanımın sürekliliğini sağladığı varsayılmaktadır. Bu işlemler limbik sistemin nörokimyasal dolaşımının yükselen korteks altı bölgelerinde - sempatik ventral tegmental limbik döngüde - olduğu kadar, sağ yarım kürenin orbital frontal bölgelerindeki derin kısımların genişlemesi ve canlanmasını da kolaylaştıran, bazı özel nöroendokrin değişimlerine yol açar. Bu kalıcı deneyim, uygulama periyodunun başlangıç evresindeki gelişimsel uyumlardan sorumlu olan frontal limbik heyecanlandırıcı sistemin olgunlaşmasını başlatır. Bu da davranışsal hiperaktivite, yüksek derecede pozitif duygulanımsal oyuncu davranışları ve bunun devamında da duygu düzenlemesinin erken fonksiyonel sisteminin altında yatan, etkileşimli bir temsili model meydana getirme kapasitesinin oluşmasıdır.

İkinci önemli değişim, sosyalleşme devreye girmesiyle birlikte ikinci yılda ortaya çıkar. 14 ilâ 16 aylık bir çocuğun bu stresli sosyalleşme işlemlerindeki tepkisi genellikle bir yetersiz uyarılma durumudur. Bu evreye özgü stres hali, farklı psikonöroendokrin değişimlerin de katkısıyla, diğer limbik devrelerin, yani parasempatik yanal tegmental devrelerin yayılması için optimum (uygun) bir sosyal uyarım sağlar. Bu devrelerin orbital frontal kortekse bağlanması deneyime bağlı bir şekilde gerçekleşir ve bu bağlanma etkin ve uyumlayıcı bir engelleyici sistemin ortaya çıkmasını sağlar. Kritik evrenin hemen sonunda, yani on sekizinci ay civarında, sempatik ve parasempatik limbik devreler arasındaki rekabet, olgunlaşmış ve farklılaşmış bir orbital frontal sistemi üreten parçalara ayırma sürecine temel oluşturur.

YORUM

Schore'un kuramı daha fazla kanıta ihtiyaç duysa da bizlere kendiliğin gelişimine temel oluşturan nörolojik devresel sistemin anlaşılması yolundaki kapıyı açmıştır. Schore, orbital frontal korteksteki merkezin yapılanması ve gelişmesi için gerekli olan şeyin, anne ile çocuk arasında nörobiyolojik bir ortak yaşam olduğunu, çalışmasında açık bir şekilde belirtir.

TARTIŞMA: MAHLER'İN KURAMINA KARŞI İTİRAZLAR

Kişilik bozukluklarının psikanalitik psikoterapisinin gelişimine önemli bir kapı açan Mahler'in çalışması, Stern ve bağlanma araştırmacıları tarafından eleştirilmiştir. Stern otistik veya ortak yaşamsal bir evre olmadığını ve aslında bebeğin doğumdan itibaren anneyi ayrı bir varlık olarak görebildiğini bulgulamıştır. Bağlanma araştırmacıları da uygulama evresinde anneyle ilgili bir farkında olmayış hali ve ayrıca yeniden yakınlaşma evresinde de bir ikirciklilik saptamamıştır. Ayrıca bu araştırmacıların hiçbirisi gelişimsel bir büyüklerime ya da gelişimsel bölünme savunmasına rastlamamıştır. Hastalarda görülen büyüklenme muhtemelen ebeveynle özdeşleşmekten kaynaklanmaktadır.
Bağlanma araştırmacıları Mahler'in, çalışmalarında güvenli bağlanma içindeki çocuklardan ziyade güvensiz bağlanama yaşayan çocukları incelediğini savunmuştur. Peki, bu noktada karşımıza çıkan, klinik olarak son derece kullanışlı olagelmiş bir teorinin hiç de göründüğü gibi olmadığı şeklindeki aşikar paradoksu nasıl çözebiliriz? Mahler acaba güvenli çocukları mı yoksa güvensiz bağlanma içindeki çocukları mı incelemişti? Bu mesele üzerine bazı bilgiler, ortak yaşamsal evre içinde çocuğun bireyleşmesi karşısında annenin verdiği tepkiler hakkında Mahler'in yazdığı raporlardan ve Bergman, Fahey ve McDevitt'in üç çocuk üzerine yazdığı iki takip raporundan edinilebilir.

Çalışmada kullanılan çocuklar "normal donanımlı" çocuklardır, fakat bu çocukların seçilme kıstasları çok belirgin değildir ve seçildiklerinde sadece iki buçuk ila on aylıktırlar. Anneler ikili birimin bir parçası olarak incelendiği ve Rorşah testine tabi tutulduğu halde altyapıları ve kişilikleri üzerine bir rapor yoktur. Ancak bunların yanında anne-çocuk etkileşimi üzerine, annenin kendi çocuğunun bireyleşmesi karşısında patolojik bir tutum sergileyebildiğine dair birkaç açıklama vardır. (bkz. Mahler vd. s. 58-62). 13 anneden 11’i ortak yaşam evresinde çocuklarının ayrılma bireyleşmeleri karşısında patolojik bir tutum sergilemiştir. Bütün bu bilgiler, annelerin zaten sağlıklı değil, kişilik bozulduğu yaşayan kişiler olduğunu düşündürmektedir. Çocuklardan 10 tanesi de kaçınmacı bağlanma içinde görünmektedir.

Bergman, Fahey ve McDevitt 21 çocuktan 15'ini yetişkinlik dönemlerine (25-30 yaş) kadar incelediler. Bu noktada bu araştırmayla ilgili klinik malzeme içerenlerden sadece üçü rapor edilmiştir.

Bergman ve Fahey iki çocuk üzerine şu şekilde rapor vermiştir:

İlk çocuğun annesi, kendi annesiyle olan ilişkisinde zorluklar yaşamıştı; annesiyle yakın olmayı arzulamıştı. Ve kendi bebeği olunca da ona yapışmış, onu idealize etmiş ve onun büyümesiyle birlikte kendini reddedilmiş hissetmiştir. Çocuk ise, genel olarak iyi bir bireyleşme kapasitesi ile birlikte güvensiz bağlanma sergilemektedir ve dönüşümlü olarak yapışma-direnme davranışları göstermektedir. Yetişkin olduğunda ise işyerinde ikili ilişkilerle ve kocasıyla kurduğu ilişkilerle uyum sağlamış görünmektedir.
İzlenim: Bu ikili, borderline bir anne ve savunma sistemleri güçlü ve iyi uyum sağlamış borderline bir çocuk gibi görünmektedir.

İkinci çocuğun annesi ise kendi annesinden alamadığı koşulsuz sevgiyi kızıyla yaşamak istemektedir. Anne, çocuğun ihtiyaçlarından çok kendi ihtiyaçlarına odaklanmış durumdadır. Kızı krize girdiğinde geri çekilip, çocuğun dikkati başka yere odaklandığında kendini reddedilmiş hissetmektedir. Kızın anneyle ilişkisi güvensiz bağlanma ve dönüşümlü olarak yapışma-direnme şeklindedir. Tuvalet eğitimi yüzünden çıkan kavgalar sebebiyle yetişkinlikte de devam eden bir kabızlık geliştirmiştir. Meslek olarak öğretmenliği seçmiştir. Erkeklerle ilişki kurarken ciddi sorunlar yaşamaktadır. Birkaç kötü ilişkisi olmuştur, aşırı derecede ilaç kullanmaktadır, aşırı kiloludur ve sonuç olarak da psikoterapiye başvurmuştur.

İzlenim: Annede narsisistik kişilik bozukluğu vardır. Kızda ise ya borderline kişilik bozulduğu ya da narsisistik kişilik bozukluğu görülmektedir.

McDevit'in üçüncü çocuk hakkındaki raporu:

Anne çocuksulaştırmaya varan olumlu bir destek sağlıyor gibi görünmektedir. Bu destek, kızını mücadele edeceği alanlarla karşılaşmaktan korumaktadır. Bağlanma 19. ayda geçirilen bir enfeksiyona kadar güvenlidir. Bundan sonra çocuk gerilemiş ve annesine yapışmıştır. Yeniden yakınlaşma evresinde ise bunun üstesinden gelmiştir. Yetişkin hale geldiğinde utangaç, engellenmiş, erkeklerle ilişki kurmada sorunlar yaşayan biri olmuştur. Sonuç olarak psikonevroz için başarılı bir psikoterapi almıştır.
İzlenim: Bu çocuk pre-ödipal (ödipal öncesi) evreyi başarıyla adatmış fakat ödipal evrede çatışma yaşamıştır.

Üç vakada da denekler güvensiz bağlanma göstermiş ve bir tanesi bunu yeniden yakınlaşma krizinin çözülmesiyle atlatabilmiştir. Bu üç örnek güvensiz bağlanma fikrinin geçerliliğini doğrulamakta olsa da, daha kesin bir sonuca ulaşmak için diğer vakaların takip süreçlerinin incelenmesi de gerekmektedir.

Aşağıdaki göstergeler Mahler'in deneklerinden en azından yarısının güvensiz bağlanma yaşadığı olasılığını artırmaktadır.
1. 21 çocuktan 11'inin ortak yaşamsal evrelerinde çocuğun bireyleşmesini desteklerken annenin yaşadığı zorlukların türü.
2. Bu çocuklar tarafından sergilenen güvensiz bağlanma.
3. Hayatlarının sonraki aşamalarında izlenen üç çocukta görülen güvensiz bağlanma ve diğer sorunlar.
4. Mahler'in kendi hipotezini psikotik çocuklarlarla yaptığı çalışmalardan geliştirmiş olması ve bunu "normal" çocuklarda da bulgulamak istemesi.
5. Stern'in ne otistik ne de ortak yaşamsal bir evre veya bölünme ve büyüklerime bulgulamaması.
6. Bağlanma araştırmacılarının, çalışmalarında ne uygulama evresinde anneyle ilgili bir farkında olmayış hali ne de yeniden yakınlaşma evresinde bir ikirciklilik saptamamış olması.
7. Mahler'in ortak yaşama -ayrılma-bireyleşmeye- ilişkin kuramının kişilik bozukluklarına tıpa tıp uyması.

Ancak, kanıtların zayıf olmasından dolayı burada vardığımız sonuçlara kesin gözüyle bakılamaz. Diğer deneklerin de takip raporlarının tamamlanması bize konu hakkında daha fazla kanıt verecektir. Belki de birçok denek (ilk üçünün aksine) güvenli bağlanma gösterecektir.

Peki, Mahler'in kuramı klinik araştırmalar için bu kadar zengin bir kaynak iken ve aynı zamanda da normal gelişmeyi yansıtmıyor diye de karşı çıkılırken bu kuram ile Stern ve bağlanma araştırmacılarının bulguları arasındaki aşikar karşıtlığı nasıl değerlendirebiliriz?
İki özellik bu paradoksu açıklamada yardımcı olabilir: Birincisi, Mahler'in ortak yaşam ve ayrılma-bireyleşme fikri psikotik çocukların incelenmesinden gelmekteydi ve esas çalışmasının da temel motivasyonu, hasta diye nitelendirilen deneklerde çok açık olan ortak yaşam ve ayrılma-bireyleşmenin normal sağlıklı gelişimin bir parçası olduğu hipotezini desteklemekti. İtina ile çalışan ve özverili bir araştırmacı olduğu halde bu önyargısı, kanıtlar hakkında onun açık fikirli olmasını engellemiş ve istemeyerek de olsa bu önyargıyı yansıtacak bir yorum getirmesini engelleyecek yönde etkilemiş olabilir. Ve elbette bu durum en iyi araştırmacıların bile başına gelebilir.

Kuramın ve gözlemlerin yetişkinlerde kişilik bozuklukları çalışmasıyla bu kadar kesin örtüşmesi, aslında deneklerin zaten kuramdaki gibi olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bununla güvenli bağlanma gösteren çocukların erken gelişimsel problemleri kuramını kastediyorum.

Bu durumda, her gün hastalarla uğraşmakta olan klinisyenler ne yapmalıdır? Temelde bir şekilde Mahler'in kuramına dayanmakta olan bütün çalışmalara son verip yeni bir çerçeve ve terapötik yaklaşım mı aramalıyız? Elbette hayır. Çünkü bu çalışmalar bugün de her zaman olduğu kadar etkili ve geçerlidir.

Mahler'in çalışması, hatırlamalıyız ki bir öncü çalışmadır ve elbette ille olmanın getirdiği birçok problemi de içinde barındırmaktadır. Çalışmanın bize en önemli ve değerli katkısı, çocuk gözlemine dayanan ilk çalışmalardan biri olması ve çocuğun kendilik algısı, kimlik ve ego yapısının gelişiminde annenin rolüne yaptığı vurgudur. Çocuğun kendiliğinin ortaya çıkmasında annenin rolüne, ilk kez Mahler'in çalışmasında bu kadar vurgu yapılmıştır ve bu rolün önemi diğer araştırmacılar tarafından, bazı anlaşmazlıklara rağmen, doğrulanmıştır. Bütün bunların yanında Schore, Mahler'in ortak yaşam kuramını nörobiyolojik seviyede de saptamıştır.

GELİŞİMSEL ARAŞTIRMALARIN TUZAKLARI VE VADETTİKLERİ

Gelişimsel araştırmalar üzerine düşünürken birkaç önemli noktaya dikkat edilmelidir. Bunlardan birincisi Stern ve Mahler'in, çocukların psikolojisinde cereyan edenler hakkındaki çıkarımlarının, çocuk davranışlarının gözlemlenmesine dayandığıdır. Bu noktada, çocuğun psikolojisinde gerçekte neler cereyan ettiğini bilemeyeceğimiz için çıkarımlarımızı sadece hipotezler ve bilgiye dayalı tahminler olarak kabul etmemiz gerektiğini aklımızda tutmalıyız. Bowlby bu tuzaktan, davranışa odaklanarak kaçabilmiştir. Ancak Bowlby'dan sonra gelen bağlanma araştırmacıları davranıştan yola çıkarak intrapsişik hayata dair hipotezler ileri sürmüşlerdir.

İkinci olarak, araştırmadaki bebek ile klinikteki bebek arasında büyük farklılıklar vardır. Araştırmadaki bebekte maksimum gözlem ve minimum öznel rapor sağlanırken klinikteki bebekte maksimum kendilik raporu ve minimum klinik gözlem sağlanır. Bu da aralarında birçok farklılık olması olasılığını doğurur.

Klinik çalışmadaki kanıtlar, normalden patolojik olana geçişe dayandırılmaz. Gelişimsel araştırmacıların kendileri normallerde bugünü gözlemleyerek gelecekte ne olacağına dair öngörüde bulunmakta zorlanır. Bu sebeple normallerden patolojik olana dair çıkarımda bulunmak zordur. Sağlam kanıt, aktarım ve aktarım dışavurumu sırasında tekrar eden patolojiden gelir. Elbette bu yaklaşımda da akılda tutulması gereken tuzaklar vardır.
Bu araştırmacılar, daha küçük sayılar kullandılar ki zaten eninde sonunda bulgularını desteklemek için çok daha büyük sayılar gerekli olacaktı.

Mizaç ve gelişimin güçlü bir belirleyicisi olan kültür gibi Chess ve Thomas'ın belirttiği başka değişkenler de hesaba katılmalıdır. Örneğin Kenya'daki Guissi Kabilesi'ndeki annelerin küçük bebekleriyle sürekli bir fiziksel temas yaşamamalarını Amerikalı anneler dehşete düşerek karşılamaktadır.

Diğer sorun da tanımlarla ilgidir. Mahler ortalama annelerden ve onların normal çocuklarından bahsetmektedir. Bu normal, ortalama ve sağlıklı gibi sözcükler farklı insanlar tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır.

NORMAL GELİŞİMİN DURAKLAMASI VEYA PATOLOJİK GELİŞİM

Bağlanma araştırmacıları normal gelişimin hastaların gelişiminden farklı olduğunu söylemişlerdir. Bu araştırmacılar, hastaların hayatlarının ilk yıllarındaki bağlanma zorluklarıyla ilgili olarak "normal gelişimin duraklaması" yerine, patolojik bir gelişim yaşadıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu bakış açısı normal gelişim hakkında hipotezler öne sürmek için hastanın yeniden yapılandırılmasından geriye doğru kuramsallaştırmalar yapan yaklaşımın en zayıf noktasını işaret etmektedir. Bu, Kernberg'in bölünme kuramına, Melanie Klein'ın içselleştirilmiş nesne ilişkileri kuramına ve Kohut'un gelişimsel kuramına da uygulanabilir. Onlar bütün bu kuramların ancak patalojik çocuklarla ilgili olabileceğini fakat normal gelişimdeki çocuklarla bir ilgisi olmadığını ileri sürerler.

Patolojik gelişmeye doğru kayan bu görüş açısı, var olan soruları cevaplamaktan çok bize yeni sorular yaratmaktadır. Burada bağlanma araştırmacıları aslında Mahler ve Kernberg'i eleştirdikleri noktanın tam tersini yapmaktadırlar. Yani normal gelişimi malzeme olarak kullanıp patolojik gelişme hakkında hipotezler öne sürmektedirler ve bu aslında, patolojik olanı inceleyerek normaller üzerine hipotezler üretmekle aynı bilimsel hatanın kurbanı olur.

Örneğin, kişilik bozuklukları alanında sağlıklı, uyumlu ya da normal gelişme görebiliriz ki eğer hasta böyle değilse zaten psikotik olacaktır. Bu durumda, bunu ille baştan patolojik gelişme fikriyle ile nasıl uyuşturacağız? Esasen terapistler olarak bizler birçok klinik kararımızda temel olarak hastanın ego gücünün sağlıklı kısmına dayanırız.

GELİŞİMSEL KURAMLAR VE KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

Freud, klinik çalışmasında üzerinde çalıştığı klinik problemi daha iyi aydınlatabilmek için kendi kuramsal modelini değiştirmişti. Örneğin topografik modelden yapısal modele geçmişti. Aynı şekilde bu gelişimsel kuramlara da üzerinde çalıştığımız klinik problemlerin şu ya da bu taraflarını daha iyi aydınlatabilecek, işleyen kuramlar olarak bakmalıyız.

Mahler'in kuramı ister güvenli ister güvensiz bağlanma çalışmasından kaynaklansın, hala borderline (sınır durum) kişilik bozuklukları içine giren klinik vakaları aydınlatmada bizlere çok yardımcı olmaktadır, ancak narsisistik kişilik bozukluğunu aydınlatmada daha az yeterli görünmektedir. Narsisistik kişilik bozukluğu üzerine yapılan çalışmalarda ise Stern'in kuramı kendilikle uyumlu olma konusuna yapağı vurgu sayesinde hayli aydınlatıcı olmaktadır. Bağlanma kuramcıları da maternal objeyle çocuğun bağının nasıl korunduğu konusunda yaptıkları vurguyla şizoid ve paranoid bozukluklar ile psikopatik kişilik üzerine yaptıkları çalışmaları en iyi şekilde aydınlatıyor görünmektedir. Schore'un çalışması ise, kendilik algısını destekleyen nörolojik sistemle ilgili olarak bizi aydınlatır ve Mahler'in kendilik duygusu için gerekli olan nörolojik sistemin gelişiminde annenin rolünün önemi ile ilgili fikrini pekiştirir. Bu da psikoterapinin bu sistemi değiştirmede etkili olabileceği olasılığını ortaya çıkarmaktadır.
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Mahler'in "Ayrılma-Bireyleşme Süreci"" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Uzm.Psk.Erol AKDAĞ'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Uzm.Psk.Erol AKDAĞ'ın izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     65 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google Plus'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
Erol AKDAĞ Fotoğraf
Uzm.Psk.Erol AKDAĞ
İstanbul
Klinik Psikolog
Uzman Klinik Psikolog/ Psikoterapist/ Hipnoterapist/ Emdr Terapisti/ Evlilik / Eş / Aile Terapisti
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi38 kez tavsiye edildiİş Adresi KayıtlıTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Uzm.Psk.Erol AKDAĞ'ın Makaleleri
► Ayrışma-Bireyleşme Uzm.Psk.Dnş.Zeynep ANAFOROĞLU BIKMAZ
► Ergenlikte Ayrışma-Bireyleşme Uzm.Psk.Gülderen KILIÇ
► Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu Uzm.Psk.Emine Lamiser ATİK
► Çocuklarda Ayrılma Anksıyetesi Uzm.Psk.Aysun AKTAŞ
► Yas Süreci Uzm.Psk.Simay Okşan ORAL
► Yas Süreci Psk.Çağlar KARAMAN
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 18,155 uzman makalesi arasında 'Mahler'in "Ayrılma-Bireyleşme Süreci"' başlığıyla benzeşen toplam 20 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► Mutlu Evliliğin Pin ve Puk Kodları ÇOK OKUNUYOR Ağustos 2018
► Terk Depresyonu Nisan 2017
► Kendi Bedenine Güven(E) Meme (Panik Atak) ÇOK OKUNUYOR Nisan 2018
► Tik Bozukluğu Mart 2016
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


14:20
Top