2007'den Bugüne 73,858 Tavsiye, 24,477 Uzman ve 16,731 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Yüzleşmek
ÖYKÜ | © Yazan Kerem GÜMÜŞ | Yayın Mayıs 2014
"Neden Bu Kadar Öfkelisiniz?"

Günlerdir kafamı kurcalıyordu bir takım şeyler. Birileri hakkımda bir şeyler söylüyor ve bu beni ciddi manada rahatsız ediyordu. Öfkelendiriyordu. Sanki onlar beni çok tanıyorlar, ben kendimi hiç tanımıyormuşum gibi geliyordu. Ama tanımıyorlardı işte. Ben o bahsettikleri çocuk, gördükleri tablodaki kişi değildim. Hem nerden bilecekler de beni öyle yorumlar yapacaklar ki? Bu güne kadar neyimi görmüşler de bu kadar acımasız konuşabiliyorlar? Hayatlarını önyargı üzerine kurulu olan bu insanlar, tek tük hareketlerle neyi anlatmaya çalışıyorlar?

Öfkeli olduğum doğrudur. Bu yorumlara, bu yaşananlara, bu hayata… Beni anlamayan herkese ve her şeye… Bilmiyorum. Belki de yine kendimi kandırıyorum. Tüm bu öfkemi bir kalkan yapıp kendime, bir şeylerden kaçıyorum. Yüzleşmekten korktuğum o kadar çok şey var ki… Ve onlardan o kadar çok kaçmışım ki… Hakkımda duyduğum ve kabullenmediğim bütün kelimeleri, cümleleri duyunca bu denli öfkeleniyorum. O kadar kaçmışım ki her şeyden… O kadar korkmuşum ki yüzleşmekten; karşıma çıkınca ondandır yabancı hissedişim. Ben galiba… Galiba biraz kendime öfkeliyim…

Bazı şeyleri itiraf etmenin zamanı geldi sanıyorum. Ama çok korkuyorum. Bu içimde barındırdığım iyi / kötü özelliklerimi itiraf edince insanların beni sevmemesinden o kadar çok korkuyorum ki… Sanki gerçek benin bir değeri yokmuş gibi. Sanki özümde yaşayan kişi benden çok uzaktaymış gibi… Kalbimde o uzaklaşmanın ve yüzleşecek olmanın yükünü öyle bir taşıyorum ki… Ama aslına bakarsanız da kendim olarak sevilmeyi deliler gibi de istiyorum. Çünkü artık gerçekten çok sıkıldım. Rol yapmaktan, olduğum gibi davranmamaktan, kendimi insanlara karşı kapatmaktan… Anlaşılmaz olmaktan ve sevilmemekten… Sevilmemekten o kadar çok yoruldum ki… Gerçekten sevilmek istiyorum, deli gibi… Huzuru bulmak istiyorum. Koyup kafamı, ağlamak, boşalmak istiyorum. Boşaltmak istiyorum içimdekileri. Sakinleştirilmek istiyorum birileri tarafından. Ben buradayım, demek istiyorum. Hata yapmaktan korkmamak, ne yaparsam yapayım, aynı bunlar, dememek ve delice bağlanmak istiyorum; belki de hayata… Derinden gülmek istiyorum. Birilerinin yapmacık olmalarını sezmemek istiyorum. Ve sevmek istiyorum. Sevmekten korkmak yerine, savaşmak istiyorum. Ciddi manada sevilmek istiyorum… Bağırmak, çağırmak; içimdekileri dökmek istiyorum. Ve bunları yaparken kimsenin alınmamasını, beni anlamasını hatta destek olmasını istiyorum.. Çünkü artık gerçekten çok yoruldum. Çok sıkıldım bu oyunlardan. En güzel yaşlarımı, en güzel zamanlarımı bu denli acılarla geçirmekten çok bunaldım…

Korkmuyorum artık hiçbir şeyden. Eski günlerdeki gibi dikilip hayatın karşısına ekliyorum; Ben varım ve buradayım! Artık hiçbir şeyden kaçmıyorum….

"Nasıl hissediyorsunuz şimdi kendinizi?"

Rahatlamış, daha huzurlu. Galiba artık daha iyiyim…

"Günlük hayatta kullandığınız maskeler size ciddi manada zarar verecek ve sizi adım adım yalnızlığa sürükleyecektir. O yüzden lütfen bazı şeyleri kendinize ve çevrenize itiraf etmekten kaçınmayın. Kendinizi daha iyi hissedebilmek için ve en en önemlisi kendiniz için bu adımları atmaktan korkmayın. Bazı kişiler ve bazı olaylar size geçmişte birtakım zararlar vermiş olabilirler. Ama geçmişteki hatalar için geleceğinizi bu denli zindan hayatına çevirmeniz size eziyet olacaktır.. Allah yardımcı/mız olsun.."
 
     Beğenin    
Yaşamaya Değer
ÖYKÜ | © Yazan Remzi KARAKAYA | Yayın Mayıs 2014
Tavşan bir gün düşünmüş.Ben hep korkuyorum,ürkeğim, çakaldan kurttan,ayıdan,aslandan hatta kuşlardan bile korkuyorum.Böyle yaşamanın anlamı yok demiş.En iyisi intihar edeyim demiş.İntihar için bir göl seçmiş.Gölün kıyısına hızla varmış.Kurbağalar tavşandan korkusuna hepsi göle atlamış.Tavşan bir kez daha düşünmüş demek ki benden korkanlar da var,hayat yaşamaya değer deyip intihar fikrinden vazgeçmiş.
 
     Beğenin    
Olmak
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Kendini bulmak;
ya da
kendi içinde kaybolmak;
veya alemin içinde.
Küçük bir nokta gibi yıldızlara bakarken;
İnsan,
Ne çok şeye hükmetmek istediğinin farkına varamıyor;
Ve de yıldızlardan ne kadar zavallı göründüğüne…
Haddi aşan nicelerden
“had”içre kalmak için;
Neler feda edebiliyor…
”mim”olabiliyormu?
nüfusun milyarı aştığı şu seyyale de;

Birbirinden noksansız ademler ,
Noksanına ne denli vakıf!
Can içre canan ,
canan içinde sultana,
yüreğini sunabiliyormu ,
alnını tahriş edercesine…

Her şeyi bilmek yetmiyor insana,
Her şeyi bilemediği ilham ediliyor.
Mermer sütunlardaki hayaletlerin
nefesini duyurarak;
ya da erimiş sinadaki
eriyen musayı anlatarak.

Tutamazken dünyayı dizgininde,
Boynunu büküyor istemese de.

her şeyi bilmek yetmiyor insana!

bilemiyor insan aslında ölümün hayat olduğunu;
yaşayanların, ölümde hayatı bulduğunu …
 
     Beğenin    
Ruh
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Yenilik ve yaşamak doyasıya
Bir limandan ötekine
Bitmez bir yakıt ve rüzgar ile…

İçinin hoşnut olduğu senle arkadaş
Yabancıların bile dost olduğu
her varlık bir arkadaş sana
her varlık bir mektup
Sana değerini hatırlatan

Ruhun zirvesine doğru altın bir merdiven
Doyasına zıplamak yukarıya doğru
Düşmeden incinmeden yüreğin
Sadece bedeninin kanadığı
Kalbindeki tebessümdür huzur

Alem ve sen
Sen ve alem
Aynı olan iki adem

Bahanelerden uzak
Savunmalardan ari
Bir düşün yolcusu olmak

Tuttuğun her el pamuk
Ulaştığın her yürek masum
Güneşin gece bile gözlerini kamaştırdığı
Andır yaşatan seni hayallerinde
 
     Beğenin    
Pişmanlık
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Cahillik suyunu içip
Bilgelik gözlüğünü taktım
Aynalar diyarının yansıtmasıydı aksettiğim pınar

Ellerim yorulmuştu,
El aynalarını yüzüme tutmaktan
Ağdalanmış kendiliğim bir o kadar yabancıydı bana şimdi

Ve ben
cam kırıklarında yürüyerek kanattım yüreğimi….
 
     Beğenin    
Niyetler Ve...
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Güzel niyetlerle başlar her şey.
İlk güzel dileklerle
En güzel niyetlerle…

İyi niyet taşları birbirine kilitlenirken
cehennemin buharı ayakları ısıtmaya başlar…
“niyetin” meltem esintisi;
taşların nemiyle çarpışırda ;yola varınca,
sağnak sağnak dökülür üzerine insanın.

iyi niyetler iyi kişilere aitken;
kötü kişiler gökten zembille inmiştir sanki!

“ben” diye devam eder her şey
Ben!
ben öyle…
ben şöyle…
“seni” fark etmekten kaçar,
seni fark edilir olmandan korkutur,
Varlığın kaçarken çok uzaklara…
O yalnız
kendi yokluğuyla
avunur durur.
 
     Beğenin    
Arş'a Yolculuk
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Ruhum sonsuzluğa uzanmak istiyor
Sonsuza en sonsuza
Dahada ileri
Dahada grift
Hem hal olmuş acizliklerden sıyrılıp
Sadece varolduğu bir an

Etten kemikten sıyrılıp
Sahte tebessümlere öylece bakıp
Gidipte bilinmezliklerin kucağına
Kendinden sıyrılıp

Sadece ben olduğum
Sadece O(c.c) olduğu
Birbirine geçişmiş tek ruh
Sıkılmadan soyunup bedenimden
Yükselip arşa doğru
Derin derin nefesle
Yükselmek ileri doğru

Bakmadan geçmişe
Dönmeden geleceğe
Zamanı boşverip
Anda kaybolmakla
Kendini bulmaya
Yolculuk
 
     Beğenin    
Ölüm
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Düşmüşüm diplerin derinlerine...
En kuytu,
En sessiz.
Sanki kendimmiş gibi tanıdık ;
Rüyalar kadar gerçek!
Bir o kadar layemut sandığım...

Karanlıklarda ,
rengarenk
Görmeye alıştığım;
Sadece ben !
Yalnızca ben!
Yine ben!

Düşünmeden,bilmeden
acıtıpda içimi;
Ağlarım yinede kendi kendime...
Suskun ve parlak çöl geceleri;
Mavisini düşürür umudun üzerine...
Yıldızlar titretir alevini,
Yakar turkuazımın içini,
Altından nehir akar damarlarına ,
Süzülerek taşın.
Yüreğimin aksine;
Çırpınışlar boşunamıdır?
Amaçlar gereksiz...
Nasılsa birgün ölmeyecekmiyiz?

Yine de bir umut ;
Dolunayın hatırlattığı;
Siyaha inat ,griye eş...
Hayatı kolaylaştırmak adına;
Geceye kardeş.

Soluklar her an yaklaştırır;
Büyük yarışın sonuna...
Terler inci tanesi olmaktan uzak ve soğuk.
Yine de bir umut!
Ha gayret bir umut!
Sadece bir umut...

Ölüm varlıktır aslında;
Aradan perdeyi kaldırdığın...
Bir katmandan sıyrılıp;
Özüne daldığın,
Ab-ı hayata vardığın,
Ve hayata kandığın …
 
     Beğenin    
Gözü Kapalı Aşk
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Mutlu aşk!
İnsani bedenlerde; hayvani ruhların kavgası…
Taşlaşmış ruhların;
Kaybolan elastikiyetini, bulma çabası…
Sen, ben, karmakarışık!
Kimse değil! kimsenin farkında…
Özümlemek ,hissetmek;
Yok! kimsenin aklında…

Belli edişlerin sancısı!
Kaçanın kovalanışı!
Yüreğinden gelen sesin;
Sessiz yankısı…
Üstünü örttüklerinin ;silkelenişi içerde…
Ve dışarıda küstüklerinin bitmez dırdırı…

Ah aşk!
Minel aşk!
Karşındakine sandığın ;
Ama düne takıldığın!
Yutkundukların;
Yutamadıkların…

Ah aşk!
Sen! düşmanca hislerin ;
Dostluk tebessümü!
Kararmış geçmişlerin;
Sönmüş dürtüsü!

Sen aşk
Yakalansan da aslında;
Bir o kadar, yoksun hayatta!
Var! Deyip
tutunca elini ;
Gerçek peçelerkendini!
Senin
seni örttüğün gibi…
Ve asla teslim etmeyeceğin gibi …
Yaşayan hiçbir ruha kendini...
 
     1 Beğeni    
Bumerang
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Bilmek mi zor? bilmemek mi ?.
Kaçış daha da kolaylaştırırken hayatı;
Gerçeğin çelmeleri; takılır ayaklarıma bir bir…
Her sabah güneş!
Bütün aydınlığını doğurur ,gizlediklerimin üzerine…
Ayın vakitsiz doğma zamanı gelmiştir artık!

Ruhum; yenik düşmeyi kabul etmese bile!
Atar geriye doğru pasaklarımı;
Sanki sonra lazım olur der gibi;
Fark etmeden ben,
Sürekli kapımı çalmalarını kovaladıklarımın,
Yaş gider ,gün gelir,
Ancak anlarım,
Tamamı ile;
Ömrümü boşa yaşadığımı,
ve aynı gride yol aldığını...
 
     Beğenin    
Aşkın Gözü Açıldı
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Mayıs 2014
Hani hep kapalıydı ya gözün…
Titrerdi ya kalbin tüm hücrelerinle beraber;
Soluklarına yetişemez olurdun da
Düğümlenirdi ya elin ayakların birbirlerine…
Ve şimdi ;
Her şey aydınlandı…
Bıraktığın tüm karanlıklara inat!
Bittiğin her anın telafisinin zamanıdır şimdi…
Bitirlidiğin her anın.
Düşmelerin ve kanamaların ardına okunan
bir mevlittir dün…
Ve bugün !
Her şey aydınlandı…
Sahte sevmelerin,
Sevmediklerini duyduğun andır şimdi…
Sevgisizliklerin bedelini ödediğin;
Dünün,
Geride kalma vakti şimdi…
Adam ve kadın olmanın sorumluluğunu
geriye bıraktığın andır şimdi…
Değişmene gerek yok!
Yada başka birisi olmaya!
Sadece nefes al! Sadece, içine çek hayatı…
Her şey geride kalacak bir gün…
Bedenini toprağa bıraktıkları gibi…
Geriye ruhun kalacak!
Akladığın kadar,parladığın kadar…
Senin başkalarının aynasına ihtiyacın yok,
Bir ayna kadar
durgun ve saydam bakabilirsen kendine…
Evreni bulursun ,bir gün kendinde…
İşte o gün! her şeyin aydınlandığı gündür…
Aşkın çiçek açmaya başladığı gündür…
Gözün aysın artık!
Çünkü;
Aşkın gözü açıldı…
 
     Beğenin    
Orda Bir Köy Var Uzakta
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Nisan 2014
ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA
Atike ÖZKAN
KALEME ALAN SALİME YILMAZ

Orda bir köy var uzakta
Uzakta değil şuracıkta yakınınızda
Döşemealtı-Yağca köyündeyim
Adım ATİKE
Mavi gözlerim, beyaz tenim
Tülbentimden görünen ak düşmüş saçlarım var
Zengin olmasa da mutlu bir evde geçti çocukluğum. 13
yaşlarındayken başladım halı dokumaya. Üç kişi oturduk halı
tezgâhına. Dokuduğumuz halılar satılırdı hemencecik. Ucuz
ucuz. Şimdilerde değerli ama yapan da yok evlerde. Kalanlar da
evlerdeki sandıklarda, anılarda.
İlkokulu okudum okumasına da kafam almadı bir türlü. Halen
okuyup yazamam, ezberim iyiydi ama. “Muhtar gibi kadınsın”
derler bana, ederim boyumdan büyük laflar. Hayat okulunu
okudum ya. 20 yaşımdayken amcamın oğluyla nişanlandım.
Bekledim asker yolu. Evlendiğimde pamuk tarlalarında çalıştım,
hayvanlara baktım. Yaylada buğday-harman yaptım.
Köyde hamile kalmak da işe göredir. Kışın doğan çocuk büyütülür,
yazın kaynanaya bırakılır, başlanır işlere. Ölü doğan iki
bebeciğimden sonra dört çocuğum var şimdi. İlk çocuk kız. Sonra
doğan erkek çocuk, dışkısını yuttuğu için doğarken, engellidir
Mehmet Ali’m. Ankaralara götürmek istediğimde görümcem
karşı çıkmıştı. Ben “Keşkelerim olmasın” dedim “Bakarsın evdeki
kızcağızıma”. 3 ay Ankara’da tedavi ettirdim. Çaresi yoktu kuzumun.
Ben oralardayken küçük kızım sağmış sütleri, bakraç taşımış
minicik bedeniyle, yokluğumu hissettirmemiş.
Üçüncü bebeğim de kız olmuştu. Büyüdüler, ortaokula
başladılar. Bir gün bir servis kazası geçirdiler köyle-Yeniköy arası 30
116
çocukla. Kafa travması geçirdi büyüğü. Bekledik günlerce yoğun
bakımda. Küçüğünde de kırıklar vardı. Çok şükür iyileştiler. Cebiş
(kurbanlık keçi) kestik. Dualar ettik. Ben “Çocuklarım erkek
eline bakmasın, okusun” dediydim. İki kızım da ortaokul bitince
okumak istemediler. Sonra da şikâyet etmediler hayatlarından.
Evlendiler, çocukları oldu. Şimdi üç torunum var onlardan.
14 yıl aradan sonra dördüncü çocuğum doğdu. Bekletildim
doğum için hastanede. Kanamam vardı. Bir terslik olduğunu anlamıştım.
Bağırıyordum “Kendine zarar vermesin, düşmesin diye
somyaya bağlayacağım bir çocuk daha istemiyorum” diye. Çığlığı
duyan hemşire acıdı da nöbetçi doktora söyledi. “Çocuğu kurtarmalıyız,
kalp atışı yavaşlamış” diye apar topar sezaryene aldılar
beni. “Tüpleri bağlayın, ben üretim çiftliği miyim?” dedim. Sonunda
kocamdan izin alıp bağlamışlardı tüplerimi. Adını Ümit
koydum çocuğumun. Sarışın, çilleri var şimdi yüzünde. Her şeyi
gecikiyordu oğlumun, “Bir şey var” diyordum. Oturması da gecikmişti.
2 yaşında teşhis kondu “Beyin felci” diye. İlk zamanlar
tedavi hizmeti alamadık. Evde ilgileniyordum her şeyiyle. 6 yaşında
başladı rehabilitasyona. Devam ediyoruz şimdi, memnunum
çabalardan. Hiç yalnız bırakmam onu, istese de bedenim biraz
dinlenmek, hep yanıbaşındayım. Arar gözleri beni. Sırtımda taşıdığım
büyük oğlum için köy evimizin dışına bir asansör yaptırdık
şimdi. Rahatladım ecik. Eve kapamıyorum onu, bahar geldiğinde
o da canlanır toprak gibi. Bir de kaynanam vardır benim, hani
ben çalışırken çocuklarıma bakan. Geçirdi yarım felç, benzedi
kaderi torunlarına. Gelir 3 ay bende kalır, sonra diğer çocuklarında.
Bir de garip anam vardır. Bunama hastalığından oldu o da.
Kardeşlerim ilgilenir onunla. Gönül koysalar da bana, edemem
daha fazlasını. Son yıllarda uykusuzluk başladı bende de. Sabahı
erdim. Bedenim bıraksa beynim bırakmaz, beynim bıraksa bedenim
başlar sızlamaya. Uykuya hasretim şu sıralar. Hiç geçirmedim
kuzularımdan başka bir yerde bir gün. İyi gelecek biliyorum.
Bir nefes alsam, bir dinlensem. Sonra onlara da iyi olacak benim
yeni halim. Kısmet, bir gün olur herhal.
Yağca’da bahar başkadır. Nar çiçekleri açar. Geleneksel Nar
Festivali yapılır her yıl. Bakarım çocuklara binerler bisikletlerine.
Ah bir konuşabilselerdi, anlasam da gözlerinden, seslerinden her
117
şeyi. Ah bir yürüselerdi, onların ayakları da olsam giydirebilsem
ışıltılı ayakkabıdan Ümit’ime, koşsaydı. Binselerdi renkli bisikletlerine.
Bir ben mi yanarım onlara? Babaları benden yangın.
Akşamın sessizliğinde, çocuklar uyuduğunda kalırız baş başa,
dertleşiriz beraber “Biz ölürsek ne olacak?” diye. Az mı akmıştı
gözyaşlarım pamuk tarlarında çalışırken, gizli gizli? Az mı akmıştı
gözyaşlarım dokuduğum halıların ilmiklerine?
Benim kaderim, şekerlerim derim onlara…
Uzakta değil
Yanıbaşınızda
Şuracıkta
Yağca köyünde
Ben Atike!


ANTALYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ YAYINLARI: 12
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
II
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
MART 2013
 
     Beğenin    
Zülfinaz
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Nisan 2014
ZÜLFİNAZ
Onu yıllar öncesinden hatırlıyorum. Komşumuz, annemin
iyi dostu, dert ortağı.
Çalışkandı, işine giderdi, dört çocuğuna kanat germişti. Kısa
boylu, kıvırcık saçlı. Sokağı dönüşünde yalpalayarak yürüyor.
Dizleri rahatsız. Onlar bir dile gelse neler anlatır bize. Yılların
yorgunluğu…
1945 Erzincan-Tercan-Karaçay köyü doğumlu. Ağa kızı Serfinaz
ile Kazım’ın ikinci çocuğu. Annesi ahırın yanındaki bir odada
büyütmüş onları. Annesi okumamış ama kültürlü. Babasıyla
evlenince annesi zenginlikten düşmüş yokluğa ama sabırlıymış.
Arpa ekmeğiyle büyümüş Zülfinaz. Nüfus çoğalınca 3 yaşındayken
dedesi yanına almış onu. 7 yaşına kadar kardeşlerinden ayrı
yaşamış.
Okul çağı gelince ailesinin yanına dönen Zülfinaz, anne ve
babasının sevgisine hasret. Kardeşleri kucaklar onu sevgiyle ve o
da okullu olur. Ancak bir dönem okuduktan sonra ailesi tekrar
göndermez onu okula. Oysa hayali okuyup öğretmen olmaktır.
10 yaşına gelince nenesi ölür. Gözleri görmeyen dedesine baksın,
onun gözü-eli-kolu olsun diye tekrar gönderirler onun yanına.
Arkada gözü yaşlı kardeşleri.
15 yaşına geldiğinde çok hizmet etmiştir. Saçları belinde, güzel
mi güzel, akıllı mı akıllı bir genç kız olmuştur. Dedesi altınlar
aldığı bir çocuğa söz vermişti. Gelin olacaktı Zülfinaz. Kader bu
ya bir genç gelir atın sırtında, öğretmenlik yapacakmış. Camın arkasından
gördüğü bu uzun boylu, yakışıklı Yaşar amcadır. Tanıştıklarında
utanmıştı ama kaymıştı gönül. Çareyi kaçmakta buldular
rıza olmayınca. Bir ayın sonunda dede razı gelir ve başlık
parasıyla yaşı büyültülerek nikâhları kıyılır. O sırada babası onu
gördüğünde akıtır gözyaşını kızı için gizliden. Uzaktan da annesi.
Gelinliği dikilir. Bir odada işlemeli yastığa oturtulur. Uzun saçlarını
ellerinde taraklarla kızlar tarar, tarar. Maniler eşliğinde 10
tane ince örük örülür. Zülüfleri kesilir.
53
Mendilim el ele
Düşmüşüm gurbet ele
Yedi mendil çürüttüm
Gözyaşım sile sile
Kına yakıldı. Davul zurna tutuldu. 3 gün 3 gece yemekler
yendi, halaylar çekildi. Amcası duvağı örttü. Göl kıyısında gezildi.
Gelin olacağı eve vardığında atın üzerindeydi. Gökten bir
elma attı Yaşar, düştü Zülfinaz’ın duvağına ve kalbine. Bir inek
verdi kaynana. Süpürge koydu önüne, aldı. Demir kondu, aldı.
Gelenekmiş. Çalışkan dediler ona. Kaynana çivi çaktı ayaklarının
önüne, evlilikleri sağlam olsun diye. Diğer köye öğretmen olarak
gitti eşi her sabah. İki evlat verdi ona Zülfinaz, biri erkek, biri kız.
1966 yılında Erzincan depremi olur. Devlet ev verir ama karar
verir eşi İstanbul’a taşınırlar. Daha bir ay geçmeden haber gelir
ve daha önce de çalıştığı Karayolları, Antalya’da iş imkânı sunar.
Böylece Karayollarında Muhasebe Müdürü olur ve TRT’deki mutlu
yuvalarında başlar yeni hayatları. Akşamları elinde fileyle gelirdi
kocası. Tatlıydı dili. Değer verirdi. İsteyerek evlenmişti onunla.
Bir kat yatakla başlayan hayatlarında hiç unutamadığı tel dolabıdır.
Özenerek kaplarını yerleştirdiği. Bir erkek, bir kız daha katılır
aileye. Dört çocuk olmuştur. Okula gönderir onları. Şehre uyumu
çabuk sağlamıştır Zülfinaz. Geçim sıkıntısı başlar zamanla. Kazanıyordur
eşi ama paylaşıyordur da bir o kadar akraba, eş-dostla.
Eskiden ilk olarak çekirdek aile düşünülmezdi şimdiki gibi. Önce
başkalarıydı. Hatırlar, misafir geldiğinde çocuğunu banyoda yazılıya
hazırladığını. Çalışmak ister. “Sırt sırta verelim” der. “Kadın
parası yemem” derdi o zaman erkekler. Ayıp değildi çalışmak.
Antbirlik’e işçi alınacaktı. Gece okulunda okur-yazar belgesini de
alıp başlar, çalışanların çocuklarına kreşte bakmaya. Vardiyalı çalışır.
Hem eve bakar, yemek, temizlik yapar, hem kocasına hizmet
eder. İşini çok sever. İki yıl sonra işi fabrikada iplik başındadır.
HER İPLİK BİR ANIDIR. Her iplik dertlerden uzaklaşmaktır.
Zamanla yaralar açılır yaşamında. Mutlu insanları istemez ya
mutsuzlar, kıskanırlar ya. Zarar verseler de Zülfinaz güçlüdür, o
annedir ve eştir. Sarılsa da yaralar, kalır izleri. 21. yılında emekli
olduğunda 3 çocuğunu evlendirmişti.
54
Erkekler gurbete Almanya’ya giderler. “Onlar uzakta da olsa
mutlular ya başka ne isterim” der. Gelinleri ve torunlarının mutlulukları
tek isteği. Zülfinaz ve Yaşar’ın toplam yedi torunu var.
Her zaman ona karşı anlayışlı olan eşiyle sürüyor hayatı. Kırgınlıkları
bırakmalı geride, affetmeli ve vedalaşmalı hayatla.
Bir yastıkta başlayan sevdalarının, bir yastıkta devam etmesi
dileğiyle. Ölene kadar.zülfinaz
SALİME YILMAZ-ANTALYA


ANTALYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ YAYINLARI: 12
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
II
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
MART 2013
 
     Beğenin    
Değişim-Annem
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Nisan 2014
DEĞİŞİM
Salime YILMAZ
Kış zamanı, yıl 1951… Erzurum Aşkale’nin bir köyünden
dokuz aylıkken Erzincan’ın Tercan ilçesi Yaylacık köyüne
taşınırlar. Beş kardeşin ortancası olarak dünyaya gelir. Yuvarlak
yüzü, al yanağı uzun örgü saçlarıyla annem Sakine Pekgöz.
İlkokula başlar, kızlı erkekli sınıflarında. Dayılarım “kız kısmı
okumaz” derler, annem çok üzülür ve okulu yarım kalır. Sessiz,
sakin, tarlada çalışır, koyun sağar, ekmek pişirir annem. Aklında
hep kitapları. Babası istermiş okumasını ama ağabeylerin sözü
geçmiş. Her ne kadar o ağabeylerin kızları üniversite okusa da o
zaman öyleymiş. Yıllar geçmiş annem on beş yaşına gelmiş.
Köyün yakışıklı, sesi güzel, türküler söyleyen, halayda başı
çeken genç delikanlının da etrafında bir sürü hayranı varmış. Kendi
de bunların farkındaymış. Küçük yaşta annesi ölünce İstanbul’a
gurbete gitmiş. Karda, soğukta, Cağaloğlu’nda gazetelerin
üstünde yatmış. Adapazarı–İstanbul trenlerinde limon satmış,
bahçıvanlık yapmış. Sonra askerliğini bitirince babası onu devlet
kurumunda işe koymuş Antalya da. Köye döndüğünde babası
artık oğlu evlensin istemiş. Onu idare edebilecek, çalışkan, iyi
aile kızı annemi düşünmüş “Hanlı Yusuf ’un kızı Sakine- gelinim
olsun” demiş ve bunu babama söylemiş. Aklı havalarda babam
evlenmeyi daha düşünmüyormuş ama yine de “Tamam” demiş.
46
Annemi bir akrabası evine çağırdığında babam da gelmiş.
Annem çok korkmuş. Babam elini tutmuş ve “Seni babandan
isteyeceğiz” demiş. Annem yüzüne bile bakamadan kaçmış. Onu
tanıyormuş ama “gölgesi bile ağır” gelirmiş. Elini de tuttu. Artık
hayır diyemez. Namus…
Annem, dedemden istenmiş. Anneme sormuşlar. Elini
tutmuştu ya hayır diyemez. Aslında başka gençler de varmış
annemi isteyen. Kader demişler. Annem gelinlik giymiş, atın
sırtında. Geleneklere göre damdan bir elma atılırmış gelinin
başına. Elma düşmüş… Davullar, zurnalar, yemekler, halaylar…
Annem büyükbabamın evine gelmiş. İlk aylarında hamile
kalmış. Bir gün tandırın üzerinden banyo kazanı kaldırırken
düşük yapmış. Yaşasalardı iki ağabeyim olacakmış. Aradan
daha bir yıl geçmeden bana hamile kalmış. Dağların arasında,
kerpiçten yapılmış evlerin olduğu, baharda rengarenk çiçeklerle
bezeli şirin yerde dünyaya gelmişim 1967’de. Köyün ebesiyle
devletin ebesi kavga etmiş benim için doğurturken. Toprak
bağlanırmış bezime sıcak tutsun diye. Tahta beşikte sallıyorlarmış
beni. Dedem koymuş adımı: Salime. Annem, halalarımla, üvey
babaanneyle iyi anlaşırmış ve dedem değer verirmiş. Ama babam
yanımızda değilmiş. Dedem düşünmüş ve “Böyle olmaz gelsin
ailesini alsın. Sorumluluk alsın, ayrılık olmasın” demiş. Babam da
gelmiş ve bizi Antalya’ya getirmiş.
Annem, babam, ben ve bir yatak. Şark Ekspresi. Trende
yolculuk. Çok açmışım üzüm, ekmek yemişim bol bol. Annemin
sütü yetmezmiş, aç kalırmışım çoğu zaman. Artık her şey daha
iyi olacak bir arada ve şehirde. Eski Sanayi Mahallesi’nde, şimdiki
binaların olduğu yerde gecekondular varmış. Bir tanıdığın mutfağı
annemin evi olmuş. Ağzı beyaz tülbentle kapalı annemin; ağzı
var dili yok. Babam, Köy Hizmetleri’nde sürveyan olarak sürekli
köy yollarını yapmaya gidiyormuş. Annem, ben bir de yanımızda
annemin küçük görümcesi varmış. Kimseye gitmezmiş,
korkarmış. Komşular ve tanıdıkları gündüz yanına gelirlermiş.
47
Babam bana çok düşkünmüş, evine karşı sorumluymuş ama
çok titizmiş; yemekte, ütüde ve hayatın her alanında. Bir odalı
evden Fethiyeli Şükrü Amca’nın iki odalı evine geçmişler. Çok
iyi insanlarmış. Babamı evladı gibi sevmişler ve bizi de. Bir gün
babam yokken ayağıma çaydanlıktan sıcak su dökülmüş ve bir ay
boyunca annem beni pansumancı Hasan Amca’ya bir de Sigorta
Hastanesi’ne götürmüş. Sonraları bakılmış ki annemin bacağına
da o sıcak sudan dökülmüş. Korkudan söylememiş. Babam çok
kızgınmış. Susmuş, susmuş… İkinci kız kardeşim doğmuş gece
yarısı, babam arazide, görevde. Komşular doğurtmuş. Annem
şehirde ama doktora gitmeye korkarmış doğum için. Kardeşime
yaşamaz demişler zor doğunca. Babam haber alıp gelmiş ve bir iş
arkadaşının adını koymuş kız kardeşime, Nazan.
“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete
kız vermesinler” türküsünü her duyuşunda annem köyünü
özlermiş, dağlarını… Ailesi yanında olsa çok mutlu olacakmış.
Ama ne çare “gurbet o kadar acı ki ne varsa içinde”. Annem ve
babam bir evleri olsun istemişler. Zeytinköy’de elleriyle taşınıduvarını
yaptıkları, güzel-büyük bir ev. Bir süre suyu dışarıdan
taşımış annem. Babam kırk tane ağaç dikmiş; yarma şeftaliler,
elma vb. Fasulyemiz, çileğimiz… 1971 Kıbrıs Barış Harekâtı
zamanı helikopterler geçerdi, ajanslar can kulağıyla dinlenirdi.
Üçüncü kardeşime hamile olan annem için ambulans çağrılmış.
Tam kapıya geldiğinde doğmuş Ercan. Babam en sevdiği
arkadaşı olan mühendisin adını koymuştu. Kız erkek ayrımı
yoktu babamda. Hepimizi çok sever ve okutmak isterdi, özellikle
kızlar okumalıydı. Annem ve babam karar almışlar “burada
çocuklar okuyamaz daha iyi bir çevreye taşınalım” diye. Evlerini,
komşularını çok seviyorlarmış ama dünyaya bakışları farklıymış.
Orada kadınlara ilk defa pantolon giydirmeyi babam sağlamış.
Ailecek hafta sonları gezmelere, pikniklere, denize gitmekte
babam örnek olmuş. Geleceği düşünen annem ve babam
Bahçelievler’e taşınmışlar.
Annem okuma–yazma kursuna gitti, sonra diplomasını
48
aldı. Çok mutluydu. Babam destekledi. Halk Eğitim’de biçkidikiş
kursuna gitti. Yeni muhitinde çocukları Barbaros
İlkokulu’na gidiyordu. Orada, oğlunun öğretmeni ona çok örnek
oldu. Nezihe Budak Hoca’dan çok şey öğrendi; hakkını aramayı,
sesini çıkarmayı. Dört çocuk olacaktı “Hayır” diyebildi. Annem
çocuklarına karşı hep ilgiliydi. Okuldan evimize geldiğimizde
hep bizi karşılardı. Annem ev hanımıydı, diğer çocukların
anneleri de çalışmıyordu ama annem farklıydı. Evde annesini
bulamayan, yemeği pişmemiş çocukları da evine alırdı. Birlikte
o sıcaklığı yaşardık. Ev eşyasına önem verilmezdi ama akşam
sofralarında bir arada olmak önemliydi bizim için. Eğitimimize
ve gezmemize değer verildi. İlk ansiklopedimizi aldıklarında
ne kadar heyecanlanmıştık. Bize hiç “ders çalışın” denmezdi,
biz zaten çalışırdık. Annem, ev işlerini kendi üstlenirdi. Veli
toplantılarımıza muhakkak gelirdi. Erkek kardeşim anaokuluna
yazdırılmıştı ve hepimiz çok mutluyduk. Ben ve Nazan Antalya
Lisesi’ni bitirdik. Üniversite sınavında ben Hacettepe Fizik Tedavi
ve Rehabilitasyon bölümünü kazandım 1984’te. Şehir dışına kız
çocuğunu göndermek normal değildi o zaman ama bağırlarına
taş basıp beni gönderdiler. Yurtta kalarak okudum. İki yıl sonra
da Nazan, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünü
kazandı ve İstanbul’a gitti. O da yurtta kaldı. Annem ayrılığımıza
zor alıştı. Evde el işleri, dantel yaptı sattı, yıllardır da yapardı.
Sonra bir bebeğe bakmaya başladı ve bu hem bebek için hem
annem için çok iyi oldu. Halen haberleşirler Atıl’la. Sonra Ercan;
evden uçtu kuş misali. Onunla iletişim olsun diye hayatında hiç
yapmadığı halde futbol maçını izlemeye başlamıştı. Çok sever
oğlunu, o da annesini. Anadolu Lisesi’ni bitiren oğlu İstanbul’da
İşletme okudu ve bankacı oldu. Şu an bir bankada şube müdürü.
Annem ve babam gurur duyuyorlardı bizimle. Önceliği
hep çocukları olmuştu. Şu zamanki gibi sevdalardan değildi
onlarınki. Didişirlerdi. Annem hep gönlü alınsın isterdi, babam
anlatamazdı sevgisini. Annem istemezdi ne eşya ne para. Değer
verilmekti, ömür boyu istediği. Gözünü onda açmıştı. Sanki
babam onu da bizimle büyütmüştü. Öyle derdi. Annem zaten
49
gelişmeye açıktı. Türk kadını olarak yöneticiydi, yumuşaktı
ama ailesi için her türlü savaşa girerdi, aslan kesilirdi. Gizli bir
sevgi diliydi aralarındaki. Sanki didişen onlar değildi biz bir
şey söylediğimizde, hemen babam korurdu annemi. Annem ve
babam bir bakarsın bir konuda söz birliği etmiş, tek duvar olur
karşımıza çıkarlardı. İnsanlara yardımı severlerdi. Annem her
zaman yaşlının, hastanın yanındadır. Bize de örnek olmuştur.
Bir tas çorba, bir ziyaret onun hayatındadır, paylaşır. Genç
anneleri hep girişimci olmaya zorlamıştır. Başarmıştır. Şimdi
onlar birer çalışan, üreten kadındır. Okuyamadı ama üç çocuk
okuttu. Sadece okutmadı onlara güzel değerler verdi. Babam üç
çocuk okuttum derken çevremiz ve biz bilirdik ki gizli kahraman
annemdi.
Ben İstanbul’da işe başladım. Annem, babam ve üç kardeş
tekrar İstanbul’da bir araya geldik. Annem, Antalya’da dolmuşa
hiç binmemişti “Bu şehirde herkes koşuyor normal yürüyen yok”
demişti, şaşırmıştı. Artık tek başına bir yerlere gidebiliyor, küçük
şehirdeki gibi toplum baskısı da yoktu. Kişisel olarak kendini
bulduğu yer oldu İstanbul. Okuma–yazma bilmeyen kadınları
organize etti, kurslar açtı, onlarla birlikte oldu. Annem bizimle,
tiyatrolara, sinemalara geldi, söyleşilere katıldı. İlk fotoğraf
sergimde gelip annemi bizim için tebrik etmişlerdi. Yıllar sonra
bir fotoğraf sergisinde fotoğraf konusunda yorum yaparken onu
duyunca çok şaşırmıştım. 2001’de annem ve babam Antalya’ya
döndü, kız kardeşim döndü. 2006’da ben ve eşim “oğlum
anneannesinin yanında büyüsün” diye Antalya’ya döndük.
Bıraktığımız kadar olmasa da Antalya’da yaşamak kolaydı.
Deniz ve güneş… Annem kırk altı yıllık hayat arkadaşı babamın
koah hastalığıyla son iki yıl uğraştı. Babam, annemi yanından,
gözünün önünden ayırmak istemedi. Yıllar sonra ağzından tatlı,
övgü dolu sözler çıktı. Çocuklar değil, gerçek olan hayat arkadaşı,
eşiydi. Bir de ilk torunları için çok beklemişlerdi ama şu an
altı yaşında olan Barış onlara yaşam enerjisi olmuştu. Hastalık
sırasında ikinci torun haberi de geldi. Oğlunun kızı olmuştu:
50
Defne Lavin. Yıllar sonra hastalık nedeniyle güneş gören, birinci
kat bir eve taşınıldı. Annem, aydınlık mutfakta ona yemekler
yaptı. Balkonunda kahve içtiler. Hayat zorluklarıyla da olsa
güzeldi. “Ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasaydı” derdi annem,
annesine doyamadığında gurbette. Şimdi ölüm yakınındaydı.
Eylül 2011’de babamı kaybettik ve bir çınar devrildi yetmiş
üç yaşında. Geride onun yokluğunu her an hisseden bir eş ve
çocukları. Annem, Sakine Yılmaz, yine ayakta, yine çocuklarına
kol-kanat olmaya devam edecek.

SALİME YILMAZ

Antalya Büyükşeh İr Belediyesi İ YAYINLARI: 7
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
Mart 2012
 
     Beğenin    
Hayat-Nietzche
ŞİİR | © Yazan Aysun DEVRAN | Yayın Nisan 2014
Şiir

Gidene kal demeyeceksin. ..

Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.

Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme,
yoksa değersiz olan hepsen olursun...

Düşün...

Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter...

Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini...

Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz. ..


Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum,
Oynadım.

Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.
 
     Beğenin    
Üç Kadın
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Şubat 2014
Ocak 2014

Yağmur çiseliyor
Nemli, ıslak bir Antalya akşamı
Şehrin ışıkları yanmaya başladı

Büyük şehirlerden farkı erkenden insanlar evlerine çekilmiş, sokaklarda yaz aylarının canlılığı yok, sakin ve huzurlu.

Üç kadın , üç dost Antalya sokaklarında..

Onları birleştiren iş anlayışları, onları birleştiren insana önem vermeleri, onları birleştiren yüzlerinde maskenin olmaması..

Maskeleri olmayan insanlar gönüllerini açar birbirlerine, dertlerine çözüm olamasalarda yanlarında hissederler birbirlerinin, maskeleri olmayanlar hala insanlığı yüreğinde kaybetmeyenlerdir.

Tek tük kalan turunç ağaçlarının eşliğinde , yürüyen üç kadın…

Şehrin yat limanına bakan çay bahçesinde tente altında tek kuru kalmış masa etrafında başladı sohbet. Hem birlikteydiler hem de kendi dünyalarında. Geziniyordu düşünceleri, hayalleri,umutları.. Üç ayrı yaş kuşağı; 20 li,30lu,40lı yaşlar....

Aşağıda yat limanının tekneleri, küçük anfi tiyatrosu, restaurantların masaları, boşluk,,,,
Mermerli çay bahçesi her zamanki heybeti ve güzelliğiyle karşıda.Arkasında Karaalioğlunun Kalesi…Mermerli plajı . Babamın çocukken bizi orada yüzdürdüğünü anlatır annem. Bir gün oğlumu orada yüzdüreciğimi hayal ediyorum.
Akdeniz, dalgalarıyla Mermerlinin plajına ,kayalara çarpıyor. Bembeyaz köpükler. Her çarpan dalga hayatın zorluklarını anlatıyor sanki. Kayalardan çarpıp dönen sular tekrar tekrar devinim halinde..Bazen zorluklar çıksa da hayatımızda su temizler her şeyi. Her şey yerini bulur hayatta ..Su akar bulur yolunu derler ya..Yalnız değilseniz varsa yanınızda dostlarınız her şey kolay gelir size..

Üç kadın , yağan yağmur, şehrin ıslaklığında ve sukunetinde sıcacık olur yürekleri…

Nemli, ıslak bir Antalya akşamı

OCAK 2014
 
     Beğenin    
Son Durak
ŞİİR | © Yazan İsmail ÇALIK | Yayın Şubat 2014
Güneş penceremden içeri ince çizgiler halinde süzülüyor
Ellerimi uzatıyorum güneşe ona dokunmak istercesine
Kalbim heyecanla çarpıyor o an titrerken ellerim
Sanki ilk kez ışığı gören bir bebek gibiyim.

Kendime soruyorum sen ışığı hiç gördün mü diye
Doğdun mu hiç bir annenin kucağına?
Ya da dümdüz uzanan uçsuz bucaksız bir ovaya…
Hayır doğmamıştım yeni yeni anlıyorum.

Şimdi düşünüyorum da
Ben hep rölantide yaşamışım hayatı.
Hayatı, ciğerlerine dolan temiz havadan çok,
Ceplerine dolan parayla kıyaslayanları bilmişim gerçek diye.
Egoları hep daha büyük olmuş insanların
İnsanlara besledikleri sevgiden.

Mutluluğa giden yolda ben hep geç kaldığımı sanmışım,
Ya da beni oraya götürenin çoktan beklediğim duraktan geçtiğini,
Son durağa vardığımda ise anladım ki orada beni bekliyormuş o.
Ellerini açmış,
Yüzünde ince dudaklarının oluşturduğu gamzeli bir gülümseme…

O da beni bekliyormuş onca zamandır orada.
Birçok gelen olmuş otururken o durakta
Fakat içindeki ses “işte bu!” dememiş gelenler için,
Ta ki beni görene kadar,
Ta ki bana ellerini açana kadar…

Önce korkmuş bana ellerini uzatırken,
Sonra bir sıcaklık kaplamış içini,
İçini kaplayan sıcaklık, ışık olmuş,
Sonra gelmiş gönlümün penceresinden içeri ince çizgiler halinde
Ve ben o güne kadar hiç görmemişim o gerçek ışığı
Ve ben, ellerimi uzattım ışığa, titreyerek…

İsmail ÇALIK Haziran '10
 
     Beğenin    
Sevgili Eşim İçin
ŞİİR | © Yazan Gökhun İnan YÜCEL | Yayın Ocak 2014
İlle de doğacak güneş, kara salkım saçlarına
Sana inat şevk katıyor, bu sabah mahmurluğuma.
Ne demiştik; hayli zamandır senle,
Sarıp sarmalayıp, çilekeş geçen yılları,
Ermeyecek miydik artık bizde muradına.
Xx
Dün, evlat sevgisi gibi, yandı mı senin de bağrın?
Sokulurken minik Çınar, sancılı anasına,
Titrek sesin ürperdi mi bir lahzacık bile olsa?
Hazin hazin, başın eğik, yürüyorken sen yanımda.
Xx
T an yerleri ışıdıysa,
U kte kalmaz yarınlara.
G ün yanılır şaşar mı hiç,
D oğacaktır nasıl olsa.
E vladımız da olacak
M adem ahd ettik yarına.
 
     Beğenin    
Başlıksız
ŞİİR | © Yazan Gökhun İnan YÜCEL | Yayın Ocak 2014
Gül yüzünde bir tebessüm açarsa,
Ve ben bunu bilirsem,
Şu an Edirne de kör eden bu sis dağılır,
Kasvet gider,
Ve sadece sen gelirsin şair ruhuma,
Her şafak olduğu gibi…
 
     Beğenin    
Başlıksız
ŞİİR | © Yazan Gökhun İnan YÜCEL | Yayın Ocak 2014
Çocuksu saflığın aklım(ı) çalan,
N’olur sen de desen bir pembe yalan!
Kız aşka düş. Sen de tutul.
Var biraz sen de tasalan.
N’olur sen de olma bir pembe yalan!
Xx
Hani Haziran ayında o yaz sabahı var ya;
Sevmiştin sen de güya.
Daha o ilk bakışlar,
Sendin kalbime kor saçan,
N’olur sen de desen bir pembe yalan…
 
     Beğenin    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

11:30
Top