Celladını Kurtarıcı Sanmak
Travma Anlatısının Çöküşü
Biri serotonin diyor, 5 dakika bile dinlemiyor. Öteki travma diyor, 30 seans hikaye dinliyor. Ama ortak bir noktaları var: Bu durumdan ikisi de rahatsız değil. Zira biri ilaçlamaktan kazanıyor, diğeri seans üstüne seans yapmaktan kazanıyor.
Sorun öyküsüsü dinlemek bize anlatıldığı gibi çözüme katkı veren bir şey değildir. Bugün siz bir doktorun migren, gastrit, reflü öyküsü dinlediğini göremezsiniz. Hatta çoğu zaman hastalıkların oluşum mekanizması bilinmediği halde tedavi edilir. "Sebebi henüz bilinmiyor ama ilacı bu" denilir. Yani sebebi bilmenin, sürekli geçmişi dediklerinin çözüme bir katkısı yoktur. Zira sürekli kurcalanan yara daha çabuk iyileşmez, tam tersine daha çok enfekte olur. Müflis esnaf sürekli eski defterleri karıştırır derler. Beceriksiz terapistler, yetersiz terapistler, zaman kazanmak isteyen terapistler, çok yorulmak istemeyen, sadece dinleyerek seansları kotarmak isteyenler için, hele hele seansları haftalarca uzatmak isteyenler için biçilmiş kaftandır. Bu sebeple günümüzde artık hemen hemen 10 psikologdan 9'u travma anlatısına dayalı bir terapi süreci izliyor. Hastaneye giderseniz serotonin sorunu. Bir dal Hastaneye giderseniz EKT sorunu, TMS sorunu. Bir psikoloğa giderseniz de travma sorunu. Ne kadar bilimsel bir alan, öyle değil mi? Bir psikoloji 15 günden uzun sürerse bozukluktur. Ama aynı psikoloji 14 gün 23 saat normaldir. İşte bu üstün psikolog ve psikiyatri zekasıdır. İşte bu ruhsal yardım sektörünün yıllardır kutsal bir metin gibi sahiplendiği en temel tanı kriteridir.
Son yirmi yıldır psikoloji alanında hakim olan temel açıklama şu: “Bugün yaşadığımız ruhsal sorunların kaynağı, çocukluk travmalarıdır.” Oysa bu son derece büyük bir safsatadır. Zira bir travma ilk etapta, sıcağı sıcağına psikoloji doğurur. Uykuya dalıp da 30 sene sonra birden psikoloji yaratmaz. Tecavüze uğrayan bir insan durup durup da 30 sene sonra ağlamaya başlamaz.
Bu anlatı bir dönem için anlamlıydı.
Ancak bugün geldiğimiz noktada, hem saha gözlemleri hem de toplumsal veriler, bu açıklamanın artık yetersiz kaldığını gösteriyor.
Çünkü ruhsal sorunların bu denli arttığı bir dönem, tarihte ilk kez travmaların değil, konforun, erişimin ve bilginin arttığı bir döneme denk geliyor.
Eğer mesele travma olsaydı, en kırılgan kuşaklar savaş görenler, açlık yaşayanlar, göç edenler olurdu. Oysa bugün en çok zorlanan kuşaklar; daha çok izleyen, daha çok okuyan, daha çok bilen ama daha az yaşayan, daha konforlu kuşaklar. Bu çelişki, bizi yeni bir soruyla yüzleştiriyor: Sorun gerçekten travma mı, yoksa travma anlatısının kendisi mi?
Klinikleşen Hayat: Duyguların Tehlikeli İlan Edilmesi
Günümüzde hayatın neredeyse tamamı psikolojik bir dile tercüme ediliyor.
– Üzülmek “depresif eğilim”
– Kaygılanmak “anksiyete bozukluğu riski”
– Dikkatin dağılması “odaklanma problemi”
– Yorulmak “tükenmişlik”
– Kararsızlık “bağlanma sorunu”
-Ağlamak "ağlama krizi"
-Hareket "dürtüsellik"
-Öfke "kontrol kaybı"
...
Böylece insan, yaşadığı duyguyu deneyimlemek yerine, onu sürekli izleyen bir varlığa dönüşüyor. Sürekli anlam yüklüyor. Ahmet'e sürekli "kötü Ahmet" diye bir anlam yüklerseniz Ahmet'i her gördüğünüz ya da hatırladığınız zaman etkilenmez misiniz, bir psikoloji içine girmez misiniz! Bunun sebebi travma değil, kodlanma ve Ahmet algısı.
Bu süreçte hayat şunu öğretiyor:
“Duygular güvenli değil.”
“Belirtiler riskli.”
“Normal olan bile kontrol edilmeli.”
"Duyguların azı normal, çoğu hastalık."
"Bir grup düşünce olumlu ama bir grup düşünce olumsuz, hatta takıntı."
Böylece insanlar beyinlerinde düşünce kovalamaya, ruhlarında bekçilik yapmaya başlıyor. Derken zihinlerine ve ruhlarına aşırı duyarlı hale geliyor. Duyarlılık arttığında ise etkilenmevde artıyor. Bir gelin kayınvalidesine aşırı duyarlı hale gelir de onun her hareketinden etkilenmez mi! Ahmet ve kayınvalide örneklerini unutmayın.
İşte buna "klinikleşen hayat" diyorum ben.
Hayat klinikleştiğinde ne olur?
İnsan:
– Üzülür ama üzülmekten korkar.
– Kaygılanır ama kaygılanmayı sorun sanır.
– Düşünür ama düşüncelerinden şüphe eder.
Bu noktadan sonra korkulan şey, artık hayat değil; hayata verilen tepkilerdir. Sadece korkan insanla bir de korkusundan korkar insan aynı mı etkilenir? Sadece kaygılanan bir insanla ayrıca kaygısından kaygılanan bir insan aynı mı etkilenir? Bir duyguyu normal görerek yaşamakla sorun görerek yaşamak aynı mı etkiler?
Korkan İnsan: Travmadan Değil, Öğretilmiş Kaygıdan
Bugünün insanı daha kırılgan değil.
Ama kırılgan olduğu öğretilmiş bir insan.
Basılı, görsel ve sosyal medya, sürekli içerik akışıyla şunu yaptı:
– Duyguları görünür kıldı
– Etiketledi
– Karşılaştırdı
– Normal dışı örnekleri çoğalttı
-Her belirtiyi semptom haline getirdi, hastalık çağrışımları yükledi.
-Sürekli tehlike sinyali yolladı, alarm zilinin daha uzun süre açık kalmasını sağladı.
Özellikle çocuklar ve gençler için bu şu anlama geldi:
Hayatı yaşayarak değil, izleyerek öğrenmek.
12 yaşından önce akıllı telefonla büyüyen çocukların daha fazla depresyon, uyku ve obezite riski taşıması, travmayla açıklanamaz.
Çünkü bu çocuklar:
– Şiddet görmedi
– Büyük kayıplar yaşamadı
– Olağanüstü felaketlere maruz kalmadı
Ama şuna maruz kaldı:
– Sürekli uyarılmaya
– Sürekli karşılaştırılmaya
– Sürekli izlenmeye
– Sürekli kendini ölçmeye
-Sürekli Klinikleştirmeye
Bu travma değildir.
Bu kodlanmadır.
99–2000 Kuşağı Neden Daha Zorlanıyor?
En çok ruhsal sorun yaşayan kuşağın 1999–2000 sonrası doğanlar olduğunun söylenmesi tesadüf değildir.
Bu kuşak:
– Sosyal medyayla büyüdü
– Psikoloji diline erken maruz kaldı
– Sürekli “kendini analiz etmeye” teşvik edildi
– Duygularını değil, anlamlarını takip etmeyi öğrendi
- Yaşadıkları psikolojiye bozukluk, hastalık ve sorun tepkisi vermek öğretildi. Ne diyorum sürekli? Tepki vardır, besler. Tepki vardır, söndürür. Bir ateşi su tepkisi söndürür, benzin dökme tepkisi besler. Duygular sebep olduğu sonuçlardan yani aldıkları tepkilerden beslenir.
Evet...
Bu kuşak travmatik bir hayat yaşamadı.
Ama travmatikmiş gibi düşünmeyi öğrendi.
İnsan zihni, sürekli kendini izlemeye başladığında yorulur. Sürekli yerdeki karıncaların ayak sesini, gökte uçuşan arıların kanat vızıltısını dinleseydik hayat ne kadar çekilmez bir hal alırdı.
Çünkü zihin, mercek altındayken huzur üretmez. Sürekli mercek altındaki bir zihin sürekli duyarlılık üretir, sürekli alarm zilini açık tutar. Sürekli açık olan alarm zili ve yüksek duyarlılık ise habire psikolojik tepki vermeye sebep olur.
Travma Anlatısı Neden Cazipti?
Travma anlatısı üç nedenle yaygınlaştı:
Basitti. Çok yönlü bir donanım, çok detaylı teknik izahlar gerekmiyordu. Her sorunda "travma var" demek açıklamak için yetiyordu.
Her soruna tek açıklama sunuyordu. Sektörel olarak işlevseldi. Daha fazla klinikleşme, daha fazla müdahale demekti. İnsanı pasifleştiriyordu. Bütün insiyatifi uzmanlara veriyordu. Uzmanlar içinnde konforluydu. Çünkü sadece uzun uzun dinliyorlardı, fazla yorulmuyorlardı. Ayrıca seansları uzatmak için de biçilmiş kaftandı. Zira geçmişte malzeme çoktur. Konuş konuş bitmez.
“Sorun bende değil, geçmişimde” algısı rahatlatıcıydı.
Çünkü kişi sorumluluğu kendi üzerine almıyordu. Kendi algına bağlamak sorumluluğu üzerine almak demektir bu çoğu zaman suçluluk duygusu yaratır. Bu ise bünyeye ağır gelir. Ama suçu geçmişe arttırdığınız zaman annenizle, babanızla ya da koşullarınızla paylaştırmış olursunuz.
Ama bugün bu anlatı çökmeye başladı.
Çünkü artık veriler başka bir şeyi gösteriyor.
Sonuç: İnsan Hasta Değil, Yanlış Öğretildi
Bugün yaşadığımız ruhsal zorlukların büyük kısmı:
– Geçmişte yaşananlardan değil
– Bugün öğretilenlerden kaynaklanıyor
Sorun: Travma değil.
Sorun: Duyguların tehlikeli ilan edilmesi. Sorun kodlanma. Sorun algılarımızın manipüle edilmesi ve sürekli klinikleştirme neticesinde psikolojik duyarlılıklarımızın artırılması. Sorun ne travma ne serotonin sorunu. Sorun sektör sorunu. Psikolojiniz bozuk değil, psikiyatriniz bozuk. Uzman sayısı arttıkça sorunlarınız aynı hızla artmaya devam edecektir.
İnsanlar hasta olmadı.
Hasta olduklarına ikna edildiler.
Ve belki de artık şu cümleyi daha yüksek sesle söylemenin zamanı geldi:
Hayat travmatik hale gelmedi.
Hayat, klinik bir dilde anlatıldığı için korkutucu hale geldi.
Bu sektörün toplumlara attığı kazığın haddi hesabı yoktur. İnsanoğlunun kendisini bu hale getiren ellerde şifa aramak, çare ve çözüm aramak zorunda kalması ne hazin. Celladını kurtarıcı sizi zannetmek ne garip bir paradoks.
Psikolog İzzet Güllü
Biri serotonin diyor, 5 dakika bile dinlemiyor. Öteki travma diyor, 30 seans hikaye dinliyor. Ama ortak bir noktaları var: Bu durumdan ikisi de rahatsız değil. Zira biri ilaçlamaktan kazanıyor, diğeri seans üstüne seans yapmaktan kazanıyor.
Sorun öyküsüsü dinlemek bize anlatıldığı gibi çözüme katkı veren bir şey değildir. Bugün siz bir doktorun migren, gastrit, reflü öyküsü dinlediğini göremezsiniz. Hatta çoğu zaman hastalıkların oluşum mekanizması bilinmediği halde tedavi edilir. "Sebebi henüz bilinmiyor ama ilacı bu" denilir. Yani sebebi bilmenin, sürekli geçmişi dediklerinin çözüme bir katkısı yoktur. Zira sürekli kurcalanan yara daha çabuk iyileşmez, tam tersine daha çok enfekte olur. Müflis esnaf sürekli eski defterleri karıştırır derler. Beceriksiz terapistler, yetersiz terapistler, zaman kazanmak isteyen terapistler, çok yorulmak istemeyen, sadece dinleyerek seansları kotarmak isteyenler için, hele hele seansları haftalarca uzatmak isteyenler için biçilmiş kaftandır. Bu sebeple günümüzde artık hemen hemen 10 psikologdan 9'u travma anlatısına dayalı bir terapi süreci izliyor. Hastaneye giderseniz serotonin sorunu. Bir dal Hastaneye giderseniz EKT sorunu, TMS sorunu. Bir psikoloğa giderseniz de travma sorunu. Ne kadar bilimsel bir alan, öyle değil mi? Bir psikoloji 15 günden uzun sürerse bozukluktur. Ama aynı psikoloji 14 gün 23 saat normaldir. İşte bu üstün psikolog ve psikiyatri zekasıdır. İşte bu ruhsal yardım sektörünün yıllardır kutsal bir metin gibi sahiplendiği en temel tanı kriteridir.
Son yirmi yıldır psikoloji alanında hakim olan temel açıklama şu: “Bugün yaşadığımız ruhsal sorunların kaynağı, çocukluk travmalarıdır.” Oysa bu son derece büyük bir safsatadır. Zira bir travma ilk etapta, sıcağı sıcağına psikoloji doğurur. Uykuya dalıp da 30 sene sonra birden psikoloji yaratmaz. Tecavüze uğrayan bir insan durup durup da 30 sene sonra ağlamaya başlamaz.
Bu anlatı bir dönem için anlamlıydı.
Ancak bugün geldiğimiz noktada, hem saha gözlemleri hem de toplumsal veriler, bu açıklamanın artık yetersiz kaldığını gösteriyor.
Çünkü ruhsal sorunların bu denli arttığı bir dönem, tarihte ilk kez travmaların değil, konforun, erişimin ve bilginin arttığı bir döneme denk geliyor.
Eğer mesele travma olsaydı, en kırılgan kuşaklar savaş görenler, açlık yaşayanlar, göç edenler olurdu. Oysa bugün en çok zorlanan kuşaklar; daha çok izleyen, daha çok okuyan, daha çok bilen ama daha az yaşayan, daha konforlu kuşaklar. Bu çelişki, bizi yeni bir soruyla yüzleştiriyor: Sorun gerçekten travma mı, yoksa travma anlatısının kendisi mi?
Klinikleşen Hayat: Duyguların Tehlikeli İlan Edilmesi
Günümüzde hayatın neredeyse tamamı psikolojik bir dile tercüme ediliyor.
– Üzülmek “depresif eğilim”
– Kaygılanmak “anksiyete bozukluğu riski”
– Dikkatin dağılması “odaklanma problemi”
– Yorulmak “tükenmişlik”
– Kararsızlık “bağlanma sorunu”
-Ağlamak "ağlama krizi"
-Hareket "dürtüsellik"
-Öfke "kontrol kaybı"
...
Böylece insan, yaşadığı duyguyu deneyimlemek yerine, onu sürekli izleyen bir varlığa dönüşüyor. Sürekli anlam yüklüyor. Ahmet'e sürekli "kötü Ahmet" diye bir anlam yüklerseniz Ahmet'i her gördüğünüz ya da hatırladığınız zaman etkilenmez misiniz, bir psikoloji içine girmez misiniz! Bunun sebebi travma değil, kodlanma ve Ahmet algısı.
Bu süreçte hayat şunu öğretiyor:
“Duygular güvenli değil.”
“Belirtiler riskli.”
“Normal olan bile kontrol edilmeli.”
"Duyguların azı normal, çoğu hastalık."
"Bir grup düşünce olumlu ama bir grup düşünce olumsuz, hatta takıntı."
Böylece insanlar beyinlerinde düşünce kovalamaya, ruhlarında bekçilik yapmaya başlıyor. Derken zihinlerine ve ruhlarına aşırı duyarlı hale geliyor. Duyarlılık arttığında ise etkilenmevde artıyor. Bir gelin kayınvalidesine aşırı duyarlı hale gelir de onun her hareketinden etkilenmez mi! Ahmet ve kayınvalide örneklerini unutmayın.
İşte buna "klinikleşen hayat" diyorum ben.
Hayat klinikleştiğinde ne olur?
İnsan:
– Üzülür ama üzülmekten korkar.
– Kaygılanır ama kaygılanmayı sorun sanır.
– Düşünür ama düşüncelerinden şüphe eder.
Bu noktadan sonra korkulan şey, artık hayat değil; hayata verilen tepkilerdir. Sadece korkan insanla bir de korkusundan korkar insan aynı mı etkilenir? Sadece kaygılanan bir insanla ayrıca kaygısından kaygılanan bir insan aynı mı etkilenir? Bir duyguyu normal görerek yaşamakla sorun görerek yaşamak aynı mı etkiler?
Korkan İnsan: Travmadan Değil, Öğretilmiş Kaygıdan
Bugünün insanı daha kırılgan değil.
Ama kırılgan olduğu öğretilmiş bir insan.
Basılı, görsel ve sosyal medya, sürekli içerik akışıyla şunu yaptı:
– Duyguları görünür kıldı
– Etiketledi
– Karşılaştırdı
– Normal dışı örnekleri çoğalttı
-Her belirtiyi semptom haline getirdi, hastalık çağrışımları yükledi.
-Sürekli tehlike sinyali yolladı, alarm zilinin daha uzun süre açık kalmasını sağladı.
Özellikle çocuklar ve gençler için bu şu anlama geldi:
Hayatı yaşayarak değil, izleyerek öğrenmek.
12 yaşından önce akıllı telefonla büyüyen çocukların daha fazla depresyon, uyku ve obezite riski taşıması, travmayla açıklanamaz.
Çünkü bu çocuklar:
– Şiddet görmedi
– Büyük kayıplar yaşamadı
– Olağanüstü felaketlere maruz kalmadı
Ama şuna maruz kaldı:
– Sürekli uyarılmaya
– Sürekli karşılaştırılmaya
– Sürekli izlenmeye
– Sürekli kendini ölçmeye
-Sürekli Klinikleştirmeye
Bu travma değildir.
Bu kodlanmadır.
99–2000 Kuşağı Neden Daha Zorlanıyor?
En çok ruhsal sorun yaşayan kuşağın 1999–2000 sonrası doğanlar olduğunun söylenmesi tesadüf değildir.
Bu kuşak:
– Sosyal medyayla büyüdü
– Psikoloji diline erken maruz kaldı
– Sürekli “kendini analiz etmeye” teşvik edildi
– Duygularını değil, anlamlarını takip etmeyi öğrendi
- Yaşadıkları psikolojiye bozukluk, hastalık ve sorun tepkisi vermek öğretildi. Ne diyorum sürekli? Tepki vardır, besler. Tepki vardır, söndürür. Bir ateşi su tepkisi söndürür, benzin dökme tepkisi besler. Duygular sebep olduğu sonuçlardan yani aldıkları tepkilerden beslenir.
Evet...
Bu kuşak travmatik bir hayat yaşamadı.
Ama travmatikmiş gibi düşünmeyi öğrendi.
İnsan zihni, sürekli kendini izlemeye başladığında yorulur. Sürekli yerdeki karıncaların ayak sesini, gökte uçuşan arıların kanat vızıltısını dinleseydik hayat ne kadar çekilmez bir hal alırdı.
Çünkü zihin, mercek altındayken huzur üretmez. Sürekli mercek altındaki bir zihin sürekli duyarlılık üretir, sürekli alarm zilini açık tutar. Sürekli açık olan alarm zili ve yüksek duyarlılık ise habire psikolojik tepki vermeye sebep olur.
Travma Anlatısı Neden Cazipti?
Travma anlatısı üç nedenle yaygınlaştı:
Basitti. Çok yönlü bir donanım, çok detaylı teknik izahlar gerekmiyordu. Her sorunda "travma var" demek açıklamak için yetiyordu.
Her soruna tek açıklama sunuyordu. Sektörel olarak işlevseldi. Daha fazla klinikleşme, daha fazla müdahale demekti. İnsanı pasifleştiriyordu. Bütün insiyatifi uzmanlara veriyordu. Uzmanlar içinnde konforluydu. Çünkü sadece uzun uzun dinliyorlardı, fazla yorulmuyorlardı. Ayrıca seansları uzatmak için de biçilmiş kaftandı. Zira geçmişte malzeme çoktur. Konuş konuş bitmez.
“Sorun bende değil, geçmişimde” algısı rahatlatıcıydı.
Çünkü kişi sorumluluğu kendi üzerine almıyordu. Kendi algına bağlamak sorumluluğu üzerine almak demektir bu çoğu zaman suçluluk duygusu yaratır. Bu ise bünyeye ağır gelir. Ama suçu geçmişe arttırdığınız zaman annenizle, babanızla ya da koşullarınızla paylaştırmış olursunuz.
Ama bugün bu anlatı çökmeye başladı.
Çünkü artık veriler başka bir şeyi gösteriyor.
Sonuç: İnsan Hasta Değil, Yanlış Öğretildi
Bugün yaşadığımız ruhsal zorlukların büyük kısmı:
– Geçmişte yaşananlardan değil
– Bugün öğretilenlerden kaynaklanıyor
Sorun: Travma değil.
Sorun: Duyguların tehlikeli ilan edilmesi. Sorun kodlanma. Sorun algılarımızın manipüle edilmesi ve sürekli klinikleştirme neticesinde psikolojik duyarlılıklarımızın artırılması. Sorun ne travma ne serotonin sorunu. Sorun sektör sorunu. Psikolojiniz bozuk değil, psikiyatriniz bozuk. Uzman sayısı arttıkça sorunlarınız aynı hızla artmaya devam edecektir.
İnsanlar hasta olmadı.
Hasta olduklarına ikna edildiler.
Ve belki de artık şu cümleyi daha yüksek sesle söylemenin zamanı geldi:
Hayat travmatik hale gelmedi.
Hayat, klinik bir dilde anlatıldığı için korkutucu hale geldi.
Bu sektörün toplumlara attığı kazığın haddi hesabı yoktur. İnsanoğlunun kendisini bu hale getiren ellerde şifa aramak, çare ve çözüm aramak zorunda kalması ne hazin. Celladını kurtarıcı sizi zannetmek ne garip bir paradoks.
Psikolog İzzet Güllü
|
Yazan
|
Bu makaleden alıntı yapmak
için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir: "Celladını Kurtarıcı Sanmak" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.İzzet GÜLLÜ'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır. Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.İzzet GÜLLÜ'nün izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz. |
Yazan Uzman
|
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak
hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir
yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


