2007'den Bugüne 81,774 Tavsiye, 25,960 Uzman ve 18,161 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!




.
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Sağlık Sistemimiz ve Danışman Psikologluk Uygulaması
MAKALE #9595 © Yazan Psk.İzzet GÜLLÜ | Yayın Eylül 2012 | 2,595 Okuyucu
Bir Manipülasyon Yazısı: Türkiye'de Cinsellik ve Daha Fazla Cinsel Hazzın Psikolojik Koşulları

Sosyal sorunlara duyarlılığımız çok düşük. Hatta hepimizi ilgilendiren bu ortak konuya psikologlar ve diğer sosyal bilimciler bile çok ilgisiz! Ancak bu ve benzeri plaformlarda dikkat ediyorum, cinsellikle ilgili içeriği olan yazılar daha fazla ilgi çekiyor. Ben de hepimizin hayrına ufak bir manipülasyon yaptım, evvela cinsellik başlığıyla ilginizi çektim. Öyleyse şimdi asıl konumuza geçelim :))

Üzülerek söylemeliyim ki çok şeyde olduğu gibi sağlıkta da terazenin şirazesi şaştı, hastalık kavramı gerçek anlamını kaybetmeye başladı. Etten ziyade tuzla alakalı olan bu sorun, hastane sayısındaki artış hızından, kişi başına düşen hekim sayısının dünya ortalamasının altında mı yoksa üstündemi olduğundan çok daha önemli.

Evet, hastalık olgusu maalesef gerçek anlamını kaybetmeye başladı. Halbuki hastalık, organizmanın bir dokusundaki, organındaki ya da işleyişindeki herhangi bir patolojidir / bozulmadır. Bu ise o kadar kolay birşey değildir. Değildir çünkü insanoğlu yaratılışı gereği her daim arıza veren, sürekli doktora gidip gelerek hayatını idame edebilen, çeşit çeşit ilaçlarla yaşamını ancak sürdürebilen yıkık - dökük bir varlık değildir. Değildi de. Taki bir süre öncesine kadar.

Peki ne oldu da insanı yaşatmaya dönük uğraşılar, mesela tıp ve sağlıklı yaşamla ilgili diğer bilimler bu kadar hızlı geliştiği halde hastalıklar aynı süratle çoğaldı. Ne oldu da, “Sağlık... Sağlık...” dedikçe bütün hastalıklar da peşimizden “Hastalık... Hastalık...” dercesine kovalar oldu! Gerçekten de herkes, gittiğimiz her hastanede gördüğümüz üzere bu kadar hastamı böyle?

Hayır!

Kanımca ne hastalıklar bu kadar yaygınlaştı ne de hastaneye başvuran her insan sanıldığı gibi hasta! Bu düşüncemi, zaman zaman çevremde duyduğum, “Bugün 100 hasta baktım, ancak şu kadarı gerçek manada hastaydı” şeklindeki ayaküstü bazı doktor sohbetleri de destekliyor. O halde ne oldu da hastahaneler adeta bir mahşer yeri kalabalığına dönüştü böyle?

“Nasıl olsa muayene de ilaç da bedava. Eee, bedava sirke de baldan tatlı... O halde niye gitmeyelim ki!” diye düşündüldüğü için mi? Yani, “Bedava mezar bulsa yatar” sözüyle kastedilen “Beleşçi” bir insan tipi yaratıldı toplumda da, ondan mı? Yoksa, son yıllarda çevremde sıklıkla işittiğim, “Hastaneler birçok kişinin evden uzaklaşma bahanesi, birnevi sosyal faaliyet alanı oldu” söylentisinin bir dedikodudan öte aslında bir gerçeklik payı taşımasından mı?

Ben bunlara ihtimal vermiyorum. Daha doğrusu vermek istemiyorum. Elbetteki aklı başında hiç kimse durduk yere hastaneye gitmek istemez. Boş yere, avuç avuç, kutu kutu ilaçları sanki şeker tableti gibi ardı ardına yutmayı dilemez. Midesini adeta bir ilaç torbasına çevirmez. Merakediyorum, o halde niye böyle? Üç - beş sene öncesine kadar 1 - 2, taş çatlasın 3 hastane yetiyordu koca şehre de (yetiyordu ama çok sıra oluyordu denilebilir. Ona bakarsanız şimdi de sıra var) peki şimdi ne oldu da on beş - yirmi hastane az gelmeye başladı. Hastalıklar mı patladı? Patladıysa hangi hastalıklardır bunlar? Patlama sebepleri nelerdir mesela?

Hayır, patlayan hastalıklar değil. Patlayan başka birşey... Şahsi düşünceme göre son yıllarda, “Erken teşhis hayat kurtarır, şu kadar zamanda mutlaka hekim kontrolü şart, düzenli kontrol çok önemli, mutlaka hekime danış...” türü telkinlerle insanların dikkatleri sağlıkları üzerine ziyadesiyle çekilirken, bu manada bir bilinçlenme ve farkındalık oluşturulurken, “Hastalığın ne olduğu, nelerin hastalık, nelerin ise hastalık sayılmayacağı” konusu üzerinde durulmadı. Toplum bu hususta aynı ölçüde uyarılmadı, eğitilmedi. Terazinin sürekli bir kefesine yükleme yapıldı, diğer kefe ise büyük oranda boş ve açıkta bırakıldı. Sonunda da terazenin şirazesi şaştı, ayarı bozuldu.

“Yarım doktor candan eder” derler. Yarım doktor insanı canından ediyorsa şayet, yarım bilinçlenme, eksik - ham bir bilinçlenme de insanları -belki canından değil ama- en azından “Hastalık hastası” etti. Öyleki, saatlerce televizyon izlediği yahut bilgisayar başında oturduğu için başı ağrıyan soluğu tuttuğu gibi nöroloji kliniklerinde aldı. Hiç beklemediği bir anda eşini kaybeden biri yaşadığı en insani üzüntüyü amansız bir hastalık zannederek modaya uydu, “Depresyona girdim” diyerek kendini psikiyatri koltuğuna attı. Hava çok bunaltıcı diyerek kapıyı - pencereyi açık bırakarak yatan, dolayısı ile cereyanda kalan da sabahın ilk ışıklarıyla birlikte fizik - tedavi kuyruğu için yollara düştü. “Çok yiyip az hareket eden”, bu yüzden kilo alan biri de burada eşyanın tabiatına aykırı birşey söz konusu olmadığı, görünen köy kılavuz istemediği, bu nedenle de tam tersi bir şekilde, “Az yiyip çok hareket etmesi” gerektiği halde peynirin gramını tarttırmak, portakalın dilimini saydırmak için diyet kliniklerine koştu.

Bu tuhaf gidişattan biz psikologlar da nasibimizi aldık. Bir zamanlar, “Deli doktoru” zannedilerek kimsenin kapısını çalmadığı bizler, şimdilerde, kiminin “Biraz hareketli”, kimisinin de, “Bizimki de çok sakin” diyerek getirdikleri çocukları hakkında ebeveynlere, mantık ilmindeki, “Üçüncü halin imkansızlığı” ilkesini anımsatmaya, dolayısı ile bu her iki durumun da aslında son derece normal davranışlar olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

Yine, yaşanılan her şeyin unutulması için belli bir zaman gerektiği, unutma işinin ateşli bir çaba yahut özel bir yetenek gerektirmediği, unutmayı insan beyninin makul bir süre sonra zaten otomatik olarak kendisi becerdiği halde en acı aşk acılarını dahi biran evvel (vaktinden önce) dindiriversin diye gelen kişileri de aynı şekilde, yaşadıklarının hastalık değil, son derece insani tepkiler olduğuna inandırmaya çabalıyoruz.

Hiç beklemediği bir anda gelen ekonomik krizle birlikte işini - ekmeğini kaybedenlerin en onurlu, en insanca hüznünü, “Anksiyete” görmeye, en doğal “Hamilelik Sitresini” bile hastalık saymaya, bunu bırakın, “Bebeklik çağı depresyonu” diyerek küçücük bebeleri dahi daha gözlerini açar açmaz hastalık çarkı içersine almaya çalışan belli çevrelerin güçlü propaganda ordularınca birkaç cepheden, “Telkin” ateşi altına alınan, çarpraz ateşe tutulan, illaki hasta olduklarına bir şekilde şartlandırılan bu kişileri etkilemek, öyle olmadıklarına inandırabilmek haliyle kolay olmuyor.

Oysaki ne yaşanılan her sorun bir hastalıktır ne de hastalık o kadar kolay birşeydir. Haddizatında hastalık, belirtilerin - semptomların nitelik ve nicelik bakımından bir “tablo” oluşturması hadisesidir aslında.

Bilirsiniz, insana hasta olduğunu düşündüren şey, kişinin yaşadığı ve genellikle rahatsız edici nitelikte olan bazı belirtilerdir. Bu belirtilere sağlık literatüründe daha çok “semptom” denilir. Ağrı, üşüme, titreme, kızarıklık, şişkinlik, sıkıntı, uykusuzluk, halsizlik, yüksek ateş bu semptomlardan bazılarıdır. Bu ve benzeri belirtilerin - semptomların bizatihi kendisi bir hastalık olmayıp (mesela şişkinlik yahut uykusuzluk tek başına bir hastalık değildir, olsa olsa zemindeki bir hastalığın işaretleridir) çoğu zaman, yaşanılan herhangi bir hastalığın dışa vuran, sinyal veren birer ikaz / alarm işaretleridir.

Ancak, bize hasta olduğumuzu düşündüren ve ekseriyetle doktora gitmemize yol açan her belirti herzaman için illaki bir hastalık anlamı taşımamaktadır. Bu ziller her zaman, illaki hasta olduğumuz, dolayısı ile de tedaviye yönelmemiz gerektiği için değil, organizmanın işleyişine ters düşen, onu zorlayan, yapısına uymayan bazı şeylere dikkat etmemizi, yani sağlığımızı korumayı temin için de harekete geçebilmektedir.

Bu tıpkı, kışlada çalan alarm zilinin herzaman için bir “savaş” anlamına gelmemesi, bunun çoğu zaman askerlerin savaşa hazırlanmasını temin için, yani “eğitim” amaçlı olarak da çalabilmesine benzemektedir. Çalan her zili, sırf çalmış olmasına ve sadece sesine bakarak, “Eyvah, savaş var...” şeklinde yorumlamak, hemen akabinde de bu zilin sesini anında kesmeye kalkışmak bizi birgün uğrayabileceğimiz gerçek bir düşman saldırısı karşısında savunmasız bir vaziyette bırakabilir.

Tamam, doğru... Zil çalıyor! Çalmıyor diyen yokki. Hele bir soralım bakalım, niye çalıyor? Niçin çalıyor? Savaş başladığı için mi, yoksa eğitim hazırlığı amacıyla mı?

Önemi dolayısı ile, farklı bir ifadeyle tekrar vurgulamak istiyorum: Organizma her zaman için, “Hastasın, hadi durma, tedaviye koş” diye değil; “Dikkat et, böyle giderse sonunda hasta olacaksın” manasında da bize -belirti diliyle- haber gönderebilmektedir.

O halde bu durumda alınması gerekli yardım ilaç merkezli bir tedavi değil; önleyici nitelikli bir danışmanlık hizmeti olmalıdır. Aynen, askeri eğitim çalışmalarında gerçek değil; yalancı mermi kullanılması gibi. Yoksa eğitim hem çok pahalıya malolur hem de hayati sakıncalar taşır.

Demek anlaşılıyor ki, sözkonusu “zil” eğitim için çaldığında bunu gerçek bir savaş durumu olarak algılamak, boş yere ve çok tehlikeli olduğu halde sağa - sola ateş ederken gerçek mermiler ( ilaçlar ) kullanmak doğru bir yaklaşım değil. Bu nedenle, öncelikle bahsi edilen zili ve bu zilin doğasını, anlamını, sonuçlarını, ne zamanlar, nerde ve ekseriyetle niçin çaldığı gibi hususları doğru tanımak gerekmektedir.

Aksi takdirde, son yıllarda sağlık giderlerindeki hızlı artış da gösteriyor ki bu gidişat hem insanımıza hem de ülkemize çok pahalıya patlıyor. Gereksiz giderlerdeki şişkinlik gerekli giderlerin karşılanabilmesi işinin sürdürülebilirliğini zora sokuyor. Malum, basında da yer aldığı gibi, bugünlerde sağlıkta bazı kalemlerde tasarrufa gidileceği bile dile getiriliyor.

Çözüm için, nacizane düşünceme göre, beden sağlığı için “Danışman Hekimlik”; ruh sağlığı alanı için de, “Danışman Psikologluk” uygulamasına geçilmesi, “Faydalı bilginin şifa vesilesi olduğu” gerçeğinin unutulmaması gerekiyor.

Bu nedenle, sağlık alanında artık sadece medikal - ilaç eksenli tedavilerin değil; yeterli, doğru ve pratik olma vasıflarına haiz, “Bilimsel Önerilerin - Bilgilerin” de bir sağaltım ajanı olarak kullanılması gerekiyor. Aynı zamanda başarılı ve tecrübeli bir uzman hekim de olan kıymetli bir büyüğümün benzetmesiyle, özellikle ruh sağlığı alanında, mesela psikologlarla psikiyatri uzmanı hekimler arasında savcı / hakim ilişkisine benzer bir mekanizma kurulmalıdır. Tabiki, kamunun yüksek yararı esas alınacaksa ve eski köye yeni adet getirilecekse!

Özetle, tıbbi yardım talep eden insanlarımız bu uygulamayla, belirti zili savaş (hastalık) başladığından dolayı mı yoksa eğitim (koruyucu) maksatlı mı çalıyor, bunu anlamak bakımından evvela ön bir elemeden geçirilmeli, gerekli bilgilendirme - bilinçlendirme - yönlendirme bu basamakta titizlikle yapılmalı, tablonun bütününü oluşturmayan, hastalık niteliğinde olmayan gündelik semptomların / belirtilerin gerçek mermi kullanmadan, yani hemen, “Kimyevi İlaç” reçete edilmeden önce evvela, “Doğal Önerilerle” çözümü cihetine gidilmelidir.

Sıcacık sağlık yuvasından başlayıp gurbetteki hastalık diyarına giden yol uzundur... Hastalık bu yoldaki en son duraktır... Hatta belki de hastalıklar bu yoldaki kaza anlarıdır... O halde insanlarımıza bu durağa gelmeden, kaza yapmadan önce danışmanlık yapılmalı, rehberlik edilmeli, yoldaki tabelalar ve uyarı levhaları hakkında aydınlatıcı bilgiler verilmelidir.

“Kaza yapınca yol gösteren çok olur” derler. Ne kadar da doğru! Zaten kaza yapınca, ancak hasta olunca yol gösteren hastanelerin sayısındaki hızlı artış da bunu göstermiyor mu!

Psikolog
İzzet Güllü

Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Sağlık Sistemimiz ve Danışman Psikologluk Uygulaması" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.İzzet GÜLLÜ'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.İzzet GÜLLÜ'nün izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     1 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google Plus'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
.
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.İzzet GÜLLÜ'nün Yazıları
► Ah Şu Psikologluk Psk.İzzet GÜLLÜ
► Eğitim Sistemimiz ve Alternatif Sistem Psk.Dnş.Mehmet Zeki İLGAR
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 18,161 uzman makalesi arasında 'Sağlık Sistemimiz ve Danışman Psikologluk Uygulaması' başlığıyla benzeşen toplam 81 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► Metafizik Gevşeme: Gidişatın Analizi ÇOK OKUNUYOR Ocak 2018
◊ Bir Veda Yazısı ÇOK OKUNUYOR Haziran 2018
◊ Bu Yazıyı İyi Anla ÇOK OKUNUYOR Haziran 2018
◊ Getir Duyguyu, Götür Fiziksel Semptomları ÇOK OKUNUYOR Haziran 2018
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


15:03
Top