Algının Gücü Adına
Bir psikoloji nasıl oluşuyorsa, diğer psikolojiler de aynı mekanizma üzerinden o şekilde oluşur. Psikoloji oluşturan amil, uzmanların dediği gibi ne çocukluk yaşantılarıdır ne de serotonin hormonundaki düşüklüktür. Kullanılan kavramlar, kavramlarla inşa edilen algılar, olguyu yüklenen anlamlar, yaratılan çağrışımlar ve meydana getirilen kodlanmalardır.
Bu yazıda özellikle eşcinsellik örneği üzerinden gideceğiz. Çünkü bu konu, hem “algının psikolojiyi nasıl oluşturduğunu” hem de “toplumsal kodlanmanın bu algıyı nasıl şekillendirdiğini” en net gösteren örneklerden biridir. Aynı olguya bakan insanların tamamen farklı psikolojiler üretmesi tesadüf değildir; bu durum bize şunu açıkça gösterir:
İnsan olgudan değil, olguya yüklediği anlamdan etkilenir. Üstelik bu anlam sadece bireysel değildir; toplum tarafından yıllar içinde kodlanır, öğretilir, tekrar edilir ve zihne yerleştirilir.
Doğu toplumlarında eşcinsellik çoğu zaman “günah”, “sapıklık”, “tehdit” gibi sert ve olumsuz kavramlarla kodlanırken, Batı toplumlarında daha çok “kişisel tercih”, “bireysel yönelim”, “özgürlük alanı” gibi daha nötr ve esnek kavramlarla ele alınır. İşte bu kodlama farkı, aynı olgunun bir toplumda yoğun öfke, tiksinme ve kaygı üretmesine; başka bir toplumda ise neredeyse hiçbir psikolojik etki oluşturmamasına neden olur. Görüldüğü gibi psikolojiyi algı, seçilen kavramlar, yaratılan çağrışımlar ve kodlanma yaşantısı meydana getiriyor
Yani ne kadar olumsuz kodlandıysak, o kadar yoğun etkileniriz. Ne kadar normalleştirildiyse, o kadar az etkileniriz. Bu yüzden mesele sadece algı değil; algıyı oluşturan toplumsal kodlamadır.
Aynı olguya bakan üç insan düşün. Ortada tek bir gerçeklik var ama üç ayrı kavram, üç ayrı algı, üç ayrı iç dünya ortaya çıkıyor. Birinci kişi meseleyi “sapıklık” kavramıyla algılıyor. Burada artık gördüğü şey sadece bir insan ya da bir yönelim değildir; zihninde bu durum ahlaki bozulma, tehdit, yozlaşma, öfke ve tiksinme ile birleşmiş bir anlama dönüşür. Yani olguyu olduğu gibi görmez; ona yüklediği sert ve yargılayıcı kavramlarla görür. Bu yüzden de bedeni gerilir, sinir sistemi alarm verir, öfke yükselir, yüz ifadeleri sertleşir, içinden cezalandırma, dışlama, bastırma gibi dürtüler geçebilir. Çünkü “sapıklık” kelimesi sıradan bir tanım değildir; zihinde kir, tehlike, bozulma ve saldırı çağrışımı yapar. Kişi bu çağrışımlarla baktığı için sadece bir durumu değerlendirmiş olmaz, kendi içinde bir psikoloji üretmiş olur. Öfke, tiksinme, tahammülsüzlük ve saldırganlık dediğimiz şeyler çoğu zaman olgunun kendisinden değil, olguya yapıştırılan kavramın etkisinden doğar. Üstelik bu kişi büyük ihtimalle bu kavramı kendisi üretmemiştir; yıllarca içinde bulunduğu toplum tarafından bu şekilde kodlanmıştır. Yani verdiği tepki sadece bireysel değil, aynı zamanda öğrenilmiş ve öğretilmiş bir tepkidir.
İkinci kişi aynı durumu “hastalık” kavramıyla algılıyor. Bu bakışta da ortada yine aynı olgu vardır fakat bu kez kişi bunu ahlaki bir suç ya da tehdit gibi değil, bir rahatsızlık, bir durum, bir zorluk gibi görür. Bu yüzden onda ilk kişideki gibi öfke değil, daha çok mesafe, üzüntü, acıma, belki şefkat, belki düzeltme arzusu oluşur. Çünkü “hastalık” kelimesi zihinde saldırı değil bakım çağrıştırır; nefret değil merhamet üretir; cezalandırma değil tedavi fikri doğurur. Demek ki aynı olgu, sadece kullanılan kavram değiştiği için bambaşka bir duygusal iklim oluşturuyor. İlk kişi tehdit görüyor, ikinci kişi sorun görüyor. İlkinde tiksinme ön planda, ikincisinde acıma ve müdahale etme isteği. Yani kişi doğrudan olgudan etkilenmiyor; olguyu hangi başlık altına koyduysa ondan etkileniyor. Kavram değişince duygu değişiyor, duygu değişince tepki değişiyor, tepki değişince ortaya çıkan psikoloji tamamen başka bir hâl alıyor. Burada da yine kodlanma devrededir; kişi bunu bir “hastalık” olarak öğrenmişse, verdiği duygusal tepki de o çerçevede şekillenir.
Üçüncü kişi ise aynı durumu “tercih”, “kişisel alan”, “beni ilgilendirmeyen bir farklılık” gibi kavramlarla algılıyor. Bu kişinin zihninde olay ne ahlaki bir tehdit hâline geliyor ne de dramatik bir hastalık tablosuna dönüşüyor. Bu yüzden bedeni alarm vermiyor, öfke oluşmuyor, tiksinme kabarmıyor, yoğun bir merhamet ya da kurtarma duygusu da doğmuyor. Çünkü bu kişi için ortada büyütülmesi gereken bir mesele yok. Zihninden geçen şey şudur: “Bu onun hayatı, onun tercihi, beni ilgilendiren bir durum değil.” Böyle olunca sinir sistemi sıradan kalıyor. Yani aynı olgu, normalleştirilmiş bir kavram çerçevesinde algılandığı anda psikolojik yük üretmiyor. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli nokta şu: Bu kişi özel bir irade savaşına girdiği için sakin değildir; olayı zihninde daha normal, daha sıradan ve daha nötr bir yere koyduğu için sakindir. Yani huzuru üreten şey olgunun değişmesi değil, olgunun anlamının değişmesidir. Ve bu anlam çoğu zaman daha esnek bir toplumsal kodlamanın ürünüdür.
İşte bu örnek, “olgudan değil, algıdan etkileniyoruz” cümlesinin en somut kanıtlarından biridir. Çünkü gerçeklik değişmemiştir; değişen sadece ona verilen isimdir. Birisi “sapıklık” diyor, öfke ve tiksinme doğuyor. Birisi “hastalık” diyor, şefkat ve acıma doğuyor. Birisi “tercih” diyor, neredeyse hiçbir psikolojik yük oluşmuyor.
Demek ki kavram sadece kelime değildir. Kavram, algının kalıbıdır. Algı da psikolojinin üretim merkezidir. İnsan çoğu zaman olaylara değil, olaylara verdiği isimlere tepki verir. Hatta daha da ileri gidelim: İnsan çoğu zaman gerçekle değil, gerçeğin zihninde oluşturduğu kavramsal paketle yaşar. O paket sertse sertleşir, kirliyse tiksinir, tehditkârsa korkar, sıradansa sakin kalır. Ve bu paket çoğu zaman çocukluktan itibaren toplum tarafından zihne yerleştirilir; yani sadece bireysel bir tercih değil, kolektif bir kodlamanın sonucudur.
Buradan kaygı, panik atak, takıntı ve rahatsız edici düşünceler meselesine geçtiğimizde mantık aynıdır. Nasıl ki aynı olguya üç kişi üç farklı kavramla bakıp üç farklı psikoloji üretiyorsa, kişi de kendi bedenindeki çarpıntıya, zihnindeki düşünceye, içindeki sıkışmaya hangi kavramı yüklediyse ona göre bir iç dünya üretir. Çarpıntıyı “tehlike” diye algılarsa panik üretir, “hastalık” diye algılarsa korku ve korunma davranışı üretir, “normal bedensel tepki” diye algılarsa çoğu zaman etkilenmeden geçer. Aklına gelen bir düşünceyi “ben kötü biriyim, ben sapkınım, ben tehlikeliyim” diye okursa dehşete kapılır; “zihnin ürettiği sıradan, anlamsız, gelip geçici bir içerik” diye okursa psikoloji büyümez.
Bir kişi yaşadığı duyguyu olumlu duygu diye algılarsa farklı, olumsuz duygu diye algıladığında farklı etkilenir. Bir duyguya kaygı diye bakarsa farklı etkilenir, anksiyete bozukluğu diye bakarsa farklı etkilenir. Bir psikolojiye duygu durum bozukluğu diye bakarsa farklı etkilenir, duygularım değişti diye bakarsa farklı etkilenir. Sektör duyguları anormalleştirerek, klinikleştirerek, yüklediği anlam üzerinden çağrışımlarını bozarak psikolojilerimizi üretiyor. Psikoloji sorun var algısına verilen bir tepkidir. Sektör, klinikleştirme yoluyla sorun var yani tehlike var algısı yaratır. Organizma da bu algıya psikoloji üreterek tepki verir.
Çünkü düşüncenin kendisi değil, ona verilen anlam kişiyi boğar. Atakların kendisi değil, ataklara yüklenen felaket anlamı kişiyi esir alır. Kaygının kendisi değil, kaygının anormal, tehlikeli, büyütülmesi gereken bir şey gibi algılanması kişide ikinci bir psikoloji oluşturur.
Bu yüzden mesele sadece olayları yaşamak değildir; onları nasıl adlandırdığımızdır.
Kavramlar masum değildir. Kavramlar algıyı şekillendirir. Algı bedeni, duyguyu, dikkati ve tepkiyi yönetir. Tepki tekrarlandıkça öğrenme oluşur, öğrenme oluştukça psikoloji kalıcıymış gibi hissedilir. Oysa çoğu zaman kişi olgunun kölesi değildir; olguya yüklediği mananın kölesidir. Bir şeyi normal algıladığında sinir sistemi sakinleşir. Bir şeyi tehdit gibi algıladığında aynı sinir sistemi savaş durumuna geçer. Demek ki psikolojiyi belirleyen şey hayatın içeriği kadar, hatta çoğu zaman ondan daha fazla, hayatın nasıl yorumlandığıdır.
Sonuç olarak aynı olayın bir insanda öfke, diğerinde şefkat, bir başkasında kayıtsızlık üretmesi tesadüf değildir. Bu bize çok net biçimde şunu gösterir:
Olgu aynı olabilir ama psikolojiyi algı belirler. Kavramlar algıyı kurar, algı duyguyu doğurur, duygu tepkiyi yönlendirir, tepki de psikolojiyi kalıcılaştırır ya da söndürür. Ve bu sürecin arka planında çoğu zaman fark etmediğimiz bir şey daha vardır: toplumsal kodlanma. Ne kadar sert kodlandıysak o kadar sert tepki veririz; ne kadar esnek kodlandıysak o kadar sakin kalırız. Bu yüzden kaygıyı, atağı, düşünceyi, korkuyu, iç sıkışmasını normal algılamak basit bir teselli cümlesi değil; psikolojiyi dönüştüren temel mekanizmadır. Çünkü insanı yoran her zaman yaşadığı şey değildir; yaşadığı şeye zihninde verdiği anlamdır.
Psikiyatristler böylesi güçlü bir algı faktörüne 5 miligram antidepresan kadar değer vermiyor. Psikologlar ise böylesi bir algı faktörünü detay bir mesele gibi görüyor, algıyı bırakıyor, olgu üzerinde tepiniyor, 30 sene öncesinin çöplüklerini kurcalamaya devam ediyor. Oysa hiç ortaya çıkmamış bir psikoloji ile, doğru algılanarak yaşanmış bir psikoloji arasında - kişiye olan etkisi açısından- zerre fark bulunmuyor. Sözgelimi, bir travmayı normal algılayan bir insanın etkilenmesi ile o travmayı öcü gibi algılayan bir insanın etkilenmesi asla aynı olmuyor. Sektör duygulardaki değişimi ve travma dediği olguları bize öcü gibi gösteriyor. Biz de duygularımız değiştiğinde ya da herhangi bir travma yaşadığımızda öcü görmüş gibi tepki veriyoruz.
Fareyi yılan diye kodlarsanız kişi fare gördüğünde yılan görmüş gibi tepki verir. Bunun sebebi fare değildir, yaratılan yılan algısıdır. Bu sebeple, psikolojimizin sebebi geçmiş travmalarımız değildir. Dertlerden beslenen psikoloji ve psikiyatri sektörünün zehirli kodlamalarıdır. Zaten bu sebepledir ki, sorunlarımız sektör kuvvetlenmesine paralel bir şekilde artmaktadır. Uzman sayısı arttıkça sorunlarımız da artmaktadır. Siz Ahmet'i kötü Ahmet, olumsuz Ahmet, bozuk Ahmet diye kodlarsanız, insanlar Ahmet'i her gördükleri zaman psikoloji oluşur. Buradaki psikoloji ne duygu bozukluğudur ne de duygu durum hastalığıdır. Sadece, bozuk Ahmet algısına verilen bir tepkidir. Zira psikoloji bir tepkidir. Bozulan duygularımız değildir, algılarımızdır. Duygular bozulmaz, duygular sadece değişir. Kitlelere fareyi yılan diye gösteriyorlar. İnsanlar da fareyi her gördüklerinde yılan görmüş gibi etkileniyorlar. Sonra da çıkıyor ve bu durumun adına "psikolojik bozukluk, hastalık" diyorlar. Sebep olarak da ya 30 sene öncesinin yaşantılarını, ya da serotonin hormonunu adres gösteriyorlar. Zira bütün katiller yanlış adres gösterir. Bu sektör öyle bir sektördür ki kağıt üzerinde bozukluk dediği sorunlara pratikte hastalık muamelesi çeker. Daha sorunun adında bile kitlelere yalan söyler. Onların dahiyane mantıklarına ve üstün bilimsel anlayışlarına göre bir psikoloji 15 günü geçtiyse o psikoloji bozulmuştur. Ama aynı psikoloji 14 gün 23 saat normaldir. Ne kadar ilginç, öyle değil mi? Psikolojik bir teşhis alan kişilerin ilk yapmaları gereken şey, yardım almaktan önce o teşhisten şüphelenmek olmalıdır.
Psikolog İzzet Güllü
Bu yazıda özellikle eşcinsellik örneği üzerinden gideceğiz. Çünkü bu konu, hem “algının psikolojiyi nasıl oluşturduğunu” hem de “toplumsal kodlanmanın bu algıyı nasıl şekillendirdiğini” en net gösteren örneklerden biridir. Aynı olguya bakan insanların tamamen farklı psikolojiler üretmesi tesadüf değildir; bu durum bize şunu açıkça gösterir:
İnsan olgudan değil, olguya yüklediği anlamdan etkilenir. Üstelik bu anlam sadece bireysel değildir; toplum tarafından yıllar içinde kodlanır, öğretilir, tekrar edilir ve zihne yerleştirilir.
Doğu toplumlarında eşcinsellik çoğu zaman “günah”, “sapıklık”, “tehdit” gibi sert ve olumsuz kavramlarla kodlanırken, Batı toplumlarında daha çok “kişisel tercih”, “bireysel yönelim”, “özgürlük alanı” gibi daha nötr ve esnek kavramlarla ele alınır. İşte bu kodlama farkı, aynı olgunun bir toplumda yoğun öfke, tiksinme ve kaygı üretmesine; başka bir toplumda ise neredeyse hiçbir psikolojik etki oluşturmamasına neden olur. Görüldüğü gibi psikolojiyi algı, seçilen kavramlar, yaratılan çağrışımlar ve kodlanma yaşantısı meydana getiriyor
Yani ne kadar olumsuz kodlandıysak, o kadar yoğun etkileniriz. Ne kadar normalleştirildiyse, o kadar az etkileniriz. Bu yüzden mesele sadece algı değil; algıyı oluşturan toplumsal kodlamadır.
Aynı olguya bakan üç insan düşün. Ortada tek bir gerçeklik var ama üç ayrı kavram, üç ayrı algı, üç ayrı iç dünya ortaya çıkıyor. Birinci kişi meseleyi “sapıklık” kavramıyla algılıyor. Burada artık gördüğü şey sadece bir insan ya da bir yönelim değildir; zihninde bu durum ahlaki bozulma, tehdit, yozlaşma, öfke ve tiksinme ile birleşmiş bir anlama dönüşür. Yani olguyu olduğu gibi görmez; ona yüklediği sert ve yargılayıcı kavramlarla görür. Bu yüzden de bedeni gerilir, sinir sistemi alarm verir, öfke yükselir, yüz ifadeleri sertleşir, içinden cezalandırma, dışlama, bastırma gibi dürtüler geçebilir. Çünkü “sapıklık” kelimesi sıradan bir tanım değildir; zihinde kir, tehlike, bozulma ve saldırı çağrışımı yapar. Kişi bu çağrışımlarla baktığı için sadece bir durumu değerlendirmiş olmaz, kendi içinde bir psikoloji üretmiş olur. Öfke, tiksinme, tahammülsüzlük ve saldırganlık dediğimiz şeyler çoğu zaman olgunun kendisinden değil, olguya yapıştırılan kavramın etkisinden doğar. Üstelik bu kişi büyük ihtimalle bu kavramı kendisi üretmemiştir; yıllarca içinde bulunduğu toplum tarafından bu şekilde kodlanmıştır. Yani verdiği tepki sadece bireysel değil, aynı zamanda öğrenilmiş ve öğretilmiş bir tepkidir.
İkinci kişi aynı durumu “hastalık” kavramıyla algılıyor. Bu bakışta da ortada yine aynı olgu vardır fakat bu kez kişi bunu ahlaki bir suç ya da tehdit gibi değil, bir rahatsızlık, bir durum, bir zorluk gibi görür. Bu yüzden onda ilk kişideki gibi öfke değil, daha çok mesafe, üzüntü, acıma, belki şefkat, belki düzeltme arzusu oluşur. Çünkü “hastalık” kelimesi zihinde saldırı değil bakım çağrıştırır; nefret değil merhamet üretir; cezalandırma değil tedavi fikri doğurur. Demek ki aynı olgu, sadece kullanılan kavram değiştiği için bambaşka bir duygusal iklim oluşturuyor. İlk kişi tehdit görüyor, ikinci kişi sorun görüyor. İlkinde tiksinme ön planda, ikincisinde acıma ve müdahale etme isteği. Yani kişi doğrudan olgudan etkilenmiyor; olguyu hangi başlık altına koyduysa ondan etkileniyor. Kavram değişince duygu değişiyor, duygu değişince tepki değişiyor, tepki değişince ortaya çıkan psikoloji tamamen başka bir hâl alıyor. Burada da yine kodlanma devrededir; kişi bunu bir “hastalık” olarak öğrenmişse, verdiği duygusal tepki de o çerçevede şekillenir.
Üçüncü kişi ise aynı durumu “tercih”, “kişisel alan”, “beni ilgilendirmeyen bir farklılık” gibi kavramlarla algılıyor. Bu kişinin zihninde olay ne ahlaki bir tehdit hâline geliyor ne de dramatik bir hastalık tablosuna dönüşüyor. Bu yüzden bedeni alarm vermiyor, öfke oluşmuyor, tiksinme kabarmıyor, yoğun bir merhamet ya da kurtarma duygusu da doğmuyor. Çünkü bu kişi için ortada büyütülmesi gereken bir mesele yok. Zihninden geçen şey şudur: “Bu onun hayatı, onun tercihi, beni ilgilendiren bir durum değil.” Böyle olunca sinir sistemi sıradan kalıyor. Yani aynı olgu, normalleştirilmiş bir kavram çerçevesinde algılandığı anda psikolojik yük üretmiyor. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli nokta şu: Bu kişi özel bir irade savaşına girdiği için sakin değildir; olayı zihninde daha normal, daha sıradan ve daha nötr bir yere koyduğu için sakindir. Yani huzuru üreten şey olgunun değişmesi değil, olgunun anlamının değişmesidir. Ve bu anlam çoğu zaman daha esnek bir toplumsal kodlamanın ürünüdür.
İşte bu örnek, “olgudan değil, algıdan etkileniyoruz” cümlesinin en somut kanıtlarından biridir. Çünkü gerçeklik değişmemiştir; değişen sadece ona verilen isimdir. Birisi “sapıklık” diyor, öfke ve tiksinme doğuyor. Birisi “hastalık” diyor, şefkat ve acıma doğuyor. Birisi “tercih” diyor, neredeyse hiçbir psikolojik yük oluşmuyor.
Demek ki kavram sadece kelime değildir. Kavram, algının kalıbıdır. Algı da psikolojinin üretim merkezidir. İnsan çoğu zaman olaylara değil, olaylara verdiği isimlere tepki verir. Hatta daha da ileri gidelim: İnsan çoğu zaman gerçekle değil, gerçeğin zihninde oluşturduğu kavramsal paketle yaşar. O paket sertse sertleşir, kirliyse tiksinir, tehditkârsa korkar, sıradansa sakin kalır. Ve bu paket çoğu zaman çocukluktan itibaren toplum tarafından zihne yerleştirilir; yani sadece bireysel bir tercih değil, kolektif bir kodlamanın sonucudur.
Buradan kaygı, panik atak, takıntı ve rahatsız edici düşünceler meselesine geçtiğimizde mantık aynıdır. Nasıl ki aynı olguya üç kişi üç farklı kavramla bakıp üç farklı psikoloji üretiyorsa, kişi de kendi bedenindeki çarpıntıya, zihnindeki düşünceye, içindeki sıkışmaya hangi kavramı yüklediyse ona göre bir iç dünya üretir. Çarpıntıyı “tehlike” diye algılarsa panik üretir, “hastalık” diye algılarsa korku ve korunma davranışı üretir, “normal bedensel tepki” diye algılarsa çoğu zaman etkilenmeden geçer. Aklına gelen bir düşünceyi “ben kötü biriyim, ben sapkınım, ben tehlikeliyim” diye okursa dehşete kapılır; “zihnin ürettiği sıradan, anlamsız, gelip geçici bir içerik” diye okursa psikoloji büyümez.
Bir kişi yaşadığı duyguyu olumlu duygu diye algılarsa farklı, olumsuz duygu diye algıladığında farklı etkilenir. Bir duyguya kaygı diye bakarsa farklı etkilenir, anksiyete bozukluğu diye bakarsa farklı etkilenir. Bir psikolojiye duygu durum bozukluğu diye bakarsa farklı etkilenir, duygularım değişti diye bakarsa farklı etkilenir. Sektör duyguları anormalleştirerek, klinikleştirerek, yüklediği anlam üzerinden çağrışımlarını bozarak psikolojilerimizi üretiyor. Psikoloji sorun var algısına verilen bir tepkidir. Sektör, klinikleştirme yoluyla sorun var yani tehlike var algısı yaratır. Organizma da bu algıya psikoloji üreterek tepki verir.
Çünkü düşüncenin kendisi değil, ona verilen anlam kişiyi boğar. Atakların kendisi değil, ataklara yüklenen felaket anlamı kişiyi esir alır. Kaygının kendisi değil, kaygının anormal, tehlikeli, büyütülmesi gereken bir şey gibi algılanması kişide ikinci bir psikoloji oluşturur.
Bu yüzden mesele sadece olayları yaşamak değildir; onları nasıl adlandırdığımızdır.
Kavramlar masum değildir. Kavramlar algıyı şekillendirir. Algı bedeni, duyguyu, dikkati ve tepkiyi yönetir. Tepki tekrarlandıkça öğrenme oluşur, öğrenme oluştukça psikoloji kalıcıymış gibi hissedilir. Oysa çoğu zaman kişi olgunun kölesi değildir; olguya yüklediği mananın kölesidir. Bir şeyi normal algıladığında sinir sistemi sakinleşir. Bir şeyi tehdit gibi algıladığında aynı sinir sistemi savaş durumuna geçer. Demek ki psikolojiyi belirleyen şey hayatın içeriği kadar, hatta çoğu zaman ondan daha fazla, hayatın nasıl yorumlandığıdır.
Sonuç olarak aynı olayın bir insanda öfke, diğerinde şefkat, bir başkasında kayıtsızlık üretmesi tesadüf değildir. Bu bize çok net biçimde şunu gösterir:
Olgu aynı olabilir ama psikolojiyi algı belirler. Kavramlar algıyı kurar, algı duyguyu doğurur, duygu tepkiyi yönlendirir, tepki de psikolojiyi kalıcılaştırır ya da söndürür. Ve bu sürecin arka planında çoğu zaman fark etmediğimiz bir şey daha vardır: toplumsal kodlanma. Ne kadar sert kodlandıysak o kadar sert tepki veririz; ne kadar esnek kodlandıysak o kadar sakin kalırız. Bu yüzden kaygıyı, atağı, düşünceyi, korkuyu, iç sıkışmasını normal algılamak basit bir teselli cümlesi değil; psikolojiyi dönüştüren temel mekanizmadır. Çünkü insanı yoran her zaman yaşadığı şey değildir; yaşadığı şeye zihninde verdiği anlamdır.
Psikiyatristler böylesi güçlü bir algı faktörüne 5 miligram antidepresan kadar değer vermiyor. Psikologlar ise böylesi bir algı faktörünü detay bir mesele gibi görüyor, algıyı bırakıyor, olgu üzerinde tepiniyor, 30 sene öncesinin çöplüklerini kurcalamaya devam ediyor. Oysa hiç ortaya çıkmamış bir psikoloji ile, doğru algılanarak yaşanmış bir psikoloji arasında - kişiye olan etkisi açısından- zerre fark bulunmuyor. Sözgelimi, bir travmayı normal algılayan bir insanın etkilenmesi ile o travmayı öcü gibi algılayan bir insanın etkilenmesi asla aynı olmuyor. Sektör duygulardaki değişimi ve travma dediği olguları bize öcü gibi gösteriyor. Biz de duygularımız değiştiğinde ya da herhangi bir travma yaşadığımızda öcü görmüş gibi tepki veriyoruz.
Fareyi yılan diye kodlarsanız kişi fare gördüğünde yılan görmüş gibi tepki verir. Bunun sebebi fare değildir, yaratılan yılan algısıdır. Bu sebeple, psikolojimizin sebebi geçmiş travmalarımız değildir. Dertlerden beslenen psikoloji ve psikiyatri sektörünün zehirli kodlamalarıdır. Zaten bu sebepledir ki, sorunlarımız sektör kuvvetlenmesine paralel bir şekilde artmaktadır. Uzman sayısı arttıkça sorunlarımız da artmaktadır. Siz Ahmet'i kötü Ahmet, olumsuz Ahmet, bozuk Ahmet diye kodlarsanız, insanlar Ahmet'i her gördükleri zaman psikoloji oluşur. Buradaki psikoloji ne duygu bozukluğudur ne de duygu durum hastalığıdır. Sadece, bozuk Ahmet algısına verilen bir tepkidir. Zira psikoloji bir tepkidir. Bozulan duygularımız değildir, algılarımızdır. Duygular bozulmaz, duygular sadece değişir. Kitlelere fareyi yılan diye gösteriyorlar. İnsanlar da fareyi her gördüklerinde yılan görmüş gibi etkileniyorlar. Sonra da çıkıyor ve bu durumun adına "psikolojik bozukluk, hastalık" diyorlar. Sebep olarak da ya 30 sene öncesinin yaşantılarını, ya da serotonin hormonunu adres gösteriyorlar. Zira bütün katiller yanlış adres gösterir. Bu sektör öyle bir sektördür ki kağıt üzerinde bozukluk dediği sorunlara pratikte hastalık muamelesi çeker. Daha sorunun adında bile kitlelere yalan söyler. Onların dahiyane mantıklarına ve üstün bilimsel anlayışlarına göre bir psikoloji 15 günü geçtiyse o psikoloji bozulmuştur. Ama aynı psikoloji 14 gün 23 saat normaldir. Ne kadar ilginç, öyle değil mi? Psikolojik bir teşhis alan kişilerin ilk yapmaları gereken şey, yardım almaktan önce o teşhisten şüphelenmek olmalıdır.
Psikolog İzzet Güllü
|
Yazan
|
Bu makaleden alıntı yapmak
için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir: "Algının Gücü Adına" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.İzzet GÜLLÜ'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır. Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.İzzet GÜLLÜ'nün izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz. |
Yazan Uzman
|
| Makale Kütüphanemizden | ||||
|
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak
hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir
yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.



