2007'den Bugüne 93,745 Tavsiye, 28,458 Uzman ve 20,326 Bilimsel Makale
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Kliniksiz Klinik Psikoloji
MAKALE #23618 © Yazan Psk.İzzet GÜLLÜ | Yayın YENİ Nisan 2026
Bugün psikoloji alanında en büyük sorunlardan biri, sorunların kendisinden çok nasıl tanımlandığı ve kimin tanımladığıdır.

“Klinik” etiketi çoğu zaman bir gerçekliği tarif etmekten ziyade bir yetki alanı üretme, neredeyse tüm duygusal süreçleri klinikleştirerek etiketleme, böylece hemen her insanı süreci profesyonel yardıma hazır hale getirme aracına dönüşmektedir.

“Yüksek lisans yapmadan terapi yapılmaz”, “klinik psikolog olmadan bu sorunlara bakılmaz” gibi cümleler ilk bakışta bilimsel bir sınır çiziyor gibi görünse de, bu sınırların neye göre ve hangi ölçütlerle çizildiği derine inildiğinde oldukça muğlak hale gelmektedir.

Bu yüzden önce şu temel soruyu sormak gerekir:

Gerçekten ortada klinik bir sorun mu vardır, yoksa algısal ve tepkisel süreçler “klinik” olarak mı etiketlenmektedir? Bu alanda "sorun" diye tabir edilen durumların, nesnel birtakım imkânlarla "klinik sorun" oldukları ortaya konulmuş mudur ki klinik yardımdan ve klinik mesleklerden söz edilmektedir?

Bugün birçok psikolojik durumun “bozukluk” olarak tanımlanmasında kullanılan ölçütlere baktığımızda, işin özünden ziyade süresine ve yoğunluğuna odaklanan bir yaklaşım görülmektedir. Bir duygu, düşünce ya da davranış belirli bir sürenin üzerine çıktığında “bozukluk” kategorisine alınmaktadır. Bugün bir psikolojinin 15 günden uzun sürmesi bozukluk kabul edilmektedir. Bu yaklaşıma göre, aynı psikoloji 14 gün 23 saat normal demektir. Bu ölçüye bilimsel denebilir mi ve her biri en fazla bu kadar tutarlı olan bir takım kriterlerle bir sorun türü klinik sorun ilan edilebilir mi?

Diğer ikinci "çok önemli!" kriter ise, günlük işlevselliğin bozulmasıdır. Duyguların günlük işlevselliği bozduğu iddiasıdır. Oysa hiçbir duygu günlük işlevselliği bozamaz. Günlük işlevselliği bozarsa ancak algı bozar. Evladını iki gün önce toprağa koyan bir anne, 2 hafta sonra işine geri dönebiliyor. Bizim anksiyete veya depresyon dediğimiz bir duygu durum yaşantısı evlat acısından daha mı büyüktür? Bugün klinik tanı almış insanların %90'ında günlük, mesleki ve toplumsal işlevselliklerinde bir azalma yoktur. Fabrikalar, okullar, kurumlar depresyon tanısıyla işine gidip gelen ve aynı performansı gösteren binlerce insanla doludur.

Bu yaklaşımlar bize şunu göstermektedir: Ölçülen şey hakikatin kendisi değil, bir sınıflandırma ihtiyacıdır. Oysa insan psikolojisi saatle ve takvimle ölçülebilecek mekanik bir yapı değildir. Aynı duygu ve aynı düşünce farklı insanlarda bambaşka etkiler oluşturabiliyorsa, burada “bozulan” şey duygu değil, o duyguya yüklenen anlamdır. Buradaki esas kaygı, insan psikolojisini klinikleştirerek bir iki klinik mesleğin tekeline almaktır. Onları ilaca ve terapiye hazır hale getirmektir.

Meslek hayatı bir hastane kliniğinde geçmiş, 30.000 saatten fazla vaka deneyimi olan bir psikolog olarak artık adım kadar eminim ki sorunlarınız klinik sorun değildir, eğitimsel sorundur. Eğitimsel nitelikli bir sorun klinik yardımla çözülemez. Ders çalışma problemine enfeksiyon tedavisi uygulanamaz. Tanımlama yaklaşım belirler. Eğitimsel nitelikli sorunlar eğitimsel nitelikli yol ve yaklaşımlarla çözülür. Klinik sorun algısı ve klinik meslekler vurgusu, sorunların doğasına uygun olmayan klinik anlayışları ve klinik yardım araçlarını devreye sokmaktadır. Gerek psikolojinin anlaşılmasında, gerekse psikolojik sağaltım yaklaşımında eksen kaymasına yol açmakta, böylece alakasız ve etkisiz
(alakasız olduğu için etkisiz) müdahaleleri devreye sokmaktadır. Sözgelimi sorun şimdiki algıdan kaynaklı olduğu halde 30 sene öncesinin çöplüklerinde travma aratmaktadır. Algı değiştiği zaman çözülecek sorunlar için bile serotonin yükseltme iddiasına dayalı medikal tedavilere kapı açmaktadır.

Oysa duygular bozulmaz, duygular sadece değişir. Moralimiz bozuldu derken dahi aslında moralimiz bozulmamıştır, sadece değişmiştir. Duygular yoğunlaşır, zayıflar ve yön değiştirir. Bir duygunun bir insanı felç ederken başka bir insanı etkilememesi, sorunun duygunun kendisinde değil, algıda olduğunu açıkça göstermektedir. Aynı korku birini kaçırırken diğerini güçlendirebilir; aynı kaygı birini durdururken diğerini harekete geçirebilir. Eğer sorun duygunun kendisi olsaydı, sonuçların da benzer olması gerekirdi. Oysa durum böyle değildir. Demek ki mesele duygu değil; o duygunun zihinde nasıl işlendiği, nasıl yorumlandığı ve hangi tepkilerle beslendiğidir. Buna rağmen mevcut sistem algıyı değil de duyguyu problem ilan ederek, algı bozukluğu yerine duygu durum bozukluğu tanımı getirerek asıl mekanizmayı gözden kaçırmaktadır. Böylece kitleleri yanlış hedefe nişan aldırarak gücünü ve enerjisini iyice tüketmekte, onları kliniklerin gedikli müdavimleri haline getirmektedir. Bu tıbbîleşme ve klinikleşme eğilimindeki korkunç artış her hastaneye gidenin hasta ilan edilerek ilaç almasına, hemen her psikoloğa gidenin ise haftalarca terapi görmesine yol açmaktadır. Sahada artık danışmanlık hizmeti neredeyse tümüyle unutulmuş durumdadır. Zira danışmanlık değil, terapi daha kârlıdır. Çünkü terapi demek, uzun soluklu bir hizmeti peşinen kabul etmek demektir.

Bu ve benzeri nedenlerle “klinik sorun” kavramı devreye sokulmaktadır. Klinik denildiğinde sanki ortada biyokimyasal bir bozulma, objektif bir patolojik arıza varmış gibi bir algı oluşturulmaktadır.

Oysa birçok durumda ortada bir arıza değil; öğrenilmiş hassasiyetler, pekiştirilmiş tepki döngüleri ve yanlış yorumlanmış deneyimler vardır. Ancak bu süreçler “bozukluk” olarak etiketlendiğinde çözüm de otomatik olarak “klinik müdahaleye” bağlanmaktadır. Böylece bir yandan sorun genişletilmekte, diğer yandan çözüm belirli bir meslek grubunun tekeline bırakılmaktadır. Esas sorun ise psikolojik müdahalede eksen kayması yaratmaktadır. Eğitimsel nitelikli bir sorunu klinik alana taşımaktadır.

İkinci önemli mesele ise bu meslek grubunun nasıl yetiştirildiğidir. Klinik psikolog teorik olarak klinikte, yani uygulama alanında yetişmesi gereken bir meslek grubudur. Çünkü bu alan doğası gereği uygulamalıdır. Tıpkı doktorun hastanede, hâkimin adliyede, polisin teşkilatta, subayın orduda, ustanın atölyede yetişmesi gibi, psikolog da sahada, gerçek vakalarla temas ederek uzmanlaşır. Uygulamalı mesleklerde bilgi, ancak uygulama içinde anlam kazanır; kitapta öğrenilen bilgi sahada sınanmadıkça soyut kalır. Ancak bugün “klinik psikolog” unvanını taşıyan kişiler klinik ortam görmeden yetiştirilmektedir. Yani “klinik” bir alan, klinik dışı bir süreçte öğrenilmektedir. Halbuki klinik psikolog sınıfta yetişmez. Klinik psikolog klinikte yetişir. Çünkü insan psikolojisi yalnızca kavramlarla değil, süreçlerle anlaşılır. Bir danışanın yaşadığı korkuyu, bedensel tepkilerini, kaçınma davranışlarını ve dirençlerini kitapta okumak başka; birebir deneyimlemek bambaşka bir şeydir. Bugün klinik psikoloji eğitimi lisans eğitiminin kısa süreli bir tekrarından ibarettir.

Daha dikkat çekici olan ise, bu şekilde yetişmiş profesyonellerin sahada farklı yaklaşımlarla çözüm üreten yöntemleri küçümsemesi ya da geçersiz ilan etmesidir. Oysa burada belirleyici olan unvan değil, sonuçtur. Bir yöntem insanların hayatında somut bir değişim oluşturuyorsa, bunu yalnızca formel eğitim kriterleriyle değersizleştirmek bilimsel bir tutumdan ziyade mesleki tekeli koruma refleksi olarak değerlendirilebilir. Bu sektörün gözünde 20 yıllık saha tecrübesinin 2 günlük sertifika kadar değeri yoktur. 20-30 bin vaka sayısını küçümserler. Ancak 2, 3 danışıklı vaka pratiğini "süpervizyon" vs. adıyla uzmanlıklarına, makalelerine ve tezlerine konu yaparlar.

Psikolojinin temel yanılgılarından biri de insanı etiketleyerek anlamaya çalışmasıdır. Oysa insan etiketlerle değil, süreçlerle anlaşılır. Bir kişiye “kaygı bozukluğu” etiketi verildiğinde, yaşadığı tüm deneyimler bu çerçevede yorumlanmaya başlanır. Ancak aynı durum “algısal hassasiyet ve tepki döngüsü” olarak ele alındığında, çözüm alanı tamamen değişir. Bir yaklaşımda kişi hasta olarak konumlandırılırken, diğerinde öğrenen ve dönüşebilen bir organizma olarak görülür.

Bu noktada önemli bir çelişki daha ortaya çıkmaktadır: Psikolojik yardımın yalnızca terapiye indirgenmesi. Klinik psikolog olmayanların adeta sahada hiçbir işlev gösteremeyecekleri iddiası. Gerçekte ise psikologluk aynı zamanda bir danışmanlık, rehberlik ve psikoeğitim mesleğidir. Psikolojik destek yalnızca terapi seanslarından ibaret değildir. Buna rağmen bugün bazı çevreler, klinik psikolog olmayan psikologlara sahada neredeyse hiçbir işlev tanımamaktadır. Bu yaklaşım, hem mesleğin doğasını daraltmakta hem de topluma sunulabilecek hizmet alanını gereksiz şekilde sınırlamaktadır. Bu kaygılar rasyonelliğin değil, mesleki menfaat kaygısının birer yansımasıdır. Alanda tekel kalma arayışının bir ürünüdür. Esasında klinik psikologların işlevleri daraltılmalıdır. Çünkü ortada klinik bir sorun yoktur.

Öte yandan ilginç bir çifte standart daha dikkatleri çekmektedir. Dört yıllık lisans eğitimi terapi yapmaya hatta danışmanlık yapmaya yetersiz görülürken, kısa süreli ücretli kurslarla alınan sertifikalarla belirli alanlarda uzmanlık iddia edilebilmesi sorgulanmamaktadır. 4 senelik lisans eğitimini terapi yapmaya engel görenlerin 4 günlük paralı kurslarla kendilerini cinsel terapist vs. ilan etmeleri ayrı bir ironidir. Bu durum, ortaya konulan hassasiyetin gerçekten bilimsel mi yoksa mesleki menfaat odaklı mı olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.

Aslında birçok psikolojik süreç klinik müdahale gerektiren patolojik değil; eğitim temelli, algı odaklı ve öğrenilmiş tepkilerden oluşan süreçlerdir. Ancak klinik odaklı eğitim alan bir bakış açısı, bu süreçleri klinik sorun olarak görmeye daha yatkındır. Tıpkı psikiyatrik yaklaşımların birçok durumu biyokimyasal eksikliklerle açıklamaya eğilimli olması gibi. Bu durum, mesleğin doğasını daraltmakta ve insanı tek bir perspektiften değerlendirme riskini artırmaktadır. Esas sorun ise, yukarıda da değindiğim üzere, klinik nitelikli olmayan sorunları klinik alana taşıyarak yersiz ve etkisiz müdahalelere kapı açmasıdır. Bugün tıbbın temel sorunu aşırı tıbbileştirme, psikolojinin temel sorunu ise aşırı klinikleştirmedir.

Daha da dikkat çekici olan, bir yandan birçok psikolojik süreci “bozukluk” olarak tanımlama, duyguları klinik sorun görme odaklı bir klinik psikoloji eğitimi alanların, diğer yandan farklı terapi modelleri üzerinden, örneğin kabul ve kararlılık terapisi üzerinden aynı süreçleri normalleştirmeye çalışmasıdır. Duygu durum değişimlerini klinik sorun görmek için klinik dalda 2 yıl yüksek lisans yapıyorlar. Üzerine 2 günlük kursa giderek aynı duygusal süreçleri normal görme eğitimi alıyorlar 😊

Bu da alan içinde ciddi bir algısal ve kavramsal tutarsızlık olduğunu göstermektedir. Bir yandan hastalık söylemi üretilirken, diğer yandan normalleştirme teknikleri öğretilmektedir. Bu durum, sistemin kendi içinde bile net bir zemine oturmadığını ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak bugün tartışılması gereken temel mesele, kimin terapi yapabileceğinden önce, neyin gerçekten sorun olduğudur.

Eğer ortada yanlış algılar, öğrenilmiş hassasiyetler ve tepkisel döngüler varsa, çözüm de bu döngüyü değiştirmekten geçer. Bu ise yalnızca unvanla değil; anlayışla, modelle ve somut sonuçlarla ilgilidir. Psikolojiyi dar bir meslek alanı olarak korumaya çalışmak yerine, insanı anlamaya ve dönüşümü mümkün kılmaya odaklanmak gerekmektedir. Çünkü insan doğru anlaşıldığında, etiketlere olan ihtiyaç zaten kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Psikolog İzzet Güllü
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Kliniksiz Klinik Psikoloji" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.İzzet GÜLLÜ'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.İzzet GÜLLÜ'nün izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     1 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
İzzet GÜLLÜ Fotoğraf
Psk.İzzet GÜLLÜ
Sakarya (Online hizmet de veriyor)
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi18 kez tavsiye edildiİş Adresi KayıtlıTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.İzzet GÜLLÜ'nün Yazıları
► Klinik Felsefe Nedir? Psk.Ebru ÖZER
► Klinik Görüşme Nedir? Psk.Şeyda UNCU AYDEMİR
► Klinik Görüşme Tüyoları Psk.Erol AKDAĞ
► Şizofreniye Klinik Bakış Psk.Erol AKDAĞ
► Klinik Depresyon Nedir? Psk.Selen MORAY
► Klinik Sosyal Hizmet Nedir? Abdullah ÖZER
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 20,326 uzman makalesi arasında 'Kliniksiz Klinik Psikoloji' başlığıyla benzeşen toplam 26 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► DÜNŞiddet Neden Artıyor? Nisan 2026
► YENİÖz Bozukluk, Üvey Bozukluk Nisan 2026
► YENİAlgının Gücü Adına Nisan 2026
◊ Bir Veda Yazısı Haziran 2018
◊ Bu Yazıyı İyi Anla ÇOK OKUNUYOR Haziran 2018
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


17:56
Top