2007'den Bugüne 73,545 Tavsiye, 24,413 Uzman ve 16,658 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Salkım Söğüt
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Şubat 2017
Sıcak bir yaz günü. Vücudumuz yapış yapış. Akdeniz’in nemli havası, nefes almak zorlaşıyor. Toros dağları sakin, heybetli, devinimiyle, inci gibi Konyaaltı sahilinin yanında uzanıyor.Uzaklarda Çıralı, Olimpos.Tanrıların yeri.
İlkbaharda dağlardayken; içime çektiğim havayı, kekik kokularını, çamları hafızamda canlandırıyorum. Bedenimin ve ruhumun enerjiye, güce ihtiyacı var. Çocukluğumun geçtiği bu şehirde Antalya’da, şimdi oğlum ve eşim yaşıyoruz. Üniversitede okuduğum Ankara’dan sonra yerleştiğim geride bıraktığım gönlümün ve gençliğim şehri İstanbul hala kalbimde. Antalya’da oğlumu ailemle büyütür, eşime destek olabilirim diye buradayız. İstanbullu biri “oradan uzakta zor yaşar” diye düşünürüm hep. Ancak eşim çok istedi Antalya’da olmayı, oğlumuz için.
Eve doğru yürüyorum. Kapıyı açtığımda eşim masanın başında. Önünde sabahtan beri birikmiş sigara dolu kültablası.Etrafa yayılmış küller. Şişeler sıralanmış. Gözler kıpkırmızı. Kafasını kaldırdığında beni farkeder gibi oldu. “Artık yeter dediğimde”, beni duymuyordu sanki. Uzun süredir ilaçlarını içmiyor, kısır döngü halinde hastalığıyla boğuşuyor, içkiyi artırıyordu.
Fotograf sergisinde tanışmayla başlayan , gazete ve sanat dergilerine konu olan aşk evliliğimiz 10 yılını doldurmuştu. Oğlumuz 5 yaşına gelmişti. Anneanne ve dede sevgisiyle. Canı kadar onu seven teyzesiyle. Bana kreşten geldiğinde “Anne, babam yine çakır keyif mi ?” diye sorduğunda içim cız ederdi. Kendi kendine konuşup, sızan babayı görmek onu üzerdi.
“Onu yalnız bırakmayalım anne. Ben onu çok seviyorum anne”derdi.Onun yanında uyumak isterdi.Yalnız hissetmesin diye.
Ertesi günü beni ve oğlumuzu bir başka adam beklerdi.
“Canım, yavrum, aşkım ben kötü bir insan değilim” diyen. Özür dilerdi önceki gün için. Babamız “bir var dı bir yoktu”.
İnce, hassas duyarlı, karıncayı incitmeyen, bir de beynine söz geçiremeyen, duygularını kontrol edemeyen, kendi dünyasında anlamsız söyler söyleyen, gerçeklikten kopan , mutsuz bazen aşırı sevinçli, bazen mutlu bir baba.
Oğlumla ben, 3.5 yaşından beri “ Ebru sanatı” ile ruhumuza şifa buluyoruz. Kitrenin iyileştirici gücü ve suya yapılan resim bize iyi geliyor.
Oğlum anneannesinin yanında .Babasının bu geceki halini görmedi. Masa başında, sızmış ve kopmuş.
Kendine bir zarar verir endişesiyle,içim rahat değil. Hastane yatırma süreçleri ülkemizde hiç de kolay olmuyor. Hasta isteği çok önemli. Ancak “ Duygu durum bozukluğu-bipolar” hastalığında içgörü kaybı olunca bu süreç sağlıklı olamıyor. Hasta yakını olarak yatışı içine sindirme süreci sancılı. Bu kararsızlık hastaya da zarar vermeye başlıyor.
Ben ve oğlum , babamızı çok seviyoruz. Bizim için çok değerli. Yuvamızda sağlık ve huzuru özledik.
Güçlü olmaya çalışıp telefona sarılıyorum. Herşey yolunda ve su gibi gitsin diye dua ediyorum
112 arıyorum. Mesleğimi söylüyorum. Özel durumumuzu anlatıyorum.Sesim titriyor. Karşıtaraftaki ses , doktora bağlıyor. Anlayışlı biri. Derdimi anlıyor. Adresi zor veriyorum. Gözlerim doluyor. Destek olarak polis arabasıyla, ambulans geliyor. Sakin, soğukkanlılar. Yalnız olmadığım için seviniyorum. Bilseler de yaşayan daha iyi bilir ya, her geldiklerinde bir aileye, bir insana nasıl hayat veriyorlar. Sihirli bir değnek gibi. Acı acı çalan siren sesi , rastgele duyduğmuzda nasıl içimizi acıtır. Dua ederiz içindekine. Bizim için de bir umut, kurtuluş. Balkonlardan merakla bakan komşular. Ambulansdaki sağlık elemanları, doktor, ATT ler. Gencecik , pırıl pırıl insanlar. Apartmanın 3. katına, komşumla çıkıyorlar. Eşimin bana düşmanlık beslememesi için yanlarında değilim.Onlara zorluk çıkarmadan aşağıya iniyor. Ben de saklandığım diğer binanın bahçe duvarının arkasından onu izliyorum. Oradaki komşu genç adam bana bakıyor, anlam veremiyor. Can dost, komşu amca arabasıyla beni hastaneye götürüyor. Hala “insanlık var” diye seviniyorum. Çoğu zaman ne yazıkki akrabalarınız değilde, kan bağı olmayanlar halden anlıyor. Kendileri de yaşamışlarsa sıkıntılar. Yakınlarınızın yüreği kaldıramıyor bu süreci. Bana ve oğluma üzüldüklerinden.
Hastaneye vardığımızda acilden içeri giriyoruz. Beni de içeri aldılar.Hasta kayıda kayıt yaptırdım. Acilde açık servisde perdeler arkasındaki her yatakta bir hasta.Yanlarında yakınları. Ortadaki büyük deskin arkasında, bilgisayarlar. Telefonlar sürekli çalışıyor. Acil planlamalar yapılıyor. Servislerle diyaloğa geçiliyor. Personel yönlendiriliyor.Radyografi çekimleri için. Sinema filmlerindeki gibi çalışan bir yer orası. Deneyimli bir ekip var. Babamın hastalığından sık sık gittiğimizden biliyorum. Hasta yakınları anlayışlı ve sakinse , oradakiler bir başka motive oluyorlar. Yakınlar, bazen ağlamaklı, bazen kızgın, öfkeli, sabırsız. O zamanlar da hastayı düşünüyorlar.Krizi iyi yöneterek.
Hayranlıkla oradaki ekibe bakarken biz arka taraftaki müşahade odasına alınıyoruz.Tek yatak var. Asistana “uzun süredir ilaçları almadığını” söylüyorum. İğneyi yaptırıyor. Ben yanındaki sandalyede eşimin elini tutuyorum.İlk hikayeyi benden alan asistan, doktor ile görüşmeye gidiyor. Doktor diğer bölümde, hasta başında,asistanlarla..
Eşim beni farketti. Gülümsüyor. İğnesi yapıldıktan sonra tuvalete gitmek için koluna giriyorum.Dualar ediyorum, yatış kararı çıksın. Onun ruhunun acısını yaşamasam da anlayabiliyorum. 18 yaşında ortaya çıkan bu hastalık, yıllardır onunla. Benim ve oğlumun sevgisi ailemize yetmiyor. “Kimyasal sorun, ilaç şart diyorum” ama içgörü gittiğinde herşey başa sarıyor.
Asistan yanımıza yaklaşıyor. Servisde yatak yok , başka şehire göndereceğiz diyor. Ben üzgün, kırgın,yalnız,çaresiz. Çalışıyorum, izin alamam , eşimin hiçbir yakını sahip çıkmıyor. Anne , babası hayatta değil. Ablası ve yakınları “başlarına kalır diye” arayıp sormuyor.”Lütfen , biz bekleriz , Oğlum küçük, maddi olarak başa çıkamam diyorum.” “Bekleyin” diyorlar. Eşim uyumaya başladı. Kapıda birçok acile gelen hasta yakınlarına laf anlatmaya çalışan güvenlik görevlilerinden izin alıp, bir kahve için çıkıyorum. Hastane bahçesindeki kafede kahvemi yudumluyorum. Nöbetçi doktor ve sağlık personeliyle. Etrafta hasta yakınları, sigara içenler. Nem hala yüksek.Gece yarısı , ağaçlarda bir kıpırtı yok. 10 dakika içinde geri dönüyorum. Yatış olursa diye evden eşyalarını aldırmıştım. Eksikleri komşum marketten alıyor. Odaya gittiğimde eşim hala uyuyordu. Ben sabırsızlıkla gelecek cevabı bekliyorum.Müdürüme geceden haber verdim durumu. Oğlum, anneannede.Telefon açıyorum, “Biz iyiyiz, seni çok seviyoruz, babanı merak etme diyorum” İçimde fırtınalar. Biliyorum her fırtınanın arkasından bir dinginlik olacak. Umutsuz yaşanmıyor. “Eğer gece yanında kalacaksanız , sabah yer boşalıyor dendi”. Çok mutluyum, rahatladım. “Çok şükür diyorum.” Ambulans bizi gece yatılı psikiyatri servisine doğru götürüyor. Binaya girmeden, havadaki nemin azaldığını bedenimde hissediyorum. Bahçedeki salkım söğüt ağacı dikkatimi çekiyor.Yaprakları huşuyla salınıyor. Hemşire kayıt yapıp, beyaz odaya bizi alıyor. Sessiz ve sakin bir servis gecesi.Odalar kapalı. Soğuk odada tek battaniyeye sarılıyoruz. Birlikte yatıyoruz.Ben hasta yakını olarak daha yorgun hissediyorum,ondan önce sızıyorum.Huzurlu bir uykuyla. Herkesin uğramak istemediği acil kapısı , bana ve aileme umut vermişti.Öğlene doğru onu emanet edip, odasına yerleştirip huzurla çıkıyorum.
Akdenizin sıcağı yüzümü ve bedenimi ısıtıyor.Acilde herşey yolunda gidip, insani davranıldığı için şükrediyorum. Biliyorum ki biz ordan gece çıksaydık , kendi isteğiyle tekrar hastaneye gelemeyecektik.
1,5 ay süresince öğlen ziyaretler yaptık, baba toparladıkça son zamanlarda salkım söğüt ağacının altında bahçede oğlumla babası kısa kısa görüşmeler yaptı, öptü, kokladılar birbirlerini . Bir gün ağacın altında oğlumun kulağındaki mp3 de Emre Aydın “soğuk geceler” çalıyordu.
“Durdu zamanım bir şey diyemedim,
Gitmek istedin ve gittin.
Aynı gökyüzünde, ayrıydı güneşin,
Söyle bari, iyi misin?
Burası soğuk, soğuk odalar,
Yoksun neye yarar örtünsem kat kat yorganlar.
Soğuk, soğuk olanlar,
Vurdum dibe kadar halimden yalnız uyuyanlar anlar.”

Deniz ve Toroslar doğal ilacımız, soğuk odalar geride kaldı. Salkım söğüt bizi sarıp sarmaladı rüzgarda dans eden yapraklarıyla.
 
     3 Beğeni    
Yalnızlığım
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Aralık 2016
Yalnızlığımı
Sarar sarmalarım
Endişelerimden bir bere başına
Karamsarlığım, atkı boynuna
Sırtına, hüzünlerimden bir palto

Geceleri
Korkularımdan, kalın battaniye üstümde
Sarınırım

Mevsim değişmez
Buz kar her yer
Soğuk ve sessiz
Yıllardır
Üşür
Titrer içim

Bahar gelsin
Yaz gelsin
Yıllardır beklerim…
 
     5 Beğeni    
Öğretmenim
ŞİİR | © Yazan İsa Ozan GÜN | Yayın Kasım 2016
Yağmur yağıyordu hafiften usul usul
Mehtaba çalan renk kıpkızıl
Bir an yüreğimin coşkusunu hissettim
Karşıdan gelen en çok sevdiğim öğretmenim

Her bir harfi sabırla, mutlulukla öğreten
Bizim için bir ömür hayatını veren
40 yıl değil bin yıl çalışsam ödeyemem
İyi ki varsın öğretmenim

Yorulurdum her daim çalışmaktan
Anlamazdım hiç kimyadan, matematikten
Bana yurdumun güzelliğini, yardımseverliği
Sabırla sen öğrettin öğretmenim
 
     8 Beğeni    
Karanlıkta Kine Sesleniş
ŞİİR | © Yazan Melek DEMİR | Yayın Kasım 2016
Gökler maviyken, dallar yeşilken yaşam uzun
Yürek severken, kalp atarken hayat güzel.
Gel sende ver elini çık o karanlık köşelerden
Gel sende tut elimi, yansıt içinde ki o ışığı dünyaya,
İnsanların, senin ışığına ihtiyacı var, gömme onu karanlıklara.
Göster gülüşünle yaşama parlamayı,
Öğret insanlara gülümsemeyi,
Senden bir tane daha sen yok, kimse senin gibi gülemez, kimse senin gibi ağlayamaz, kimse senin gibi saramaz sevdiklerini, kimse senin gibi sevemez...
Çık o karanlıklardan tut elimizi, tut sevdiklerinin elini,
Yem olma ucu bucağı olmayan girdaba,
Kalk! Ayaklarının üzerinde dur, içinde ki senle gel yanımıza,
Bizi sensizliğe mahrum etme,
Bu dünyayı seni sevenlerin göz yaşlarına boğma,
Her şeyin bir çaresi var, Yalnız değilsin kocaman bu evrende,
Kimsesizlik kavramı yoktur bu dünyada,
Belki sokakta kalan bir kedinin umudusun, belki aç kalmış bir köpeğin kurtarıcısı.
Kim bilir belki bir insan hayatının dönüm noktası,
Var bu hayatın her anın sana ihtiyacı.

''Evrenin nefes alan her canlıya ihtiyacı var, Çünkü her canlının yaşama muhakkak katacağı şeyler vardır, ya dün ya bugün yada yarın''
Psikolog Melek Demir
 
     5 Beğeni    
Ruhun En Derinindeki Duygu: Korku!
ŞİİR | © Yazan Mustafa GÖDEŞ | Yayın Kasım 2016
Korkarız!
Terkedilmekten, yalnızlıktan,
Sevgisizlikten, değersizlikten korkarız.
Kırılmaktan, dışlanmaktan,
Çaresizlikten, yetersizlikten korkarız.

Başarısızlıktan, kıyaslanmaktan korkarız.
Aldatılmaktan ve de kandırılmaktan.
Öfkemizden korkarız, zarar vermekten,
Duygularımızdan korkarız, en çok da utanmaktan…

Kaybetmekten korkarız,
Sevdiklerimizi, paramızı, sağlığımızı…
İnsanlardan korkarız, an gelir en yakınımızdan,
Annemizden, babamızdan, dostumuzdan…

Fakirlikten korkarız, çok azımız zenginlikten…
Sevmekten korkarız, kimi zaman da sevilmekten.
Geçmişimizden korkarız, gelecekten korktuğumuz kadar.
Yaşamdan korkarız, bazen en az ölüm kadar.

Sorgulamaktan da korkarız, suçlanmaktan da.
Mücadeleden de korkarız, boş vermişlikten de.
Hayır demekten korktuğumuz kadar, evet demekten,
Savaşmaktan, sevişmekten, yenilmekten…

Günahtan, hastalıktan, yaşlılıktan,
Ölüm sonrası o bilinmez boşluktan…
Bazen ölümle ilgili en kötü olan,
Korkmamızdır kalanların yaşayacağı acıdan...

Gerçeklerden korkarız mesela,
İnanmak isteriz tatlı bir yalana.
Geç kalmışlıktan korkarız, başta hayata.
Nitekim korkarız anı yaşamaya…

Ruhun en derinindedir korku.
Bin türlü isim koyduğumuz duygu.
Endişe, kaygı, evham, vesvese...
İnsanoğlu korktuğunu korkmadan söyleyebilse.
Korkmak için her zaman bir sebep arar,
Oysaki yaşam, korkunun bittiği yerde başlar.

Mustafa GÖDEŞ
Psikoterapist & Yazar
 
     6 Beğeni    
Pamuk Ananne
ŞİİR | © Yazan Sertaç KIZILKAYA | Yayın Kasım 2016
Yüreğin gibi ellerin
Gözlerin gibi sözlerin
Pamuk gibiydi Annanem.
Özlemin azalmıyor artıyor
Öğütlerin hep hatırlanıyor.
Işık oldun önümde yol gösterdin
Sabrın sonu selamettir derdin.
İçimize insan sevmeyi öğrettin
Çok özledim çok annanem.
 
     4 Beğeni    
Psikolog
ŞİİR | © Yazan Gökhan BİNGÖL | Yayın Ekim 2016
Psikopattan korksaydık psikolog olmazdık
Sanma ki deli doktoruna gidiyorsun
İyi ki de gittim dersin alırsın terapiyi
Kaygıya kapılmana gerek yok
Olur da kapılırsan Psikoloğa git
Limana götürür seni fırtınalı zamanında
Oysa aslında herkesin psikoloğa var ihtiyacı
Güzel günler geçir bırak kalsın acı
 
     15 Beğeni    
Hayat Felsefem
ŞİİR | © Yazan Başak BİNGÖL ÇAKIRLI | Yayın Eylül 2016
Bana verilmeyeni istemiyorum.

Bana verilemeyeni beklemiyorum.

Bana verileni sevgi ile kabul ediyorum.

Sevgi ile sunuyorum.
 
     11 Beğeni    
Sevin
ŞİİR | © Yazan Başak BİNGÖL ÇAKIRLI | Yayın Eylül 2016
Sevin; gece isen gündüz de sende.

Sevin; kış isen bahar da sende.

Sevin; üzgün isen sevinç de sende.

Sevin; kötü isen iyilik de sende.

Sevin; çirkin isen güzellik de sende.

Sevin; hasta isen şifa da sende.
 
     3 Beğeni    
Gölgelemeler
ŞİİR | © Yazan Gülderen KILIÇ | Yayın Ağustos 2016
gölgelemeler

1-Terkedilmiş bir çocuğun gölgesidir şiir.
2-Arsız bir kalp çarpıntısıdır kendi gölgesinde aşk.
3-Kadın hangi rengi taksa saçlarına, gölgesine düşen hüzün.
4-Esirse bir adam gölgesine, yenik düşer bir bahar rüzgarının büyüleyen kokusuna.
5-Gölgesinde dans eder çocuklar, dizleri kanarken ufka dalar gözleri.
6-Gölgesi konuşmuyorsa kişinin, çok konuştuğu içindir ölüm.
7-Kuşların kanatlarının gölgesinde, uçmayla kalmanın kavuşmasıdır deniz.
 
     4 Beğeni    
Umudun Sokaklarında
ÖYKÜ | © Yazan Fatih UYUMAZ | Yayın Mayıs 2016
UMUDUN SOKAKLARINDA
O gün sabahtan akşama yoktu. Akşam eve geldiğinde ıslak bir karanlığa girdi. Dışarıda köpek sesleri ev de sessizliğin sesi bir de sadece kendine yeten sobanın ateşi. Karanlıktı sokak, beklediği şey de karanlıktı. Karanlıkta ayak sesleri bekliyordu yüreğine su serpecek. Karanlıkta bir gölgenin yapbozdan bir parçanın ayrılması gibi ayrılmasını bekliyordu. Sonra aklına ışığı yakmak geldi. Islak yalnızlığının daha da ortaya çıkmasını istemese de karanlık gelir belki diye ışıkları yaktı. Lamba yanınca içindeki umut ışığı söndü. Artık yüzü gerçekten ıslaktı. Tek istediği son damlayı da yutacak o ufak gerçekti. Bir yudum zehir yutulması zor bir lokma gibi boğazda düğümlenen… arkası gelmeyen bekleyiş duyulan ses halüsinasyonları. Kendini bilmeden içeri giriş çıkışlar… bir anda hayatın anlamını kaybetmesiyle dünyaların senin olması arasındaki minik mesafede atılan binlerce tur. Bir o yanda bir bu yanda. Kalbinde salıncak gibi sallanan duyguların içinde mide bulantıları. Bu bulantıyı geçirecek tek bir ilacın olmaması… bekledi çocuk akşam karanlığında her zaman televizyon izlediği kanepenin yanındaki camda bekledi. Saatlerce izlediği televizyonun o an varlığı umrunda bile değildi. Geldi gelecek dense karanlıktan o televizyonu atomlarına ayırabilirdi küçük çocuk. Dakikalar dakikaları kovaladı, yo hayır çocuk dakikaları kovaladı elinde bir sopa olsa zamanı kırpaçlardı. Bekledi sevmediği yeşil battaniyeye sabrederse gelir diye düşündü kafasını çıkarmadan bekledi. Bilinci ikiye bölündü. Uyuyan ya da uyuduğunu sanan beyni bir de ayak sesini bekleyen. O güne kadar şımarıklığından akıttığı göz yaşlarını ne kadar boşa harcadığını düşünecek halde değildi. Ama yine de ağladı, uyudu, uyandırıldı. Yeşil battaniye de işe yaramadı.
Uyandığında hadi diyordu artık hadi, o karanlıkta o ayak sesi gelsin istiyordu. Zil çaldı birden ayak sesi gelmeden zil çaldı, hızla koştu hızlı koştuğunu düşünürdü hep hatta hızlı koştuğunda arkasına bakardı çocuk aklıyla ne kadar hızlı uzaklaştığını görmek için. Koştu kapıda bir iki yüz, değişik bakan. Beklemenin sonu gelmeyecekti anlaşılan yavaş yavaş sönüyordu iman tahtasının altındaki mum, tekrar zil çaldı artık koşmaya gerek yoktu ayak sesleri beklediğinin olmadığını çoktan haber vermişti.
Yorgun düştü en yakın arkadaşının düğmesine bastı. Havadan sudan sesler gelmeye başladı içindeki sesi bastıran. Allah’tan arkadaşının sesi çevrenin sesini bastırıyordu da kafası dağılıyordu biraz. Arkadaşı sustuğunda içindeki mumun alevi titredi tekrar. Üşüdü yoruldu ve uyudu.
Sabah uyandığında tortop olmuş yatağında beklediği haberin kapıya bırakıldığını fark etti. İlk defa öyle kelimeler okuyordu heceleyerek okudu.
Ekinözü Ad-li-ye-si
A-i-le Mah-ke-me-si
Salıncak, hayatın anlamını kaybettiği noktada durdu…
 
     1 Beğeni    
Umutlara Yelken Aç..
ŞİİR | © Yazan Ömer AKTÜRK | Yayın Kasım 2015
Her sabah açtığında gözlerini

Aç pencereni,perdeni..

Derin bir nefes al,dolsun ciğerlerin

Yüzünü yıkamak için geçtiğinde aynanın karşısına,

Gülümse kendine

Merhaba de kendinle birlikte yeni güne

İlk defa yaşadığını unutma bu günü..

Yarın başka bir gün gelecek,

Yaşayamayacaksın dünü,

Hisset her saatin tik taklarını,

Herrkese tebessüm et,

Merhaba de tanımadığın bir kişiye,

Yeni bir şiir bestele,

Yeni bir müzik dinle bugün,

Bugün doğduğunu farzet

Yeniden başla hayata

Bitip tükenmesin ilk adımın,ilk heyecanın,

Hep coşkuyla dolsun yüreğin..

Ömer AKTÜRK
 
     4 Beğeni    
Hayatı Nasıl Yaşamalı
ŞİİR | © Yazan Ömer AKTÜRK | Yayın Kasım 2015
Hayatı yaşadımı öyle yaşamalıyız ki;
Keyif almalıyız hayattan
Tıpkı 1 fincan kahve içer gibi
Yaşadıkça içimiz ısınmalı
Sıcaklığıyla,tadıyla,kokusuyla hissetmeliyiz hayatı
Hayatı yaşarken değer vermeliyiz kendimize
Diğer insanlarıda sevmeliyiz en az kendimiz gibi
Bir insanla karşılaştığımızda selam vermeliyiz
Tebessüm etmeliyiz
Kimi zaman elimizi uzatmalıyız
Kısacası değer vermeliyiz onada
Bir kuş gördüğümüzde simitimizden bir parçada ona vermeliyiz.
Sonra melodisine kulak kesilmeli
Ardından yolumuza devam etmeliyiz.
Bazen bir ağacın dibinde oturup dinlenmeli,
Güneşin sıcaklığını hissetmeli
Rüzgarın esintisini dinlemeli
Hayatın seninle değer kazandığını unutmamalısın.
Hayatı yaşadımı öyle yaşamalısın ki;
Altından daha değerli olan zamanı,
En büyük sermayen olan sağlığını
Seni tüm canlılardan üstün kılan aklını
Ataleti yenmede en büyük silahın olan iradeni
En güzel şekilde kullanarak yaşamalısın..

Ömer Aktürk
18.11.2010
 
     Beğenin    
Güzel Bir Gün…
ÖYKÜ | © Yazan Füsun UZUNOĞLU | Yayın Eylül 2015
Güzel bir gün.
Bu gün, hep ertelediğim bir şeyi yapacağım. En iyi arkadaşımla biraz zaman geçireceğim.
Onun beynindeki ışıltıları, ilgilerini, mutluluklarını yakalamaya çalışacağım. Onun başka insanlara bakışını, yollara, bulutlara, çiçeklere, bakışını izleyeceğim. Bir köhne ahşap binanın bakımsız bahçesini, kırılmış camlarını, zarif tahta oymalarını izlerken, yüreğindeki yitip gitmeyi bekleyen ya da yitip gitmiş şeylere karşı tortulaşmış şefkati izleyeceğim. O sarı bukleli saçları olan çocuğun yumuşak ve pürüzsüz tenini, annesinin elinden kurtulup koşuşunu ve yüzündeki o ürkek gülümsemeyi yakalarken neler hissettiğini anlamaya çalışacağım. Düşüncelerin ve görüntülerin bir kaleydoskop gibi iç içe geçtiğini, bir göz yanılsaması, düş bulutu gibi akıp gittiğini fark edecek ve kendi kendime gülümseyeceğim.
Anılarımı paylaşacağım onunla. Bu sokaktan ne zaman geçmiştim? Bu vitrine kaç kez bakmıştım?
Sonra o restoranın önünden geçerken, Emre’yle geçirdiğimiz saatleri anımsayacağım…
Hep önemli bir şeyler olurdu konuşacak. Hep önemli kararların arifesinde olurdu buluşmalarımız. Bilgelik, sevgi, telaş, bistro keyfi… Hep hareketli, hep hoş, hatırlanası akşamlar olurdu. İnsanlar sorardı:
“Ne o? Yoksa biriyle mi buluşmaya gidiyorsun ?”
“Evet” derdim, “erkek arkadaşımla buluşacağım”, yüzümde gizli bir gülümsemeyle.
Emreyle buluşmalarımızı hatırlayacağım bu gün. Bizim için özel olan sayısız yerler keşfetmemizi. Hep yaşamın gelecek günleri için hayaller kurmamızı ve kendimizi olduğu gibi, savunmasız, acımasız birbirimize açmamızı. Yüzleşmemiz gerekenleri ertelemeden, kendimizle ve birbirimizle dalga geçerek… Evet. Eğlenceli, duygulu, bazen sarsıcı olurdu buluşmalarımız. Bazı kez hoşlanmadığımız şeylerle baş başa bırakırdık birbirimizi. Sonra ayrı yerlere, kendi dünyalarımızı sürdürmeye doğru yola çıkardık.
O köşe başlarını hatırlayacağım. Çiçekçileri. O güzel çiçekçi kızın fotoğrafını çekmek için ne kadar dolanıp durduğumu… Sonra bir gün, çektiğim fotoğrafları bastırıp, tek tek onlara gösterişimi. Ne kadar da mutlu olmuşlardı…Yüzlerindeki duru, komplekssiz sevinci hatırlayacağım.
Bir kafeye gidip oturacağım. Necla ve Refikayla buluşup saatlerce konuşup gülüşüp dertleşip zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız şu kafeye. Yine etrafıma bakacağım, insanların yaşamlarını hayal etmeye çalışacağım. Acaba bu adamla kadın kaç yıldır birlikteler? Güngörmüş ve sakin bir halleri var. Giyimlerinden iyi bir gelir düzeyleri olduğu anlaşılıyor. Sonra insanların mutlu ve sakin bakışlarının ardına gizlenmiş yoksunlukları düşüneceğim. Birbirlerini nasıl kırdıklarını, nasıl yok saydıklarını… Hatta kendilerini bile! Ama yaralar küçük, ya da zaman çok uzun ve birbirlerine bakarken güzellikler görüyorlar artık. Geleceği kurarken içlerinde büyüttükleri hırslar ve yorgunluklar, yaşamanın değerini daha iyi anlamış olmanın dinginliğine bırakıyor yerini.
Birazdan sevdiğim bir salatayı sipariş edeceğim garsona. Garson her zamanki gibi görmeyen gözlerle etrafına bakacak. Ben, başka bir garsonun dikkatini çekmeye çalışacağım... Ve sonunda! Esprili, gülen gözleri olan, ince bir genç, düzgün Türkçesi ve sonsuz nezaketiyle siparişimi soracak. Ben menüden özenle seçtiğim salatamı, buzlu ve ince bir dilim limonlu diyet kolamı söyleyecek, yine etrafımı incelerken büyük bir sabırsızlıkla salatamı bekleyeceğim.
Sonra arkadaşımla paylaşacak başka şeyler gelecek aklıma. Uzun zamandır ertelediğim bir dost ziyaretini yapmak. Nilgün beni özlemle, yanaklarımdan öperek ve sıkıca sarılarak karşılayacak. Ne kadar sahici bir insan olduğunu, ne kadar yaşama bağlı ve ne kadar savaşçı olduğunu düşüneceğim. Acılarını hatırlayacağım. Alzheimer’den kaybettiği annesini ve kısa bir süre sonra onu izleyen babasını… Ara sıra gözlerine gelen gölgeyi yakalayacağım. Bir anlık hüzünlü bakışını… Bana ve başkalarına sağlam duruşunu ama aslında ne kadar duygusal ve kırılgan olduğunu…
Dostum bana kahve yapacak. “Orta şekerli” isteyeceğim bu kez. Yanında likörü ve çikolatayı arayacağım belki. Ardından bunları sıkça paylaştığım başka birini hatırlayacağım. Az şekerli kahve seven birini. Kahvenin yanında mutlaka nane likörü olacak. Mutlaka fal bakılacak… Fincanda yıllar önce çıkan İsa ve Meryem figürünü hatırlayacağım; bir kış günü, şöminenin karşısındaki bir koltukta bakılan falı…
Ardından Bostancı sahiline doğru yürüyeceğim. Uzaktan adalar görünecek. Sisli- güneşli- yağmurlu havalarda ve gecenin ışıklarında adaları canlandıracağım hayalimde. Sonra mimozaları… Bir ramazan günü bir kahvede ince belli bardakta içtiğim çayı ve sucuk ekmekle oruç bozmayı… İskeleye yanaşan vapurları, kahvede tavla oynayan kadın ve erkekleri, bir Levanten düğünü için giyinmiş şık ve renkli grubun önümden resmigeçit yapışını, kedileri, kedileri…
Bir kedi yavrusuyla oynayacağım; bir bahçenin duvarında parmaklıklara sürünen ve sevgi arayan. Onunla konuşacağım. O bana incecik sesiyle cevap verecek gözlerimin içine bakarak. Sonra aniden duvardan atlayıp kaybolacak. Emre’yi özleyeceğim, oğlumu. Kedilere olan düşkünlüğünü…
Hava yavaşça kararacak, güneş pembeden kızıla boyayacak gökyüzünü, uzaktaki o parlak yıldız belirecek. Hani hep erkenden çıkan... Bir İngilizce tekerlemeye kayacak aklım.
“Güzel yıldız, parlak yıldız, bu gece gördüğüm ilk yıldız. Bu geceki dileğim gerçekleşsin.”
Hiç o yıldıza bakarak dilek tutmadığımı fark edeceğim. Birazdan yarım ay, diğer yıldızlar, bulutlar bir bir gelecek ve ben karanlık olmadan hemen önceki o koyu maviyi, o çok sevdiğim maviyi görebilmek için, sahildeki tahta bir bankta sessizce bekleyeceğim. O maviyi beklediğim diğer akşamları düşüneceğim; yalnız, ya da paylaştığım. O maviyi bir başkasının da benim kadar sevip sevmediğini merak ettiğim, ama bunu şimdiye dek hiç sormadığım gelecek aklıma.
Sonra gök koyu bir laciverde dönecek, hafif bir rüzgâr başlayacak, ben eve doğru yola çıkacağım, küçük bir mum yakacağım, sevdiğim bir müziği dinleyeceğim ve gözlerimi kapatacağım…

Kendimle baş başa biraz zaman geçireceğim…

***
Uzaklardan gelen telefon sesi beynimde yükselerek yankılanıyor ve düşüncelerim şimdi ortasından yok edilmiş bir tablo gibi boş ve şaşkın. İsteksizce yerimden doğruluyorum.
“Bu da kim sabah sabah! Acaba kaç kez aradı? Birazdan susar belki…”
Telefona doğru acelesiz ve hoşnutsuz yürüyorum, ben ulaşamadan susmasını dileyerek. Susmuyor. Elim telefona uzanıyor.
Bir an duraklıyorum. Hayır. Açmıyorum. Ceketimi alıyorum, kapıdan çıkıyorum, merdivenlere doğru yürüyorum. Ses giderek uzaklaşıyor.
Kısa bir sessizlik, telefon yine başlıyor çalmaya. Artık çınlaması güçlükle duyuluyor. Bu kez tablom ve düşlerim bozulmayacak diye geçiriyorum içimden. Yürümeye devam ediyorum.


12/11/2008

Füsun
 
     2 Beğeni    
Evrenin Aynası
ŞİİR | © Yazan Gülderen KILIÇ | Yayın Ağustos 2015
Acılarımdan bal süzüyorum

Ruhumun kovanlarına

Değmez mi?

Bir yudum

Gökyüzü içmeye.

Bu hayat

Hep imtihana tutuyor

Geçmek değil mesel

Kalabilen görebiliyor

Olanı biteni.

Şaşkın bakma öyle

Kelimeler arasına gizlenmiş

Gölgeleri okumadan

İçindeki boşluğa

Hep yenik düşersin.

Ne kadar biriktirirsen biriktir

Kilitli kafeslerde

Paranoyak

Bir kaybetme

Sanrısına düşersin.

Yağmur yağarken

Aç avuçlarını

Damlaların

Ellerinde buluşmasına.

Bıraktığında kendini

Evrenin aynasına

Bir sırra

Teslim et kendini.

Gördüklerini

Sakın tutma

Bir yol bul

Anlat

Düşene

Koşana.

Dur bekle

Değsin

Bin yıllık hayat

Derinlerine.
 
     3 Beğeni    
Taksiler, Müşteriler ve Verilmeyen Para Üstleri
ÖYKÜ | © Yazan Hilal BEBEK | Yayın Ağustos 2015
Tek istediğin, başa çıkmaktı bu hayatla.


Bütün tabloları mm’ lik oranları hesaba kataraktan en simetrik hizalara sokarak giderdin pürüzünü hayatının. Tıkanırcasına proje yutarak doldurdun boşluğunu sevgilinin. Kusarak yediklerini, kustun anılarını. Tekrar tekrar yıka bacaklarını. Yıka, temizlen ve arın. Yıka, yıka, yıka bacaklarını. Düşünme artık günahlarını. Yıka, yıka, yıka…

Bütün taksicilerin vermediği 50 kuruşluk para üstlerinde aradın haklarını. “Alacağım o elli kuruşu !!” diye diye adaleti sağladın. Aldın, geri haklarını. Kimse kullanamaz zaaflarını?! Bütün öfkeni, tüm hakkına girilişleri, suistimal edilişleri, 50 kuruşlara geri aldın. İyi alışveriş yaptın.

Şiir denen şeyle, en sofistike halinle en estetize küfürleri yağdırdın. Sürrealist oldun bir de üstelik, realizminin bokunu örttün. Kitap okudun, yazdın, çizdin, entelektüel oldun ? Felsefe, mitoloji, ideoloji.. Mantık, tutarlılık, rasyonalizasyon, entellektüalizasyon.. Dedin ki herşeyin var kardeşim bir gerekçesi… Neden-sonuç ilişkisi.. e kader bir de değil mi… Hiçbirşeycilik canım.. yok yok anlam önemli… 3 günlük dünya, amaan… diye diye çözdün dünyayı.

Entellektüelite pazarından iş çıkmadı, kurtarmadı, olmadı, bazen. Pazarlardan caymadın. Perşembe pazarından taze sebze alacaktın. Domatesleri çürük veren pazarcıdan sordun hesabını bütün çürük hikayelerinin. Bütün çürükleri bir hışımla geri verdin!. Seni kazıklayamaz ki kimse canım! Verecek o sağlam domatesleri! Sensin çürük! Ve o sağlam patatesleri! “Ben seçeceğim seçme hakkım var benim!” Diye diye sağlamıştın düzeni.

Birgün bir otobüse binmiştin. Akbilin bitmiş, yazık. Çaresizdin. Yalnızdın. Akbilsizdin.. Ne yapacağımı bilemiyordun. Ağlayacaktın. Akbilin, bitmiş. Kim bilebilir ki akbilsizliği senin kadar ? Akbil, istedin. En zor anında o otobüs halkından akbil istedin ! Hepsi sustu, sustu, sustu… Akbiliniz yok mu dedin ? Hepsi sustu. Delirdin. Yalan söylüyorsunuz ! Konuşun hiç mi birinizin akbili yok! Sessizlikten nefret ederdin. Ağladın, delirdin, açıklama bekledin otobüs halkından. Deli dediler muhtemelen. Olsun sen sessizliğini böyle onardın. Hesap sordun bütün bir otobüs halkından Bu büyük bir işti.. Geçmişinin bütün sessizleri o koltuklarda belirmişti. Emeği geçen otobüs halkına içten içe teşekkür ettin sonra.


Sol şeritte gitmene izin vermeyen arabayı taciz ettin bir keresinde de. Sonuna kadar bastın kornanın, sonuna kadar. Ulaşacaktın bir yere. Kavuşacağın bir yer, bir an vardı. Kavuşacaktın. Kavuşacağın bir şey vardı. Oysa o, son derece yavaştı. Sonuna kadar bastın kornaya. Sağa geçtin. Sağladın. Suratına baka baka geçtin, göz göze gele gele geçtin.. Engelleyemez ulaşacağın bir yer var senin ! Ulaşamayışlarını da böyle onardın. Ah, sol şeritte yavaş giden.. Katalizör gibi çekti öfkeni. Hep ondandı hep, bütün kavuşamayışların.


Onlarca kitap aldın. Onlarca kitap. Bilmek, öğrenmek, anlamak istedin.. anlayacak birçok şey vardı. Seni anlayacak birçok kitap vardı. Hepsini sıraladın. Acıların, kontrol altındaydı. Onlarca kitap, seni kanatlarına alıp kurtaracaklardı.

Dalıcılık yaptın bir ara da. Dalacak derinler buldun ve derinlerde aydınlık noktalar. Derinlerde yüzebildiğini gösterdin kendine. Bak işte 10 metrede bile boğulmadın! Üzerine git vurgunların! Kayaların ardını, 5 metre, 10 metre sonrasını taradın.. Yılan yoktu, timsah yoktu, köpek balığı yoktu. Tehlike yoktu. Bir ohh çekip, rahatladın.

Binilecek atlar buldun. Dizginleri ele aldın. Ne varsa raydan çıkan ne varsa hayatında kamçıladın. Sağa sürdün. Sola sürdün. Kamçıladın. Hislerini kamçıladın, kamçıladın biraz da kendini.. Arpa verip gönlünü aldın sonra atın. Okşadın yelelerini. Arzularını, hatalarını, raydan çıkışlarını böyle onardın. Ama biraz fazla kamçıladın. Hadi git gönlünü al o atın.

Bir ara kırışıklıklara sardın. Tozlara. Bir de yeni aldığın arabana dadandın. Neden çift çizgiydi o kumaş pantolonlar? Neden tozdu bütün bardaklar? Çizik mi vardı yan kaportada? Tozları yakaladın. Ütüledin kumaşları, ütüledin bütün pantolonları.. Yakaladın arabana çizik atan çocukları. Asayiş berkemaldi. Çizik, toz, kırışıklık, hepsi kontrol altındaydı. Çizik, toz, kırışıklık ?

Hatırlıyor musun bir tv ekranında izlerken, tuttuğun takım şampiyonluğu kıl payı kaçırdığında nasıl çıldırdığını? Barajı geçemedi oy verdiğin parti, hatırlıyor musun o canlı yayın ekranını? Çok çalışmıştın ama daha çok puan aldı çalıştırdığın arkadaşın, anımsadın mı puan tabelasını ve nasıl yıkıldığını ? Kıl payı kaçan hayatlar, kayıplar, acılar, kurbanlar ve mağdurlar. Hepsini birden o ekranın içine o dakika sığdırdın.

Kuyrukta önüne geçene ne güzel haddini bildirdin, ne güzel anlattın garsona tam olarak ne istediğini. Ne güzel iade ettin acımış, bayat çayı. Aa tebrikler ne güzel facebook aktivisti de oldun. Ne güzel kurtardın di mi dünyayı.

Düşündün mü hiç neden o filmdeki yalnız çocuğa fazla ağladın ? Elinde olsa yetim bütün çocukların elbiselerini onarırdın. O kadına neden fazla acıdın? Neden çok öfkelendin o adama? Evcil hayvanlar edindin, kedileri besledin. Saygıda kusur etmedin hiç dilencilere. Yaşlı dedeleri karşıdan karşıya geçirdin. Her kedide her çocukta her yaşlıda her fırsatta, sen nereni onardın ? Yetimlere diye diye o çorbaları her gece sen kime götürdün? Nerelere gittin rüyalarında her gece, hangi gemilerle nerelerden döndün?


Ağrıyan miden, neyi hazmedemedi?

Neye isyan etti dönen başın ?

Yorgunluğun, hangi yüklerini savmak istedi?

Kime kırgındı bedenin ?

Aç kala kala neyin cezasını çektin ?

Hangi faturayı ödedin?


Ve sen gün içinde.. En sıradan detaylarda. Atamadığın eşyaların, sakladığın defterler, karşılaşmak istemediğin yüzler, kızdığın şöförler, kavga ettiğin müşteri temsilcileri, yürüdüğün metrelerce tepelerde aslında hikayenin hangi kısmını sildin, çizdin, yazdın, anımsadın ?


Ne ile başa çıkmak istedin bu hayatta ?
 
     2 Beğeni    
Aşk Olsun Adın
ŞİİR | © Yazan Nilgün YAMANER | Yayın Temmuz 2015
Yalnız insanlar; yaşayamadığı, tadamadığı sevgiyi anlatıyorlar. Sözlerinde, davranışlarında, arayışlarında hep bu yaşanmamışlık dolu. Gözlerindeki hüzün, dalıp gitmeler çok uzaklara. Bu yarım kalmışlığı doldurmak istercesine koşuşturup duruyorlar, savruluyorlar oradan oraya....
Oysa hayatın kendisi olmalıydı sevgi. Özü olmalıydı. Dokunmalıydı onlara. Korumalıydı, kollamalıydı. Merak etmeliydi, şefkatle sarmalıydı. Sormalıydı, sorgulamalıydı. İhtiyacı olduğunda hissetmeliydi onun söylemesini beklemeden. Dillenmese de bilmeliydi sevildiğini.
Başka olmalıydı sevgi; Balıkların yüzdüğü , kuşların uçtuğu gibi hissetmeliydi insan kendini. Sonra yanında olmalıydı sevdiği. Ağaçlar başka olmalıydı, çiçekler başka kokmalıydı , kuşlar onlar için söylemeliydi en güzel şarkılarını.
Yıldızlar başka parlamalıydı onlara. Göz atmalıydı uzanınca çimlerin üstüne geceleri. Ilık haziran akşamlarında yağan yağmur toprağa değmeden her zerreciğiyle kalplerinden süzülmeliydi. Karlar başka yağmalıydı, beyazları başka olmalıydı, değince tenlere eriyip su olmalıydı.
Aklını ve ruhunu sımsıkı sarmalamalıydı. Onunla büyümeliydi. İçinde var olanları çıkarmalıydı ortaya ya da kalın bir çizgi atmalıydı. Sözlerini anlatmak istediği gibi anlamalıydı sevdiği. Dinlemeliydi, dillendirmeliydi sözlerini..
Bir başkasının göremeyeceği gözle görebilmeliydi. Tıpkı Mecnunun Leyla’sı gibi. Yapamadığında onun istediklerini; kendisini yarım kalmış, tamamlanmamış hissetmeliydi. Tek taraflı değil, eş olan , gerçek eş, yarım tanesi ve tanelerin birleşip birtanesi olduğu. Ama ille de çıkarsız ve içten...
Açmıydı karnı? üşümüşmüydü yoksa? Üzülmüşmüydü? Ah hissetseydi. Sadece hissetseydi. Yapamayacağı, yetişemeyeceği hiçbir şey yoktu. Aradı durdu onu. Varmıydı, yokmuydu. Savruldu, savruldu… Hayalle gerçeğin bir türlü örtüşememesi. Yorulmuştu artık… Canın ve gönlün bu coşkunluğa gücü yoktu. Olsa da yoktu, ulaşsa da yoktu.

Birden çıkageldi; Neye ihtiyacı varsa, neyi yaşamayı hayal ettiyse onu yaşamaya başladı. Ama zamansızdı gelişi. Geç kalmıştı işte çok geç kalmıştı. Çünkü o istemeyi öğrenemediği gibi üzmeyi de öğrenememişti... Yetinmeyi öğretti kendine; sevmekle yetinmeyi. Ağlayarak uykuya daldı. Başucunda duran Kitapdillendi:

“ Allah gözetir ve korur. O en iyi koruyucudur ve merhametlilerin en merhametlisidir. Allah bize yeter o ne güzel gözetendir.”
 
     1 Beğeni    
Gönül Sözüm
ÖYKÜ | © Yazan Nilgün YAMANER | Yayın Temmuz 2015
Aşk; sahici, içten, gerçekten hissedildiğinde , en derininden etkileyen insanı. Ya ortasındasındır aşkın ya da dışında… Ya vardır ya da yoktur…
Aşkı filmlerde, dizilerde, romanlarda yaşanır zanneder olduk nicedir. Sevgilim, aşkım kelimelerinin hoyratça kullanılması içimizi acıtır oldu. Birkaç günlük ya da aylık, ne olursa olsun sığ, ne olduğu bile belli olmayan beraberliklerin adını aşk koydular.
Nedir aşk dedikleri? Aşk odunda yanmak ne ola ki? Kaç kere yaşar ki insan ömrü hayatında? Yoksa aşk diye hissettiği insanın nefsani, öylesine bir duygu mu? Neden çabucak tükeniveriyor? Niye silkelemiyor, neden darmadağın etmiyor bizi. Öyle olması gerekmez miydi? Genç kızlığımda okuduğum beyaz dizilerden başlayarak böyle yaşanıyordu aşk romanlarda…-
Mevlana diyor ki: “İnsaf et, aşk güzel bir iştir! / Onun bozulması, güzelliğini kaybetmesi, (insanlardaki) tabiatın kötü niyetli oluşundandır. / Sen, kendi şehvetine ve arzularına aşk adını takmışsın; / Hâlbuki şehvetten kurtulup aşka ulaşabilmek için yol çok uzundur.”
Yol uzun, zorlu. Çabalamak gerek, korkmak gerek. Çünkü kaybetmek kolay yakalamak sa bir o kadar zor aşkı. İnsanı var eden aşktır aslında Yaşadığını fark ettiren, her şeyi anlamlandıran. Yüzünü güldüren. İyi ki varım, iyi ki yaşıyorum dedirten. Olgunlaştıran, duygularına duygu katan, düşündüren. Birinin ötekine güneş olduğu. Aydınlatan, nurlandıran. Olduğu gibi kabul eden önce ama sonrasında, içine girdiğinde olunması gerektiği gibi olunmasını sağlayan.
Koşulsuz, sessiz kabullenişler. Bir başkasının göremeyeceği gözle görebilmek. Tıpkı Mecnunun Leyla’sı gibi. Yapamadığında onun istediklerini; kendisini yarım kalmış, tamamlanmamış hissetmesi gibi. Tek taraflı değil, çift yönlü, birbirini tam anlamıyla tamamlayan, eş olan , gerçek eş, yarım tanesi ve tanelerin birleşip birtanesi olduğu. Ama ille de çıkarsız. Ve samimi. Tıpkı ilk aşk gibi…
Karşılıklı olmalı aşk. Tek yanlı yaşananın adı aşk olmamalı. Çünkü sevilen sevendir aynı zamanda. Hani yüce yaradan sevdiğini üzermiş ya kendine yakın olsun diye. Kendisine samimi, içten gözyaşı döksün diye. İbadet ederken bile içi titresin diye. Gerçek aşıklar da acıya sabreder, üzüntüye de. Çünkü bilir sevildiğini. Okşanmasa da, koklanmasa da, yanında olamasa da sevdiği; bilir onun düşündüğünü…
Gerçek aşk çok yönlü olmalı. Aşkı yaşayanlar, her şeyi yaşamalı. Bu dünyayı ve asıl sahibimizin, yerimizin neresi olduğunun farkında olmalı…
Aşkı yaşayanlar zaman içinde öylesine benzeşip, birbirleriyle kaynaşmalılar ki, yok olduklarında, toprağa karıştıklarında, zerreleri birbirine öylesine yapışmış olmalı ki ayrılamamalılar. Onların zerrelerinden açan çiçekler bile yan yana düşmeli.
Aşkı yaşayanın aşkı akarsu gibi olmalı. Donmamalı suları, kirlenmemeli, kirletilememeli.
Ve melekler şahit olmalı yaşanılası aşklara, imrenmeli, söylemeli, göklere ve bilinmeyenlere.
Yaratılmışlar içinde birinci olmalı Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Ferhat İle Şirin çoktan ama çoktan unutulmalı…
 
     Beğenin    
Hep Yeniden Başlamak Gerek
ŞİİR | © Yazan Esra ERDOĞAN | Yayın Temmuz 2015
HEP YENİDEN BAŞLAMAK GEREK

CANINA OKUMAK DEĞİL ÜSTÜNE KOYMAK

İNSANA YAKIŞIR YAŞAMAK


İNSAN OLMAK

ALLAH BİR AKIL VERMİŞSE, BİLDİĞİ VARDIR DEYİP
KULLANMAK GEREK

VİCDAN SAHİBİ OLMAK

KUKLA OLMAMAK MESELA

BİREY OLMAK

AŞK OLSUN DİYE AŞIK OLMAMAK
ve
AŞKA AŞKOLSUN DEDİRTMEMEK

YAŞAMAK LAZIM KISACA

ÖYLE GELDİĞİ GİBİ DEĞİL
YAKIŞTIĞI GİBİ İNSANA... e.e
 
     Beğenin    
Hayata Dair..
ŞİİR | © Yazan Esra ERDOĞAN | Yayın Temmuz 2015
BAKIN BU ÇOK ÖNEMLİDİR... BİR İNSAN İNSANI SEVMİYORSA, KENDİNİ DE SEVMİYORDUR... GÜVENSİZDİR KENDİNE VE BAŞKALARINA... O İNSAN SİZE NE KADAR NUTUK ATARSA ATSIN BİR KÜF KOKUSU ALIRSINIZ... BU RİYANIN KOKUSUDUR ASLINDA... RİYA KÜF TUTMUŞ YÜREK GİBİ KOKAR... KOZADAN ÇIKAMAMIŞ VE ÖLMÜŞ BİR LAVRA GİBİ... SİZE ASLA BİR KELEBEĞİN KANAT ÇIRPIŞININ LEZZETİNİ TATTIRAMAYIŞI DA BUNDANDIR. e.e

Soru ve önerileriniz için benimle iletişime geçebilirsiniz.
www.esra-erdogan.com
 
     1 Beğeni    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

01:54
Top