TavsiyeEdiyorum.com
TavsiyeEdiyorum.com  
.com
Arama : | Site İçi Arama

Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Aşkın Gözü Açıldı
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Hani hep kapalıydı ya gözün…
Titrerdi ya kalbin tüm hücrelerinle beraber;
Soluklarına yetişemez olurdun da
Düğümlenirdi ya elin ayakların birbirlerine…
Ve şimdi ;
Her şey aydınlandı…
Bıraktığın tüm karanlıklara inat!
Bittiğin her anın telafisinin zamanıdır şimdi…
Bitirlidiğin her anın.
Düşmelerin ve kanamaların ardına okunan
bir mevlittir dün…
Ve bugün !
Her şey aydınlandı…
Sahte sevmelerin,
Sevmediklerini duyduğun andır şimdi…
Sevgisizliklerin bedelini ödediğin;
Dünün,
Geride kalma vakti şimdi…
Adam ve kadın olmanın sorumluluğunu
geriye bıraktığın andır şimdi…
Değişmene gerek yok!
Yada başka birisi olmaya!
Sadece nefes al! Sadece, içine çek hayatı…
Her şey geride kalacak bir gün…
Bedenini toprağa bıraktıkları gibi…
Geriye ruhun kalacak!
Akladığın kadar,parladığın kadar…
Senin başkalarının aynasına ihtiyacın yok,
Bir ayna kadar
durgun ve saydam bakabilirsen kendine…
Evreni bulursun ,bir gün kendinde…
İşte o gün! her şeyin aydınlandığı gündür…
Aşkın çiçek açmaya başladığı gündür…
Gözün aysın artık!
Çünkü;
Aşkın gözü açıldı…
 
     Beğenin    
Orda Bir Köy Var Uzakta
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Nisan 2014
ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA
Atike ÖZKAN
KALEME ALAN SALİME YILMAZ

Orda bir köy var uzakta
Uzakta değil şuracıkta yakınınızda
Döşemealtı-Yağca köyündeyim
Adım ATİKE
Mavi gözlerim, beyaz tenim
Tülbentimden görünen ak düşmüş saçlarım var
Zengin olmasa da mutlu bir evde geçti çocukluğum. 13
yaşlarındayken başladım halı dokumaya. Üç kişi oturduk halı
tezgâhına. Dokuduğumuz halılar satılırdı hemencecik. Ucuz
ucuz. Şimdilerde değerli ama yapan da yok evlerde. Kalanlar da
evlerdeki sandıklarda, anılarda.
İlkokulu okudum okumasına da kafam almadı bir türlü. Halen
okuyup yazamam, ezberim iyiydi ama. “Muhtar gibi kadınsın”
derler bana, ederim boyumdan büyük laflar. Hayat okulunu
okudum ya. 20 yaşımdayken amcamın oğluyla nişanlandım.
Bekledim asker yolu. Evlendiğimde pamuk tarlalarında çalıştım,
hayvanlara baktım. Yaylada buğday-harman yaptım.
Köyde hamile kalmak da işe göredir. Kışın doğan çocuk büyütülür,
yazın kaynanaya bırakılır, başlanır işlere. Ölü doğan iki
bebeciğimden sonra dört çocuğum var şimdi. İlk çocuk kız. Sonra
doğan erkek çocuk, dışkısını yuttuğu için doğarken, engellidir
Mehmet Ali’m. Ankaralara götürmek istediğimde görümcem
karşı çıkmıştı. Ben “Keşkelerim olmasın” dedim “Bakarsın evdeki
kızcağızıma”. 3 ay Ankara’da tedavi ettirdim. Çaresi yoktu kuzumun.
Ben oralardayken küçük kızım sağmış sütleri, bakraç taşımış
minicik bedeniyle, yokluğumu hissettirmemiş.
Üçüncü bebeğim de kız olmuştu. Büyüdüler, ortaokula
başladılar. Bir gün bir servis kazası geçirdiler köyle-Yeniköy arası 30
116
çocukla. Kafa travması geçirdi büyüğü. Bekledik günlerce yoğun
bakımda. Küçüğünde de kırıklar vardı. Çok şükür iyileştiler. Cebiş
(kurbanlık keçi) kestik. Dualar ettik. Ben “Çocuklarım erkek
eline bakmasın, okusun” dediydim. İki kızım da ortaokul bitince
okumak istemediler. Sonra da şikâyet etmediler hayatlarından.
Evlendiler, çocukları oldu. Şimdi üç torunum var onlardan.
14 yıl aradan sonra dördüncü çocuğum doğdu. Bekletildim
doğum için hastanede. Kanamam vardı. Bir terslik olduğunu anlamıştım.
Bağırıyordum “Kendine zarar vermesin, düşmesin diye
somyaya bağlayacağım bir çocuk daha istemiyorum” diye. Çığlığı
duyan hemşire acıdı da nöbetçi doktora söyledi. “Çocuğu kurtarmalıyız,
kalp atışı yavaşlamış” diye apar topar sezaryene aldılar
beni. “Tüpleri bağlayın, ben üretim çiftliği miyim?” dedim. Sonunda
kocamdan izin alıp bağlamışlardı tüplerimi. Adını Ümit
koydum çocuğumun. Sarışın, çilleri var şimdi yüzünde. Her şeyi
gecikiyordu oğlumun, “Bir şey var” diyordum. Oturması da gecikmişti.
2 yaşında teşhis kondu “Beyin felci” diye. İlk zamanlar
tedavi hizmeti alamadık. Evde ilgileniyordum her şeyiyle. 6 yaşında
başladı rehabilitasyona. Devam ediyoruz şimdi, memnunum
çabalardan. Hiç yalnız bırakmam onu, istese de bedenim biraz
dinlenmek, hep yanıbaşındayım. Arar gözleri beni. Sırtımda taşıdığım
büyük oğlum için köy evimizin dışına bir asansör yaptırdık
şimdi. Rahatladım ecik. Eve kapamıyorum onu, bahar geldiğinde
o da canlanır toprak gibi. Bir de kaynanam vardır benim, hani
ben çalışırken çocuklarıma bakan. Geçirdi yarım felç, benzedi
kaderi torunlarına. Gelir 3 ay bende kalır, sonra diğer çocuklarında.
Bir de garip anam vardır. Bunama hastalığından oldu o da.
Kardeşlerim ilgilenir onunla. Gönül koysalar da bana, edemem
daha fazlasını. Son yıllarda uykusuzluk başladı bende de. Sabahı
erdim. Bedenim bıraksa beynim bırakmaz, beynim bıraksa bedenim
başlar sızlamaya. Uykuya hasretim şu sıralar. Hiç geçirmedim
kuzularımdan başka bir yerde bir gün. İyi gelecek biliyorum.
Bir nefes alsam, bir dinlensem. Sonra onlara da iyi olacak benim
yeni halim. Kısmet, bir gün olur herhal.
Yağca’da bahar başkadır. Nar çiçekleri açar. Geleneksel Nar
Festivali yapılır her yıl. Bakarım çocuklara binerler bisikletlerine.
Ah bir konuşabilselerdi, anlasam da gözlerinden, seslerinden her
117
şeyi. Ah bir yürüselerdi, onların ayakları da olsam giydirebilsem
ışıltılı ayakkabıdan Ümit’ime, koşsaydı. Binselerdi renkli bisikletlerine.
Bir ben mi yanarım onlara? Babaları benden yangın.
Akşamın sessizliğinde, çocuklar uyuduğunda kalırız baş başa,
dertleşiriz beraber “Biz ölürsek ne olacak?” diye. Az mı akmıştı
gözyaşlarım pamuk tarlarında çalışırken, gizli gizli? Az mı akmıştı
gözyaşlarım dokuduğum halıların ilmiklerine?
Benim kaderim, şekerlerim derim onlara…
Uzakta değil
Yanıbaşınızda
Şuracıkta
Yağca köyünde
Ben Atike!


ANTALYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ YAYINLARI: 12
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
II
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
MART 2013
 
     Beğenin    
Zülfinaz
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Nisan 2014
ZÜLFİNAZ
Onu yıllar öncesinden hatırlıyorum. Komşumuz, annemin
iyi dostu, dert ortağı.
Çalışkandı, işine giderdi, dört çocuğuna kanat germişti. Kısa
boylu, kıvırcık saçlı. Sokağı dönüşünde yalpalayarak yürüyor.
Dizleri rahatsız. Onlar bir dile gelse neler anlatır bize. Yılların
yorgunluğu…
1945 Erzincan-Tercan-Karaçay köyü doğumlu. Ağa kızı Serfinaz
ile Kazım’ın ikinci çocuğu. Annesi ahırın yanındaki bir odada
büyütmüş onları. Annesi okumamış ama kültürlü. Babasıyla
evlenince annesi zenginlikten düşmüş yokluğa ama sabırlıymış.
Arpa ekmeğiyle büyümüş Zülfinaz. Nüfus çoğalınca 3 yaşındayken
dedesi yanına almış onu. 7 yaşına kadar kardeşlerinden ayrı
yaşamış.
Okul çağı gelince ailesinin yanına dönen Zülfinaz, anne ve
babasının sevgisine hasret. Kardeşleri kucaklar onu sevgiyle ve o
da okullu olur. Ancak bir dönem okuduktan sonra ailesi tekrar
göndermez onu okula. Oysa hayali okuyup öğretmen olmaktır.
10 yaşına gelince nenesi ölür. Gözleri görmeyen dedesine baksın,
onun gözü-eli-kolu olsun diye tekrar gönderirler onun yanına.
Arkada gözü yaşlı kardeşleri.
15 yaşına geldiğinde çok hizmet etmiştir. Saçları belinde, güzel
mi güzel, akıllı mı akıllı bir genç kız olmuştur. Dedesi altınlar
aldığı bir çocuğa söz vermişti. Gelin olacaktı Zülfinaz. Kader bu
ya bir genç gelir atın sırtında, öğretmenlik yapacakmış. Camın arkasından
gördüğü bu uzun boylu, yakışıklı Yaşar amcadır. Tanıştıklarında
utanmıştı ama kaymıştı gönül. Çareyi kaçmakta buldular
rıza olmayınca. Bir ayın sonunda dede razı gelir ve başlık
parasıyla yaşı büyültülerek nikâhları kıyılır. O sırada babası onu
gördüğünde akıtır gözyaşını kızı için gizliden. Uzaktan da annesi.
Gelinliği dikilir. Bir odada işlemeli yastığa oturtulur. Uzun saçlarını
ellerinde taraklarla kızlar tarar, tarar. Maniler eşliğinde 10
tane ince örük örülür. Zülüfleri kesilir.
53
Mendilim el ele
Düşmüşüm gurbet ele
Yedi mendil çürüttüm
Gözyaşım sile sile
Kına yakıldı. Davul zurna tutuldu. 3 gün 3 gece yemekler
yendi, halaylar çekildi. Amcası duvağı örttü. Göl kıyısında gezildi.
Gelin olacağı eve vardığında atın üzerindeydi. Gökten bir
elma attı Yaşar, düştü Zülfinaz’ın duvağına ve kalbine. Bir inek
verdi kaynana. Süpürge koydu önüne, aldı. Demir kondu, aldı.
Gelenekmiş. Çalışkan dediler ona. Kaynana çivi çaktı ayaklarının
önüne, evlilikleri sağlam olsun diye. Diğer köye öğretmen olarak
gitti eşi her sabah. İki evlat verdi ona Zülfinaz, biri erkek, biri kız.
1966 yılında Erzincan depremi olur. Devlet ev verir ama karar
verir eşi İstanbul’a taşınırlar. Daha bir ay geçmeden haber gelir
ve daha önce de çalıştığı Karayolları, Antalya’da iş imkânı sunar.
Böylece Karayollarında Muhasebe Müdürü olur ve TRT’deki mutlu
yuvalarında başlar yeni hayatları. Akşamları elinde fileyle gelirdi
kocası. Tatlıydı dili. Değer verirdi. İsteyerek evlenmişti onunla.
Bir kat yatakla başlayan hayatlarında hiç unutamadığı tel dolabıdır.
Özenerek kaplarını yerleştirdiği. Bir erkek, bir kız daha katılır
aileye. Dört çocuk olmuştur. Okula gönderir onları. Şehre uyumu
çabuk sağlamıştır Zülfinaz. Geçim sıkıntısı başlar zamanla. Kazanıyordur
eşi ama paylaşıyordur da bir o kadar akraba, eş-dostla.
Eskiden ilk olarak çekirdek aile düşünülmezdi şimdiki gibi. Önce
başkalarıydı. Hatırlar, misafir geldiğinde çocuğunu banyoda yazılıya
hazırladığını. Çalışmak ister. “Sırt sırta verelim” der. “Kadın
parası yemem” derdi o zaman erkekler. Ayıp değildi çalışmak.
Antbirlik’e işçi alınacaktı. Gece okulunda okur-yazar belgesini de
alıp başlar, çalışanların çocuklarına kreşte bakmaya. Vardiyalı çalışır.
Hem eve bakar, yemek, temizlik yapar, hem kocasına hizmet
eder. İşini çok sever. İki yıl sonra işi fabrikada iplik başındadır.
HER İPLİK BİR ANIDIR. Her iplik dertlerden uzaklaşmaktır.
Zamanla yaralar açılır yaşamında. Mutlu insanları istemez ya
mutsuzlar, kıskanırlar ya. Zarar verseler de Zülfinaz güçlüdür, o
annedir ve eştir. Sarılsa da yaralar, kalır izleri. 21. yılında emekli
olduğunda 3 çocuğunu evlendirmişti.
54
Erkekler gurbete Almanya’ya giderler. “Onlar uzakta da olsa
mutlular ya başka ne isterim” der. Gelinleri ve torunlarının mutlulukları
tek isteği. Zülfinaz ve Yaşar’ın toplam yedi torunu var.
Her zaman ona karşı anlayışlı olan eşiyle sürüyor hayatı. Kırgınlıkları
bırakmalı geride, affetmeli ve vedalaşmalı hayatla.
Bir yastıkta başlayan sevdalarının, bir yastıkta devam etmesi
dileğiyle. Ölene kadar.zülfinaz
SALİME YILMAZ-ANTALYA


ANTALYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ YAYINLARI: 12
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
II
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
MART 2013
 
     Beğenin    
Değişim-Annem
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Nisan 2014
DEĞİŞİM
Salime YILMAZ
Kış zamanı, yıl 1951… Erzurum Aşkale’nin bir köyünden
dokuz aylıkken Erzincan’ın Tercan ilçesi Yaylacık köyüne
taşınırlar. Beş kardeşin ortancası olarak dünyaya gelir. Yuvarlak
yüzü, al yanağı uzun örgü saçlarıyla annem Sakine Pekgöz.
İlkokula başlar, kızlı erkekli sınıflarında. Dayılarım “kız kısmı
okumaz” derler, annem çok üzülür ve okulu yarım kalır. Sessiz,
sakin, tarlada çalışır, koyun sağar, ekmek pişirir annem. Aklında
hep kitapları. Babası istermiş okumasını ama ağabeylerin sözü
geçmiş. Her ne kadar o ağabeylerin kızları üniversite okusa da o
zaman öyleymiş. Yıllar geçmiş annem on beş yaşına gelmiş.
Köyün yakışıklı, sesi güzel, türküler söyleyen, halayda başı
çeken genç delikanlının da etrafında bir sürü hayranı varmış. Kendi
de bunların farkındaymış. Küçük yaşta annesi ölünce İstanbul’a
gurbete gitmiş. Karda, soğukta, Cağaloğlu’nda gazetelerin
üstünde yatmış. Adapazarı–İstanbul trenlerinde limon satmış,
bahçıvanlık yapmış. Sonra askerliğini bitirince babası onu devlet
kurumunda işe koymuş Antalya da. Köye döndüğünde babası
artık oğlu evlensin istemiş. Onu idare edebilecek, çalışkan, iyi
aile kızı annemi düşünmüş “Hanlı Yusuf ’un kızı Sakine- gelinim
olsun” demiş ve bunu babama söylemiş. Aklı havalarda babam
evlenmeyi daha düşünmüyormuş ama yine de “Tamam” demiş.
46
Annemi bir akrabası evine çağırdığında babam da gelmiş.
Annem çok korkmuş. Babam elini tutmuş ve “Seni babandan
isteyeceğiz” demiş. Annem yüzüne bile bakamadan kaçmış. Onu
tanıyormuş ama “gölgesi bile ağır” gelirmiş. Elini de tuttu. Artık
hayır diyemez. Namus…
Annem, dedemden istenmiş. Anneme sormuşlar. Elini
tutmuştu ya hayır diyemez. Aslında başka gençler de varmış
annemi isteyen. Kader demişler. Annem gelinlik giymiş, atın
sırtında. Geleneklere göre damdan bir elma atılırmış gelinin
başına. Elma düşmüş… Davullar, zurnalar, yemekler, halaylar…
Annem büyükbabamın evine gelmiş. İlk aylarında hamile
kalmış. Bir gün tandırın üzerinden banyo kazanı kaldırırken
düşük yapmış. Yaşasalardı iki ağabeyim olacakmış. Aradan
daha bir yıl geçmeden bana hamile kalmış. Dağların arasında,
kerpiçten yapılmış evlerin olduğu, baharda rengarenk çiçeklerle
bezeli şirin yerde dünyaya gelmişim 1967’de. Köyün ebesiyle
devletin ebesi kavga etmiş benim için doğurturken. Toprak
bağlanırmış bezime sıcak tutsun diye. Tahta beşikte sallıyorlarmış
beni. Dedem koymuş adımı: Salime. Annem, halalarımla, üvey
babaanneyle iyi anlaşırmış ve dedem değer verirmiş. Ama babam
yanımızda değilmiş. Dedem düşünmüş ve “Böyle olmaz gelsin
ailesini alsın. Sorumluluk alsın, ayrılık olmasın” demiş. Babam da
gelmiş ve bizi Antalya’ya getirmiş.
Annem, babam, ben ve bir yatak. Şark Ekspresi. Trende
yolculuk. Çok açmışım üzüm, ekmek yemişim bol bol. Annemin
sütü yetmezmiş, aç kalırmışım çoğu zaman. Artık her şey daha
iyi olacak bir arada ve şehirde. Eski Sanayi Mahallesi’nde, şimdiki
binaların olduğu yerde gecekondular varmış. Bir tanıdığın mutfağı
annemin evi olmuş. Ağzı beyaz tülbentle kapalı annemin; ağzı
var dili yok. Babam, Köy Hizmetleri’nde sürveyan olarak sürekli
köy yollarını yapmaya gidiyormuş. Annem, ben bir de yanımızda
annemin küçük görümcesi varmış. Kimseye gitmezmiş,
korkarmış. Komşular ve tanıdıkları gündüz yanına gelirlermiş.
47
Babam bana çok düşkünmüş, evine karşı sorumluymuş ama
çok titizmiş; yemekte, ütüde ve hayatın her alanında. Bir odalı
evden Fethiyeli Şükrü Amca’nın iki odalı evine geçmişler. Çok
iyi insanlarmış. Babamı evladı gibi sevmişler ve bizi de. Bir gün
babam yokken ayağıma çaydanlıktan sıcak su dökülmüş ve bir ay
boyunca annem beni pansumancı Hasan Amca’ya bir de Sigorta
Hastanesi’ne götürmüş. Sonraları bakılmış ki annemin bacağına
da o sıcak sudan dökülmüş. Korkudan söylememiş. Babam çok
kızgınmış. Susmuş, susmuş… İkinci kız kardeşim doğmuş gece
yarısı, babam arazide, görevde. Komşular doğurtmuş. Annem
şehirde ama doktora gitmeye korkarmış doğum için. Kardeşime
yaşamaz demişler zor doğunca. Babam haber alıp gelmiş ve bir iş
arkadaşının adını koymuş kız kardeşime, Nazan.
“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete
kız vermesinler” türküsünü her duyuşunda annem köyünü
özlermiş, dağlarını… Ailesi yanında olsa çok mutlu olacakmış.
Ama ne çare “gurbet o kadar acı ki ne varsa içinde”. Annem ve
babam bir evleri olsun istemişler. Zeytinköy’de elleriyle taşınıduvarını
yaptıkları, güzel-büyük bir ev. Bir süre suyu dışarıdan
taşımış annem. Babam kırk tane ağaç dikmiş; yarma şeftaliler,
elma vb. Fasulyemiz, çileğimiz… 1971 Kıbrıs Barış Harekâtı
zamanı helikopterler geçerdi, ajanslar can kulağıyla dinlenirdi.
Üçüncü kardeşime hamile olan annem için ambulans çağrılmış.
Tam kapıya geldiğinde doğmuş Ercan. Babam en sevdiği
arkadaşı olan mühendisin adını koymuştu. Kız erkek ayrımı
yoktu babamda. Hepimizi çok sever ve okutmak isterdi, özellikle
kızlar okumalıydı. Annem ve babam karar almışlar “burada
çocuklar okuyamaz daha iyi bir çevreye taşınalım” diye. Evlerini,
komşularını çok seviyorlarmış ama dünyaya bakışları farklıymış.
Orada kadınlara ilk defa pantolon giydirmeyi babam sağlamış.
Ailecek hafta sonları gezmelere, pikniklere, denize gitmekte
babam örnek olmuş. Geleceği düşünen annem ve babam
Bahçelievler’e taşınmışlar.
Annem okuma–yazma kursuna gitti, sonra diplomasını
48
aldı. Çok mutluydu. Babam destekledi. Halk Eğitim’de biçkidikiş
kursuna gitti. Yeni muhitinde çocukları Barbaros
İlkokulu’na gidiyordu. Orada, oğlunun öğretmeni ona çok örnek
oldu. Nezihe Budak Hoca’dan çok şey öğrendi; hakkını aramayı,
sesini çıkarmayı. Dört çocuk olacaktı “Hayır” diyebildi. Annem
çocuklarına karşı hep ilgiliydi. Okuldan evimize geldiğimizde
hep bizi karşılardı. Annem ev hanımıydı, diğer çocukların
anneleri de çalışmıyordu ama annem farklıydı. Evde annesini
bulamayan, yemeği pişmemiş çocukları da evine alırdı. Birlikte
o sıcaklığı yaşardık. Ev eşyasına önem verilmezdi ama akşam
sofralarında bir arada olmak önemliydi bizim için. Eğitimimize
ve gezmemize değer verildi. İlk ansiklopedimizi aldıklarında
ne kadar heyecanlanmıştık. Bize hiç “ders çalışın” denmezdi,
biz zaten çalışırdık. Annem, ev işlerini kendi üstlenirdi. Veli
toplantılarımıza muhakkak gelirdi. Erkek kardeşim anaokuluna
yazdırılmıştı ve hepimiz çok mutluyduk. Ben ve Nazan Antalya
Lisesi’ni bitirdik. Üniversite sınavında ben Hacettepe Fizik Tedavi
ve Rehabilitasyon bölümünü kazandım 1984’te. Şehir dışına kız
çocuğunu göndermek normal değildi o zaman ama bağırlarına
taş basıp beni gönderdiler. Yurtta kalarak okudum. İki yıl sonra
da Nazan, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünü
kazandı ve İstanbul’a gitti. O da yurtta kaldı. Annem ayrılığımıza
zor alıştı. Evde el işleri, dantel yaptı sattı, yıllardır da yapardı.
Sonra bir bebeğe bakmaya başladı ve bu hem bebek için hem
annem için çok iyi oldu. Halen haberleşirler Atıl’la. Sonra Ercan;
evden uçtu kuş misali. Onunla iletişim olsun diye hayatında hiç
yapmadığı halde futbol maçını izlemeye başlamıştı. Çok sever
oğlunu, o da annesini. Anadolu Lisesi’ni bitiren oğlu İstanbul’da
İşletme okudu ve bankacı oldu. Şu an bir bankada şube müdürü.
Annem ve babam gurur duyuyorlardı bizimle. Önceliği
hep çocukları olmuştu. Şu zamanki gibi sevdalardan değildi
onlarınki. Didişirlerdi. Annem hep gönlü alınsın isterdi, babam
anlatamazdı sevgisini. Annem istemezdi ne eşya ne para. Değer
verilmekti, ömür boyu istediği. Gözünü onda açmıştı. Sanki
babam onu da bizimle büyütmüştü. Öyle derdi. Annem zaten
49
gelişmeye açıktı. Türk kadını olarak yöneticiydi, yumuşaktı
ama ailesi için her türlü savaşa girerdi, aslan kesilirdi. Gizli bir
sevgi diliydi aralarındaki. Sanki didişen onlar değildi biz bir
şey söylediğimizde, hemen babam korurdu annemi. Annem ve
babam bir bakarsın bir konuda söz birliği etmiş, tek duvar olur
karşımıza çıkarlardı. İnsanlara yardımı severlerdi. Annem her
zaman yaşlının, hastanın yanındadır. Bize de örnek olmuştur.
Bir tas çorba, bir ziyaret onun hayatındadır, paylaşır. Genç
anneleri hep girişimci olmaya zorlamıştır. Başarmıştır. Şimdi
onlar birer çalışan, üreten kadındır. Okuyamadı ama üç çocuk
okuttu. Sadece okutmadı onlara güzel değerler verdi. Babam üç
çocuk okuttum derken çevremiz ve biz bilirdik ki gizli kahraman
annemdi.
Ben İstanbul’da işe başladım. Annem, babam ve üç kardeş
tekrar İstanbul’da bir araya geldik. Annem, Antalya’da dolmuşa
hiç binmemişti “Bu şehirde herkes koşuyor normal yürüyen yok”
demişti, şaşırmıştı. Artık tek başına bir yerlere gidebiliyor, küçük
şehirdeki gibi toplum baskısı da yoktu. Kişisel olarak kendini
bulduğu yer oldu İstanbul. Okuma–yazma bilmeyen kadınları
organize etti, kurslar açtı, onlarla birlikte oldu. Annem bizimle,
tiyatrolara, sinemalara geldi, söyleşilere katıldı. İlk fotoğraf
sergimde gelip annemi bizim için tebrik etmişlerdi. Yıllar sonra
bir fotoğraf sergisinde fotoğraf konusunda yorum yaparken onu
duyunca çok şaşırmıştım. 2001’de annem ve babam Antalya’ya
döndü, kız kardeşim döndü. 2006’da ben ve eşim “oğlum
anneannesinin yanında büyüsün” diye Antalya’ya döndük.
Bıraktığımız kadar olmasa da Antalya’da yaşamak kolaydı.
Deniz ve güneş… Annem kırk altı yıllık hayat arkadaşı babamın
koah hastalığıyla son iki yıl uğraştı. Babam, annemi yanından,
gözünün önünden ayırmak istemedi. Yıllar sonra ağzından tatlı,
övgü dolu sözler çıktı. Çocuklar değil, gerçek olan hayat arkadaşı,
eşiydi. Bir de ilk torunları için çok beklemişlerdi ama şu an
altı yaşında olan Barış onlara yaşam enerjisi olmuştu. Hastalık
sırasında ikinci torun haberi de geldi. Oğlunun kızı olmuştu:
50
Defne Lavin. Yıllar sonra hastalık nedeniyle güneş gören, birinci
kat bir eve taşınıldı. Annem, aydınlık mutfakta ona yemekler
yaptı. Balkonunda kahve içtiler. Hayat zorluklarıyla da olsa
güzeldi. “Ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasaydı” derdi annem,
annesine doyamadığında gurbette. Şimdi ölüm yakınındaydı.
Eylül 2011’de babamı kaybettik ve bir çınar devrildi yetmiş
üç yaşında. Geride onun yokluğunu her an hisseden bir eş ve
çocukları. Annem, Sakine Yılmaz, yine ayakta, yine çocuklarına
kol-kanat olmaya devam edecek.

SALİME YILMAZ

Antalya Büyükşeh İr Belediyesi İ YAYINLARI: 7
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
Mart 2012
 
     Beğenin    
Hayat-Nietzche
ŞİİR | © Yazan Aysun DEVRAN | Yayın Nisan 2014
Şiir

Gidene kal demeyeceksin. ..

Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.

Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme,
yoksa değersiz olan hepsen olursun...

Düşün...

Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter...

Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini...

Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz. ..


Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum,
Oynadım.

Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.
 
     Beğenin    
Üç Kadın
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Şubat 2014
Ocak 2014

Yağmur çiseliyor
Nemli, ıslak bir Antalya akşamı
Şehrin ışıkları yanmaya başladı

Büyük şehirlerden farkı erkenden insanlar evlerine çekilmiş, sokaklarda yaz aylarının canlılığı yok, sakin ve huzurlu.

Üç kadın , üç dost Antalya sokaklarında..

Onları birleştiren iş anlayışları, onları birleştiren insana önem vermeleri, onları birleştiren yüzlerinde maskenin olmaması..

Maskeleri olmayan insanlar gönüllerini açar birbirlerine, dertlerine çözüm olamasalarda yanlarında hissederler birbirlerinin, maskeleri olmayanlar hala insanlığı yüreğinde kaybetmeyenlerdir.

Tek tük kalan turunç ağaçlarının eşliğinde , yürüyen üç kadın…

Şehrin yat limanına bakan çay bahçesinde tente altında tek kuru kalmış masa etrafında başladı sohbet. Hem birlikteydiler hem de kendi dünyalarında. Geziniyordu düşünceleri, hayalleri,umutları.. Üç ayrı yaş kuşağı; 20 li,30lu,40lı yaşlar....

Aşağıda yat limanının tekneleri, küçük anfi tiyatrosu, restaurantların masaları, boşluk,,,,
Mermerli çay bahçesi her zamanki heybeti ve güzelliğiyle karşıda.Arkasında Karaalioğlunun Kalesi…Mermerli plajı . Babamın çocukken bizi orada yüzdürdüğünü anlatır annem. Bir gün oğlumu orada yüzdüreciğimi hayal ediyorum.
Akdeniz, dalgalarıyla Mermerlinin plajına ,kayalara çarpıyor. Bembeyaz köpükler. Her çarpan dalga hayatın zorluklarını anlatıyor sanki. Kayalardan çarpıp dönen sular tekrar tekrar devinim halinde..Bazen zorluklar çıksa da hayatımızda su temizler her şeyi. Her şey yerini bulur hayatta ..Su akar bulur yolunu derler ya..Yalnız değilseniz varsa yanınızda dostlarınız her şey kolay gelir size..

Üç kadın , yağan yağmur, şehrin ıslaklığında ve sukunetinde sıcacık olur yürekleri…

Nemli, ıslak bir Antalya akşamı

OCAK 2014
 
     Beğenin    
Son Durak
ŞİİR | © Yazan İsmail ÇALIK | Yayın Şubat 2014
Güneş penceremden içeri ince çizgiler halinde süzülüyor
Ellerimi uzatıyorum güneşe ona dokunmak istercesine
Kalbim heyecanla çarpıyor o an titrerken ellerim
Sanki ilk kez ışığı gören bir bebek gibiyim.

Kendime soruyorum sen ışığı hiç gördün mü diye
Doğdun mu hiç bir annenin kucağına?
Ya da dümdüz uzanan uçsuz bucaksız bir ovaya…
Hayır doğmamıştım yeni yeni anlıyorum.

Şimdi düşünüyorum da
Ben hep rölantide yaşamışım hayatı.
Hayatı, ciğerlerine dolan temiz havadan çok,
Ceplerine dolan parayla kıyaslayanları bilmişim gerçek diye.
Egoları hep daha büyük olmuş insanların
İnsanlara besledikleri sevgiden.

Mutluluğa giden yolda ben hep geç kaldığımı sanmışım,
Ya da beni oraya götürenin çoktan beklediğim duraktan geçtiğini,
Son durağa vardığımda ise anladım ki orada beni bekliyormuş o.
Ellerini açmış,
Yüzünde ince dudaklarının oluşturduğu gamzeli bir gülümseme…

O da beni bekliyormuş onca zamandır orada.
Birçok gelen olmuş otururken o durakta
Fakat içindeki ses “işte bu!” dememiş gelenler için,
Ta ki beni görene kadar,
Ta ki bana ellerini açana kadar…

Önce korkmuş bana ellerini uzatırken,
Sonra bir sıcaklık kaplamış içini,
İçini kaplayan sıcaklık, ışık olmuş,
Sonra gelmiş gönlümün penceresinden içeri ince çizgiler halinde
Ve ben o güne kadar hiç görmemişim o gerçek ışığı
Ve ben, ellerimi uzattım ışığa, titreyerek…

İsmail ÇALIK Haziran '10
 
     Beğenin    
Sevgili Eşim İçin
ŞİİR | © Yazan Gökhun İnan YÜCEL | Yayın Ocak 2014
İlle de doğacak güneş, kara salkım saçlarına
Sana inat şevk katıyor, bu sabah mahmurluğuma.
Ne demiştik; hayli zamandır senle,
Sarıp sarmalayıp, çilekeş geçen yılları,
Ermeyecek miydik artık bizde muradına.
Xx
Dün, evlat sevgisi gibi, yandı mı senin de bağrın?
Sokulurken minik Çınar, sancılı anasına,
Titrek sesin ürperdi mi bir lahzacık bile olsa?
Hazin hazin, başın eğik, yürüyorken sen yanımda.
Xx
T an yerleri ışıdıysa,
U kte kalmaz yarınlara.
G ün yanılır şaşar mı hiç,
D oğacaktır nasıl olsa.
E vladımız da olacak
M adem ahd ettik yarına.
 
     Beğenin    
Başlıksız
ŞİİR | © Yazan Gökhun İnan YÜCEL | Yayın Ocak 2014
Gül yüzünde bir tebessüm açarsa,
Ve ben bunu bilirsem,
Şu an Edirne de kör eden bu sis dağılır,
Kasvet gider,
Ve sadece sen gelirsin şair ruhuma,
Her şafak olduğu gibi…
 
     Beğenin    
Başlıksız
ŞİİR | © Yazan Gökhun İnan YÜCEL | Yayın Ocak 2014
Çocuksu saflığın aklım(ı) çalan,
N’olur sen de desen bir pembe yalan!
Kız aşka düş. Sen de tutul.
Var biraz sen de tasalan.
N’olur sen de olma bir pembe yalan!
Xx
Hani Haziran ayında o yaz sabahı var ya;
Sevmiştin sen de güya.
Daha o ilk bakışlar,
Sendin kalbime kor saçan,
N’olur sen de desen bir pembe yalan…
 
     Beğenin    
Sevginin Önemi...
ŞİİR | © Yazan Derya OĞUZ | Yayın Aralık 2013
Çocuklarımızı koşulsuz şartsız severiz, ve bunu her daim göstermeliyiz;

Onu yaparsan seni severim, bunu yaparsan seni sevmem şeklinde konuşmamız son derece YANLIŞTIR !

Ne yaparsa yapsın, o sizin biricik oğlunuz- biricik kızınız ve onun sevilmeye ihtiyacı var.

Sevilmediğini duyan çocuk buna inanır, sevilmediğini düşünür, bu onu karamsarlığa iter.

Biz de 6 yaşımızdayken annemiz- babamız tarafından sevilmediğimizi duysaydık çok üzülürdük.

İnsanların en temel gereksinimlerinden biri de sevgidir. Karnımızın doyduğundan emin olduktan sonra sevildiğimizi de bilmek isteriz.

Çocuklar koşulsuz severler. Onu doyurduğunuz, giydirdiğiniz, okuttuğunuz için DEĞİL, sizi siz olduğunuz için severler. Siz onun biricik anne- babasısınız. Çocuğunuzun dünyasında her zaman doğruyu yapan, doğruyu dile getiren büyük KAHRAMANLARSINIZ.

Çocuğumuza onu sevdiğimizi söyleyelim, onları sevgiyle büyütelim.

Araştırmalar da bunu kanıtlamıştır. En ağır derece zihinsel geriliği olan çocuk bile onu sevdiğimizi söylediğimizde bunu anlayabiliyor.

Onu sevdiğimizi söylersek çocuğun kişilik, karakter, zihinsel gelişimine olumlu katkıda bulunmuş oluruz.

Şimdi harekete geçin, dönün ve çocuğunuza adıyla birlikte seni seviyorum deyin.

Sevgilerimle...



Psikolog Derya OĞUZ
 
     Beğenin    
Muharrem
ÖYKÜ | © Yazan Aykut BORA | Yayın Ekim 2013
Usulca bıraktı kalemi elinden. Kalem, keskin köşelerine rağmen birkaç kez yuvarlandı masada. Geçen hafta köşedeki büfeden iş ilanlarına bakarım diye aldığı gazeteyi karalıyordu. Uzaklara doğru dikti gözlerini. Gözleri nemliydi. Alt dudağını bıyıklarına değin uzatıp bir tutam ısırdı.

Anne babasının tek çocuğuydu. O doğduktan sonra yataklarını ayırmışlardı. Muharrem annesiyle birlikte soba yanan odada yatardı. Babası eve her akşam sarhoş gelir, nereye otursa orda sızar kalırdı. Korkardı babasından. Nadirdi başının okşandığı. Sevmekle nefret etmek arasında gidip gelen ikircikli bir yakınlık hissederdi babasına. Annesi sever miydi babasını bilinmez; ama uyku ona da uğramazdı kocası eve varmadan.

Neredeyse yirmi altı yıl geçmişti. O zamanlar dört yaşlarında olmalıydı. Yine uykusuz gecelerden biriydi. Babası iki saat önce gelip onların yattığı odaya uğramadan yatak odasında sızmıştı. Başka zamanlar babası gelir gelmez dalardı uykuya; fakat bu gece hala uyuyamamıştı. Annesi de eşlik ediyordu uyanıklığına. İkisi de birbirinden gizliyordu uyanık olduklarını. Muharrem annesinin nefes alışverişinden anlardı uyuduğunu. Bir de anne kokan sıcaklığından. Oysa bu gece farklıydı annesi. Kesik kesik nefes alıyordu. Üstelik hiç olmadığı kadar soğuktu ve yatağa yattıklarından beri bir kez olsun sarılmamıştı Muharrem’e. Annesi az sonra yorganın ucunu usulca attı üzerinden. Muharrem sıkıca kapadı gözlerini. Annesinin saçlarını alnında hissetti. Ardından sıcak bir öpücük. Muharrem’in alnından uzun bir süre ayrılamayan dudaklar titriyordu. Alnından şakaklarına süzülen sıcak bir ıslaklık hissetti. Ağlıyordu annesi. Derken bir damla daha. Annesinin gölgesi usulca kalktı üzerinden. Duvarda asılı duran kalın paltoya uzandı. Ardından Muharrem doğduğunda kocasının hediye ettiği çantayı alarak sessiz adımlarla uzaklaştı. Odadan, evden, kocasından, geçmişinden, Muharrem’den… Annesini son görüşüydü.
Kenarına çekilen macunları çatlamış ahşap pencereden dışarıya baktı. Annesi köşedeki sokak lambasının altından geçiyordu. Hızlı ve şüpheliydi adımları. Birden duraksadı ve arkasını döndü. Muharrem penceredeydi. Küçük ellerini cama dayadı. Ardından yanaklarını. Son kez öpülmek ister gibiydi. Annesinin o an yaşadığı acıyı tarif edebilecek bir sözcük yoktu lügatlerde. Daha fazla dayanamadı ve arkasını döndü. Topuklarının yer yer eridiği, eski ayakkabılarının çıkardığı sese aldırış etmeden koşarak uzaklaştı. Köşeyi dönüyordu. Döndü. Son görüşüydü annesini. Bir daha da asla haber alamayacaktı.

Bütün olanları öylece izlemişti Muharrem. Bir anlam veremeden. Müdahale edemeden. Babası mıydı sebebi? Yoksa kendisine mi kızıp gitmişti? Geçen bisikletten düşüp dizlerini yaraladığında çok kızmıştı annesi. Bu muydu gitmesine sebep? Babasının attığı tokatlar da acıtırdı annesini. Belki de onlara dayanamamıştı artık. Her neyse. Artık yoktu. Muharrem’in bir kadın tarafından ilk terk edilişiydi.

O günden sonra Muharrem’in ağzını bıçak açmadı. Babası ne polise haber verdi, ne de kendisi aradı, gabya giden annesini. Çocuktu ama çocukların yaptığı hiçbir şey keyif vermiyordu kendisine. Bir köşeye çekilir tek kişilik evcilik oynardı. Anneydi. Babaydı. Muharremdi. Yemek yapardı. Sarhoş gelirdi eve. Kimi zaman kendisi olurdu. Sonra evcilik oyununda mızıkçılık eder ve yine annesi olur, oyunu terk ederdi. Her gün birçok kez tekrarlardı aynı oyunu. Ruhsal bir boşalım yaşadığı rutini haline gelmişti.

Babası hala geç geliyordu eve. Geç ve sarhoş. Kimi geceler hiç uğramazdı bile. Zaten artık beklemiyordu babasını. Gece olunca ürkerek yatağına uzanıp gözleri kapanana dek yanağını pencereden ayırmıyordu. Bekliyordu. Kaybolduğu yerden yeniden belirsin diye. Sonra yenik düşüyordu uykuya yorgun gözleri. Dün gece yine böyle uyumuştu. Gözlerini açtığında oda kalabalıktı. Babasını yere uzatmışlardı. Bir gözü kapalı yatıyordu yerde. Yüzü, kıyafetleri ve elleri kanlıydı. Dudakları patlamış. Suratı acınası bir haldeydi. Muharrem ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Konuşulanlardan babasına bir arabanın çarpıp kaçtığını anladı. Az ötede diyorlardı. Şu sokak lambasının altında. Annesini son gördüğü yerde. Dudaklarını ısırdı. Odadakilerden birisi fark etti uyandığını. Muharrem’e doğru uzanmak istedi, yapamadı. Muharrem soluğu sokak lambasının altında almıştı bile. Annesinin gözyaşları vardı bu kaldırım taşlarında. Şimdi de babasının kanı.

Babası ölmüştü. Annesi yaşıyor muydu acaba? Bu bilinmezlik sonsuza dek ölümsüz kılacaktı annesini. Kimsesi kalmamıştı artık. Reşit olana dek devlet himayesinde yetiştirildi. Devlet yurtları, devlet okulları… Ardından askerlik yılları. Askerden dönünce bir iş bulup çalışmaya başladı. Yirmi ikisindeydi; fakat henüz hayatına bir kadın dahi girmemişti. Birilerini beğenmişti elbet, onu da beğenenler olmuştu fakat bir ilişkiye başlayacak cesareti kendisinde bulamamıştı. Çalıştığı iş yerinde bir kız vardı. Zaman zaman molalarda bir araya gelir arkadaşça sohbet ederlerdi. Zamanla aralarındaki yakınlık, duygusal bir hal almaya başladı. Mola saati geldi mi Muharrem iki çay alır, Gülten’in yanına giderdi. Çay biter, sohbetleri bitmezdi. Başından geçenleri anlatırlardı birbirlerine. Anlattıkça çok da uzak olmayan bir yaşantılarının olduklarını fark ediyorlardı. Muharrem’i annesi; Gülten’i de babası terk etmişti. İkisi de bir daha haber alamamıştı gidenlerden. Gülten’in annesi hala hayattaydı; fakat görüşmüyorlardı.

Yaşamlarındaki bu benzerlik git gide daha yakınlaştırıyordu onları. Kısa bir süre sonra evlilik kararı aldılar. Beyaz bir elbise giymişti Gülten. Muharrem de askerde aldığı lacivert takım elbisesini geçirmişti üzerine nikah dairesine giderken.

Çalıştıkları yere yakın bir ev tuttular. Çok eşyaları yoktu. İhtiyaçları olduğu da söylenemezdi. Tutkulu bir evlilik değildi; fakat yine de dışarıdan iyi görünüyorlardı. Daha çok dert ortağı gibiydiler. Akşam işten gelir her biri bir çekyata uzanır, anlatmayı unuttukları yaşam kırıntılarını dökerlerdi birbirlerine. Birbirlerinin ruh analisti olmuşlardı. Konuştukça rahatlıyor, usulca sarılıp uyuyorlardı.

Evlilikleri böyle sürüp gidiyordu. Rutindi. Basit gibi görünüyordu. Oysa derin analitik anlamlar taşıyan bir evlilik olmaya başlamıştı. Aralarındaki yakınlık bir süre sonra karşılıklı aktarımlara yol açmıştı. Birbirlerinin bedenlerinde başka kimseleri görüyorlardı. Muharrem, annesini yıllar sonra hayatına giren tek kadın olan Gülten’in bedeninde yaşatmaya başlamıştı. Gülten için de terk eden bir baba oluyordu Muharrem. Bu aktarım başladığı zamanlardan itibaren birbirlerine karşı tutumları değişir olmuştu. Kavga bile ediyorlardı artık. Yedi yıl olmuştu neredeyse evleneli. Geçen gün Muharrem ilk kez tokat atmıştı. İki aydır çalışmıyordu da. Kovulmuştu işten. İş arıyordu.

Evlilikleri bir güç savaşı haline gelmişti. Çocukluklarında karşı cins ebeveynleri tarafından terk edilmiş iki savaşçıydılar. Terk edilmiş olmanın yarattığı travmayı bir kez de kendileri terk ederek onarmaya çalışan iki yaralı. İkisi de evliliği bitirmeye uğraşıyor; fakat ikisi de bitiren tarafın kendisi olmasını istiyordu. Böylelikle zamanında terk edildiklerinden intikam alacaklardı. Gülten, Muharrem’i değil kendisini yıllar önce terk edip giden babasını, Muharrem de giderken kendisine iki damla gözyaşı bırakan annesini terk edecekti. İntikam duygusuydu belki. Belki de neler yaşadıklarını anlatmanın bir yoluydu.

Erken davranan Gülten olmuştu. Bu sabah evden birlikte çıkmışlardı. Gülten işe, Muharrem iş aramaya. Gülten işten döndüğünde Muharrem eve çoktan gelmişti. Salonun köşesinde duran kanepede uzanmıştı. Bir zamanlar bir ruh analistinin divanıymışçasına kullandıkları kanepede. Gülten’in teklifsizce hazırladığı bir tencere yemeğin başına sessizce oturdular. Nasıl başladığını kendilerinin bile anlamadığı bir tartışmaya tutuştular. Tartışma giderek büyüdü ve Muharrem’in Gülten’in suratına indirdiği tokadın sesi, salondaki gürültüyü bıçak gibi kesti. Gülten, yatak odasına koştu sessiz adımlarla. Muharrem, yemekten önce uzandığı kanepeye geçti yeniden. Derin bir iç çekip az sonra uyuyakaldı. Birkaç saat sonra terlemiş bir şekilde uyandı. Su içmek için mutfağa yöneldi sersem adımlarla. Yatak odasının kapısı açıktı. Kapının aralığından yatağın boş olduğunu fark etti. İçeri girdiğinde Gülten yoktu. Kalp atışlarının yükseldiğini fark ediyordu. Diğer odalara koştu hemen. Banyo, tuvalet, her yer boştu. Yeniden yatak odasına yöneldi. Yastığın üzerine iliştirilmiş veda notu, her şeyi anlatıyordu. Gitmişti. Terk etmişti. Terk edilmişti. İkinci kez hem de. İlki kadar acıtmadan ama ilkini fazlasıyla andıran bir gidişle terk edilmişti.

Her yeri sızlıyordu. Salonun camına doğru koştu. Sonradan vazgeçti. Bakmanın faydası yoktu. Denemişti daha önceleri. Bakmak, geri getirmiyordu gidenleri. Az önce yemek yedikleri masaya çöktü. Tabaklar olduğu gibi duruyordu. Çatallardan biri düşmüştü. Almak için yere eğildi. Alıp yeniden masaya bıraktı. Gülten’in oturduğu yere. Karısının masa örtüsüne yapışmasın diye tencerenin altına koyduğu gazeteye ilişti gözleri. Gömleğinin cebinden eksik etmediği kalemi eline aldı. Anlamsızca karalamaya başladı gazeteyi. Usulca bıraktı kalemi elinden. Kalem, keskin köşelerine rağmen birkaç kez yuvarlandı masada.
 
     Beğenin    
Kaç Ben Var Benden Öte
ÖYKÜ | © Yazan Aykut BORA | Yayın Ekim 2013
"Ebeveynler için çocuk yapmak, tükenen yaşantılarından
kazanılan farkındalıktan olsa gerek kendi varlıklarına en yakın
olan bir insan yavrusu bedeninden reenkarne olmaktan ibarettir.
Her ne kadar evlilik ritüelinde otomatikleşen bir edim olsa da
bu edimin bilince yansıyan muğlak gizliliğinde, kaybettiklerine ya da
hiç kazanamadıklarına tanınmış bir fırsat yatar."


Meçhul adımların aşındırdığı zavallı kaldırım taşları, bu son olsun dercesine batıyordu ayağına. Güneş rahatsız edici sıcaklığını iyiden iyiye göstermiş, epeydir yürümek zorunda olduğu bu yolu hepten çekilmez hale getirmişti. Bu yedinci seferiydi ve diğerlerine nazaran oldukça isteksiz adımlar atıyordu. Geride bırakılmış altı bireysel terapinin ardından bugün ilk kez bir grup terapisine katılacaktı. Belki de bunun heyecanıydı isteksizliği. Belki de bunun direnci… Daha önce böyle bir deneyimi olmamıştı. Bütün hafta boyunca, terapistinin grup terapisine dair anlattıklarını düşündü durdu. Güven, gizlilik, paylaşma, mahremiyet, kendini açma… Söylerken iyi oluyordu fakat nasıl güvenebilirdi hiç tanımadığı kişilere, nasıl kendini açabilirdi?

Üst düzey rütbeli, emekli bir askerdi. Aslına bakılırsa, kendi deyimiyle, o asker doğmuştu ve hep asker olmuştu. Küçük yaşta, kendisi gibi asker olan babasının isteğiyle askeri okula başlamıştı. “Babasının isteğiyle”…

Büyükçe bir taşın ayağına batmasıyla duraksadı. Ayaklarından başlayarak bütün bedenini süzdü. Donuklaşan bakışları bir anlam arıyor gibiydi. Kimdi? Neydi? Yaşıyor muydu? Yaşamış mıydı? Kim istemişti bütün bunları, kendisi mi? Kendisi diye bir şey gerçekten var mıydı, olmuş muydu?...

Kendisi diye bir şeyin olmadığını yine en iyi kendisi biliyordu. Kiralık bir bedendi yalnızca. Başkalarının despotça başkalarını yaşattığı bir beden… Ne olacağına, kim olacağına, nasıl yaşayacağına dair karar vermeyecek denli bir aciz… Acizleştirilmiş… Geliştiğini, büyüdüğünü, olgunlaştığını hatırlamıyordu bile. Hep büyüktü çünkü. Hep olgun. Hatırladığı tek şey ödül, ceza, disiplin, otorite, emirdi. Pavlov kırığı bir babaya sahip olmak üzerine kurulu bir yaşamdı. Top oynarken düşüp pantolonunun dizlerini çamur edemediği bir çocukluk, aşık olup sevemediği bir gençlikti ömür kırıntıları. Şimdi de her zaman olduğu gibi başkadanlıktı yaşadıkları, kendilikten uzak. Eğer bir gün ölürse kendi cenazesine katılabilecek kadar başkaydı hiçbir zaman sahip olamadığı kiralık bedenine.

Terapistinin ofisine varmıştı. Kendisini tebessümle karşılayan sekreter beklemesi gereken odayı gösterdi. Kapının eşiğinde durup meraklı gözlerle odayı süzdü. Bireysel görüştükleri diğer odaya nazaran daha aydınlık ve ferahtı burası. Birkaç soyut tablo duvarlara belirsizlikler yüklüyordu. Daire biçiminde dizilmiş sandalyelerden kapıya en yakın olanına çöktü. Karşı duvarda asılı duran tabloya dalmıştı ki, tutarsız bir ayak sesiyle irkildi. İğreti bir ses ‘merhaba’ diyordu. Orta yaşlı biri olduğu anlaşılan yabancının selamına karşılık belirsiz bir merhaba döküldü dudaklarından. Muhtemelen grup terapisine katılacak danışanlardan biriydi. Usulca karşı sandalyeye oturdu. Tuhaf bir izlenim bırakmıştı kendisinde. Yakışıklı bir adamdı fakat ne kıyafetleri ne de merhabası kendisine aitti. Düşünmeye zihni varmıyordu varmasına da galiba bir eşcinseldi karşısında oturan. Acaba tedavi olmak için mi gelmişti diye düşünürken bir ses daha yaklaşıyordu kendilerine. Danışanlardan biri daha olmalıydı gelen. Çok geçmeden odaya girdi. Bir çocuğun şirret samimiyetiyle ikisine de ‘merhaba’ dedi ve eşcinsel olması muhtemel danışanın yanına oturdu. Daha önceden tanışıyor olmalıydılar ki sıkı bir sohbete tutuştular. Aralarında bir şeyler konuşuyor ardından nispet yaparcasına basıyorlardı kahkahayı. Hal ve hareketleri inkar etse de son gelen danışan da en az elli yaşlarındaydı. Koca bedeninde hiç büyümemiş bir çocuk vardı adeta. Gülüşmelerden iyiden iyiye rahatsız olmaya başlamıştı. Terapistinin geçen hafta söylediklerine göre grup üyelerinin birbirlerini daha önceden tanımıyor olmaları gerekirdi. Bu düşüncelerle meşgul olurken sıcak ve sevecen bakışlı, altmış yaşlarında birisi daha dahil oldu odaya. Odadakileri selamlayan mütebessim bir edayla boş kalan iki sandalyeden birine oturdu ve hali hazırdaki sohbete katıldı. Geriye tek sandalye kalmıştı ki o da terapiste ait olmalıydı. İzlediği birkaç filmden yola çıkarak dört üyenin grup terapisi için az olup olmayacağını düşündü. Gördüğü üzere daha önceden tanışıyor olan üç danışan ve kendisi…

Az sonra terapist odaya girdi. Kapıyı kapattıktan sonra boş olan sandalyeye oturdu ve ‘hepimiz burada olduğumuza göre otururumuza başlayabiliriz’ dedi.

Klasik bir başlama evresiydi. Tanışma ve kaynaşma adına birkaç etkinlik… Terapist, süreç boyunca uyulması gereken kurallardan bahsederken onların da fikirlerini almayı ihmal etmiyordu. Aralarında en çok konuşan o koca bedeninde minik bir çocuk saklı olan danışandı. Kendisi ise pek fazla konuşmuyor, soru sorulursa tedirgin bir sesle cevaplıyordu.

Grup terapilerinde ilk seanslar güven sorunu aşılana değin oldukça sancılı geçerdi ve üyelerin grubu benimsemesi biraz zaman alırdı. Aksine o, gruptaki üyelere çabuk ısınmış ve onları kendine oldukça yakın bulmuştu. Bu duruma kendisi de şaşırmıyor değildi. Hele hele eşcinsel olduğunu düşündüğüyle ne gibi bir yakınlığı olabilirdi ki? Başta bıraktığı tuhaf izlenim yine aynı tuhaflıkla yerini yakınlığa bırakıyordu. Çocukça davranan danışan da oldukça sıcak ve sevimli birine benziyordu. Bir an için imrendi ona. Bir yanda çocukluk yıllarında dahi çocuk olamamış kendisi vardı, diğer yanda da yaşına rağmen çocuk kalmayı başarmış bir başkası. En çok da oturumun başından beri babacan tavır ve edalarıyla ortama sıcaklık katan yaşlı adama yakın hissediyordu kendini. Onun kendisine değil çocuklarına imreniyordu. Böyle bir babanın oğlu olmayı ne de çok isterdi. Baktıkça içi doluyor, boynuna sarılmamak için kendini zor tutuyordu. Tutmalıydı da, durduk yere deliliğini teyit ettirmenin lüzumu yoktu. Hem de bir terapistin ofisinde…

Bunları düşünmekten bir türlü adapte olamamıştı oturuma. Konuşulanlara yoğunlaşamıyor, sorulara ise direncinden nasibini almayan yanıtlar veriyordu. Oturum başlayalı bir buçuk saate yaklaşıyordu ki terapist bir sonraki oturumun gününü ve saatini belirledikten sonra elindeki notları toparlayarak oturumu sonlandırdı. Danışanların ofisi terk etmelerinin ardından sekreterine odasına şekersiz bir kahve getirmesini söyledi. Düşünceli ve yorgun adımlarla ilerledi masasına. Oturumda not ettiklerine göz gezdiriyordu. Bir şeyler karalayacak olmalıydı ki temiz bir kağıt çıkardı. Masasına kahvesini bırakan sekreterine teşekkür edemeyecek kadar dalgın bir halde kağıda büyük harflerle ‘Dissosiyatif Kimlik Bozukluluğu’ yazdı.

Çocukluğundan bu yana babasıyla sağlıklı bir bağ kurup özdeşleşememesi ve babasına gizlice duyduğu nefret hem babasını hem de baba anlamına gelen erkekliği reddetmesine sebep olmuştu. Hasta, eşcinselliğini ana kimliğine alternatif olarak geliştirdiği alt kimliklerin birinde yaşamaktaydı. Çocukluğa ve çocuk olmaya duyduğu özlem ve ulaşılmazlık sonucu marazi bir olgunlaşmanın perde arkasında, çocukluk amnezisinden arda kalan kırıntılara bir fiksasyon söz konusuydu. Babası var olduğu müddetçe bunu elbette kendisinde yaşayamazdı. Öyleyse bir başkasına, bir alt kimliğe daha ihtiyacı vardı. Altmış yaşlarındaki sevecen bir babaya benzeyen diğer alt kimliğin ise idealize edilmiş bir babadan başkası olmadığını söylemeye gerek dahi yoktu.

Terapisti bütün bunları not ederken o, bir bedene çok gelen dört başkasının yüküyle kaldırım taşlarına aldırış etmeden ağır ağır ilerliyordu.
 
     Beğenin    
Döngü
ÖYKÜ | © Yazan Aykut BORA | Yayın Ekim 2013
Geçmiş bir gün yeniden gelecek ve yeniden geçmiş olacaktı.


Tekerlekten sıçrayan her çamur damlası biraz daha karartıyordu arda kalanları. Unutulmaya çalışılanları biraz daha öteliyor, unutmaya çabalayanı ise biraz daha kirletiyordu. Ardında bıraktıklarını tutamamanın verdiği pişmanlıkla daha bir sıkı kavrıyordu direksiyonu. Gözlerinden yola çıkan damlalar, uçları sararmış bıyıklarında daha fazla tutunamayıp açık renkli pantolonuna birer birer iniyordu. Damlaların gerekçesini ne kendisi ne de gözyaşları anlayabiliyordu. Sanki bütün bu olanların celladı kendisi değil miydi? Bu gözyaşları da ne demek oluyordu? Zavallı bir kadın ve henüz dokuz aylık mazisi olan bir bebeğin terk edilişini resmeden tablonun altına büyük bir ustalıkla atmamış mıydı imzasını? Üstelik bu tabloyu açık artırmada en düşük fiyatı veren bir başka kadına satmamış mıydı?

Yakılan fakat parmaklarının arasında dakikalardır içilmeyi bekleyen sigarasının külleri, bir şeyleri gizlemek istercesine, pantolonunun üzerinde erimeyi bekleyen damlaları çamurlaştırıyordu. Aniden nereden geldiğini kestiremediği feryat dolu bir sesle irkildi. Bir erkek çocuğunun ağlamalarıydı kulağına çalınan ve bu ses hiç de yabancı değildi kendine. Bilye oyununda toprağa değe değe çatlamış, kararmış fakat kirlenmemiş iki elin umarsız umuda uzanışına yarenlik eden ağlama serenatlarıydı bunlar. Gözlerindeki katatonik bakışları dağıtarak bir an için direksiyona hiç bırakmayacakmış gibi sarmaladığı ellerine baktı. Bir zamanlar ardına bile bakmadan çekip giden bir babanın terk etmeme ihtimaline son uzanışın üzerinden yıllar geçmişti. Odipal sevdasını uğruna hiçe saydığı babası, kendisiyle birlikte beş kardeşini ve annesini terk ettiğinde henüz sekiz yaşındaydı. Yoksul ve sıkıntılı günlerin teminatını onlara bırakarak, başka bir kadınla gelecek olan refahın umutlarını çantasına doldurup bir daha dönmemek üzere terk etmişti onları.

Henüz çocuk olması, terk edilişlerinin ne uğruna olduğunu anlayabilmesine engel değildi elbet. Buna rağmen hiçbir zaman suçlayamamıştı babasını. Olanların tek sorumlusu babasının yuvalarında kalmasını sağlayamayan annesiydi kendince. Kadınlığı beş para etmez annesi. Ya da babasına bilincinin arka bahçelerinde beslediği kini habersizce yaşadığı annesi...

Meşakkatli günler sadık kalmıştı randevusuna ve sıkıntılarla geçecek ömrün sahnesinde sayısız perdeler birer birer açılıyordu önlerinde. Bu oyunun hem seyircisi hem de oyuncularıydı artık.

Gözlerini bilye oyunun emektarı ellerinden çekip alarak dikiz aynasına doğru kaldırdı. Aynadaki görüntü olmamayı o kadar çok isterdi ki…

Ne de çok benziyordu babasına. Hem bedeni hem de günahlarıyla. Yıllar önce kapalı gişe oynadıkları oyunun senaryosunda da geçmişti az önce yaşananlar. Bir zamanlar figürasyonu olduğu oyunun başkahramanıydı şimdi. Bir an karısını düşündü. Olanların hangi birisini hak ediyordu acaba? Bu yönüyle ne de çok benziyordu annesine. Aslına bakılırsa yıllardır oynanan trajedinin sorumlusu bildiği annesini cezalandırmaktan başka bir şey değildi yaptıkları. Öyleyse biraz önce karısını değil annesini terk etmişti. Yıllar evvel çıkanın ardından bakakaldığı eşikten şimdi ardında bakakalanları bırakarak çıkmıştı. Bitirilmemiş işler... Öyle ya... Bitirmişti.

Terk edilmeme ihtimaline son uzanışın oynandığı sahneye geri döndü. Babasına uzanan eller ‘ya beni de götür ya da gitme’ yi anlatmaya çalışıyordu en sessiz sinemada. Yüzlerine bir daha açılmamak üzere kapanan kapının ardında babası için gül bahçelerine çıkan kapıların olduğunu kestirebiliyordu. Öyleyse bütün diken sıyrıklarının tek sebebiydi, babasına uzanan elleri avuçlarının arasında saklayan. Ve bu gün yıllar önce çıkamadığı kapıdan çıkma günüydü. Böylece meşakkatten refaha açılan kapının eşiğinden nasıl göründüklerini de karısı ve dokuz aylık oğlunun üzerinden görmüş olacaktı. Gördü de. Az önce terk edilen kadın annesi ise kuşkusuz biraz sonra yanına varacağı kadın ise tercih edildikleri gülizardı.

Herkes biriyle eşleşiyordu. Peki ya terk edilmemenin çırpınışlarına uzanamayacak kadar küçük eller… Oğlu… Şüphesiz, sıkıntılarla geçen bütün bir çocukluğun yerini tutuyordu. Giderini bile karşılamayacak denli kesat bir hayatın belki tamamını belki de yalnızca çocukluğunu kapsıyordu o minik beden. Olamadığı çocukluğunu yaşıyordu onda. Ve yoksunluklardan intikam almak için onların yaşadığını gördüğü bedeni de cezalandırmak gerekiyordu.

Ve şimdi…

Terk edildiği beşiğin endişeli konforunu andıran divanda uzanan güzel yüzlü genç, henüz dokuz aylıkken yaşadığı terk ediliş ve sonrasında açılan yaraları onarmak için gelmişti buraya. Uzun yıllar önce, sekiz yaşındaki bir çocuğun terk edilmesiyle başlayan oyun belki de bu gün bir analistin divanında genç bir eşcinselin haykırışlarıyla noktalanıyordu. En uzun soluklu trajedinin final sahnesinin resmedildiğiydi bu tablo. Değerine alıcısını bekleyen bir tablo…
 
     Beğenin    
Yalvarırım Beni Yukarı Çek
ÖYKÜ | © Yazan Aykut BORA | Yayın Ekim 2013
Son iki seanstır hiçbir ilerleme kaydedilmemişti. Aslında başından beri bir arpa boyu yol kat edememiş olmaları zaman zaman umudunu kırsa da o yine de başaracağına inanıyordu. Psikoterapide on yedi yıllık bir geçmiş ve tecrübeye sahipti. Özellikle son on yıldır terapileri sona eren hastalarından minnet dolu bakışlarını bırakmadan ayrılanı yok gibiydi. Ya gelen hastalar çözümlenmesi çok da güç olmayan vakalarla geliyorlardı ya da artık yetkin bir psikoterapist olma yolunda büyük mesafeler kat etmişti. İkincisi kulağa daha hoş geliyordu doğrusu.

Bütün bunları düşünürken oturduğu siyah deri koltuğa biraz daha yayıldı ve duvarda asılı duran saate bakmaktan kendini alamadı. Yelkovan odaya hakim olan kasvetli havadan nasibini almışçasına aheste aheste ilerliyordu. Ne sıkıcı bir oturum diye geçirdi içinden. Hastanın konuştuğunu duyuyordu ama ne konuştuğuna dair bir fikri yoktu. Aslında en büyük korkusu bir hastaya yardım edememekten çok kariyerindeki istikrarlı gidişatın bozulması ihtimaliydi.

Bir an için bu mesleği yalnızca benliğini doyurmak adına yapıyor olabileceğini düşündü. Bilinçdışında tehlike çanları çalıyor olmalıydı ki bütün bu düşüncelerden silkinerek yeniden karşısındaki koltukta oturan güzel ve güzelliğini gizlemek adına elinden gelen her şeyi yapan genç kadına odaklandı. Pek bir şey kaçırmamışım diye geçirdi içinden. Bütün seanslarda olduğu gibi şimdi de konuşmalarının ana teması intihardı.

Bugün de dahil olmak üzere dört oturumdur aynı konu hakimdi. Ne yaptıysa kaç haftadır hastanın intihar dışında hiçbir konuda konuşmama direncini yok edememişti. Bu güne dek intihara defalarca teşebbüs etmişti fakat kendi deyimiyle hiçbirinde başarılı olamamıştı. Kimi zaman saplantılı intihar düşüncelerinin kendisini dahi rahatsız ettiğini söylüyordu. Psikoterapinin işe yarayacağına dair kuşkularına rağmen yakın bir arkadaşının tavsiyesiyle gelmişti buraya. İntihar hakkında konuşuyor olması işe yarar nitelikteydi fakat bu denli yoğun ve gayesiz olması terapötik süreci baltalıyordu. Kendisinin inşa ettiği direnç surları hastayı feodal bir bilince hapsetmişti. Asıl maharet bu surları aşıp hapsolunmuşları azat edebilmekteydi. Hastanın kendisini dahi rahatsız eden saplantılı intihar düşüncelerinin kaynağına ulaşmalıydı. Bu düşüncelerin altında kimi öğrenilmiş davranışlar yattığına emindi. Bu da hastanın ölmeyi bu denli isteme konusunda samimi olmadığı anlamına geliyordu. Öyleyse ona ölmeden ölmeyi yaşatabilmeliydi. Güvenle dolan ruhu bedenini harekete geçirmişti bile.

Hastanın anlam arayan bakışlarının nezaretinde ayağa kalktı ve oturduğu koltuğu hasta koltuğunun başucuna doğru sürükledi. Hastaya oturduğu koltuğa uzanıp gözlerini kapamasını söyledi. Ardından üzerine bir kitap yazacak kadar bilgi sahibi olduğu gevşeme egzersizlerini hastaya bir bir uygulayıp geriye doğru yaslandı.

- Bana son intihar denemenden bahsetmeni istiyorum. Neredeydin?

- Evde yalnızdım. Hava kararmak üzereydi. Yine berbat bir gün geçirmiştim. Neden hala yaşıyorsun ki diye sordum kendime. O kadar denedin de bir türlü geberemedin diye hayıflanıyordum. Zihnim bu düşüncelerle meşgulken odamın camını açıp aşağıya baktım. Oldukça yüksek görünüyordu. Sakat kalma olasılığım bile yok gibiydi. Hadi kızım biraz cesaret dedim anlasınlar kıymetini. Seni üzenler şimdi ne yapacaklar bakalım. Ne zaman böyle düşünsem tarifsiz bir hazzı doruklarda yaşıyorum ve intihar bana daha çekici geliyor…

Hasta yaşadığı hazzı tarifsiz diye tarif etse de o bu hazzın tarifini çok iyi biliyordu. Genelde bu tip hastalar çocukluklarından bu yana her istediğini elde edebilmek için kendi canlarını çevresindekilere karşı koz olarak kullanırlardı. Önceleri bilinçli olarak sergilenen bu davranış zamanla kronikleşerek otomatik bir hal alıyordu. Önceki oturumlarda hastanın belleğinden kerpetenle söküp aldığı bazı çocukluk anıları bu varsayımı kanıtlar nitelikteydi. Öyleyse ona intiharı ve sonrasını trans halinde yapay olarak yaşatmak tedavide ilerleme sağlayabilirdi.

- Kendimi boşluğa bırakacaktım ki kahrolası kapının sesiyle irkildim. Gelen babamdı. Anlayacağınız yine başarısız olmuştum.

- Senden o ana geri dönmeni istiyorum. Hala camın önünde duruyorsun ve kapı açılmıyor. Eve gelmek üzere yola çıkan babanın başka bir işi çıkıyor ve eve varmadan oraya gidiyor. Aşağıya atlamak konusunda kararlılığın sürüyor mu?

- …(anlamlı bir sessizlik)

- Seninle aramızda hayali bir halat olduğunu düşün. Artık kesin kararını vermiş bulunuyorsun. İki ayağını da aşağı sarkıtıp kendini ansızın boşluğa bırakıyorsun.

Adeta odada ölümün sessizliği duyuluyordu. Hasta kasılmaya başlamıştı bile. Yüzünden terler boşanırken kesik kesik nefesler alıyordu. Hastaya anı gerçekmişçesine yaşatmayı başarmıştı.

- Yere düşer düzmez çarpmanın etkisiyle hayatını kaybettin. Unutma aramızdaki hayali bağ henüz kopmuş değil. Şu anda neler yaşıyorsun?

- Ölümün böyle bir şey olacağını tahmin etmiyordum. Filmlerde gösterildiği gibi kahramanca bir durum olduğunu ve ölsem de gerçekten ölmeyeceğimi düşünürdüm. Şimdi öyle olmadığını bizzat yaşıyorum. Artık yokum ve benden kalan son armağan kanlar içinde iğrenç bir ceset.

- Ailen ne durumda, onları görebiliyor musun?

- Babam kana bulanmış saçlarıma kapaklanmış çıldırasıya paralıyor kendini. Zavallı anneciğim yere yığılmış sinir krizi geçiriyor. Kahretsin bu nasıl bir şey böyle. Babam nasıl da öpüyor saçlarımı. Hissetmiyorum. Hissedemiyorum. Bütün yakınlarım orada. Hepsi perişan halde ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bunu onlara yaşatmamalıydım. Önceleri ben ölünce değerimi anlarlar diyordum ama anladıkları değer zerre kadar işime yaramıyor. Ne kadar aptalmışım.

- Artık hayatta değilsin ve git gide dünyadan uzaklaşıyorsun. Dünyaya dair neler görüyorsun?

- Dünya bir kişinin ağırlığından daha kurtularak eskisinden daha hızlı dönüyor. Ağaçlar, kuşlar, denizler, bütün doğa… Çiçekler buradan ne kadar da güzel görünüyorlar. Ne acı ki artık hiçbirisini koklayamayacağım. Bundan böyle yalnızca beslenebilecekleri bir avuç toprağım. İnsanları görüyorum. Her şeye rağmen ne kadar da mutlular. El ele yürüyen genç sevgililer… Annesinin elinden tutan minik bir kız çocuğu…

- Gittikçe aşağılara, bilinmezlere doğru uzaklaşıyorsun ve aramızdaki halat kopmak üzere. Terapistin olarak benden son isteğin nedir diye sorsam bana ne cevap verirsin?

- YALVARIRIM BENİ YUKARI ÇEK, YALVARIRIM!!!
 
     Beğenin    
Aıds ( Acil İlgilen Dilediğince Sev ) = Alf' İn Ağzından Mektup
ÖYKÜ | © Yazan Işıl KARATAN | Yayın Ekim 2013
Merhaba ;

AİDS olduğumu öğrendiğimde mama kabıma gömülmüş deliler gibi günlerdir aç olan karnımı doyurmakla meşguldum...A.İ.D.S yani " Acil İlgilen Dilediğince SEV" gibi bi şey olduğunu düşündüğüm AİDS konusu beni hiç enterese etmemiş aksine o anda oldukça mutlu mırıl mırıl bir kedi haline getirmişti. Günlerdir süren burun akıntım, deliler gibi hapşırmalarım, göğsümden gelen o boğuk hırıltılı sesler, boğazımın hemen altında ceviz büyüklüğündeki kocaman kocaman şişliklerim, yürümekte zorluk çıkartacak kadar şişen arka bacaklarım, ağrıyan kulaklarım hep bundanmış...AİDS !!!

Bense, sokak çocuğu olmanın getirdikleridir diye düşünüyordum...Açlıktan ve bakımsızlıktandır diye kanıksamıştım yaşadığım hayatı.Gerçeği nihayet öğrendim...Ben AİDS' e yakalanmıştım. Acil doyur istiyorsan sevebilirsin güzel bir duyguydu ama aslında bu ölümcül ve çok bulaşıcı bir hastalığın kısa adıydı..."KEDİ AİDS " i diye bir hastalıkmış beni yıllar sonra ilk kez bu kadar güzel ve sevgi dolu bir bakımla karşı karşıya getiren şey, ama aslında beni yavaş yavaş öldüren şeymiş bu AİDS denen hastalık...

İnanın KEDİ olmak ve AİDS'e yakalanmak bu hayattaki seçimlerimden biri değildi. Ben böyle yaratılmıştım ve sokaklarda doğmuş yine sokaklarda büyümüştüm. Kavgacı ruha sahip değildim, ama kavga etmezsem hayatta kalmayı başaramazdım ki. AIDS 'e, karışmak zorunda kaldığım kavgalarda aldığım ısırık yaralarının sebep olabileceğini öğrendiğimde gözümün önünden o harika delikanlılık yıllarım film şeridi gibi geçip gitti. Artık bir klinikte sıcak ve güvenli huzur dolu bir kedi kafesindeydim sokaklardan şimdilik uzaklaşmıştım ama tedavim tamamlandığında daha fazla burada kalmama imkan yoktu. Sokaklara geri dönebilmeme de imkan yoktu, hem benim hem de diğer kedilerin sağlığı için benim özel bakıma alınmam gerekiyordu. AİDS ısırık yaralarıyla diğer kedilere geçebilirmiş,eee ben beni ısıranı ısırmadan duramam ki, delikanlılığa sığmaz... İstemem bu lanet hastalık bir başka kediye de geçsin o yüzden benimle özel ilgilenecek bir sahip aramaya koyulmam lazım...Bunu nasıl yaparım bilemiyorum. Facebook sayfam yok, gmail adresi almayı da bilmiyorum ki durumumu herkesle paylaşabileyim...Burada tüm bunları benim için yapacak harika insanlarla tanıştım . Nevzat Bey beni Karaköy sokaklarından alıp o zor şartlarda Yeşilköy'e kadar getiren benim asıl kahramanımdır. O beni burada Işıl Hanım ve Gökçen bey adında sürekli beyaz giyen iki kişi ile tanıştırdı. Beyaz giyenler melek olmalıydı; ama ben henüz ölmemiştim ki :) Hala yaşamaya gayret ediyorum ve konuşulanlar iyi olacağım yönünde güzel cümlelerdi...Beyaz giyenlerin VETERİNER HEKİM olduklarını öğrendiğimde çok şaşırdım sırf benim için yıllarca tıp okumuş olmaları inanılmazdı. Kendimi ne kadar önemli hissettiğimi tahmin edemezsiniz.

Neyse ; AİDS'in acil ilgilen, doyur sonra sevebilirsin gibi bir anlama gelmediğini , vücuduma giren bir virusun bağışıklık sistemimi çökerttiğini öğreneli bir kaç gün olmuştu ki artık o delikanlılık namımın sürdüğü sokaklara yeniden dönemeyeceğimi öğrendim. Bir evim, bir ailem ve beni seven insanlar olmalıydı hayatımda, bana sürekli göz kulak olacak beni güzel besleyip bağışıklığımı yukarılarda tutmaya kendini adayacak sahiplerim olmalıydı yoksa hayat bana istediğim şekilde yaşamaya devam etmemi sağlayamayacaktı...

Ben sadece mırıl mırıl etrafta dolanıp, sahibimin bacaklarına sürtünüp kıtır kıtır kuru mamalarımı afiyetle yiyip sıcacık kalorifer yanında uyuyabileceğim bir hayat hayal ediyorum...Öyle dubleks, kocaman bahçesi olan, kapısında bekçi köpekleri olmayan villalar, kutu kutu çeşit çeşit konservelerle dolu kocaman bir mutfak falan hayal etmiyorum. Benimle aynı koltuğu paylaşabilecek TV seyrederken bir eliyle benim tüylerimin arasında ellerini dolaştıracak birini hayal ediyorum hepsi bu :)

AİDS olmak benim seçimim değildi ama sizin seçiminiz benim yaşam şansım olacak. Lütfen beni klinikte ziyarete gelin olur mu ? Oturalım hayat hakkında konuşalım siz anlatın ben mırıltımla size eşlik edeyim ve sohbetimiz hayat devam ettiği sürece sürsün. Ne dersiniz beni görmeye geleceksiniz değil mi?

Haaa bu arada unutmadan; İsmim ALF; hayat çok kısa bugün varım kimbilir belki de yarın yok, o yüzden şimdiden tanıştığımıza memnun oldum...

..........................................................................................................
ALF' in duygularıyla....

Bir kedinin gözünden hayata bakmaya çalıştım Onlarla hayatı paylaşan herkesin anlayabileceği cümlelerle ve tüm kalbimle sevgiler

Vet.Hekim Işıl Karatan
Yeşilköy Pet Care Veteriner Kliniği
Tel: (212) 662 73 76
Klinik GSM: 0 552 442 73 53
www.yesilkoyvet.com
 
     Beğenin    
Akasya
ŞİİR | © Yazan Dilek YÖRÜK | Yayın Nisan 2013
Kim derdi ki o kuru daldan yeşil beyaz bahar fışkıracak,
Üstünde kuşlar, altında karıncalar barınacak...
Umudunu tüketseydi o akasya ağacı
Erermiydi bahara
Gururla seremiydi bağrını, dökermiydi saçını
Umudundan vazgeçseydi
Vazgeçseydi,geçseydi,sevmeseydi
Güvenmeseydi,inanmasaydı...
 
     Beğenin    
O An
ŞİİR | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Ocak 2013
Bir gitar, anne
Yanında gitarın tellerinde minik elleri dolanan oğul,can
Akşam karanlığı,dar sokaklarda seke seke yürüyor oğul
Yolun bir sağında bir solunda
Anne bir süprizim var der
Oğul söyle anne söyle anne
Oyuncak mı? Hangi oyuncak? Ne kadara aldın? der
Cansız değil oğul
Canlı birşey der anne
Yoksa bir tavşan mı?Sabret oğul
Nerede
Yolun sonunda
Yolun sonu göründü
Nerede anne nerede
Yolun karşısında
Süpriz
Oğul koşar, O koşar, öyle bir sarılmaktır ki
Baba dizler üzerinde yere çöker
Oğul sarılır
Öpülür, kucaklanır
Baba sarılır
Oğul güler,yanaklar kızarır
Baba öper
Özlemdir o
Sevgidir o
OĞUL, CAN
 
     Beğenin    
Ne Zaman
ŞİİR | © Yazan Emre Oğuzcan ÖZDEMİR | Yayın Ocak 2013
ne zaman çarpacak bulutlar yere
ne zaman aşk olacak bu trafikte
bilinmez
istenir, olsun artık denir
beklenir

bulutlar pamuk gibi kalır gökte
tükense de sabır inmezler yere
olmaz, aşk hiç olmaz

toz gibi kar mı
bulut parçası değildir onlar
ruhsuz sevişmeler gibidir
kent işidir


emre oğuzcan özdemir
 
     Beğenin    
Bilmeden Özlediğim
ŞİİR | © Yazan Emre Oğuzcan ÖZDEMİR | Yayın Ocak 2013
bir anadolu çocuğunun
denize baktığı gibi
hayretle baktım sana
hâlâ şaşırıyorum
bir insanın
bu kadar su oluşuna

yelkenlerimi açtıran rüzgarımsın, tamam
rıhtımlara demir attıran
fırtınam da ol
bu gel git mevsiminde yüzün haziran
 
     Beğenin    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

06:19
Top