2007'den Bugüne 89,485 Tavsiye, 27,604 Uzman ve 19,643 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!




Neye, Neden İnanıyorsun?
MAKALE #9127 © Yazan Uzm.Psk.Dnş.İzzet Zülküf ÇELİK | Yayın Haziran 2012 | 3,989 Okuyucu
NEYE, NEDEN İNANIYORSUN?

Ya başarılısın ya da değilsin. Çocuklarımıza, öğrencilerimize, çevremize hatta en çok da kendimize verdiğimiz en sık mesaj bu. Bu mesaj son derece önemlidir. Önemlidir, çünkü verdiğimiz ya başarılısın ya da değilsin mesajı bir süre sonra “algı filtreleri”mizden en önemlisi oluyor ve dünyayı algılarken bu filtreden geçirerek algılamaya başlıyoruz.


Davranışlarımız dünyayı, çevremizdekileri ve kendimizi nasıl algıladığımızla ilgili. Eğer dünyayı temelde kötü olarak görüyorsak çevremizdekileri de doğal kötüler olarak görmemiz içten bile değil. Bu ise bize yapılan iyiliklere karşı bile kuşkulu olmamızı “acaba benden ne isteyecek?” sorusunu ve benzerlerini getiriyor. Haliyle davranışlarımıza da yansıyor. “Ben, şu adamdan yarın öbür gün bir şeyler isteyebilirim, o halde ona karşı daha kibar olabilirim” ya da “bana hiçbir faydası olmayacak adama ne diye yardım edeyim?” tarzındaki düşüncelerle davranabiliyoruz.


Eğer kendimizle ilgili düşüncelerimiz “ben başarısız, işe yaramaz bir insanım” ya da “ne yaparsam yapayım kazanamıyorum” veya benzeri türden ise gireceğimiz işlerde başarısız olmamız kaçınılmaz bir hale gelecektir.


Yukarıda anlatılanlar hemen herkesin bildiği ancak yine de baş edemediği durumlardır. Baş edemiyoruz çünkü hiç farkında bile olmadan kendimize ve çevremizdekilere yapmaya devam ediyoruz.


Ya annemiz babamızdan aldığımız eğitim nedeniyle ya edindiğimiz tecrübeler nedeniyle ya da genel geçer yargılar nedeniyle kendi düşüncelerimizi, kendi inançlarımızı, kendi bakış açılarımızı oluşturamıyoruz.


Oluştursak da zaman zaman bunların hala geçerli olmadığı konusunda, durup da bir durum kontrolü yapmıyoruz. Üniversitede Felsefeye Giriş dersinde yaklaşık iki saatlik bir siyasi tartışma yaptıktan sonra tam ders bitip çıkacakken hocamızın bize verdiği bir sonraki ders için hazırlık ödevini hiç unutamadım; “arkadaşlar” dedi hocamız, “iki saattir tartıştınız ve ben de dinledim. Hepinizin şu an kendisine ait fikirleri var gibi görünüyor. Ancak sizden isteğim haftaya dersime gelmeden önce size ait olan bu fikirlerin sizin gerçek fikirleriniz mi yoksa başkalarının fikirleri mi olduğunu inceleyip gelmenizi istiyorum.”


Hocamızın bu isteği üzerine arada bir kendime zaman ayırarak kabul ettiğim fikirlerin, inançların sorgulamasını yaparım. Benim işime şimdiye kadar yaradı. Herkese tavsiye ederim.


Bazen genel geçer yargılara inanmak size gerçekten sıkıntılar yaratabilir. Örnek mi? Alın size bir sarışın fıkrası:


Avukatın biri uçağa biner. Uzun bir yolculuk olacaktır. Yanına ise bir sarışın oturur. Adam hem vakit geçirmek hem de sarışınla eğlenmek için, sarışına genel kültür oyunu oynama teklifinde bulunur. Sarışın avukatın bu teklifi ile ilgilenmeyince avukat teklifi değiştirir. “Siz” der avukat “bilemediğinizde bana 5 dolar verin, ben ise bilemediğimde size 50 dolar vereyim”. Sarışın bunun üzerine kabul eder. Avukat başlar sormaya “dünya ile güneşin arasındaki mesafe ne kadardır?” Sarışın bilemez ve çantasından 5 doları çıkarıp avukata verir. Sıra ona gelmiştir, avukata “dağa üç ayakla çıkıp dört ayakla inen şey nedir?” diye sorar. Avukat bir süre düşünür ama cevabı bilemez. Çıkarıp sarışına 50 dolar verir. Sonra da sorar “nedir peki?”. Bu soru üzerine sarışın, 50 doların içerisinden 5 dolar çıkarıp avukata uzatır “ ben de bilmiyorum.”


Başa, en kendimize ve başkalarına en çok verdiğimiz mesaja geri dönersek; bu mesajın da bizim başımıza kötü çoraplar örebileceğini görürüz. Tıpkı fıkradaki avukatın doğru olarak kabul ettiği “Sarışınlar aptaldır” önermesi gibi. Avukat sadece biraz para kaybediyor sözü geçen fıkrada ama biz hayatımızdan maddi manevi birçok şey kaybedebiliriz. Eğer başımıza böyle bir iş gelmeden kendimizle ilgili yargılarımızın nasıl olduğunu fark edebilir ve değiştirebilirsek problem yok ama ya farkında bile değilsek?


Gelin “Kazanmak İçin Doğarız” adlı o muhteşem yapıtlarında Dorothy Jongeward ve Muriel James “Kazananlar ve Kaybedenler” üzerine neler söylemiş kısaca bir bakalım:


Her insan, önceden benzeri bulunmayan yeni bir varlık olarak doğar. Her insan yaşamdan başarı kazanma yeteneğiyle dünyaya gelir. Her bireyin kendine özgü bir görme, işitme, dokunma, tat alma ve düşünme biçimi vardır. Herkes kendine özgü olanaklara, yetenek ve yeteneksizliklere sahiptir. Her insan önemli, düşünmeyi bilen, olayların bilincinde, yaratıcı-üretici ve başarılı- bir kişi olabilir.


“Kazanan” ve “Kaybeden” sözcüklerinin birçok anlamı vardır. Bir kişiden “kazanan” diye söz ettiğimiz zaman, başkasının kaybetmesine neden olan birini kastetmiyoruz. Bize göre kazanan kişi, hem birey ve hem de toplumun bir üyesi olarak inanılır, güvenilir, hevesli ve içten bir tutumla dürüstçe tepki gösteren kişidir. Kaybeden ise bu dürüstçe tepkiyi göstermekte başarısız olandır. Martin Buber eski bir öyküyü anlatırken işte bu ayrıma işaret ediyor: Bir hahama, ölüm döşeğindeyken, öbür dünyaya gitmeye hazır olup olmadığı soruluyor. Haham hazır olmadığını belirtiyor. Çünkü öteki dünya da ona “Niçin Musa gibi davranmadın” diye sorulmayacaktır, “Niçin kendine uygun biçimde davranmadın?” diye soracaktır.


Yüzde yüz kazanan ya da yüzde yüz yitiren pek az kişi vardır. Bu bir derece sorunudur. Ancak, kişi kazanma yolunda ilk adımı attıktan sonra, bu konudaki şansı da artmış demektir.


KAZANANLAR


Kazananların değişik yetenekleri vardır. Başarı en önemli şey değildir. En önemli şey “doğruluktur” tur. Dürüst insan kendi gerçeğini, tanıyarak, yaşayarak, inanılır ve hevesli bir kişi olarak öğrenir. Kendi benzersizliğini ortaya koyduğu gibi, başkalarının benzersizliklerini de takdir eder.


Dürüst kişiler-yani kazananlar-yaşamalarını, olmalarını düşledikleri bir kavram uğruna harcamazlar, kendilerini oldukları gibi benimserler. Ve b öylece, enerjilerini, rol yaparak başkalarını aldatma ve olduklarından farklı görünme yolunda harcamazlar. Başkalarını hoşnut öfkelendirecek ya da aldatacak imgeler yaratma yerine, kendilerini oldukları gibi gösterirler. Bilirler ki, sevmekle seviyor görünmek, budala olmakla budala rolü yapmak, bilgili olmakla bilgili rolü oynamak arasında bir fark vardır. Kazananlar kendilerini maskeyle gizlemeye gerek duymazlar. Aşağıdaki ve üstünlük gibi gerçek dışı kavramlardan uzaklaşmışlardır. Doğruluk ürkütmez onları.


Tüm insanların, kısa da olsa, kendi kendilerini yönettikleri anlar vardır. Ancak kazananlarda bu durum, giderek artan bir zaman süresini kapsar. Zaman zaman onların da bocaladıkları ve hatta başarısızlığa uğradıkları olabilir. Tüm aksiliklere karşın yine de temelde kendilerine güven duyarlar.


Kazananlar kendi düşüncelerini yapmaktan ve bilgilerinden yararlanmaktan çekinmezler. Gerçeklerle düşünceleri ayırt edebilirler ve tüm ayrıntıları bildiklerini savlamazlar. Başkalarına kulak verirler, söylenenleri ölçüp biçerler ancak yine de sonuca kendileri varırlar. Başkalarına değer verip saygı gösterseler bile kendilerini başkalarının tanımlamasına, yıkmasına, yönetmesine ve ürkütmesine izin vermezler.


Kazananlar ne “çaresiz” rolü oynarlar, ne de başkalarını suçlama oyununu. Tam aksine, kendi yaşamlarının sorumluluklarını yüklenirler. Başkaları tarafından yönetildikleri duygusunu vermezler. Kendi kendilerinin patronudurlar ve bunun bilincindedirler.

Kazananların zamanlamaları da kusursuzdur. Duruma en uygun tepkiyi gösterirler. Tepkileri verilen iletiye göredir ve ilgili kişilerin önemini bulundururlar. Her şeyin bir mevsimi, her davranışın bir zamanı olduğunu bilirler.
Saldırganlık ve çekingenlik zamanı,
Birliktelik ve yalnızlık zamanı,
Savaşmak ve sevişmek zamanı,
Çalışmak ve eğlenmek zamanı,
Ağlamak ve gülmek zamanı,
Karşı durmak ve çekilmek zamanı,
Konuşmak ve susmak zamanı,
Koşturmak ve beklemek zamanı,
Kazananlar için zaman değerlidir. Zamanı öldürmezler, ancak onu orada ve hemen yaşarlar.

KAYBEDENLER


İnsanlar kazanmak için doğsalar da yine de çaresizdirler ve çevrelerine tümüyle bağımlıdırlar. Kazananlar hepten çaresizlikten bağımsızlığa, sonra da bağışlaşmaya geçişi başarıyla geçleştirirler. Kaybedenler bunu yapamaz. Yaşamamın bir noktasında, kendi yaşamalarından sorumlu olmaktan kaçınırlar.


Daha önce de değindiğimiz gibi, sürekli kazanan ya da sürekli kaybeden çok az kişi vardır. İnsanların çoğu, yaşamlarının kimi alanlarında kazandıkları, kimilerinde kaybederler. Bu kazanç ya da yitim çocukluk yaşamalarıyla ilgilidir.


Gereksinimlerini karşılamakta çektiği güçlük, kötü beslenme, kabalık, mutsuz ilişkiler, hastalık, sürekli düşkırıklıkları, yanlış bakım ve yıkıcı olaylar insanları kaybetmeye iten birçok nedenler arasında sayılabilir. Bu tür deneyimler, kendi kendini yönetme ve kendini tanımaya yönelen normal aşamayı önler ya da engellerler. Çocuklar, olumsuz deneyimlerden geçe geçe, kendilerini ve başkalarını aldatmayı öğrenirler. Bu aldatma tekniklerini yaşamın daha sonran ki dönemlerinde terk etmek güçtür ve çoğunlukla engelleyici rolleri vardır. Kazananlar bunlardan kurtulmaya çalışırken, kaybedenler bunlara bel bağlarlar.


Kaybedenlerden bazıları kendilerinden söz ederken, “Başarılıyım ama, kaygılıyım, başarılıyım ama, tuzağa düşmüş gibiyim, başarılıyım ama, mutsuzum” derler. Yine kimileri kendilerinin hepten yıkılmış, amaçsız, kımıldamaya gücü yetmeyen, yarı ölü ve sıkıntıdan patlayan kişiler olduklarını ileri sürerler. Gerçekte kendi kafeslerini kendilerinin yaptığını, kendi mezarlarını kendilerinin kazdığını ve kendi sıkıntılarının nedeninin yine kendileri olduğunu kavrayamazlar.


Kaybeden kişi seyrek olarak içinde bulunduğu zamanı yaşar. Onun yerine ya geçmiş anılar, ya da gelecekteki beklentiler üzerine kurar yaşamını. Geçmişte yaşayan böyle bir kişi, ya eski güzel günlerce ya da geçmiş kişisel mutsuzluklara, şanssızlıklara takar kafasını. Ya her şeyin geçmişteki gibi olmasına özlem duyar, ya da kendi kötü yazgısından yakınır. Kendine acır ve doyumsuz bir yaşamın sorumluluğunu başkalarının üzerine atar. Başkalarını sorumlu tutmak ve kendini suçsuz görmek, çoğunlukla, kaybedenlerin oynadıkları oyunlardan birkaçıdır. Geçmişte yaşayan böyle bir kişi çaresizliklerle inleyip durur:


“Başkasıyla evlenseydim…”

“Başka bir işim olsaydı…”
“Okulu bitirmiş olsaydım…”
“Güzel (yakışıklı) olsaydım…”
“Eşim içkiyi bıraksaydı…”
“Zengin doğmuş olsaydım…”
“Daha iyi, daha anlayışlı annem babam olsaydı…”

Gelecekte yaşayan kişilerse, hep ondan sonra sonsuza dek mutlu yaşayacakları bir hayali düşlerler. Yaşamlarını değerlendirmek yerine yalnızca mucizevi bir kurtuluşu beklerler.


“İdeal prens ya da ideal kadın karşıma çıktığında…”

“Okul bittiğinde…”
“Çocuklar büyüdüğünde…”
“Yeni iş olanağı çıktığında…”
“Patron öldüğünde…”
“Gemi geldiğinde…” yaşam ne güzel olacaktır kim bilir?!!!

Mucizevi bir kurtuluşu bekleyenlerin aksine, kaybedenlerden bazıları da sürekli bir gelecek korkusu içinde yaşarlar:


“İşimi yitirirsem…”

“Aklımı kaybedersem…”
“Başıma bir şey düşerse…”
“Bacağımı kırarsam…”
“Beni sevmezlerse…”
“Yanlış yaparsam…”

Kafaları sürekli gelecekle ilgilendiğinde, içinde yaşadıkları zamanı da kaygıyla geçirirler. Gerçek de olsa, düşsel de olsa, gelecekte olanağını umdukları her şey için kaygı duyarlar testler, fatura ödeme, bir aşk öyküsü, bunalım, hastalık, emeklilik, hava koşulları, vb. Kendilerini düşlere aşırı derce de kaptıranlar, yaşadıkları anın mümkün olasılıklarını da ellerinden kaçırırlar. İçinde bulundukları durumla ilişkisi olmayan konularla akılların meşgul ederler. Kaygı, var olan gerçeği gölgeler. Sonuçta bu kişiler, görme, hissetme, tatma, dokunma ve düşünme yeteneklerini yitirirler. Duyularının tüm gizilgücünü (potansiyel) içinde bulundukları duruma uygulayamadıklarından, kaybedenlerin algıları da yanlış veya eksiktir. Kendilerini ve başkalarını prizmaya benzer bir çarpıklıkla görürler. Gerçek dünyaya etkin biçimde ilişki kurma yetenekleri engellenmiştir.


Kaybedenler zamanlarının büyük bir bölümünü rol yaparak, yapar gibi görünerek, dalavere çevirerek ve çocuklukta alıştıkları aldatma yöntemlerini yineleyerek geçirirler. Enerjilerini çoğunlukla, yapay bir yüzü yansıtan maskelerini korumak için harcarlar. Karen Horney’in yazdığı gibi “Yapay kişiliğin geliştirilmesi daima gerçek kişiliğin yok edilmesi karşılığıdır. Gerçek kişiliğe, yoksul bir akrabaya olduğu gibi küçümseyerek bakılır.”


Rol yapan bir kişi için gösteri çoğunlukla gerçekten daha önemlidir. Kaybedenler, olası davranışlarının tümünü uygun ve içinden geldiğince belirtme yeteneğini baskı altında tutarlar. Daha üretken, kişiliği daha doyurucu bir yaşam sağlayacak başka seçeneklerden habersiz olabilirler. Yeni yollar denemekten kaçınırlar ve şimdiki durumlarını korumaya çalışırlar. Sürekli yineleyen kişilerdir. Yanlıca kendi yanlışlarını yinelemekle kalmazlar, çoğunlukla ailelerinin ve kültürlerinin yanlışlarını da yinelerler.


Kaybeden kişi sevgi göstermekte ve sevgi kabul etmekte güçlük çeker. Başkalarıyla içten, dürüst, gerçek ve direk ilişkilere girmez. Aksine, onları kendi beklentilerine uydurmaya çalışır. Kaybedenlerin enerjileri genellikle beklentilerine göre yaşamaya yönlendirilmiştir.


Kaybeden kişiler zekalarından uygun biçimde yararlanmamakla kalmayıp, bu zekalarını, özür bulmak ve düşüncelerine kılıf uydurmak yolunda yanlış kullanırlar. Davranışlarını haklı gösterme uğrunda özürler ileri sürerler. Bunu yaparken, başkalarını söz kalabalığına getirmeye uğraşırlar. Sonuçta gizli güçlerinin büyük bölümü yararlanılmadan, kavranamadan kalır. Peri masalındaki kurbağa prens gibi, kaybedenler de büyülenmiş gibidirler ve yaşamlarını olmayı istemedikleri bir şey olarak geçirirler.

NEYE, NEDEN İNANIYORSUN?


Bu yazılanları okuduktan sonra sanırım sorman gereken soru budur.


Kendinle ilgili tüm inançlarını sorgulamanın zamanı “şimdi”dir. Bunu şimdi yapmaya başlarsan yaşamını değiştirmeye başlamışsın demektir.
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Neye, Neden İnanıyorsun?" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Uzm.Psk.Dnş.İzzet Zülküf ÇELİK'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Uzm.Psk.Dnş.İzzet Zülküf ÇELİK'in izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     Beğenin    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
İzzet Zülküf ÇELİK Fotoğraf
Uzm.Psk.Dnş.İzzet Zülküf ÇELİK
İçel (Mersin) (Online hizmet de veriyor)
Uzman Psikolojik Danışman
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi50 kez tavsiye edildiİş Adresi Kayıtlı
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Uzm.Psk.Dnş.İzzet Zülküf ÇELİK'in Makaleleri
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 19,643 uzman makalesi arasında 'Neye, Neden İnanıyorsun?' başlığıyla benzeşen toplam 11 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► Empati Eylül 2010
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


10:26
Top