TavsiyeEdiyorum.com
TavsiyeEdiyorum.com  
.com
Arama : | Site İçi Arama

Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Güzel Bir Gün…
ÖYKÜ | © Yazan Füsun UZUNOĞLU | Yayın Eylül 2015
Güzel bir gün.
Bu gün, hep ertelediğim bir şeyi yapacağım. En iyi arkadaşımla biraz zaman geçireceğim.
Onun beynindeki ışıltıları, ilgilerini, mutluluklarını yakalamaya çalışacağım. Onun başka insanlara bakışını, yollara, bulutlara, çiçeklere, bakışını izleyeceğim. Bir köhne ahşap binanın bakımsız bahçesini, kırılmış camlarını, zarif tahta oymalarını izlerken, yüreğindeki yitip gitmeyi bekleyen ya da yitip gitmiş şeylere karşı tortulaşmış şefkati izleyeceğim. O sarı bukleli saçları olan çocuğun yumuşak ve pürüzsüz tenini, annesinin elinden kurtulup koşuşunu ve yüzündeki o ürkek gülümsemeyi yakalarken neler hissettiğini anlamaya çalışacağım. Düşüncelerin ve görüntülerin bir kaleydoskop gibi iç içe geçtiğini, bir göz yanılsaması, düş bulutu gibi akıp gittiğini fark edecek ve kendi kendime gülümseyeceğim.
Anılarımı paylaşacağım onunla. Bu sokaktan ne zaman geçmiştim? Bu vitrine kaç kez bakmıştım?
Sonra o restoranın önünden geçerken, Emre’yle geçirdiğimiz saatleri anımsayacağım…
Hep önemli bir şeyler olurdu konuşacak. Hep önemli kararların arifesinde olurdu buluşmalarımız. Bilgelik, sevgi, telaş, bistro keyfi… Hep hareketli, hep hoş, hatırlanası akşamlar olurdu. İnsanlar sorardı:
“Ne o? Yoksa biriyle mi buluşmaya gidiyorsun ?”
“Evet” derdim, “erkek arkadaşımla buluşacağım”, yüzümde gizli bir gülümsemeyle.
Emreyle buluşmalarımızı hatırlayacağım bu gün. Bizim için özel olan sayısız yerler keşfetmemizi. Hep yaşamın gelecek günleri için hayaller kurmamızı ve kendimizi olduğu gibi, savunmasız, acımasız birbirimize açmamızı. Yüzleşmemiz gerekenleri ertelemeden, kendimizle ve birbirimizle dalga geçerek… Evet. Eğlenceli, duygulu, bazen sarsıcı olurdu buluşmalarımız. Bazı kez hoşlanmadığımız şeylerle baş başa bırakırdık birbirimizi. Sonra ayrı yerlere, kendi dünyalarımızı sürdürmeye doğru yola çıkardık.
O köşe başlarını hatırlayacağım. Çiçekçileri. O güzel çiçekçi kızın fotoğrafını çekmek için ne kadar dolanıp durduğumu… Sonra bir gün, çektiğim fotoğrafları bastırıp, tek tek onlara gösterişimi. Ne kadar da mutlu olmuşlardı…Yüzlerindeki duru, komplekssiz sevinci hatırlayacağım.
Bir kafeye gidip oturacağım. Necla ve Refikayla buluşup saatlerce konuşup gülüşüp dertleşip zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız şu kafeye. Yine etrafıma bakacağım, insanların yaşamlarını hayal etmeye çalışacağım. Acaba bu adamla kadın kaç yıldır birlikteler? Güngörmüş ve sakin bir halleri var. Giyimlerinden iyi bir gelir düzeyleri olduğu anlaşılıyor. Sonra insanların mutlu ve sakin bakışlarının ardına gizlenmiş yoksunlukları düşüneceğim. Birbirlerini nasıl kırdıklarını, nasıl yok saydıklarını… Hatta kendilerini bile! Ama yaralar küçük, ya da zaman çok uzun ve birbirlerine bakarken güzellikler görüyorlar artık. Geleceği kurarken içlerinde büyüttükleri hırslar ve yorgunluklar, yaşamanın değerini daha iyi anlamış olmanın dinginliğine bırakıyor yerini.
Birazdan sevdiğim bir salatayı sipariş edeceğim garsona. Garson her zamanki gibi görmeyen gözlerle etrafına bakacak. Ben, başka bir garsonun dikkatini çekmeye çalışacağım... Ve sonunda! Esprili, gülen gözleri olan, ince bir genç, düzgün Türkçesi ve sonsuz nezaketiyle siparişimi soracak. Ben menüden özenle seçtiğim salatamı, buzlu ve ince bir dilim limonlu diyet kolamı söyleyecek, yine etrafımı incelerken büyük bir sabırsızlıkla salatamı bekleyeceğim.
Sonra arkadaşımla paylaşacak başka şeyler gelecek aklıma. Uzun zamandır ertelediğim bir dost ziyaretini yapmak. Nilgün beni özlemle, yanaklarımdan öperek ve sıkıca sarılarak karşılayacak. Ne kadar sahici bir insan olduğunu, ne kadar yaşama bağlı ve ne kadar savaşçı olduğunu düşüneceğim. Acılarını hatırlayacağım. Alzheimer’den kaybettiği annesini ve kısa bir süre sonra onu izleyen babasını… Ara sıra gözlerine gelen gölgeyi yakalayacağım. Bir anlık hüzünlü bakışını… Bana ve başkalarına sağlam duruşunu ama aslında ne kadar duygusal ve kırılgan olduğunu…
Dostum bana kahve yapacak. “Orta şekerli” isteyeceğim bu kez. Yanında likörü ve çikolatayı arayacağım belki. Ardından bunları sıkça paylaştığım başka birini hatırlayacağım. Az şekerli kahve seven birini. Kahvenin yanında mutlaka nane likörü olacak. Mutlaka fal bakılacak… Fincanda yıllar önce çıkan İsa ve Meryem figürünü hatırlayacağım; bir kış günü, şöminenin karşısındaki bir koltukta bakılan falı…
Ardından Bostancı sahiline doğru yürüyeceğim. Uzaktan adalar görünecek. Sisli- güneşli- yağmurlu havalarda ve gecenin ışıklarında adaları canlandıracağım hayalimde. Sonra mimozaları… Bir ramazan günü bir kahvede ince belli bardakta içtiğim çayı ve sucuk ekmekle oruç bozmayı… İskeleye yanaşan vapurları, kahvede tavla oynayan kadın ve erkekleri, bir Levanten düğünü için giyinmiş şık ve renkli grubun önümden resmigeçit yapışını, kedileri, kedileri…
Bir kedi yavrusuyla oynayacağım; bir bahçenin duvarında parmaklıklara sürünen ve sevgi arayan. Onunla konuşacağım. O bana incecik sesiyle cevap verecek gözlerimin içine bakarak. Sonra aniden duvardan atlayıp kaybolacak. Emre’yi özleyeceğim, oğlumu. Kedilere olan düşkünlüğünü…
Hava yavaşça kararacak, güneş pembeden kızıla boyayacak gökyüzünü, uzaktaki o parlak yıldız belirecek. Hani hep erkenden çıkan... Bir İngilizce tekerlemeye kayacak aklım.
“Güzel yıldız, parlak yıldız, bu gece gördüğüm ilk yıldız. Bu geceki dileğim gerçekleşsin.”
Hiç o yıldıza bakarak dilek tutmadığımı fark edeceğim. Birazdan yarım ay, diğer yıldızlar, bulutlar bir bir gelecek ve ben karanlık olmadan hemen önceki o koyu maviyi, o çok sevdiğim maviyi görebilmek için, sahildeki tahta bir bankta sessizce bekleyeceğim. O maviyi beklediğim diğer akşamları düşüneceğim; yalnız, ya da paylaştığım. O maviyi bir başkasının da benim kadar sevip sevmediğini merak ettiğim, ama bunu şimdiye dek hiç sormadığım gelecek aklıma.
Sonra gök koyu bir laciverde dönecek, hafif bir rüzgâr başlayacak, ben eve doğru yola çıkacağım, küçük bir mum yakacağım, sevdiğim bir müziği dinleyeceğim ve gözlerimi kapatacağım…

Kendimle baş başa biraz zaman geçireceğim…

***
Uzaklardan gelen telefon sesi beynimde yükselerek yankılanıyor ve düşüncelerim şimdi ortasından yok edilmiş bir tablo gibi boş ve şaşkın. İsteksizce yerimden doğruluyorum.
“Bu da kim sabah sabah! Acaba kaç kez aradı? Birazdan susar belki…”
Telefona doğru acelesiz ve hoşnutsuz yürüyorum, ben ulaşamadan susmasını dileyerek. Susmuyor. Elim telefona uzanıyor.
Bir an duraklıyorum. Hayır. Açmıyorum. Ceketimi alıyorum, kapıdan çıkıyorum, merdivenlere doğru yürüyorum. Ses giderek uzaklaşıyor.
Kısa bir sessizlik, telefon yine başlıyor çalmaya. Artık çınlaması güçlükle duyuluyor. Bu kez tablom ve düşlerim bozulmayacak diye geçiriyorum içimden. Yürümeye devam ediyorum.


12/11/2008

Füsun
 
     2 Beğeni    
Evrenin Aynası
ŞİİR | © Yazan Gülderen KILIÇ | Yayın Ağustos 2015
Acılarımdan bal süzüyorum

Ruhumun kovanlarına

Değmez mi?

Bir yudum

Gökyüzü içmeye.

Bu hayat

Hep imtihana tutuyor

Geçmek değil mesel

Kalabilen görebiliyor

Olanı biteni.

Şaşkın bakma öyle

Kelimeler arasına gizlenmiş

Gölgeleri okumadan

İçindeki boşluğa

Hep yenik düşersin.

Ne kadar biriktirirsen biriktir

Kilitli kafeslerde

Paranoyak

Bir kaybetme

Sanrısına düşersin.

Yağmur yağarken

Aç avuçlarını

Damlaların

Ellerinde buluşmasına.

Bıraktığında kendini

Evrenin aynasına

Bir sırra

Teslim et kendini.

Gördüklerini

Sakın tutma

Bir yol bul

Anlat

Düşene

Koşana.

Dur bekle

Değsin

Bin yıllık hayat

Derinlerine.
 
     3 Beğeni    
Taksiler, Müşteriler ve Verilmeyen Para Üstleri
ÖYKÜ | © Yazan Hilal BEBEK | Yayın Ağustos 2015
Tek istediğin, başa çıkmaktı bu hayatla.


Bütün tabloları mm’ lik oranları hesaba kataraktan en simetrik hizalara sokarak giderdin pürüzünü hayatının. Tıkanırcasına proje yutarak doldurdun boşluğunu sevgilinin. Kusarak yediklerini, kustun anılarını. Tekrar tekrar yıka bacaklarını. Yıka, temizlen ve arın. Yıka, yıka, yıka bacaklarını. Düşünme artık günahlarını. Yıka, yıka, yıka…

Bütün taksicilerin vermediği 50 kuruşluk para üstlerinde aradın haklarını. “Alacağım o elli kuruşu !!” diye diye adaleti sağladın. Aldın, geri haklarını. Kimse kullanamaz zaaflarını?! Bütün öfkeni, tüm hakkına girilişleri, suistimal edilişleri, 50 kuruşlara geri aldın. İyi alışveriş yaptın.

Şiir denen şeyle, en sofistike halinle en estetize küfürleri yağdırdın. Sürrealist oldun bir de üstelik, realizminin bokunu örttün. Kitap okudun, yazdın, çizdin, entelektüel oldun ? Felsefe, mitoloji, ideoloji.. Mantık, tutarlılık, rasyonalizasyon, entellektüalizasyon.. Dedin ki herşeyin var kardeşim bir gerekçesi… Neden-sonuç ilişkisi.. e kader bir de değil mi… Hiçbirşeycilik canım.. yok yok anlam önemli… 3 günlük dünya, amaan… diye diye çözdün dünyayı.

Entellektüelite pazarından iş çıkmadı, kurtarmadı, olmadı, bazen. Pazarlardan caymadın. Perşembe pazarından taze sebze alacaktın. Domatesleri çürük veren pazarcıdan sordun hesabını bütün çürük hikayelerinin. Bütün çürükleri bir hışımla geri verdin!. Seni kazıklayamaz ki kimse canım! Verecek o sağlam domatesleri! Sensin çürük! Ve o sağlam patatesleri! “Ben seçeceğim seçme hakkım var benim!” Diye diye sağlamıştın düzeni.

Birgün bir otobüse binmiştin. Akbilin bitmiş, yazık. Çaresizdin. Yalnızdın. Akbilsizdin.. Ne yapacağımı bilemiyordun. Ağlayacaktın. Akbilin, bitmiş. Kim bilebilir ki akbilsizliği senin kadar ? Akbil, istedin. En zor anında o otobüs halkından akbil istedin ! Hepsi sustu, sustu, sustu… Akbiliniz yok mu dedin ? Hepsi sustu. Delirdin. Yalan söylüyorsunuz ! Konuşun hiç mi birinizin akbili yok! Sessizlikten nefret ederdin. Ağladın, delirdin, açıklama bekledin otobüs halkından. Deli dediler muhtemelen. Olsun sen sessizliğini böyle onardın. Hesap sordun bütün bir otobüs halkından Bu büyük bir işti.. Geçmişinin bütün sessizleri o koltuklarda belirmişti. Emeği geçen otobüs halkına içten içe teşekkür ettin sonra.


Sol şeritte gitmene izin vermeyen arabayı taciz ettin bir keresinde de. Sonuna kadar bastın kornanın, sonuna kadar. Ulaşacaktın bir yere. Kavuşacağın bir yer, bir an vardı. Kavuşacaktın. Kavuşacağın bir şey vardı. Oysa o, son derece yavaştı. Sonuna kadar bastın kornaya. Sağa geçtin. Sağladın. Suratına baka baka geçtin, göz göze gele gele geçtin.. Engelleyemez ulaşacağın bir yer var senin ! Ulaşamayışlarını da böyle onardın. Ah, sol şeritte yavaş giden.. Katalizör gibi çekti öfkeni. Hep ondandı hep, bütün kavuşamayışların.


Onlarca kitap aldın. Onlarca kitap. Bilmek, öğrenmek, anlamak istedin.. anlayacak birçok şey vardı. Seni anlayacak birçok kitap vardı. Hepsini sıraladın. Acıların, kontrol altındaydı. Onlarca kitap, seni kanatlarına alıp kurtaracaklardı.

Dalıcılık yaptın bir ara da. Dalacak derinler buldun ve derinlerde aydınlık noktalar. Derinlerde yüzebildiğini gösterdin kendine. Bak işte 10 metrede bile boğulmadın! Üzerine git vurgunların! Kayaların ardını, 5 metre, 10 metre sonrasını taradın.. Yılan yoktu, timsah yoktu, köpek balığı yoktu. Tehlike yoktu. Bir ohh çekip, rahatladın.

Binilecek atlar buldun. Dizginleri ele aldın. Ne varsa raydan çıkan ne varsa hayatında kamçıladın. Sağa sürdün. Sola sürdün. Kamçıladın. Hislerini kamçıladın, kamçıladın biraz da kendini.. Arpa verip gönlünü aldın sonra atın. Okşadın yelelerini. Arzularını, hatalarını, raydan çıkışlarını böyle onardın. Ama biraz fazla kamçıladın. Hadi git gönlünü al o atın.

Bir ara kırışıklıklara sardın. Tozlara. Bir de yeni aldığın arabana dadandın. Neden çift çizgiydi o kumaş pantolonlar? Neden tozdu bütün bardaklar? Çizik mi vardı yan kaportada? Tozları yakaladın. Ütüledin kumaşları, ütüledin bütün pantolonları.. Yakaladın arabana çizik atan çocukları. Asayiş berkemaldi. Çizik, toz, kırışıklık, hepsi kontrol altındaydı. Çizik, toz, kırışıklık ?

Hatırlıyor musun bir tv ekranında izlerken, tuttuğun takım şampiyonluğu kıl payı kaçırdığında nasıl çıldırdığını? Barajı geçemedi oy verdiğin parti, hatırlıyor musun o canlı yayın ekranını? Çok çalışmıştın ama daha çok puan aldı çalıştırdığın arkadaşın, anımsadın mı puan tabelasını ve nasıl yıkıldığını ? Kıl payı kaçan hayatlar, kayıplar, acılar, kurbanlar ve mağdurlar. Hepsini birden o ekranın içine o dakika sığdırdın.

Kuyrukta önüne geçene ne güzel haddini bildirdin, ne güzel anlattın garsona tam olarak ne istediğini. Ne güzel iade ettin acımış, bayat çayı. Aa tebrikler ne güzel facebook aktivisti de oldun. Ne güzel kurtardın di mi dünyayı.

Düşündün mü hiç neden o filmdeki yalnız çocuğa fazla ağladın ? Elinde olsa yetim bütün çocukların elbiselerini onarırdın. O kadına neden fazla acıdın? Neden çok öfkelendin o adama? Evcil hayvanlar edindin, kedileri besledin. Saygıda kusur etmedin hiç dilencilere. Yaşlı dedeleri karşıdan karşıya geçirdin. Her kedide her çocukta her yaşlıda her fırsatta, sen nereni onardın ? Yetimlere diye diye o çorbaları her gece sen kime götürdün? Nerelere gittin rüyalarında her gece, hangi gemilerle nerelerden döndün?


Ağrıyan miden, neyi hazmedemedi?

Neye isyan etti dönen başın ?

Yorgunluğun, hangi yüklerini savmak istedi?

Kime kırgındı bedenin ?

Aç kala kala neyin cezasını çektin ?

Hangi faturayı ödedin?


Ve sen gün içinde.. En sıradan detaylarda. Atamadığın eşyaların, sakladığın defterler, karşılaşmak istemediğin yüzler, kızdığın şöförler, kavga ettiğin müşteri temsilcileri, yürüdüğün metrelerce tepelerde aslında hikayenin hangi kısmını sildin, çizdin, yazdın, anımsadın ?


Ne ile başa çıkmak istedin bu hayatta ?
 
     2 Beğeni    
Aşk Olsun Adın
ŞİİR | © Yazan Nilgün YAMANER | Yayın Temmuz 2015
Yalnız insanlar; yaşayamadığı, tadamadığı sevgiyi anlatıyorlar. Sözlerinde, davranışlarında, arayışlarında hep bu yaşanmamışlık dolu. Gözlerindeki hüzün, dalıp gitmeler çok uzaklara. Bu yarım kalmışlığı doldurmak istercesine koşuşturup duruyorlar, savruluyorlar oradan oraya....
Oysa hayatın kendisi olmalıydı sevgi. Özü olmalıydı. Dokunmalıydı onlara. Korumalıydı, kollamalıydı. Merak etmeliydi, şefkatle sarmalıydı. Sormalıydı, sorgulamalıydı. İhtiyacı olduğunda hissetmeliydi onun söylemesini beklemeden. Dillenmese de bilmeliydi sevildiğini.
Başka olmalıydı sevgi; Balıkların yüzdüğü , kuşların uçtuğu gibi hissetmeliydi insan kendini. Sonra yanında olmalıydı sevdiği. Ağaçlar başka olmalıydı, çiçekler başka kokmalıydı , kuşlar onlar için söylemeliydi en güzel şarkılarını.
Yıldızlar başka parlamalıydı onlara. Göz atmalıydı uzanınca çimlerin üstüne geceleri. Ilık haziran akşamlarında yağan yağmur toprağa değmeden her zerreciğiyle kalplerinden süzülmeliydi. Karlar başka yağmalıydı, beyazları başka olmalıydı, değince tenlere eriyip su olmalıydı.
Aklını ve ruhunu sımsıkı sarmalamalıydı. Onunla büyümeliydi. İçinde var olanları çıkarmalıydı ortaya ya da kalın bir çizgi atmalıydı. Sözlerini anlatmak istediği gibi anlamalıydı sevdiği. Dinlemeliydi, dillendirmeliydi sözlerini..
Bir başkasının göremeyeceği gözle görebilmeliydi. Tıpkı Mecnunun Leyla’sı gibi. Yapamadığında onun istediklerini; kendisini yarım kalmış, tamamlanmamış hissetmeliydi. Tek taraflı değil, eş olan , gerçek eş, yarım tanesi ve tanelerin birleşip birtanesi olduğu. Ama ille de çıkarsız ve içten...
Açmıydı karnı? üşümüşmüydü yoksa? Üzülmüşmüydü? Ah hissetseydi. Sadece hissetseydi. Yapamayacağı, yetişemeyeceği hiçbir şey yoktu. Aradı durdu onu. Varmıydı, yokmuydu. Savruldu, savruldu… Hayalle gerçeğin bir türlü örtüşememesi. Yorulmuştu artık… Canın ve gönlün bu coşkunluğa gücü yoktu. Olsa da yoktu, ulaşsa da yoktu.

Birden çıkageldi; Neye ihtiyacı varsa, neyi yaşamayı hayal ettiyse onu yaşamaya başladı. Ama zamansızdı gelişi. Geç kalmıştı işte çok geç kalmıştı. Çünkü o istemeyi öğrenemediği gibi üzmeyi de öğrenememişti... Yetinmeyi öğretti kendine; sevmekle yetinmeyi. Ağlayarak uykuya daldı. Başucunda duran Kitapdillendi:

“ Allah gözetir ve korur. O en iyi koruyucudur ve merhametlilerin en merhametlisidir. Allah bize yeter o ne güzel gözetendir.”
 
     1 Beğeni    
Gönül Sözüm
ÖYKÜ | © Yazan Nilgün YAMANER | Yayın Temmuz 2015
Aşk; sahici, içten, gerçekten hissedildiğinde , en derininden etkileyen insanı. Ya ortasındasındır aşkın ya da dışında… Ya vardır ya da yoktur…
Aşkı filmlerde, dizilerde, romanlarda yaşanır zanneder olduk nicedir. Sevgilim, aşkım kelimelerinin hoyratça kullanılması içimizi acıtır oldu. Birkaç günlük ya da aylık, ne olursa olsun sığ, ne olduğu bile belli olmayan beraberliklerin adını aşk koydular.
Nedir aşk dedikleri? Aşk odunda yanmak ne ola ki? Kaç kere yaşar ki insan ömrü hayatında? Yoksa aşk diye hissettiği insanın nefsani, öylesine bir duygu mu? Neden çabucak tükeniveriyor? Niye silkelemiyor, neden darmadağın etmiyor bizi. Öyle olması gerekmez miydi? Genç kızlığımda okuduğum beyaz dizilerden başlayarak böyle yaşanıyordu aşk romanlarda…-
Mevlana diyor ki: “İnsaf et, aşk güzel bir iştir! / Onun bozulması, güzelliğini kaybetmesi, (insanlardaki) tabiatın kötü niyetli oluşundandır. / Sen, kendi şehvetine ve arzularına aşk adını takmışsın; / Hâlbuki şehvetten kurtulup aşka ulaşabilmek için yol çok uzundur.”
Yol uzun, zorlu. Çabalamak gerek, korkmak gerek. Çünkü kaybetmek kolay yakalamak sa bir o kadar zor aşkı. İnsanı var eden aşktır aslında Yaşadığını fark ettiren, her şeyi anlamlandıran. Yüzünü güldüren. İyi ki varım, iyi ki yaşıyorum dedirten. Olgunlaştıran, duygularına duygu katan, düşündüren. Birinin ötekine güneş olduğu. Aydınlatan, nurlandıran. Olduğu gibi kabul eden önce ama sonrasında, içine girdiğinde olunması gerektiği gibi olunmasını sağlayan.
Koşulsuz, sessiz kabullenişler. Bir başkasının göremeyeceği gözle görebilmek. Tıpkı Mecnunun Leyla’sı gibi. Yapamadığında onun istediklerini; kendisini yarım kalmış, tamamlanmamış hissetmesi gibi. Tek taraflı değil, çift yönlü, birbirini tam anlamıyla tamamlayan, eş olan , gerçek eş, yarım tanesi ve tanelerin birleşip birtanesi olduğu. Ama ille de çıkarsız. Ve samimi. Tıpkı ilk aşk gibi…
Karşılıklı olmalı aşk. Tek yanlı yaşananın adı aşk olmamalı. Çünkü sevilen sevendir aynı zamanda. Hani yüce yaradan sevdiğini üzermiş ya kendine yakın olsun diye. Kendisine samimi, içten gözyaşı döksün diye. İbadet ederken bile içi titresin diye. Gerçek aşıklar da acıya sabreder, üzüntüye de. Çünkü bilir sevildiğini. Okşanmasa da, koklanmasa da, yanında olamasa da sevdiği; bilir onun düşündüğünü…
Gerçek aşk çok yönlü olmalı. Aşkı yaşayanlar, her şeyi yaşamalı. Bu dünyayı ve asıl sahibimizin, yerimizin neresi olduğunun farkında olmalı…
Aşkı yaşayanlar zaman içinde öylesine benzeşip, birbirleriyle kaynaşmalılar ki, yok olduklarında, toprağa karıştıklarında, zerreleri birbirine öylesine yapışmış olmalı ki ayrılamamalılar. Onların zerrelerinden açan çiçekler bile yan yana düşmeli.
Aşkı yaşayanın aşkı akarsu gibi olmalı. Donmamalı suları, kirlenmemeli, kirletilememeli.
Ve melekler şahit olmalı yaşanılası aşklara, imrenmeli, söylemeli, göklere ve bilinmeyenlere.
Yaratılmışlar içinde birinci olmalı Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Ferhat İle Şirin çoktan ama çoktan unutulmalı…
 
     Beğenin    
Hep Yeniden Başlamak Gerek
ŞİİR | © Yazan Esra ERDOĞAN | Yayın Temmuz 2015
HEP YENİDEN BAŞLAMAK GEREK

CANINA OKUMAK DEĞİL ÜSTÜNE KOYMAK

İNSANA YAKIŞIR YAŞAMAK


İNSAN OLMAK

ALLAH BİR AKIL VERMİŞSE, BİLDİĞİ VARDIR DEYİP
KULLANMAK GEREK

VİCDAN SAHİBİ OLMAK

KUKLA OLMAMAK MESELA

BİREY OLMAK

AŞK OLSUN DİYE AŞIK OLMAMAK
ve
AŞKA AŞKOLSUN DEDİRTMEMEK

YAŞAMAK LAZIM KISACA

ÖYLE GELDİĞİ GİBİ DEĞİL
YAKIŞTIĞI GİBİ İNSANA... e.e
 
     Beğenin    
Hayata Dair..
ŞİİR | © Yazan Esra ERDOĞAN | Yayın Temmuz 2015
BAKIN BU ÇOK ÖNEMLİDİR... BİR İNSAN İNSANI SEVMİYORSA, KENDİNİ DE SEVMİYORDUR... GÜVENSİZDİR KENDİNE VE BAŞKALARINA... O İNSAN SİZE NE KADAR NUTUK ATARSA ATSIN BİR KÜF KOKUSU ALIRSINIZ... BU RİYANIN KOKUSUDUR ASLINDA... RİYA KÜF TUTMUŞ YÜREK GİBİ KOKAR... KOZADAN ÇIKAMAMIŞ VE ÖLMÜŞ BİR LAVRA GİBİ... SİZE ASLA BİR KELEBEĞİN KANAT ÇIRPIŞININ LEZZETİNİ TATTIRAMAYIŞI DA BUNDANDIR. e.e

Soru ve önerileriniz için benimle iletişime geçebilirsiniz.
www.esra-erdogan.com
 
     1 Beğeni    
Aşk'a Dair
ŞİİR | © Yazan Esra ERDOĞAN | Yayın Temmuz 2015
Bu ara yazasım var
Hazır elim değmişken şu aşkı da yazayım dedim.
Sonra düşündüm nasıl yazılırdı ki bir aşk
Yaşandığı bilinmeyen...
Ben de öylece bıraktım, masumiyeti çizilmemiş, kendisi yazılmamış kaldı. e.e
 
     2 Beğeni    
Hangimiz Sansliyiz?
ÖYKÜ | © Yazan Handan HORASAN | Yayın Haziran 2015
Cocuklarımız o kadar masumlar ki!
Onların sadece temel ihtiyaclarını karşılayarak anne ya da baba olamayız!
Onların ruhunu beslemek ve onları hayata hazırlamak zorundayız.
Bazı çocuklar diğerleri kadar şanslı doğmayabilir ama...

Küçük bir çocuk; dogustan bir kolu eksik olarak dunyaya gelmiş.
Yani yaşamı boyunca belki diğer insanları görüp kendinde olmayanın boşluğunu tamamlamaya çalışacak.
Ailesi onun için protez bir kol yaptırmış ve günü geldiğinde o protez kolu ona her gün hayranlıkla seyrettiği "iron man" karakterine hayat veren aktor getirmiş. Aynı zamanda bu yapay kol iron man karekterininki ile aynı renk ve görünüşte; içocuğa aşina olduğu ve yüzünü güldüren şekliyle sunularak aslında sadece kolundaki değil ruhundaki o eksikliği de tamamlamaya çalışmışlar.
Belki senelerce alay edildi, belki geceleri sessizce ağladı yatağında, belki düşerken tutunamadı diğerleri gibi...
Ama yinede ailenin bu tutumu ona kendini özel hissettirecek.
Bu yüzden bu çocuk aynı zamanda bir çoğuna göre daha şanslı!

Bazen unutuyoruz onların ne kadar hassas olduklarını ama unutmayalım.
Çocuklarımız cok değerli!
Onların psikolojisini göz ardı etmeyelim.
Güzel bakışları arkasında saklıdır bütün hayalleri...
Onlardan gelen sinyalleri farkedin!
 
     1 Beğeni    
Hakikâtin Sesi
ŞİİR | © Yazan Handan HORASAN | Yayın Haziran 2015
Sanatın bir yerine sadece bir parcasına derinden dokunur ya insan...
Belki bir tını, belki siirler, belki de resmediyor kendi gerçekliğini...
Uzun uzun gözlerine baktım bana sesini lutfederken.
Kimbilir hangi yüreklere, nelere değmiş elleri, gözleri, yüreği...
Kulagım agırıyor dedi kadın!
Acaba neleri duymak istemiyor diye geçirdim içimden(?)
Gozlerim dedi sonra,
Neleri görmek istemiyordu ki(?)
Üzüldüm bir an!
Aslında birlikte adım atabilirdik; onun hayatına dahil olmaktı artık arzum;
Eğitim ve becerilerimi sayfalarca sunup bir insan hayatına dokunacagımı unutarak bas gostermek degildi amacım!

Tüm duyumlarını kapatmak istercesine baktı yüzüme.
Bir çocuk masumiyetini görüp sarılırım ellerine; aramızdaki mesafeyi unutarak.
Mesafe size değil ki, mesafe yüreği soğumuşlara...
Kadın; anne, sevgi, aşk ve güzellik demekse eğer,
Ben senin yüregine değdigim kadar huzurluyum.
Ve sen tatlı bir hanımefendi,
Kapat gözlerini görme.
Kulaklarını da elbette duyma.
Gerekiyorsa güzel olmalı veee
Nihayetinde,
Öyle olacak...
 
     Beğenin    
Bir Rahibin Hikayesi
ÖYKÜ | © Yazan Burak ASLAN | Yayın Mart 2015
Bir rahip 50'li yaşların sonunda emekli olmaya karar vermiş. Bir gün yolda giderken bir arkadaşına rastlamış. Arkadaşı rahibe:

- Bunca yıl bir kilisede bir kabinin içerisinde insanların günahlarını çıkarıp durdun, onların en mahrem anılarını dinledin. Peki ne geçti eline? Koca bir hayat boşa geçmedi mi? demiş. Rahip arkadaşına bakmış ve şöyle demiş:

- Ben o kabinin içinde insanlarla yalnız kaldım ve meslek yaşantım boyunca iki şeye şahit oldum. Birincisi insanların göründüğü kadar mutlu olmadığını gördüm.
ikincisi "KESİNLİKLE YETİŞKİN BİR İNSANIN OLMADIĞINI gördüm!!!

Hepimiz içimizdeki çocuk ile yaşıyoruz. Çocukluğumuzda bize kim olduğumuz söylendiyse, ona inanıyoruz ve ona uygun bir hayat kuruyoruz, hem de hiç farkında olmadan...
 
     1 Beğeni    
Merhamet
ŞİİR | © Yazan Damla DOĞRU | Yayın Şubat 2015
Yüreğinde merhamet olduğu sürece
İnsan kalır insan.
Merhameti olmayan insan;
Yapraksız ağaca,
Kumsalsız denize benzer.
Merhamettir bizi bir taştan farklı kılan şey.
Dünyaya merhametle bakın,
Her şeyin,
Algıladığınızdan ne kadar farklı olduğunu
Göreceksiniz.
Psk.Damla DOĞRU
 
     1 Beğeni    
Dört Mevsim
ŞİİR | © Yazan Damla DOĞRU | Yayın Şubat 2015
Dört mevsimi kış etme kendine,
İzin ver yaz ve bahar da yanında kalsın,
Sen kendini sevmezsen,
Kim sevebilir seni
Senden daha çok.
Kendine değer ver.
Herşeye inat gülümse.
Sen istediğin için olur bazı şeyler,
İstemekten çekinme,
Hakettiğin değeri herkesten iste.
Vermeyenler için üzülme,
Onlar senin içindeki güzellikleri göremeyenlerdir.
Psk.Damla DOĞRU
 
     1 Beğeni    
Gençlik, Yaşlılık, Zaman ve Denge Üzerine
ÖYKÜ | © Yazan Gizem UZBİLİR | Yayın Şubat 2015
Uzman Psikolog Gizem Uzbilir

Bu yazdığım yazı size psikoloji bilgisi verme amaçlı yazılmadı. Bu yazıda sizler ile düşüncelerimi paylaşmak ve sizi düşünmeye sevk etmek istiyorum.

Tanımadığım yaşlı bir teyze çok etkiledi bugün beni. İstanbul şehir içi otobüslerinden birinde bu 80 yaşındaki şeker kadının karşısına oturmuştum. Sır verircesine, sesini kısıp, ağzını saklayarak muzip bir şekilde söylediğinde öğrendim yaşını...Kısa yolculuğumuz sırasında bana uzun zamandır merak ettiği bir durak isminin anlamını sordu. Akıllı telefon sayesinde bilgi çok yakındaydı, buldum, söyledim. Çok mutlu oldu. “Ne zamandır merak ediyordum, soruyorum buradan her geçtiğimde, kimse bilmiyordu.” dedi ve ekledi “Ne güzel bir şey aslında teknoloji, ben anlamıyorum unutuyorum nasıl kullanacağımı. Ama zararı da çok bu teknolojinin. Ailedeki iletişimi azaltıyor”. Ne kadar doğru bir gözlem... Sonra da o gün ne kadar yorulduğundan, nasıl koşturduğundan, yalnız yaşadığından bahsetti. Otobüsten inmesine çok az kalmıştı ki – dedim ya kısa bir yolculuktu – “Eskisi kadar mutlu değilim artık, yaşlandım. Gözlerim daha az görüyor, çabuk yoruluyorum, arkadaşlarım da benim gibi yaşlandı, o nedenle arkadaşlarımla da birbirimize gidip gelemiyoruz, yalnızım zaten evde de.” dedi. Sonra şöyle devam etti: “Yaşlılık kısıtlıyor insanı, eskiden yaptığım aktiviteleri artık rahat rahat yapamıyorum. Eskiden spor yapardım, yürürdüm, kitap okurdum, arkadaşlarımla görüşürdüm. Demek ki bir şeylerin sonu geliyor.” O an ne diyeceğimi bilemedim. “Hayır lütfen böyle düşünmeyin, kendinizi mutlu edecek bir şeyler yapabilirsiniz, yaşlılığa olumlu pencereden bakmaya çalışın, ne kadar bilge gözüküyorsunuz, yaşınızı da hiç göstermiyorsunuz” demek geldi içimden. Güvence vermek ve bana gösterilen yarayı sarmak istemiştim. “Haklısınız zor olabilir anlattıklarınız ama yine de belki kendinizi mutlu edecek bir şeyler bulabilirsiniz.” diyebildim.
Varoluşsal gerçekliğimizin inanılmaz acısı... Evet doğruydu insanlar doğar, büyür, gelişir, yaşlanır ve ölürlerdi. Evet biliyorduk insan bedeni yaşlandıkça eskiden rahat rahat yapılan aktiviteler artık zor gelmeye başlıyordu. Yaş geçtikçe, insanlar yakınlarını birer birer kaybediyor, kayıplar artıyordu. Gençliğin ışıltısı, enerjisi, büyüsü belki azalıyordu yaş geçtikçe...Kim bilir? Belki de bu yaşlılığa, gençliğe ve zamana nasıl baktığımıza göre değişiyordu. Belki önemli olan nasıl algıladığımızdı zamanı, geleceği ve kendimizi. Belki de önemli olan hayaller ve hayalleri gerçekleştirecek motivasyonu bulmaktı.

Neden bu kadar çok etkilendim bu tatlı kadından? Çünkü onun gözünde gördüm o hissi. Nasıl tarif etsem.. Geçen yılların ve kaybolan fırsatların farkındalığını anlatıyordu bu bakış. O gözler ve o yüz ifadesi... ‘Gençken fırsatları değerlendir, dilediğin gibi yaşa, çok geç kalma hayata’ diyordu görüp özendiği gençlere bu tatlı teyze.

Çevrenizdeki yaşlı insanları mutlu etmeye çalışmanızı öneririm. Varlığınız, hoş sohbetiniz, aldığınız küçük bir hediye, ayırdığınız küçük bir zaman, bir gülümseme ve bir teşekkür... Yaşlı insanların yaşayacakları kısıtlı zamanı iyileştirecek küçük bir dokunuş. Mutlu ettikçe mutlu oluyor insan. Mutlu ilişkiler, mutlu insan...

Ben üniversitedeyken arkadaşlarımdan şu cümleyi çok sık duyardım: “Öğrenciyken zaman çok, para yok; işe girince para var, zaman yok.” Bu cümlenin bir değişik versiyonu da gençlikle yaşlılık arasındaki farklara uyarlanabilir. “Genciz, sağlık var, olanak var, iş çok, boş zaman yok; yaşlıyız boş zaman var, iş yok, enerji ve sağlık yok” Evet genciz, evet geleceğe yatırım yapmak önemli, evet yaşlılığımızı ve ileriki zamanları düşünmemiz gerekir. Ama burada tartıya koyup ince ayar tartmamız gerekiyor kararlarımızın sonucunu... Gençliği tümden heba edip sadece gelecek odaklı yaşamak mı, yaşlılığı veya geleceği düşünmeyip sadece anı yaşamak mı, yoksa...? Mutluluğa açılan kapılardan birinin anahtarının, bu sorduğum sorunun cevabına bağlı olduğunu düşünüyorum. Her an, her yerde, her kişiyle : “Denge”

Dengeli ilişkiler + dengeli ebeveynlik + dengeli dostluklar + dengeli duygular, dengeli düşünceler + dengeli beslenme + dengeli spor = Dengeli bir ruh hali ve dengeli bir yaşam
 
     Beğenin    
Yıllar Yıllar Önceydi
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Ocak 2015
Yıllar yıllar önceydi.
Adam elinde demli çay bardağını yudumlarken, gözlerindeki ışıltıyla anlatıyordu karşındaki kadına. Kadın can kulağıyla dinliyor.İçinden hasretle andığı babasının yerine koyuyor onu. Kirli sakal, kırışıklıklarla dolu yüzde olduğundan daha yaşlı görünüyor.
Sohbet koyulaşmaya başlıyor. Emekli olduğu işine girişini bugün yaşıyormuş gibi anlatıyor. Açık hava, kış rüzgarı masanın etrafında. Kars’da başlayan hayatın İstanbul ve Ankara dönüm noktaları. Soğuk, sıcak sohbet ve çayla karşılıklı ısıtarak sürüyor.
Akrabasının yanında,işe girdiği Ankarada bir hükümet işine başvurudan haberi oluyor. Ya kısmet. Umut, başvurusunu yapıyor. Hanımı ve 6 çocuğu köyde. Haber mektupla gelecekmiş. İstanbul’a çalışmaya gidiyor. Bir gün koşarak, elinde bir zarfla müjdemi isterim amca diyen bir kız çocuğu sesi. Adam heyecanlanıyor. Memurluğa kabul yazısıydı. Torpili de yoktu. Hemen hazırlıklara başladı. Sağlık raporu gerekiyordu. Gece yarısı yengesinin kapısına dayanır. Sağlık raporunu İstanbulda alacağını bile unutmuştu. Ankarada hastanede işini halleder. Ona İstanbul da bir müzede odacılık görevi verilmiştir. Takım elbisesi, saygın insanlarla başlar göreve. Tarihi İstanbulda , tarihi koruyan yerde. Çocukları getirmek kalmıştı köyden. Kara trenle çıkarlar yola. İstanbulda akrabalara sığınılır. Bir arsa satın alır, taksitle. 2 göz oda için. Komşulardan elektrik veren de vardır, kapılarını kapayan da. Ev büyütülür, çoluk çocuk yaşarlar birlikte.Yeni yuvalarında.
Emekli olur, duramaz boş. Arkasından onu ve çalışkanlığını anar arkadaşları. Başlar ufak ufak koşturmalara, İstanbul yollarında , tarihin içinde , torunları ve onların dedelerinden beklediği şekerlerle ..Bir evlat toprağa verir, yollar unutturamasa da acısını, güler yine gözleri ve Anadolu sıcaklığı, insanlığı yüreğinde.
 
     Beğenin    
Almanca Bilen Var Mı
ÖYKÜ | © Yazan Süleyman KALMAN | Yayın Ekim 2014
ALMANCA BİLEN VAR MI
Acemi bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi ya da henüz bitirilmemiş izlenimi veren, çıkık, kaba elmacık kemikleri, gecikmiş sivilceleri ve onların bıraktığı izleri barındıran bir yüz ve onun üzerinde bir- iki tıraş kaçkını kıl, yamru-yumru, kazınmış bir kafa. Soluk, açık renk bir ten ve insanın gözünü kaçırdığı, karşılaşmak istemediği anlamsız, ebleh bakışlar.
Üzerinde epeyce kalın -büyük ihtimal örme- solgun, tiftiklenmiş, kırmızı bir yün kazak. Boynunda, kırmızı rengi solmuş, kirli ve yıpranmış bir spor kulübü atkısı.
Lokalde maç seyredenlerin arkasındaki bir koltuğa oturmuş, elinde bir kitap, televizyondaki maçtan çok elindeki kitapla ve yanındakilerle ilgili, yirmi beş-otuz yaşlarında ama haliyle- tavrıyla onlu yaşları geçmemiş izlenimi veren birisi.
Millet maça kaptırmış kendini, bağırıp-çağırıyor, heyecanlanıyor, takımı atağa kalkınca ayağa kalkıyor, gol pozisyonlarında yırtınıyor vs… Bizimki, yerinden kıpırdamadan, elindeki sarı yapraklı eski kitaba bakıyor ve bir de yanındakilerin suratına.
Ben hemen arkasındayım. Dakikalarca sağındaki kişiye bakıyor. Gözlerini suratına dikmiş, yiyecek gibi… Yanındaki de, her an kalkabilirmiş gibi kabanıyla oturan esmer gençten biri. Uzun süre cep telefonuyla konuşuyor. Bizim kırmızı kazaklı da onun suratına bakıyor. Sanırsın ki, uzayıp giden telefon konuşmasından rahatsız oldu da yanındakini uyaracak. Görüşme bitiyor. Ancak bizimki bakmaya devam ediyor.
Bir süre sonra, sadece sağına değil, soluna, arkasına da dikkatlice ve rahatsız edici bir biçimde bakıyor. Neredeyse kafasını kabuğundan uzatabildiği kadar uzatıp, döndürebilen bir kaplumbağa gibi. İnsanların burnunun dibine giriyor.
Lokaldekilerin çoğu günlerini sohbetle, tavla, okey gibi oyunlarla, son bir fırsat ümidiyle at yarışı oynayıp zengin olmayı hayal ederek geçiren emekliler. Kırmızı kazaklının onlar tarafından tanınan biri olduğu belli… Büyük ihtimalle onlardan birinin oğlu. Lokalin müdavimi oldukları için onun bu hareketlerini yadırgamıyorlar. Bu deneyim, benim gibi yenilere de sirayet ediyor. Ancak yine de onunla göz göze gelmemeyi tercih ediyorum. Çünkü ne yapacağı, ne diyeceği kuşkulu. Davranışları akıl sağlığı hakkında soru işaretleri oluşturuyor.
Maçın devre arasına yaklaşılıyor. Seyircilerin çoğunun tuttuğu takım mağlup… Serzenişler, teknik direktöre akıl vermeler, şunu çıkar, bunu al, bu ne biçim kadro demeler, takımın golcüsüne kızmalar gırla gidiyor. Bizimkinde bir değişiklik yok. O kitabıyla ve çevresindekilerle ilgili. Biz ise onu yok farzetmekle.
Tutulan ve mağlup durumdaki takım, ahlar vahlar arasında bir gol daha kaçırırken, bizimki kimsenin beklemediği bir anda, nafile bir seslenişle soruyor:
“Almanca bilen var mı?”
Hiç kimsede ses yok. Herkes yine o yokmuş gibi maça dalmış durumda. Ben elindeki kitaba bakıyorum. Tamamı Almanca, çok eski ve sayfalarındaki şema ve rakam çoğunluğundan teknik bilgiler içerdiği anlaşılan bir kitap olduğunu görüyorum.
Kırmızı kazaklı, kabak kafalı adamımız hiçbir şey anlamadığına emin olduğum o kitaba dakikalardır bakıyor demek ki… Belki de saatlerdir.
Devre arası oluyor. Bir ara tuvalete gidiyorum. Geldiğimde kırmızı kazaklının loca gibi tüm lokali arkadan ve geniş bir açı ile gören bir yere oturduğunu, kitabı yine ortasından açarak önüne koymuş olduğunu, kitaba bakmadan bön bön ama uzun uzun çevreye baktığını görüyorum.
Tuhaf bakışlarla çevreyi süzerken, babacan bir amcanın gelerek, “Aferin, ne çalışkan çocuksun sen…” deyip başını okşamasını ve onu takdir etmesini bekler gibi sanki. Böylece gidemediği, bitiremediği okullar, edinemediği meslekler, ıskaladığı hayat, hepsi, hepsi bir anda yok olup gideceklermiş gibi.
Tuttuğum takım, kırmızı kartlar, kaçan goller, hakeme edilen küfürler vs. eşliğinde yenilirken, maçtan aklımda kırmızı kazaklının gecikmiş, kırık ve nafile sorusu kalıyor yalnızca.
“Almanca bilen var mı?”
 
     1 Beğeni    
Meşk-İ Aşk
ŞİİR | © Yazan Murat ÇAKIR | Yayın Ekim 2014
Aslı gurbet sureti sılaymış aşk denilen şey
Ruh ile beden arasında fasılaymış epey
Âhiri ezaymış amma sanmışım bir sefa
sükutu hayal oldu meğer yok imiş vefa
Şeytani bir arzuymuş derdime olmadı merhem
Bir acı zakkummuş elimde kalan matem
Meşki aşk sanan düşermiş peşine nefsinin
Hakikati kaybolup yitince canda hayası
Aşkı meşk eyleyen düşmanıymış iblisin
Izdıraptan mest olup bitince ruhda riyası

zayî/m.çakır
 
     Beğenin    
Yeni Romanım
ÖYKÜ | © Yazan Özlem AKKEL | Yayın Eylül 2014
Sayın tavsiyeediyorum.com ziyaretçileri, Kanes yayınlarından çıkmış olan psikolojik romanımın takibini ozlemakkel.com sayfamdan yapabilirsiniz. Aşağıda linkini vereceğim sitelerden veya diğer internet kitapçılarından ve D&R mağazalarından sipariş verebilirsiniz.
Şimdiden iyi okumalar dilerim.

Tüm D&R Mağazaları
Kitapyurdu
İdefix
Say Kitap
Final yayınları
Pandora
Kanes Yayıncılık ve
diğer online sipariş noktaları
 
     Beğenin    
İstanbul Ritüelleri Anadolu Yakası –kadıköy
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Eylül 2014
İSTANBUL RİTÜELLERİ
ANADOLU YAKASI –KADIKÖY


Bu Cumartesi sabah her zamankinden erken uyandım.Yağmur sesi ve havanın temizliğini odamın açtığım penceresinden içime sindirdim. Yatak keyfini seviyorum 40 ımdan sonra. Oğlumla edindiğim alıskanlık. Muratın da saygı duyduğu.O erkencidir Nazan gibi .

Bonzaiden size yazdığım sevgili genç hastanede. Kurtuldu ve tedavi sürecinde .Onu ziyarete gidiyorum. Anneye moral olsun diye. Semsiyem yok. Biraz ıslanmak hosuma gidiyor. Ağaçları bol -kır bahçeli hastanedeyim. Beyaz tenli, güzel yüzlü, içi yüzüne yansımıs kadın beni karsılıyor. Birkaç önerim oluyor. Umarım sonra daha çok faydam olacak onlara.

Yolum Kadıköy-söğütlüçesme caddesinde. Gelinlikçiler arasında..Çok güzel modellerler çıkmıs arkadaslar. Haberiniz ola. Daha bir saat var. Yağmur az da olsa devam ediyor. Sokak kesfetmeyi her zaman cok sevmisimdir. Eski Salı pazarının etrafı olan bölgedeyim. Kendime güzel silebezi bir elbise alıyorum.Yesil, rahat, uzun ve dantelli ..Export fazlası ürünleri uygun fiata bulabilirsiniz. Güleryüzlü ve isini bilen bir satıcı ile daha sık görüseceğimi düsünüyorum. Oradan ayrılırken , ıslanmıs saçlarımla yağmura aldırıs etmeden kücük esnafları seyrederek yürürken Kusdili caddesinde Karadut sokak da Kekik Ege Mutfağı yazılı lokantayı görüyorum. Dısarda durmak istiyorum.İçerden seçimi yapıyorum, temiz ve güleryüzlü çalısanlarla konusup.oturuyorum.Ayvalık da evliliğimin ilk 9 ayında yasamak ve İzmirli meslektaslarımdan Ege ye ilgim baska. Tabii “gönlüm egede kaldı” ile Sezen Aksu nun hissettirdikleriyle..
İçerde bir kitap rafı ilgimi çekiyor. Cahit Kara yazarın adı. Lokantanın sahibinin abisi. Edebiyat öğretmeni İzmirde. Sinoplu aile ilgili İzmire ve ege mutfağına. Gençler servis yapıyor, sıcak ,samimi. Hüseyinden rica edince bir fotografım oluyor oradan sizin de uğramanızı, tatmanızı diliyorum.KEKİK sizi bekliyor.
Oradan ayrıldığımda randevu saati gelmisti. Ales sınavına girmek istiyorum. Bana destek olacak sevgili Özgür ÖĞRETMEN. Oldukça tatmin edici danısmanlık hizmetinden sonra yeni bir yolculuğa yelken açacağımı hissediyorum.
Eve hemen dönmek istemiyorum . Hava açmaya basladı. Kalabalık artıyor. İlerlerken kadıköye doğru, Kendimi bir örgü malzemesi satan dükkanların birinde buldum. Bebek yünü aldım. Bir yelek yapmak istiyorum pofuduk iple. Bir kitap öneriyorum kasadaki bayana. Sohbet baslıyor. Okumak ve örgüen derken. İkinci üniversite okuduğunu, daha önce el sanatları hocalığı yaptığını ve yüksek lisan da istediğini öğreniyorum. Karsılıklı motive ve bilgilendirici konusmadan sonra yola çıkıyorum elimde yünler ve yeniden hatırlayacağım Matematik derslerinin heyecanıyla.. Boğadan asağıya , ara sokaklardan Balık pazarına geliyorum. Heryeri ayrı dünye .Bizim kadıköyümüz. Sevgili Lernanın çocukluğunu geçtiği Kadköy. Heryeri tarih kokan , rum ve ermeni ve türklerin yasadığı ilce.Simdi gençler ve yabancı tursitler ayrı bir tat veriyor.
Balık pazarının esnafı güleyüzlü. Tertemiz ürünlerin olduğu sarküteler. Meyveler, sebzeler ve balıklar. Kekse geçim esitliği olsa ülkemizde herkesin alım gücü iyi olsa. Biliyorum çoğu kisi için lüks buralar. Murata sevdiği birkaç sey alıyorum. Bana her zaman saygılı davranmıs kayınpederimin sevdiği balık ürünleriyle onu anıyorum.. Karsıdaki Beyoğlundaki Balık pazarından alırdı oda balık yumurtaları vb..Kadıköy ,Küçük lokantalar, fırınlar , baharatçılar ve köz atesinde kahve yapan dükkanları.. Görmek lazım.Çiya ev yemekleri.Yıllar önce bir kere tatmıstım oradaki lezzetleri.
Sabahları tercih edin derim.Ben Beyoğlunu da sakinken –erkenleri severim. Sokak çalgıcılarının performansları, kitapçılar en güzeli. Bankaların kitap dükkanlarına muhakkak uğrayın özellikle çocuklar için güzel yayınlar var. Nasreddin Hoca hikayelerini, çocukluğumun klasiği Çocuk Kalbini ve Oz Büyücüsünü kampanyadan tanesi 2.75 alıyorum. Barsa telefonda söylediğimde cok seviniyor. Kendim de duramıyorum. Leyla Erbil daha önce okumamıstım. 1931 –kaybettiğimizde 2013 dü.KALAN kitabını, Ahmet Arif’in ona yazdığı mektupların kitabını “Leylim Ley “ ve ona ithafen Leyla Erbilin yayınlanmasını göremediği “Tuhaf Bir Erkek” kitaplarıyla çıkıyorum. Elimde sanki bir hazine tasıyorum.

Ahmet Arif SİİRLERİNİ ilk kuzenim Mustafa bana hediye ettiğinde tanımıstım. Sabırsızlıkla okumayı istiyorum. O esnada Mefhisto da müzik albümlerine bakıyorum. Ne kadar özlemisim buraları, kalabalıkta kaybolmak ve kendinle kalabilmek. Bu sehrin büyüsü burada. Seslerden bir süre ayrılmak istedim ve yıllar önce oturduğum Baylanın bahçesinde buldum kendimi. Buket UZUNERİN “Kumral Ada Mavi Tuna” dan tanınan O özel yer. Salas, tepesinde yesil yapraklarla bezenmis –korunaklı bahçe. Dost sohbetler, yalın... Klasiği olan Kup griye yerine Adisababa’yı deniyorum ve türk kahvesini içerken hikayesini masadaki kitaptan okuyorum. (www.baylangida.com) Okumanızı tavsiye ediyorum. Çıkarken bir tanede kendime aldığım kitaptan yeni seyler öğreniyorum. Gecmis yasanmıs öyküler hep ilgimi çeker zaten.
Alıntı:
Baylan Beyoğlu şubesinin Türk edebiyat tarihinde önemli bir yeri vardır. Özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda birçok edebiyatçı, şair, ressam, karikatürist ve tiyatrocunun “mesken tuttuğu” buluşma ve tartışma yeri olmuştur. Sayıları 40’ı bulan Baylan müdavimlerin bir bölümü Türk edebiyat tarihinde "Baylancılar Akımı" olarak yerini aldı.

Atilla İlhanla baslayan bu yolculukda bayanlardan ne tesadüf Leyla Erbil de yer alır. Simdi bir baksa seviyorum Baylanı ..Asıl Filip LENASLA 1923 yılında baslayan öykü, Harry Lenas ailenin büyük oğlu çocuğu olmadığından simdi bir türk firmasına devretmistir bu hazineyi .İyi koruyacaklarına inandığı icin ve desteği sürdürerek. Bebek de açılan ikinci subesiyle Baylan.. Hele bu dönemde bu ülkenin düsünen, toplumu iyiye yönlendirecek ne çok gerçek sanatcı ve düsünürlere ihtiyac var.Onları bir araya getirecek Baylan gibi yerlerde bulussak isterim onlarla..

Tekrar dısarı cıktığımda Kilise ve camile ve kalabık arkanda kaldı. Vapur iskelesini ve hüzünle duran HAYDARPASA GARINI geride bırakarak minibüse biniyorum.
Elimde yesil silebezi elbisem, pofuduk yünlerim, sislerim, oğlumun ve benim kitaplarım, esime aldığım mezeler..
Kendimi mutlu hissediyorum. Yansıması tüm sevdiklerimi kucaklaması dileğiyle..
İSTANBUL
9 AĞUSTOS 2014
KADIKÖY
 
     Beğenin    
Ebristan-Hikmet Barutçugil
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Eylül 2014
EBRİSTANBUL-HİKMET BARUTÇUGİL


YIL 2009 22 ARALIK ANTALYA-TALYA OTELİ –YENİ YIL KERMESİ
Çalıştığım Özel Eğitim Merkezinin bir stantı var. Oğlum, annem ve kızkardeşimle ordayız. Yabancıların organize ettiği bu kermesde EBRU teknesiyle sevgili Sevda Sabırlı ile tanışıyoruz. Barış 3.5 yaşında ilk ebrusunu yapıyor Sevda hanımla. Sanatıyla bütünleşmiş, güleryüzlü ve soyadı gibi sabırlı Sevda hocamızla yolculuğumuz başlıyor.

Atölyesinde bir gün Hikmet Barutçugil tekniği sözünü ediyor bize. Barışın doğaçlama yaptığı bir ebruya itafen. Dünya çapında değeri bilinen Ebru Sanatçısı Hocanın albümlerinden eserlerinin bir kısmını görüyoruz. 2013 de barış Mukadeer Kavas hocasıyla çalışıyor ve bir sergide iki eseriyle katılıyor. Ebruhane de başlayan yolculuk , Mukadder Kavas atölyesinde devam ediyor.
2014 İSTANBULdayız. Alışma sürecimi atlattık. Hayalimde tanışmak ve ondan öğretiler olsun hayatımızda dediğim hocayla tanışacağım. Gözüme uyku girmedi. 10.00.da Üsküdar-Salacak da EBRİSTANBUL da olacağım. Telefonda Miki ile tanışıyorum.. Sevecen-sıcak. Taksiyle ulaştığım ahşap köşkün kapısında karşılandım. Kamelyenin üstü üzüm yapraklarıyla donanmış. Ahşap masa ve sandalyeler. Sessizlik ve huzur. Daha yarım saat var. Ortamı içime sindiriyorum. 4-5 kedi oynaşıyor. Onları iziyorum bahçede. Küçük çocuklara benzetiyorum onları.. Miki geliyor. Tanışıyoruz.Masanın üstünde basılı eserler. Elime hocanın ebrularının altlerında -Kuran ayetleri- olan eseri görüyorum. Bir kısmını okuyorum. Huzurla ..Odaya Hikmet Barutçıgil hoca giriyor. Biran yerimden kalkamıyorum. Heyecanlnıyorum.Sanatının ve tevazunun önünde.. Bilge insanla kısa bir tanışma.. Bir öğrencisine yönlendiriyor Barışı..Yollarımız tekrar karşılaşsın istiyorum. İnternetten takip edeceğim kursları. Biraz hayalkırıklığı yaşıyorum Sanıyorumki Ekimde kurs olacak ve biz kayıt yaptıcağız. Birçok projeyle yoğun hocanın tavsiyesini dinleyeceğim. Bakalım hayat bize neler gösterecek. Barışın zorlamadan kendi yolunu bulmasında yol gösteriyorum. Sanat olmalı çocukların hayatında diyor. Ben tavsiye isteyince. Kendi meşrebine uygun olanı yapmalı diyor. Allahaısmarladık diyorum. Birgün Barışla hocayı tanıştırmak için izin istiyorum.
Hacı Mehmet Efendi sokaktan sağa sonra çeşmenin yanından sola aşağı merdivenlerden inerek Salacağa ulaşıyorum. Hep tepeden merak ederdim. İçime manzarayı alıyorum.
Karşımda Sultanahmet cami, Ayasofya, Topkapı Sarayı ve sağımda Eminönü ve uzakta Galata kulesi. Ayrılamıyorum .Aşağıda kafede oturuyorum İşe gitmeden çayımı yudumlarken biraz daha seyrediyorum Şehr-i İstanbulu. Sakinliği, huzuru .
ATLAS fotografçısı bir fotograf sanatçısı -bir şeylerden vazgeçmek gerekir –demişti. Ben de tutkuya inanırım. Heves gibi başlarsa insanlar bir şeye bir süre sonra bitiyor. Emeği verene de saygı önemli. Gerçekten istemeli .Neyse yapmak istediğiniz. Ve çalışmalı TUTKUYLA.

Salacak
Ebristanbul 2014 Ağustos 14
 
     Beğenin    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

15:57
Top