2007'den Bugüne 82,686 Tavsiye, 26,144 Uzman ve 18,348 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!




.
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Hiperaktivite Hakkında Temel Sorular ve Cevapları
MAKALE #280 © Yazan Psk.Üstün ÖNGEL | Yayın Ekim 2007 | 10,351 Okuyucu
* Hiperaktivite ve dikkat eksikliğini (HADE) nasıl tanımlarsınız?

“Hiperaktivite” aşırı hareketlilik demek. Fakat böyle bir sorun tanımlaması (hele ki “hastalık” tanımlaması) son derece yanlış ve tehlikeli. Çünkü, “enerjik”, “meraklı”, “dinamik”, ve “hareketli”, ama neyi nerede yapması ve yapmaması gerektiğini de bilen veya hatırlatıldığında dinleyen bir çocuk da, sadece “hareketli” olduğu için “hiperaktif” DAMGASI yiyor. Oysa “sorun”, çocuğun “hareketli” oluşunda değil, “amaçsız”, “sorumsuz” ve en önemlisi “özdenetimsiz” hareketinde. Yani hareketliliğe değil, kontrolsuz ve bilinçsiz harekete bakmamız gerek. Burada da “özdenetim” düzeyini değerlendirmek gerek. “Hiperaktif çocuk” yerine “özdenetimsiz çocuk” demeliyiz. “Özdenetimsizlik” ve bunun sonucu oluşan “kontrolsuz/bilinçsiz hareketler”, yaramazlığın da temel dinamiklerini oluşturur. Psikiyatristler yine çok yanlış bir şekilde, “yaramaz değil, hasta” vurgusu yapıyorlar. Oysa bu doğru değil. Hiperaktif diye hasta olarak etiketledikleri bir çocuğu, yaramaz bir çocuktan ayırt edemezler. Ellerindeki, tıpla hiç alakası olmayan dokuz maddelik “davranış” listesinde yer alan maddelerin hepsi, aynı zamanda yaramaz çocuğu tanımlarken kullandığımız şeyler. Tek fark, hiperaktivite etiketinin aile ve eğitmenler tarafından daha ciddiye alınması. Yaramazlık sempatiyle karşılanan bir şey toplumumuzda. Zaten psikiyatristler biraz da o nedenle yaramaz değil hasta vurgusunu kullanıyorlar. Fakat, bu çok tehlikeli iki şeye kapı açıyor; hem çocuğu varolmayan bir “hastalıkla” etiketlemeye, hem de çocuğa çok zararlı olabilecek bir ilacı vermeye. Oysa, yaramazlığın da çok ciddi bir sorun olduğu ebeveynlere anlatılabilir ve anlatılmalıdır. Sevimli küçük yaramazlıklardan söz etmiyoruz burada. Kaldı ki, bu sevimli küçük yaramazlıklar da, dikkat edilmediğinde birikimli olarak artar ve çocuk kayıp bir çocuk olmaya doğru hızla ilerler.

Özdenetimsizlik, kontrolsuz ve bilinçsiz hareketler, ve yaramazlığın yanı sıra, çocuğun içinde bulunduğu ortamın (aile ortamının) aşırı gergin olmasına bağlı olarak “huzursuzluk” ve bunun eşliğinde oluşan “kontrolsuz hareketlilik” de ayrıca gözden kaçırılmaması gereken bir unsurdur. Parçalanmış aileler, günümüzde istisna olmaktan çıkmış durumda. Evliliklerin çoğunda ise eşler arasında çatışmalar eksik olmuyor. Eşlerin her ikisinin çoğu zaman yorucu işlerde çalıştığını da göz önünde bulundurduğumuzda, çocukların “huzursuzluk” yaşamamaları sürpriz olacaktır. HADE etiketini yemeyen çocukların çoğunda da bu tür huzursuzluk işaretlerini görmek mümkün zaten. HADE etiketi yapıştırılan çocuklar, göze batan düzeyde huzursuzluk yaşayan çocuklar sadece.

Dikkat eksikliğine baktığımızda ise, bu da yanlış bir tanımlama. Zira, dikkat eksikliği yaşadığı söylenen çocuklar, bazı şeylere yönelik herhangi bir dikkat eksikliği yaşamıyorlar (bilgisayar oyunları ve TV gibi). Dolayısıyla burada bakmamız gereken, “motivasyon eksikliği”. Çocuk, bilgisayar ve TV karşısında “pasiftir”. Bilgisayar oyunlarında belli bir “aktiflik” vardır, ama bu da tamamiyle “tek başına” yapılan bir şeydir, yani hiçbir “sosyallik” içermeyen bir aktifliktir. Çocuk bu faaliyetlerde herhangi bir sorun yaşamaz.

Oysa, sosyallik içeren faaliyetlerde (arkadaşlarla oynama veya işbirliği gerektiren oyun dışı faaliyetler) ve sorumluluk gerektiren faaliyetlerde (odasını toplama, çantasını hazırlama, giysilerini giyme, okulda ders takibi ve evde derslerine çalışma gibi) zorlanır, dikkatini odaklayamaz, işe başlasa da arkasını getiremez. Bunları yapamaz, çünkü “sorumluluk duygusunu” geliştirmesine olanak tanınmamıştır. Sözgelimi tek başına yemeğini yiyebileceği yaşı çoktan geçmiş bir çocuğa hâlâ annesi yemeğini yedirmeye devam ederse, çocuk “ellerini kullanma alışkanlığı ve sorumluluğu” kazanamaz (şahit olduğum en çarpıcı örnek, 12 yaşına gelmiş bir erkek çocuk idi; yemekli misafirliğe gitmekten utandığını söylemişti bana; neden diye sorduğumda ise, “çünkü yemek yemeyi bilmiyorum, çatalı bıçağı kullanamadığım için üzerime döküyorum” demişti; neticede ortaya çıktı ki, annesi hâlâ ona yemek yediriyordu).

Fakat bu daha isabetli tanımlar bizi çözümle ilgili doğrulara ulaştırır mı diye sorulursa, buna benim vereceğim cevap hayır olacaktır. Çünkü, problem tanımını “sadece” çocuğa bakarak yaparsak, adına hiperaktivite değil de özdenetim sorunu desek de çok büyük bir şey değişmez. Sadece çocuğa bakarak tanımlama yapıldığında, sorunun çözümünü de sadece çocuğa odaklanarak bulmaya yöneliyoruz ister istemez. Oysa, problemler başlangıç itibariyle çocuğun “mikro çevresinde”, öncelikle ebeveynin çoğu zaman farkında olmadan yaptığı hatalarla oluşuyor. Dolayısıyla burada çocuğun değil ebeveynin (ve diğer yakındaki yetişkinlerin) yaptığı ve yapıyor olduğu şeylere bakmamız gerek. Diğer bir deyişle, çözüm için sorun tespiti ve tanımını doğru yerde yapmamız gerekiyor. Sorun, çocuğun sorunu değil, ailenin sorunudur, ebeveyn-çocuk ilişkisi sorunudur. Böyle tanımladığınızda, çözümü de ararken doğru yere bakmanız mümkün olur.

* Söylenildiği gibi hiperaktivite ve dikkat eksikliğinde ilaç kullanımı gerekli midir?

Hiçbir koşulda gerekli değildir. Bunu söylediğimde, psikologlar ve rehber öğretmenler, bazen psikiyatristlerden önce tepki veriyorlar ve “iyi de, çok aşırı örnekler var, hakikaten zaptetmek mümkün değil, bu çocuklara da mı ilaç verilmesin yani”, diye karşı çıkıyorlar. Evet, bu çocuklara da verilmemeli. En ağır olduğu söylenen durumlarda bile, sadece psiko-sosyal ve duygusal unsurlara ve en önemlisi ebeveyn yaklaşımlarına odaklanarak, birkaç ay gibi kısa sürelerde bile sonuç almanız mümkün. Hal böyleyken, ilaç meşru kılınamaz.

Kaldı ki, “geçici” etkisi olan bu ilaçların (Türkiye'de Ritalin adlı, “uyarıcı”, ama “uyuşturucu” etkisi olan ilaç var piyasalarda), “kalıcı” zararları olduğunu biliyoruz. En başta gelen zararı “bağımlılığa” yol açıyor olması.

Psikiyatri camiası uyduruk birtakım araştırmaları ısıtıp ısıtıp karşımıza çıkarıyor. İlacın bilakis bağımlılığın önüne geçtiği yalanını yaymaya çalışıyorlar. Bu araştırmaların foyasını çıkarmanız yetmiyor. Birini çürütüyorsunuz, hemen bir başkasını sürüveriyorlar karşınıza.

İngiliz Observer’da 7 Aralık 2003’te Antony Barnett imzalı haber yazıdan öğreniyoruz ki, ilaçlarla ilgili makalelerin yarıya yakını ilaç firmalarının “hayalet yazarları” tarafından yazılıyor ve tanınmış bir profesörün adıyla yayımlanıyor. Profesör isminin kullanılması karşılığında yüklü bir para alıyor, “hayalet yazarın” yazdığı makale profesörün ismiyle yayımlanıyor, ama profesör makaleyi okumuyor bile. Psikiyatrik ilaçların foyasını meydana çıkaran Britanyalı psikiyatrist David Healy, son yıllarda depresyon için kullanılan Prozac gibi SSRI türü antidepresanların, intihar riskini azaltacağına arttırdığını göstermiş ve ilaç firmalarının bu bilgileri sakladığını kamuoyuna duyurmuştu. Komediye bakın ki, David Healy de bir ilaç firmasından bir e-posta alıyor ve bir “hayalet yazarın” yazdığı makalede ismini kullanma izni istiyorlar. Herhalde yanlışlıkla David Healy’ye ulaşmış ilaç firması, zira böyle bir şeye evet diyecek son kişi Healy. Haliyle David Healy bu teklifi reddediyor ve fakat söz konusu ilacı öven bu çalışma bir bilimsel kongrede bir başka profesörün ismiyle sunuluyor.

Neticede, HADE’de kullanılan uyarıcı ilaçların (Ritalin’in) madde bağımlılığı yaratıp yaratmadığına dair bugüne kadar yapılmış “bağımsız”, “kapsamlı” ve GÜVENİLİR tek bir araştırma var. Nadine Lambert adlı bir bayan “okul psikoloğunun” yaptığı 20 yılı kapsayan 1998 tarihli araştırmada, küçükken HADE sorunu yaşamış 400 çocuğu 30’lu yaşlara geldiklerinde iz sürerek bulmuşlar ve ne durumda olduklarına bakmışlar. Buldukları çok çarpıcı sonuçlara göre, çocukluklarında hiperaktivite için ilaç kullanmış kişiler, ilaç kullanmamış kişilere kıyasla 2 misli oranda kokain bağımlısı olmuş.
Bağımlılığın yanı sıra sayısız olumsuz etkisi var ilacın. İştahsızlık ve kilo kaybı, büyüme hormonuna olumsuz etki, uykusuzluk, baş ağrısı, karın ağrısı, ağız kuruluğu, korku hali, huzursuzluk, sersemlik, deri döküntüsü, yoğun tikler... En önemlisi de kalpte büyümeye yol açabiliyor ve ölümcül olabiliyor. Ritalin’in ölüme yol açtığıyla ilgili 7 vaka var. İkisine yakından bakmak gerekirse: Biri 11 yaşında ölen Stephanie Hall adında bir kız, diğeri 14 yaşında ölen Matthew Smith adında bir erkek çocuk. Stephanie dört yıl boyunca Ritalin kullandı ve 11 yaşında kalp yetmezliğinden öldü. Matthew’ün otopsi raporu ise çok kesin bir dille, Ritalin’in damarlarda hasara yol açmasına bağlı olarak ölümün gerçekleştiğini belirtiyor. Bir de bir yetişkinin kalbi 350 gr. civarında iken, Matthew’ün kalbi 420 gr. olarak ölçülüyor. Bu da uzun süreli Ritalin kullanımının bir neticesi olarak kayıtlara geçiyor.

İlacın tüm bu olumsuz etkileri bir yana, verdiğimiz çok yararlı bir ilaç olsa bile, sorulması gereken soru şudur: Eğer ben bu sorunu ilaçsız çözebiliyorsam, neden ilaç kullanayım?

İlaç, “hastalıkları” tedavi etmek için kullanılır. HADE denilen şeyin “hastalık” olduğunu, eğer hastalıksa fizyolojik kaynaklarını/boyutlarını gösterebilen olmadı bugüne kadar.
Bir şeyin hastalık olarak görülmesi için bazı koşullar gerekiyor; örneğin, ya mikrobik, ya virütik, ya travmatik (bir darbeye bağlı olarak), ya da sistemik bir kaynağı/boyutu olması gerekiyor. Bunlar içinde sadece sistemik bir hastalıkla (örneğin kanserle) HADE arasında benzerlik kurulabilir; yani, vücudun sebebi bilinmeyen bir şekilde hastalığı üretiyor olduğu bir durumla... Ancak, buna da iki boyutta itiraz edilebilir; birincisi, kanser gibi sistemik bir hastalıkta da sebebi bulmak hâlâ mümkün değil, ama hastalığın hücrelerde neye yol açtığını tespit etmek ve kısmen de buna müdahale etmek mümkün (cerrahi ve medikal yollarla). Oysa HADE için böyle bir durum yok. Sebebi bilinmediği gibi, herhangi bir somut fizyolojik göstergesi de yok. Ne hücrelerde, ne kanda, ne beyinde... (beyin görüntüleme teknikleri HADE’li çocuğun beyni ile “normal” çocuğun beyni arasında “ayırt edici” bir fark göstermiyor; ama maalesef son yıllarda psikiyatristler sanki bu kanıtlanmış gibi konuşup duruyorlar, düpedüz “yalan” söylüyorlar; bunu iddia eden psikiyatristlere sorulacak basit soru şudur: Neden “teşhisi” bu beyin görüntüsüne bakarak koymuyorsunuz? Buna verdikleri gülünç cevap, bu tekniklerin “pahalı” olduğu yönünde, ya da daha gülüncü, bu tekniklerin henüz yeteri kadar güvenilir olmadığı yönünde. “Pahalı” olduğu doğru değil, nerdeyse özel muayenehanelerinde bile bu aletler var artık; güvenilir olmadığını söylemeleri ise çok acıklı, zira kendi iddialarını kendi ağızlarıyla yalanlamış oluyorlar. Özetle halihazırda “safsatadan” başka bir şey değil beyinle ilgili öne sürülen iddialar. Safsatayla da bilim yapılmaz.)

İkincisi, kanser gibi sistemik hastalıkların yıllar içinde rastlanma oranlarına baktığınızda sabit bir hızda seyrettiğini görürsünüz. Oysa HADE denen bu “yaratılmış hastalık” son on yılda %700 artmıştır. O da Amerika’da artmıştır (HADE eğer bir hastalıksa, olsa olsa bir Amerikan hastalığıdır). Sözgelimi Japonya’da, her ne kadar son yıllarda ilaç firmalarının ve psikiyatristlerin yavaş yavaş şırınga etmesiyle artık az da olsa adı geçiyorsa da, HADE neredeyse hiç söz konusu edilmemektedir ve dolayısıyla Japonya’da ilaç kullanımı da yok denecek kadar azdır (bazı hastalıklar, sözgelimi “Akdeniz anemisi”, “yöresel” özellikler taşır; HADE eğer hastalıksa, neden bir ülkede çok yaygın görüldüğünün ve neden başka bir ülkede hiç görülmediğinin de açıklamasının yapılması gerekir; tıp bunun açıklamasını yapabilecek durumda değil, çünkü ortada hastalık yok; oysa sosyal psikoloji ve kültürlerarası psikoloji bu yöresel farklılıkları gayet başarılı bir şekilde açıklayabilir; bu anlamda maalesef henüz yapılmış karşılaştırmalı araştırma yok; ama eldeki bulgular, belli kültürlerdeki çocuk yetiştirme biçimlerinin bu soruna yol açıyor olduğunu göstermekte).

Bu durumda, nereden bakarsanız bakın, HADE’nin hastalık olduğunu gösterecek hiçbir kanıt yoktur. O halde halihazırda ilaç kullanımını meşru kılacak hiçbir kanıt da yok. “Hayalet hastalıklar” için ilaç kullanımı, neticede “üfürükçülükten” farkı olmayan bir uygulama olsa gerek.

Mesele şu ya da bu ilaca karşı olma meselesi değildir. Çünkü, sözgelimi Ritalin’in foyasını ortaya çıkarıp piyasadan çekilmesini sağlasanız bile, HADE hastalık olarak görülmeye devam ettiği müddetçe, Ritalin’in yerine mutlaka başka bir ilacı piyasaya süreceklerdir; nitekim Amerika’da ilaç firmaları daha zararsız olduğu iddiasıyla yeni bir ilacı piyasaya sürdüler bile… zaten yeni ilaç hep “daha zararsız” diye piyasaya sürülür, ta ki onun da foyası ortaya çıkana kadar…

Dolayısıyla, yapılması gereken Ritalin’e odaklanmak değildir; belli bir ilaca karşı mücadele etmek izlenecek en doğru yol değil. Elbette bu da yapılmalı. Ama daha doğru ve etkili mücadele, HADE denen şeyin hastalık olduğu iddiasını çürütmekle gerçekleşebilir.

İlaç firmaları, çeşitli sinsi taktiklerle hareket etmekte. En güçlü taktikleri ise, ilacı doğrudan pazarlamayıp, öncelikle “hastalığı” pazarlamak yönünde. Bir kez herkesin zihnine “hastalık” fikri yerleşti mi, ardından ilaç kullanımı otomatik olarak gelecektir.
HADE denen şey, kesinlikle bir “hastalık” değildir (hastalık olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt yoktur), psiko-sosyal, duygusal bir ebeveyn-çocuk problemidir (bu yönde sayısız bilimsel araştırma vardır). Bu böyle bilinmelidir.

Burada tekrar vurgulamak isterim: HADE denilen sorunun, psiko-sosyal ve duygusal unsurlara odaklanarak ve öncelikle ebeveynlerin değişimini sağlayarak çok kısa sürelerde çok net çözümleri vardır. Yukarıda ilaçla ilgili paylaştığım tüm bilgiler bir yana, sadece bu nedenle, yani ilaçsız çok başarılı sonuçlar alıyor olduğumuz için, ilaca kesinlikle hiçbir koşulda başvurulmamalıdır.

* Hiperaktivite ve dikkat eksikliği sorunu olan çocuklara ve ailelerine neler
önerirsiniz?

İlk ve net önerim, çocuğa değil, çocuğun içinde yaşadığı, etki altında bulunduğu “mikro çevresine” bakmalılar. Öncelikle de ebeveyn olarak kendilerine bakmalılar. Burada çok önemli bir başka şeyi de vurgulamak istiyorum: Psikiyatristler, ebeveynlerin alınganlığını ve kırılganlığını sömürüyorlar; ebeveynler “suçlu” değil diyorlar. Bir “günah temizlikçisi” gibi hareket ediyorlar. Eğer, “suçtan” söz ederseniz, elbette her ebeveyn hemen savunmaya geçecektir. Suç ağırdır çünkü. Şuçu taşımak, suçla yüzleşmek kolay değildir.

Oysa ortada suç yok. Ben de psikiyatristler gibi aynen “ebeveynler suçlu değil” diyorum. Ama aynı sebeplerle değil. Ben ardından “ama hatalılar” diyorum. Çoğu zaman farkında olmadan yapılan hatalar bunlar. Ebeveynler suçlu değil, ama ortada ciddi hatalar var. Elbette eğer ebeveyn/yetişkin sözgelimi taciz veya tecavüzde bulunmuşsa, o zaman hatadan değil suçtan söz etmek gerek. Ya da hataların neler olduğunu öğrendikten sonra bile ısrarla bu hataları tekrarlıyorsa, o zaman gene suçludur.

Dolayısıyla ebeveyn-çocuk ilişkisinde “hatalara” odaklanılması gerekir. Örneğin nedir bu hatalar: Ebeveynin çocuğun olgunlaşmasını talep etmemesi en büyük hataların başında yer alır. Çocuğun yapabilecek durumda olduğu her şeyi ondan talep ediyor olmalıyız ebeveyn olarak. Sorumluluk bilinci, olgunlaşmanın en önemli sonucudur. Eğer biz ebeveynler, çocuğumuzun yerine yaparsak birçok şeyi, veya tamamen başıboş bırakırsak, ya da baskıcı bir tavırla bunları yapmasını ondan istersek, çocuk olgunlaşamaz, sorumluluklarını öğrenemez, “özdenetim” geliştiremez.

Ebeveyn çocuk yerine yaparsa birçok şeyi, çocuk bağımlı birisi olmaya aday olur. Becerileri gelişmez. Başıboş bırakılırsa, bu sefer de, neyi ne zaman nasıl yapması gerektiğine dair hiçbir bilgi verilmediği için, serseri mayın gibi oradan oraya savrulur. Baskıcı bir tavırla büyütülürse, o zaman da, yanında birileri olduğunda bazı şeyleri yapar belki, ama tek başına iradesini harekete geçiremez. Aynı zamanda huzursuzluk belirtileri de gösterir.

Çocuğumuzun yaşadığı sorunları aşmasını istiyorsak, önce kendimize bakacağız. Yakın zamanlarda şunu söyleyebilen ebeveynlere rastlıyorum ve bu beni çok mutlu ediyor: “Biz değiştik, çocuğumuz değişti!” Bunu yapabilmek için her zaman uzman yardımı/müdahalesi de gerekmez. Her ebeveyn çocuğunu ve kendini bazen uzmandan bile daha iyi tanıyabilir. Ama dikkat etmeliyiz, kendi çocuğumuza karşı “körleştiğimiz” noktalar da olabilir.

Bu değişime niyetlenen ebeveynler, bazı temel unsurlara odaklanarak yol alabilirler. Olgunlaşma talepleri başta geliyor. Çocuğun yapabileceği her şeyin “kararlı” bir şekilde talep edilmesi gerekiyor. Ardından çocuğun gelişimini, başarılarını ve hatalarını izlemek ve çocuğu başarıları için gecikmeden desteklemek (kesinlikle maddi ödüllerle DEĞİL), hataları için de bilgilendirmek çok önemli. İletişim, her şeyden çok daha önemli. İletişim konusunda en büyük ebeveyn zaafları, hem yeteri kadar zaman ayırmamaları, hem de çocuğu tam olarak dinlememeleri. Dinler gibi görünüp de dinlememek, hiç dinlememekten daha kötüdür. Ailelerle görüşmelerimde, çoğu zaman, ebeveynle görüşmemiz sırasında, laflarımın ebeveynler tarafından sürekli kesildiğini görürüm. Biraz beklerim. Tekrar tekrar aynı durumu yaşadığımızda, şunu derim ebeveyne: “Bakın, kaç dakikadır konuşuyoruz, sürekli sözümü kesiyorsunuz, tam dinlemiyorsunuz beni; eğer çocuğunuza da aynı şeyi yaşatıyorsanız, bu çok fena bir şey. Ben bu durumun farkına varıp size söyleyebiliyorum, kendimi savunabiliyorum. Ama çocuğunuz bunu tam olarak bilinç düzeyinde değerlendirip size söyleyemez. Sadece ve sadece buna bağlı olarak bile bir çocukta ‘huzursuzluk’ ve ‘kontrolsuz hareketlilik’ oluşabileceğini lütfen aklınızdan çıkarmayın.”

Ebeveynin sevecenliği de ayrıca büyük önem taşıyor. Sevgi eksikliği ya da fazlalığı değil konu. Çoğu ebeveyn şöyle diyor: Çok sevdik galiba çocuğumuzu, ondan böyle oldu. Keşke, keşke oyle olsa... sevginin fazlası olmaz... daha doğrusu sevginin fazlasının kimseye zararı olmaz... ebeveynlerin aşırı sevgi diye adlandırdıkları, “bunaltıcı ilgi” aslında. Çocuğun her adımını kontrol eden bir ilgi. Bu çok tehlikeli. Çocuk “bağımsız bir kişilik” gelişimine firsat bulamıyor. HADE tanısı konmuş çocukların hemen hepsinin “özgüven” problemi vardır, kendi başlarına bir şey gerçekleştirme becerileri yoktur. Bu becerileri yoktur, çünkü buna fırsat bulamamışlardır.

Ebeveyn sevgisi kimi zaman da ilk bakışta hemen algılanamayacak bir özellik taşıyabiliyor. Ebeveynler kimi zaman, çocuğun ihtiyaçlarını gözeterek değil de, kendi ihtiyaçlarını gözeterek sevgi ilişkisine giriyor. Sevginin eksikliği/fazlalığından ziyade dikkat edilmesi gereken boyut bu. Önemli olan şudur: Ebeveyn çocukla ilişkisinde, kendini tatmin etmek üzere mi hareket ediyor, yoksa çocuğunu tatmin etmek üzere mi? Ayrım buradadır. Küçük çocuklarla annelerinin ilişkisinin videoya kaydedildiği nefis bir araştırma vardır örneğin. İlk bakışta (örneğin çoğu psikiyatristin bakışında) iki ayrı annenin çocukla ilişkisiyle ilgili video görüntüsünde herhangi bir fark yoktur. İkisi de çocuğuna ilgi gösteriyor, zaman ayırıyor, seviyordur. Çıplak gözle fark göremezsiniz yani. Oysa yakından bakıldığında çok ama çok önemli bir fark görülür. Bir anne, çocuğu öncelikle kendisi ihtiyaç duyduğunda seviyor, okşuyordur, ama diğer anne, çocuğun ihtiyaçlarını “hissederek” bu ilişkiyi kuruyordur. Bu iki annenin çocukla ilişkisindeki bu farkı tespit edebilecek psikiyatrist Türkiye'de yoktur, psikolog var mıdır, ondan da emin değilim... ama işte bu farktır, bir çocuğun kendine güvenen, bağımsız bir kişilik geliştirmesini sağlayan, öteki çocuğun ise güvensiz, bağımlı, hırçin bir çocuk olmasına sebep olan...

HADE teşhisi konan çocuklara yakından baktığımızda, bu çocukların çoğunun erkek çocuklar olduğunu görüyoruz (kız erkek oranı 1'e 10 civarında). Ebeveynlerin erkek çocuk tercihi Amerika'da bile %80 dolaylarında. Erkek çocuk tercih eden ebeveyn, erkek çocuğuna çok da farklı davranıyor. Genellikle şımartıyor. İsteklerini sürekli karşılıyor. Çocuğun sevgi ve ilgi ihtiyacını değil, oyuncak ihtiyacını (bu oyuncaklar nedense çoğunlukla silah oluyor), fazla fazla karşılıyor. Hem şımartıyor hem ihmal ediyor, hem de daha sonra erkek çocuktan çok şey bekliyor. Ama çocuğun “duygusal zekasında” ciddi boşluklar oluştuğu için, çocuk bu beklentileri karşılayamıyor. Okula başladığında da sorunlar iyice su yüzüne çıkıyor. Aslında sorun 2-3 yaşından itibaren işaretlerini veriyor. Ama aile üzerinde durmuyor. Anaokuluna gidiyorsa, oradaki eğitmenler de çok aldırmıyorlar. İlkokul öğretmeni ilk şikayetleri dile getiren kişi oluyor. Kimi zaman kalabalık sınıflar, eğitim sisteminin beklentileri (Türkiye’de olsun Amerika'da olsun, eğitim garip bir disiplin anlayışıyla yürütülüyor), çocuğu sıkıntıya sokuyor. Öğretmen de duyarsız ise, durum anında vahimleşiyor. Fakat ben her zaman önceliği aileye veriyorum. Bu öncelikle bir aile sorunudur ve çözümün de önce orada bulunması gerekir. Eğer öğretmen destek olursa, çok daha kısa sürede sonuç alınır. Ama ailenin desteği olmadan sadece iyi öğretmenle sonuç alamazsınız.

HADE benzeri sorunlar “çağımızın” sorunları. Her iki ebeveynin de çalıştığı aileler çok sayıda. Parçalanmış aileler de azınsanmayacak oranlara yükseliyor. Tek ebeveynle büyüyor çocuklar. Bu çocuklara kimi zaman çok büyük hatalar yapan “büyükanneler” veya “eğitimsiz bakıcılar” bakıyor. Amerika’da, varlıklı ailelerin çocuklarına daha çok ilaç veriliyor. Türkiye’de de durum bence böyle. İlaç, üç büyük şehirde tüketiliyor. Orta ve üst sınıfta daha yaygın.

Televizyonu atlamamak gerek. Tek başına sebep değil hiçbir zaman, ama önemli. Bu çocukların önemli bir kısmı, neredeyse gün boyu televizyon başında olan çocuklar. TV karşısında “dikkat eksiklikleri” YOK. TV seyrederken PASİFLER çünkü. Ne zaman “aktif” hale gelmeleri gerekse, zihinsel ve duygusal donanımları yetersiz olduğu için ciddi anlamda zorlanıyorlar. “Hiperaktivitede” “aktivite” yok aslında... eğer aktivite dediğimiz şey, “amaçlı yapılan bir şey” ise, bu çocuklarda “amaçlılık" nerdeyse hiç yok. Zaten o nedenle de “hiperaktivite” denmesi doğru değil... Öte yandan çocuğu televizyondan uzak tutmak için ebeveynlerin “yasaklayıcı” bir tavıra başvurmamaları gerekiyor. Burada püf noktası, çocuğa anlamlı ve cazip alternatifler sunabilmekte. Sadece televizyonla ilgili değil, çocuğu uzak tutmak istediğimiz her şey için anlamlı ve cazip alternatifler üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Bu alternatifler içinde de en etkilisi, ebeveynin çocuğuyla birlikte geçireceği kaliteli birlikteliktir. Burada dikkat edilmesi gereken birlikteliğin kalitesidir, süresi değil. Fakat son yıllarda bazı uzmanların, işleriyle çok meşgul ebeveynlerin vicdanlarını rahatlatmak için söyledikleri gibi on beş dakika yetmez. Tamam, saatlerce süren kalitesiz birliktelik yerine, yarım saatlik kaliteli birliktelik tercih edilmelidir, ama on beş dakika da hiçbir çocuğa yetmez. Kaliteli birlikteliğin “kalitesi” nasıl ölçülür diye sorulacak olursa, ebeveynin o birlikteliği bir görev olarak değil de, gönülden yaşıyor olması yeterlidir. Kimi zaman çocuğuna zaman ayırmasını istediğim babalar bunu gerçekleştirmeye gayret ederler. Ama birkaç hafta sonra çocuğa gelişmeleri sorduğumda, “artık babam benimle birlikte oluyor, ama hemen sıkılıyor, ofluyor pufluyor” dediğine şahit olmuşumdur. Baba, çocuğuna “görev duygusuyla” zaman ayırdığı için, oradan bir hayır çıkmıyor doğal olarak.

Şu yanlış: yeterince hareket etme fırsatı, “enerjilerini boşaltma” fırsatı bulamıyor bu çocuklar, açık havada hareket olanağı sağlanırsa bu sorun da çıkmaz ortaya. Kız çocukları farklı durumda değil ki, neden kız çocuklarında aynı sorun çıkmıyor. Soruna buradan bakmak fevkalade yanlış. Önemli olan, çocuğun “gelişimsel ihtiyaçlarının” karşılanmıyor oluşu (gelişimsel ihtiyaçların başlıcaları: çocuğu anlayarak oluşan ilgi, sevecenlik ve yumuşaklıkla örülmüş denetim, olgunluk talepleri, iletişim...). Bu ihtiyaçlar karşılandığında, “hareket ihtiyacı” da ortadan kalkacaktır. Tabii, “apartman çocuğu” olgusunu burada gözardı edecek değilim; çocuğun sıkışık mekanlarda yaşamaya mecbur kalması elbette hoş bir şey değil. Fakat, “özdenetim” sorununun da, “motivasyon eksikliğinin” de, “huzursuzluğun” da, çocuğun “enerjisini boşaltamıyor oluşuyla” hiçbir alakası yok. Bu, sorunu yanlış yerde görüp, çözümü de yanlış yerde aramaya sebep olacak bir bakış. Örneğin, bazı öğretmenler, “hadi yavrum sen çık, bahçede şöyle bir koş gel” diye çocuğu bahçeye çıkarmaktalar; bu fevkalade yanlış bir uygulama. Böyle yaptığınızda, çocuğun zihnine, bu hareketliliğinin kendi iradesi dışında oluşan bir şey olduğu düşüncesini yerleştiriyor olursunuz ve bu kontrolsuz/bilinçsiz hareketliliği “pekiştirmiş” olursunuz. “Özdenetimin” de oluşmasına engel yaratacak bir durumdur bu.
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Hiperaktivite Hakkında Temel Sorular ve Cevapları" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.Üstün ÖNGEL'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.Üstün ÖNGEL'in izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     1 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google Plus'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
.
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.Üstün ÖNGEL'in Yazıları
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 18,348 uzman makalesi arasında 'Hiperaktivite Hakkında Temel Sorular ve Cevapları' başlığıyla benzeşen toplam 55 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► “şizofreni” Dedikleri… Ağustos 2019
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


17:48
Top