1997'den Bugüne 73,072 Tavsiye, 24,337 Uzman ve 16,568 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Kaybolan Fotoğraflarıma Sor Beni
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
KAYBOLAN FOTOĞRAFLARIMA SOR BENİ

madem bizler çamurdan halk edildik,
sebep ne ki; Hak tanısın eksik, gedik?
kusursuzsak neden bizi kırıp döker?
kusurluysak acep kimde bu eksiklik?!
Ömer Hayam

odamın penceresi açılıp
şehir tüm gürültüsüyle içeri girmeden önce
yeni uyanmaya başlamıştım
dişlerimi sıktığım için zonklayan çenem
dün geceden kaldığımın habercisi yanan midem
ve acıyan genzim
kötü bir günün habercisi gibiydi
karanlık bir geceden sonra
uyanılmayacak kadar bir kör dışarıyla
kötü bir sabahtı

önemsiz mutsuzluklar
gülüşler ve sövgüler
ve yeşil renkli göz yaşlarımla dolu
çok daha canlı olduğum gecenin aksine
kımıldamıyordum

"hiç bir şey istemiyorum
adını haykırmak
seni aramak
seni bulmak
yarım kalmış şiirlerimden birine daha başlamak
ve çürümeden gayrı
hepsi bu"

böyle dedim
yüzünden bir damla yaş düştü
yağmur bastırdı

”Fikret Kızılok gibi yana yana
Rumeli İşkembecisini aradığın
izmariti bol sokaklarında
evlerinde bu kentin
kaybettiğin yerde yani
ara beni” dedin

“Kuğulu Park’ta sokak lambasının altında şekillenen yamalı hayalime
kaybolan fotoğraflarıma sor beni” diye ekledin

ve gittin

derken kan ter içinde uyanmışım
 
     Beğenin    
Ayrılıklar Aşka Dairdir
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
AYRILIKLAR AŞKA DAİRDİR…

”sevgili
seninle bir pergel gibiyiz
iki başımız var
bir tek bedenimiz
ne kadar dönersen döneyim çevrende
er geç baş başa verecek değil miyiz”
Ömer Hayam

AYRILIKLAR AŞKA DAİRDİR…

herkesin kendi kaderini kovalamakla meşgul olduğu bir zamandı
bütün şehir birbirine benzerdi
uzak diyarlardaydın
nisan yağmurlarıyla çıkıp gelmiştin
bir gül yaprağı gibiydi ipeksi tenin
yavaşça elini elime tutuşturmuştun
gözlerimi gözlerine hapsetmiştim
yüreğime işlemişti sesin soluğun
gözlerin gözlerimdeyken
gözlerine değil
o gözlerin gördüğüne vurulmuştum ben
Tanrısal olduğu söylenen olanca yalnızlığımla
senin hiç haberin olmadan
böylece başlamıştı
bir çocuk saflığında sevmiştim seni
aşk olmuştum kendimce dudaklarında
ve en güzel sevdaları
en büyük acıları bırakacaktın kollarıma
bilemezdin

hava erken kararmıştı
susmuştu ve akşamı beklemişti gözlerim
yorgun güneş çoktan kızıllaşmış
ve alacakaranlık basmıştı
kuru bir yaprağı dalından düşürecek esintili bir yaz akşamıydı
uzak seslerin geliyordu derinlerden
elimi uzatsam tutacak kadar yakındın
gözlerine bakmaya
gözlerinle konuşmaya hasrettim
sana dokunmak evreni avuçlarımın arasına almak gibi bir şeydi
yokluğun canımı acıtırdı
en büyük korkumdu sensizlik
ve korkularıyla yüzleşen cesur bir insan değildim
anlamıyordun

ay dolunaydı o gece
gökteki yıldızların meze yapıldığı
yeni konulmuş bir kadeh rakı kadehiydim dosthanelerde
bütün benliğimle sana delice aşık olduğum söylenirdi
ki öyleydim
dedim ya ilk gördüğümde sevmiştim seni
saçların fırtınadan dağınıktı
kıyametler kopmuştu yüreğimde
ve daha sonra bütün gece düşünmüştüm
benzersiz olduğun için mi güzeldin
yoksa güzel olduğun için mi benzersizdin
konuşmadan
dinlemeden
söylemeden
seni anlıyordum
biliyordun
 
     Beğenin    
Tırnak Arası Kelimeler
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
ŞİİR: TIRNAK ARASI KELİMELER

“her şeyi geride bırakmak zorunda kalmak ne kadar acı
yine o akşam ki gidişinde olduğu gibi
kafeste kuş gibi
çarpmak istiyorum odanın duvarlarına kanatlarımı”

TIRNAK ARASI KELİMELER

yoksulluğun tam ortasında
“gel” demeni bekleyemeden
sana gelmiştim
söylemek çok zor olsa da
“kal” diye haykırmanı
“biraz daha kal”
“gitme” demeni beklemiştim
demedin oysa
hatta ardına bakıp kıyametler koparmanı da beklemiştim
gözlerin buğulu
susmakla konuşmak arası bir şekle bürünüp
“sevmeyi becerdiğim anlarda senin kadar sevemedim”
“her şey güzeldi”
“denedik başaramadık”
“ama...” dedin sadece
bu son cümle oldu dudaklarından dökülen
ama’dan sonrasını söylemek çok zordu
yutkunup kaldın
sustun bir zaman
devrildi bir dağ bir başka dağın sırtına
“keşke bitmese” dedim içimden
bakışmadan
konuşmadan
beni bana verdiklerini düşünmeden
çekip gittin
bu kolay olanıydı
bunu seçtin
söz vermiştin bana
verdiğin en büyük sözdü
ne olursa olsun yılmayacaktık
inanamadığım
inanmayı bir kez bile düşünmediğim bir çok şeye inandırmıştın beni
oysa yaptığın çekip gitmek oldu

“kal” demek neden bu kadar zordu
tek bir kelimenin ardında neden bu kadar ağır yük vardı
soruların anlamı yoktu artık o zaman diliminde
söylediğim her tırnak arası kelimeyi fırlatıp atarcasına boşluğa
öyle soğuk
öyle yalandın
öylece kala kaldım
gücüm olsaydı da sana aşkımı tekrar anlatabilseydim
çıkmaz yollara yöneldin
farklı mevsimlerin farklı zamanlarını seviyorduk sanki
bu kadar bize yabancı
bu kadar kolay olmamalıydı
duygularımızın bir anlamı olmalıydı
soyka yüreğimdeki gül bahçesinin bir anlamı olmalıydı
sağanak yağmalıydı
yanakların ıslanmalıydı
savaşmalıydık
savunmalıydık sevgimizi
o kocaman yüreğin dağları devirmeliydi
“vazgeçemem”
“vazgeçmem” demeliydin
işte duymayı en çok istediğim
ve en çok ihtiyacım olan kelimelerdi bunlar

senden gelecek tek bir haberi beklerken
yüreğim parçalanırcasına ağladım
bir hüzün adası olmuştu bedenim yüreğim
çok acı çektim
özlem şarkılarını ezberledim
her gece karanlığa dikip gözlerimi
kimini bağıra çağıra kimini fısıltıyla defalarca söyledim

“dudağında son bir türkü gül pembe
hala hep seni çağırır
hala hep seni söyler”

gidişin değil
belki bir umutla dönersin diye beklemek öldürdü beni
mevsimler bir bir değişti
senin özleminle sırılsıklamdım her mevsim
dökülen yaprakların yerini yeni yapraklar aldı
bir baştan bir başa sökülmüş yüreğimde ki hazan mevsimi hiç değişmedi
bekleyişimin öyküsünü kimselere anlatamadım
sağnak yağmurlar kesildi
sonunda içimi dağlayan gururuma yenik düştüm
doğru yada yanlış bir karar almalıydım
“ben sevdim”
“ben çok sevdim” dedim
“sevdamı kaybettim hükümsüzdür”
“bir masaldı yaşadıklarım”
“yaşamadın say” dedim
“gönderme beni” diyemedim
“beni bırakma” da diyemezdim
hakkım yoktu
tek kelime edemezdim
çok geç anladım

bencildin

her şeyi geride bırakmak zorunda kalmak ne kadar acıydı
yine o akşam ki gidişinde olduğu gibi
kafeste kuş gibi
çarpmak istedim odanın duvarlarına kanatlarımı

çok kanadım

başka bir yol olmadığını bilmek
ayrılığın kendisinden de çok acı vermişti bana
yüreğimdeki tüm gülleri soldurdun
susmuştum

yaşadıklarımızı anlatan
ve yüreğini kanatacak şiirimin sonunda
itiraf etmek gerekirse
“kal” deseydin
kalırdım

anlamadın

yordu beni bu şiir
kısaca
bir Mecnun'dum
ama Leyla'm yoktu
 
     Beğenin    
Uzun Yağmurlardan Sonra Bir Gün
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
ŞİİR: UZUN YAĞMURLARDAN SONRA BİR GÜN
“Öyle ya bırakıp giden benim her zaman olduğu gibi şimdi de, “giderim” tehditlerini savurmama gerek kalmadan, ama gitmeyi de belki ilk defa istemeden yola koyulan. İşte korkunun alacakaranlığı çöküyor üzerime ve: Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak….”
Paulo Coelho - Simyacı

Uzun Yağmurlardan Sonra Bir Gün...

yağmurluydu.
yağmur dolu bir memleketti.
ağlamaklı bakardı hep gökyüzü…

uzun yağmurlardan sonra bir gün,
kızılcık şurubu kıvamında,
anıları ve yalnızlığıyla başbaşa,
yeryüzü sürgünü olduğunu anlamış
kır saçlı bir sevda mahkumu çıkar son yolculuğuna...

anlamıştır iflah olmaz biri olduğunu...

neresinden tutacağını bilemediği,
soru işaretleriyle dolu
hüzün dışında tüm misafirlerini kovduğu bir hayata küs,
yüzünde acı bir gülümseme,
yüreğinde sevdalısıyla bakışırlarken hiç göz kırpmama özlemi…
içinde ölüm duygusu...

uzun kirpikleri ıslak,
kış bakışlı serçe gözlerinde hüzünlü bir kaç damla yaş,
buz tutmuş sırça bıyığında gözyaşları kış.
dudaklarında sıradan sözcükler,
ardında son bir bakış,
ardında sonbaharın etkisiyle etraftaki kuru yaprakları dansettiren asi rüzgar,
ardında silinmeyen ayak izleri,
ardında birkaç dost,
ve sevdalısı...

”elveda” der sanki son kez.
canının “bunu her zaman söylemem gönderme beni” deyişini hatırlayarak.
”elveda” der ağaca tırmanan tırtıla, bahçede yeni açmaya çabalayan tomurcuk güle, büyümeye çalışan yeşil otlara, rüzgârla savrulan yaprağa, gökyüzünde dönen bulutlara...
elveda...

çeker geceler boyu eriyip kaybolduğu
eski günlerine dair hayat kırpıntılarıyla dolu evinin kapısını.
biraz daha tükenmiş,
biraz daha yorgun.
çaresizliğine kahreder.
kimseler görmeden,
“oy yüreğim!” diye inler,
hıçkırarak ağlar.
ve masum yüreğini suçlar…

sonsuza kadar kalacağı düşüncesiyle yapılan
fakat ertesi sabah eriyen sıradan bir kardan adam gibi hisseder kendini,
Nietzsche'nin deyişiyle maymunla üst insan arası bir insan.

kulaklarında “sayısız yol var burada, sayısız seçenek” diyen şairin çınlayan sesi,
son kez döner ardına,
ayaklar altına alınmış onuruyla
“sevmeyi öğretmiştim oysa” der gibi birkaç kelime dökülür dudaklarından...

kendini çepeçevre saran eski paltosuna biraz daha sarılarak
iki eli paltosunun yan çeplerinde,
ayaklarının altında sararmış yapraklarla bir başına yaptığı düşünceli yürüyüşüyle
karanlık
yitik
nemli
ve izbe zamanda kokusunu duyarak sevdalısının,
vedalaşmayı bile beceremeden,
mahkumiyetinin bilincinde,
düşer yollara...

bir çok “ama” lı cümlecikle dolu
derin bir yarayı kanatıp dururken zaman,
geçmişinin dökümünü yapar:
hoyratça çiğnenmiştir kalbi.
derin bir ahhhhhh çeker…

yaşamını her sorgulayışına aldığı cevap koca bir “hiç” ken
beyninin köşelerinde ödeşemediği,
silkeleyip bir çırpıda atamadığı geçmiş anılarıyla
her şey düzmece bir dinginliğe gömülür…

anlamıştır,
kalmamıştır kardelen ısrarı.
hayatın kıyısındadır.
hayatın elvedasındadır.
yalnızdır.
düşlerinde intihar tutkularıyla kendincedir artık...

bırakma vaktinde uçup giden hayaller ve umarsız kelimeler,
bırakmıştır.
vazgeçme vaktinde akla ziyan düşünceler ve kırgınlık,
vazgeçmiştir.
yılgınlık vaktinde ayrılık ve ölüm.
yılmıştır.

her taraf karanlıktır…

hoş gelir,
sefa gelir ölüm…

ölüm,
uzun yağmurlarda,
dinmeyen kışta,
sararıp solan yaprakta,
karanlık gecede,
apaydınlık günde,
sislerin içinde,
göğsünün son kez kabarmasından sonra,
ölüm heryerdedir.
ölüm masumdur.
ölüm hüzünlüdür.
ölüm hayata son bakıştır.
ölüm hatırlatıştır…
 
     Beğenin    
Kötü Rüya
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
KÖTÜ RÜYA

yokluğunda
sana sevgimi göstermek için bir demet değil
sadece tek kırmızı gül verebildiğim gün gibi
yorgun ve gergindim
hayatımın en güzel anlarını yaşattığın bu şehrin arka sokaklarında
her zaman olduğu gibi
aklımdaydın

içimde derin bir boşluğu yaşatıyordum
büyütüyordum
ve en sevdiğin halimle
yani yalnızlığımla besliyordum onu
her geçen gün boşluk derinleşiyordu
gittikçe ağırlaşıyordum
asi ve örselenmiş ruhuma ve bedenime
yokluğunun acısı doluyordu sanki
karanlığın adamı deli eden ayazını yaşıyordum

her bir hücreme yalnızlığım el sallıyordu
elinden şekeri alınmış çocuk gibiydim
ne yeteri kadar dayanma gücüm
ne de sabır taşımın daha fazla yontulacak bir köşesi kalmıştı
ağlıyordum
göz yaşlarım hüzünlü yüzüme koruma kalkanı oluşturmuştu
kötülüklere karşı
gözlerimdeki pırıltı
hayat güneşim batmıştı
yeniden doğacak mı bilmiyordum
gözlerim hep buğulu kalacak diye korkuyordum
hep buğulu gözlerle yeni gelen güne merhaba diyordum

hayatımın anlamını
yani hayatımdaki en değerli şeyi yürütmüştün
alıp ve gitmiştin sadece

çürüyordum
zamanın çok yavaş ve acımasız ilerlemesi beni öldürüyordu
ve korktuğum karanlığa
yanılıp kaybettiğimi yüzüme haykıran karanlığa daha çok yaklaşıyordum
içimdeki karanlık kokuya bulanıyordum
ölüm çok yakındı
Tanrı'nın içimizdeki yokluğundan bile yakındı
okuduğun ve beynimin sahiline vuran bu şiir
kalbimden çıkan bu hüzünlü rüzgar
buğulu gözlerim
bir nehrin sonlandığı deniz gibi
bu karanlıktan geliyordu
ölüm gibi

artık gitme zamanı gülüm
her şey boş geride kalan
buğulu gözlerimi ve
bir insanı tutkuyla
beklentisiz
delice sevmenin ne anlama geldiğini bilen
yeni bir sevdayı yasakladığım soyka yüreğimi okşa
ve bitsin
bu kötü rüyadan uyanayım
 
     Beğenin    
Saçların Eskisi Gibi Parlamıyordu Artık
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
ŞİİR: SAÇLARIN ESKİSİ GİBİ PARLAMIYORDU ARTIK

“hayatın ne anlamı var
yanımda sen olmayınca
yaşamın ne tadı var
yanımda sen olmayınca

aşkın hasret çölüyüm ben
bir gözyaşı gölüyüm ben
yaşayan bir ölüyüm ben
yanımda sen olmayınca

nasıl çekmem kadere ah
yazan yazsın bana günah
gecelerim hep simsiyah
gecelerim olmaz sabah
yanımda sen olmayınca

bence ölüm ayrılıktır
sensizliktir yalnızlıktır
her nefesim hıçkırıktır
yanımda sen olmayınca”

Zeki Müren

saçların eskisi gibi parlamıyordu artık…

Zeki Müren’den “yanımda sen olmayınca”yı dinlerken
Zahter’de gece yağıyor üzerime
hissediyorum
kanıma karışan rakı kadar
içime çöken karanlık hissi bundan olsa gerek
alkol beynimdeki kurtları öldürmüyor
hepsi başka bir hayatın giriş paragrafı olabilecek anılarımı sessizce karşılıyorum
iliklerime kadar
bir kişinin yüreğinde kaldıramayacağı kadar hüzün doluyorum
yüreğimin sol yanında varlığını seziyorum hatta
hatta hayalin perde gibi iniyor
güvercin niyetlerinden çekilmiş fotoğraflar gibi gözlerime
gözüm görmüyor
“ne kahredici bir gece bu içimdeki
ne unutulmaz bir sevda yüreğimdeki” diyorum
“yaşamın ölüme olan kesin yolculuğu yakın herhalde” diye de ekliyorum
neden olmasın
yaşlandım da üstelik
ellerim terliyor
usulca rakı kadehini bırakıyorum masaya
denizsiz bu kentte seni
denizin ortasında martı seslerini özlüyorum
yerine getirilmemiş sözlerimizi
müzikte sessizliği
dilde dönmeyişimizi
yakılan mektuplarımızı özlüyorum
yüzümü caddeye çeviriyorum
en yüksek dalına erkekliğimi astığım kavaklara
erkeklik sütüme benzeyen sütleriyle incir ağaçlarına bakıyorum
uzaklara
gerçekler ve yaşanmışlıkların birbirine karıştığı en uzaklara
uzakların da uzaklarına bakıyorum
hastaneye yatırılıp yatağa bağlanmak
ve sonsuz bir uykuya dalmayı istiyorum
elimi tekrar uzatıp rakı kadehine
haykırıyorum
şerefine

şimdi dinle

son gördüğümde seni
İstanbul’da yani
gözlerin eskisi gibi bakmıyordu
kendine olan inancını çoktan yitirmiş gibiydi
gözlerin cansızdı
saçların eskisi gibi parlamıyordu artık
yaşam çok ağır geliyordu
dudakların olur olmaz her şeye bir şeyler ekliyordu
konuşması gereken yerlerde ise susuyordu sanki
bir yerinden tutunmuştun soyka hayata
ikizlerinin ilk günleri gibi tutunduğun yer elini acıtıyordu
kanatıyordu zaman zaman
umurundaydı geçen yıllar
“bir şeyler yapmak gerek” diyordun
yeryüzündeki zavallı varlığını sona erdirmeye cesaretinin olmayışı gibi
bir şeyler yapacak gücün de yoktu
tüm kanamaların ve acıların da bu yüzdendi
kimi zaman geçmişine asıldığında ellerin
beni çok özlediğinde ve yanımda olamayınca yüreğin
hayat kavgasında ezilenleri gördüğünde gözlerin
uykusuz geceler yatağında düşündüğünde beni başın kanıyordu
kimseye bir şey söylemiyordun
kimseyle paylaşamıyordun içindeki derin yalnızlığı
kendimden nefret ediyor
dönüştüğün şeyi yok etmek
öldürmek istiyordun
gözle görünen acılarından çok
ruhundaki fırtınalar
ve rahmetli Cem Karaca’nın “hep kahır hep kahır” deyişi yıpratıyordu seni
bunları da benimle paylaşamadığın için kanıyordun işte durmaksızın

“gidiyor musun” diye sordum
“gidiyorum” demiştin bana
sabahlarımızdan birinde
Cumhuriyet’in pazar bulmacasını çözmemiştik daha
sözsüz bir anlaşma gibiydi bakışın
sustuk
terk edilişler hep bir bahaneyle süslenirdi
bahanesiz ama sevgi dolu bir ayrılıktı bizimkisi
sessiz oldu
bizim kentte ölüm sessizdi
yaşamın uzunluğu ve hayatın çeşitliliği ne şaşırtıcı
tek bir kötü söz söyleyemeden
tek bir cevap alamadan
işte böyle rakı kadehi gibi
en güzel gecelere saklanan Fransız şarabı gibi
bitmişti her şey
görmeyecektim
duymayacaktım
hissetmeyecektim
dokunamayacaktım
tadamayacaktım
ağlayamayacaktım
evet ağlayamayacaktım
dahası inanmayacaktım
hayatla tekrar göz göze gelecek
yaşadıkça aklımdan
ve yüreğimden çıkaramayacaktım
öpemeyecektim
acıları yüreğimden beynime
kanıma
damarlarıma
parmak uçlarıma akıtıp dönüştüremeyecektim
başkasını senin gibi sevemeyecektim
yaşama sevinci denen şeye hiç sahip olmayacaktım
yüreğim sızladığında
seni uyurken seyretmek için gece sessizce odana giremeyecek
gözlerim ağlamaklı kapına gelemeyecektim
beni neden bıraktığını hiçbir zaman anlayamayacak
senin bana her zaman gösterdiğin anlayışı gösteremeyecektim
her günahımın ardından bir bahane aramayacak
bu kahrolası nevrotik dünyada
topluca tüm günahlarımı sana adayacaktım
ve pişmanlığı bile yaşayamayacaktım
o pişmanlığın geberten sancısıyla kıvranmayacaktım
çünkü ben yokluğunda bir hiçtim
terk edişinin anlamı buydu işte
okyanus dalgalarıyla ufalanan kayalar gibi
hiç olmak
zamanla anlamları değişen
manasızlaşan sözcükler gibi
toprak altında çürüyen bir canlı bedeni gibi
yok olmak

sadece düşünerek ölünmeyeceğini çok önceleri keşfetmiştim
işte benim kanamalarım da bu keşifle başlayacaktı
hiçbir sarılışımız
hiçbir öpüşümüz bir başlangıç olamamıştı
hepsi birer vedaydı
ağlamak ise gelenekti
ama nicedir ağlamıyorum
ağlayamıyorum
belki unuttum
belki sertleştim

“dönüştüğün şeyi yok etmenin tek yolu bumuydu” diye sordum
“neden” dedim
“etrafımda olan bitenden bir şey anlamadan evlendim” dedin
“benim nedenim kesinlikle bu değildi
kendi huzursuzluğumu azaltacak birini aramıyordum
birini bile aramıyordum
sadece evlendim” dedin
“kendime biçtiğim tek ölüm buydu” dedin
“evet biz kadınlar böyle akıl almaz şeyler yaparız” diye de ekledin

şimdi son olarak
bir kadın ve erkekten çok
birbirlerinin yaralarını salyalarıyla iyileştirmeye çalışan
yaralı
iki hayvan gibi sevişmek istiyorum seninle
söyleniyorum
sızlanıyorum
susuyorum
her dokunuşta eski bir yarayı kanatmaktan
“seni hala seviyorum” demekten korkuyorum
korkularımı hep bildim

sessizlik
 
     Beğenin    
Kırçiçeği
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
KIRÇİÇEĞİ

dağ başında bir çınardım
yalnızdım
ömrüm hep birilerini beklemekle geçiyordu
bazen kuşlar gelir konar
sohbet ederdik
fakat uzun sürmezdi mutluluğum
hemen uçup giderlerdi
uzaklara
bilinmeyen ellere
“ah“ derdim
“benim de kanatlarım olsa“
“bende uçabilsem o diyarlara“
“mesela bir ormana“
“yalnız kalmasam“
yalnızlık
acımasız yalnızlık
benim yalnızlığım

günler birbirini kovalıyordu
uzun bir gece olmuştu
sabaha karşı dalmıştım
uyumuştum
şafak kızıllığında açtım gözlerimi
yeni bir umutla
ve de özlemle
bir de gördüm ki
yanımda bir kır çiçeği açmış
“merhaba” dedi bana
“merhaba” dedim
birlikte güneşin doğuşunu seyrettik
o ilk defa gördüğü güneşi izlerken hayranlıkla
ben de O’nun güzelliğine bakıyordum
aynı hayranlıkla
çok güzeldi
rengarenkti
gençti
tazeydi
görse Sultan Süleyman bile kıskanırdı
konuşmaya başladık
O’na çevreyi anlattım
uzun sürmedi
zaten anlatacak pek bir şey yoktu
ben de O’na hayallerimi anlatmaya başladım
beğendi
“hayallerine tercüman olduğumu” söyledi
mutlu oldum

sıcak bir günün bitimine doğru
serin esiveren bir yeldi benim için
sevmeye başlamıştım O’nu
bazı geceler düşünürdüm
“O’da beni seviyor mu“ diye
artık yalnız değildim
mutluydum
seviyordum

bir gün O’na
“seni seviyorum” dedim
“bu sevgi benim mutluluğum” dedim
“bunu hissettiğim sürece seveceğim” dedim
“ben de sevdim seni” dedi
başımızı kaldırdık güneşe
ortak oldu mutluluğumuza

ne güzeldi sevmek
ne güzeldi yalnız gecelerin kabuslarından sonra
paylaşmak bir şeyleri
karşılık beklemeden sevmek
vermek herşeyini
zaten sevgi de bu değil miydi

yine bir kızıllık vaktiydi
akşam kızıllığıydı
sevmezdim akşamları
aldı götürdü bir hain rüzgar
gitti kır çiçeğim
sevmeye doyamadan
öpemeden
doyasıya koklayamadan
gitti
koyup gitti beni uzaklara
bilinmeyen ellere
ağladım
kimsesiz kalmıştım
yine yalnızdım
yine korku
ve çığlıklar hakim olmuştu gecelerime
özlüyordum
yaralıydı yüreğim
yanıyordu
sağnak yağmurlar söndüremedi ateşimi
kuruyordum
soldum
ölümün soluğunu hissediyordum
ama korkmuyordum ölümden
yaşamın çağıltılarına kulak asmıyordum
unutamadığım güzelliği
ağlamaktan şişmiş gözlerimin önünden gitmiyordu
gidemezdi

sevmiştim O’nu
Ferhat gibi sevmiştim
Mecnun gibi sevmiştim
ölümüne sevmiştim
etimle tırnağımla sevmiştim
ve öldüm
ve hoş geldi ölüm
dilden dile dolaşacaksa türkülerimiz
sefa geldi ölüm
 
     Beğenin    
Düş Güçü İradenin Gerçeğini Yener
ÖYKÜ | © Yazan Abdullah TOPAL | Yayın Mart 2008
Düş güçü gerçeği yener…



Bütün davranışların atası düşüncelerimizde gizlidir. Koskoca bir çınarı var eden nasıl bir çınar nüvesi ise ve nasıl bir çınar tohumu olmadan oluşmazsa, düşüncelerimizde oluşmadan davranışlarımız oluşmaz. Çünkü her şeyin özünü oluşturan bir olgu vardır. Bu olgu pozitif olduğunda oluşan sonuçta pozitif olabiliyor.


Düşüncelerimiz duygularımızı, duygularımız davranışlarımızı ve davranışlarımız da hayatımızı oluşturur. Hayatımızın iyi olmasını işitiyorsak İnançlarımızı pozitif tutmalıyız.


Nasıl bir bilgisayar ekranında görülen programın yansıması ise yaşamda görülen ve asıl olan sadece düşüncelerimizin yansıması olmaktadır. Ayna sadece kendine yansıyanı gösterebiliyor. Biz aynaya nasıl bakarsak onu görebiliyoruz. Çünkü bu gün yaşadıklarımız dükü düşüncelerimizin eseridir.


Yarın yaşayacaklarımız da bu gün düşündüklerimiz ve yaptıklarımızın toplamı olacaktır. Asıl olan zaman şu an yaşanan zamandır. Dün ve yarın sanal zamanlardır. Sanal zamanlara ise yapılan her müdahale başarısızlıkla sonuçlanmaktadır.O halde neden kendimiz için pozitif düşünmeyelim ki…


1950’li yıllarda bir İngiliz şilebi Portekiz’den aldığı Madura şaraplarını İskoçya’ya götürür. Demir attığı limanda yükünü boşalttıktan sonra şilepte çalışan denizcilerden biri unutulan şarap kolisi kaldı mı diye denetlemek üzere soğuk hava deposuna girer. Onun içerde olduğunu fark etmeyen başka bir denizci ise kapıyı dışardan kilitler. Soğuk hava deposundan mahsur kalan denizci var gücüyle bağırır, çelik duvarları yumruklar, ama sesini kimseye duyuramaz. Çakısıyla içerden açmaya çalışır kapıyı, mümkün değildir. Boş şilep yeni yükünü almak üzere Portekiz’e doğru yola çıkar.


Mahsur denizci depoda açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek bulur. Ama deponun dondurucu soğuğuna fazla dayanamayacağının bilincindedir. Kapıyı açamayan çakısıyla çelik duvarlara kendisini bekleyen ölüm sürecini yazmaya daha doğrusu kazımaya başlar. Gün be gün adeta bilimsel bir titizlikle soğuğun vücuduna önce uyuşturucu sonra yavaş yavaş öldürücü etkilerini el ve ayaklarının nasıl duyarsızlaştığını donan burnunu ve buz gibi havanın dayanılmaz yakıcılığını anlatır.


Şilep Lizbon’a demir attığında soğuk hava deposunun kapısını açan kaptan zavallı denizcinin cesediyle karşılaşır. Duvarlara kazıdığı acılı sonu okur ve kendisi de hayretten dona kalır. Çünkü soğuk hava deposunun derecesi 19’dur.İskoçya’ya götürdükleri Madura şarapları 18 derecede taşınmayı gerektirmiştir. Şilep yükünü boşalttıktan sonra soğutma sistemi kapatıldığından deponun sıcaklığı 1 derece de yükselmiştir.


Sonuçta denizci donarak ölmemiş, donacağını düşündüğü için ölmüştür.


Düşüncelerimiz hayatımızın gidişatını belirlemektedir. Aslında neye inanırsak oyuz.


Sağlık ve sıhhatli düşünceler dileğiyle….






Sevgi ile kalınız…






Abdullah TOPAL


Psikolojik Danışman


Psikoterapist-Hipnoterapist
www.mersinterapi.com
sitesinde daha ömce yayınlanmıştır.
 
     Beğenin    
Dilek
ŞİİR | © Yazan Hasan KUL | Yayın Mart 2008
Hayat sunsun gözlerin
Bakışlar seni aradığında
Bir yerlerde vardı ya
Bırakmıştın ya bir kenara
Umudu, sevdaları, hayalleri hatırla
Kuşan bir zırh gibi erdemlerini
Cesurca yürü zayıf insanlar arasında
Ve sen, bütün güzelliklerin
Büyüttüğü çocuk ol!
 
     Beğenin    
Yaşam Ertelenmeye Gelmez Bu Gün Değilse Ne Zaman!
ÖYKÜ | © Yazan Abdullah TOPAL | Yayın Mart 2008
Yaşam Ertelenmeye gelmez bu gün değilse ne zaman!

Dün bir rüya(düş) gördüm ya da gördüğümü sandım ve uyanınca sizlerle paylaşmak istedim.

“TIK, TIK, TIK...

-KIM O?

-HAZIRLAN GIDIYORUZ.
-SEN KIMSIN?

NEREYE GIDIYORUZ?

-SIRAN GELDI.

GERÇEK EVINE GIDIYORUZ.

-GERÇEK ten MI? SEN!
YOKSA! ( AZRAİL Mİ)

-EVET. HADI GIDELIM.

-DUR BIR DAKIKA..BIR SURU YARIM ISIM VAR.

-IS YARIM KALMAZ. BIRILERI TAMAMLAR. OYALANMA ARTIK.

—COCUKLAR, ONLAR DAHA COK KUÇUK, BARI VEDALASSAYDIM.

—SEN OLMADAN DA BUYURLER, HADI BEKLIYORLAR.

—BEKLIYORLAR MI? ONLAR DA KIM?

—GIDINCE GORURSUN.

—ANLADIM. ANLADIM AMA KALBINI KIRIP, GONLUNU ALAMADIKLARIM,
IYILIGINI GORUP, KARSILIK VEREMEDIKLERIM VAR. ANLAYACAGIN BORCLU
GITMEK ISTEMIYORUM.

—BUNU ZAMANINDA DUSUNSEYDI
-ZAMANINDA MI? IYI DE BEN DAHA ZAMANIM VAR SANIYORDUM.

—HEPINIZ AYNISINIZ. ZAMAN DEDIGIN, IÇINDE BULUNDUGUN AN. BUNUN
OTESI YOK.

—KESKE, KESKE.

—DEVAM ETME. BUGUNU YASARKEN HEP YARIN VAR GIBI DAVRANDIN.
USTUNDEKI UNIFORMANIN SORUMLULUKLARI VAR. YERINE GETIRMEDIN.
BU SANA BIR UYARIYDI. SIMDI GITMIYORUZ... AMA HER AN GIDEBILIRIZ.
BIR DAHA GELDIGIMDE ONUNDE UMUT, ARKANDA PISMANLIK OLMASIN !”

Mutlu yaşamın sırı içimizde gizli ve bu gizem o kadar basit ve sade ki bunu algılayabilmek için bilge olmaya, alim olmaya, çok eğitime, çok da paraya gerek yok sanırım. Ancak ısrar ile mutlu olmak için çok çabalamak gerekliliğine inanırsanız yine haklı çıkarsınız. Çünkü bilinçaltınız inandığınızı gerçekleştirme eğilimdedir. İnandığınızı gerçekleştirebilmek sizi haklı çıkarır. Ne yapıp edip size mutlaka gerekçeler bulmaya çalışır.
Mutlu olmak için bu günde, şimdi ve burada olmak gerekir.Çünkü asıl olan bu gün ve şuan olmakla birlikte ne dün ne de yarın aslında gerçek değildir.Dün ve yarın aslında sanal olan andır .Sanal olan odaklandığımızda bu günü yaşamamakta ve dolayısıyla da yarına da ipotekli girmek durumunda kalmaktayız.Bu günü yaşamak için yaşadığımız ana mutlaka pozitif bakabilmek için o kadar çok nedenimiz var ki….
En azında nefes alıyoruz ve de yaşıyoruz. Soluk almak yaşadığımızı hissetmek bile mutlu olabilmek için hatta şükür edebilmek için yetebilir. Bu günde olabilirsek bu günü tam anlamıyla yaşayabilirsek, şükür edebilirsek, değiştiremeyeceklerimiz içinde bunu koşulsuz bir kabul içinde olabilirsek, her şeye rağmen kendimizi aff edebilecek kadar cesur olduğumuzda mutluluk kendisi yakamızdan düşemeyecektir.
Abartısızca bu günde olmak, günü ötelemeden, ertelemeden bu günü algılamak ve yapılması gerekenleri yapıyor olmak bizi mutlu edecektir.
Ötelenmemiş ve ertelenmemiş anları yaşaybilmeniz dileğiyle...
Her şey gönlünüzce olsun...

Abdullah TOPAL
PSİKOTERAPİST-HİPNOTERAPİST
www.mersinterapi.com
 
     Beğenin    
Kestane Saçlı Kadın
ÖYKÜ | © Yazan Dilek YÖRÜK | Yayın Mart 2008
Yalnızca saç rengi değil,ruh rengi varsa eğer oda kestanedir herhalde...Kendisine çok yakışan bu rengi herkes bu güzellikte taşır mı,yoksa eski arkadaşıma biraz torpil yapan gözlerle mi bakıyorum bilemem ancak,insanlar bir yiyecek olsaydı,onun kestane olduğundan eminim.
Kestanenin dikenli dış kabuğunu yumuşatmak için,iki ay kadar toprağa gömülüp çamurda bekletilir.Hayat onun savunmalarını,dik başlılığını törpülemek için öyle çok çamura batırıp çıkardı ki...Bazen düşünürdüm hayat niye bu kadar hırpalıyor bu kadını diye.Aslında bir cevabım var,hayatın bütün yere çalmalarına rağmen gülünce bütün hücreleriyle güler.kestane saçları güler,elleri ayakları vücudu güler.Hayata güler herşeye inat,bir kedinin hayatı duyumsayıp haz alması,sonbaharda güneş kırıntılarını sonuna kadar içine çekip,bütün kaslarıyla gerinmesi esnemesi gibi...Hayatın zevklerini içine alır da alır,hayat da bu zevkleri geri almak için vurur da vurur kabuğuna...
Geçenlerde bana soruyordu ben mi kavga ediyorum,hayat mı kavgacı diye.Herhalde ikiside var.Formül basit:etki tepki.Yalnız ilk kavgayı hayatın başlattığı gerçek.Yoruldum artık kavga etmekten demişti.Ben de her zamanki gibi o anda cevap verememiştim ancak duygu tonunu ve sorusunu işleme almıştım.
Bence hayata galip gelen yok.Parça bütünü yenemez.Bırak dikenlerini alsın.Hayatın gizli ellerinin bir bildiği var.Yumuşatsın dış kabuğunu ve seni sevenler közde pişmiş kestane kebabın vazgeçilmez lezzeti ve kokusunu daha sık duysun.Belki de hayatın yapmak istediği seni sevenlerine dikensiz olarak sunmaktır.Yanmak acıdır ama yanan egoysa bu iyidir.Kırılan kabuğun altından çıkan öz bu dünya hayatından gelip geçerken görmek herkese nasip olamayacak kadar kıymetlidir.Hayatın verdiği acı da tatlı da bizi büyütür.
Hayatın seni bu kadar çok çamura yatırması da kestane renginin sana çok yakıştığını bilmesinden olmasın sakın?
 
     Beğenin    
İstanbul Boğazı
ŞİİR | © Yazan Yeşim KALE | Yayın Şubat 2008
İSTANBUL BOĞAZI

İstanbul Boğazı...
Her mevsim, her an bir başka güzelsin...
Baharda erguvanlarını sunarsın,
Yeşillerin arasında maviliğini...
Sana hayran hayran bakanlar,
Bir daha unutabilir mi seni...
Oturup sahilinde, içtiğim çaylar
Bir başka sıcak kışında...
Lodosun esip de kıyılarına vurunca
Dalgalar, yüreğim kabarır senin gibi...
Açlığımızı balıklarınla doyurursun,
Fethedildiğin günden beri...
Senin gibi inceden inceye dantel gibi
İşlenmiştir,tarih ve aşk kokan yalıların...
Ne sevdalar yaşanmıştır sana bakan gözlerin
Sahibi yüreklerde...
Yazın gezinir sularında kayıklar, motorlar,
Onlara müşfik bir ana olur,
Sakin sakin akan bir nehire dönüşürsün...
Güneş batarken Salacak’tan,
Karanlık pelerinini giyinirsin...
Boynunda iki gerdanlık,
Biri inciden, diğeri elmas...
Geceleri yıldızlar gibi aydınlatır sularını...
Sonbaharın bir başka güzel...
Sararır elbisen, suların gri...
Yıldırımlar selam sunar sana,
Yağmur yağdıran bulutlarıyla...
İstanbul Boğazı...
Canların cananı...
Birgün ben gitsem bile dünyadan,
Kıyamete kadar misafirlerini ağırlayıp
Hayran edeceksin kendine...
Daha öncekilere sevdirdiğin gibi...
Aşık olacaklar sana, tıpkı benim gibi...
 
     Beğenin    
Gönül Kapım
ŞİİR | © Yazan Yeşim KALE | Yayın Şubat 2008
Gönül kapımı açmak istiyorum hayata,
Gören gözlere, işiten kulaklara...
Yıldızlar dansetsin, ay alkışlasın istiyorum,
Semazenlerin eteğindeki rüzgar olmak istiyorum...
Gökten kalbe, kalpten dile, dilden kulağa,
Yaradana yakışır bir ilham olayım...
Ulaşayım sonsuzluğa...
 
     Beğenin    
Birazdan Gün Doğacak
ŞİİR | © Yazan Ramazan AKDEMİR | Yayın Şubat 2008
Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı.

Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın.

Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak,

Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana,

O inanmışlar çağının.



Zaman akar yer direnir gökyüzü kanat gerer.

Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde.

Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz.

Soluğunuz umutsuz ceylanların gözyaşına sünger.



Gün doğar rüzgar eser bulut dolanır.

Rahmet şarkısı söyler yağmurlar.

Alnınız en soylu isyandır demir külçelere.

Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar.

Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.



Ey bizim sabır yüklü toprağımızın kutsal ağacı.

Sen bize hayatsın umutsun mezarlar kadar derin.

Bizi tutan bir şey varsa dirilten o sensin.

Üzerinde uyuduğumuz yavru kuşların tüy renkli sıcaklığı.

Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesinden,

Yıkıntılar sonrası sığındığım şefkat anası.

Ey dağları yerinden oynatan ses, ey mermeri toz eden rüzgar,

Ey alemi donatan ışık toprağa can veren el.



Gün olur toprak uyanır uyanır böcekler.

Sarı bozkır titrer çıplak dağlar yeşerir gök yıkanır kirli dumanlardan,

Su coşar deniz kabarır canlanır ölü şehirler.

Yemyeşil bir rüzgar eser yıldızlar arasından.



Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü.

Çatlayacak yalanın çelik kabuğu.

Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu.

ERDEM BEYAZIT
 
     Beğenin    
Kar Musıkısı
ŞİİR | © Yazan Ramazan AKDEMİR | Yayın Şubat 2008
KAR MUSIKISI

Bin yildan uzun bir gecenin bestesidir bu,
Bin yil sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı,
Yüzlerce agızdan koro halinde devamlı,

Bir erganun ahengi yayilmakta derinden,
Duydumsa da zevk almadim Islav kederinden.

Zahnim bu sehirden, bu devirden cok uzakta,
Tanburi Cemil Bey calıyor eski plakta.

Birden bire mes` udum, isitmek hevesiyle,
Gönlüm dolu Istanbul`un en özlü sesiyle.

Sandim ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık.

YAHYA KEMAL
 
     Beğenin    
Karanlık
ŞİİR | © Yazan Cemal KURT | Yayın Şubat 2008
KARANLIK

Küçük beyaz mumlarla aydınlanan karanlık dünyamda,
Bilinmeyene duyulan özlemle,
Daha da karanlaşırken tutsak gecelerim,
Tüm kaygılarımı serpiştirerek beynimin en ücra nöronlarına,
Duyumsamaya çabalıyorum korkuların, kahpeliklerin mabedi karanlığı

Son arzuların sorulduğu idam sehpalarında
Kızıl gelincikler içinde bir kelebek olmak isterdim,
Tüm çiçeklerden güzellikler devşiren bir kelebek.

Kelebeklerin bile masumluğunun sorgulandığı bir çağda,
Gerçekleri haykırmak,
Kör karanlık odalara düştü şimdi.

Tıbbiyeliler önünde yatan gönüllü bir kadavrayım şimdi.
Bölsünler beni kör testereleriyle
Karanlığa teslim olmuş yüreğimi ve
Direnmeyi çoktan unutmuş paslı beynimi.

Sonra savursunlar küllerimi bir gökdelenden
Tatlı ve ölümcül uykulardaki yığınlara,
Kendini külünden yaratan Anka kuşuna inat
Beyaz bir güvercin saflığıyla..

Cemal KURT
Çınar 1999
 
     Beğenin    
Sorgu
ŞİİR | © Yazan Cemal KURT | Yayın Ocak 2008
SORGU

Yolun sonunda, ismin -yalnızlık halinde,
Pişmanlıkların sorgusunda,
Sorgulandım gecelerce,
İnliyorum her itirafta.

Ve dökülmekte her itirafta,
Dilimden gizli öznelerle,
Yüreğimden damıttığım gözyaşlarım.

Dokunuyorum gecenin gözlerine,
Ve sokuluyorum gecenin koynuna,
Evlat edinmeyi bekleyen öksüz çocuk garipliğiyle,

Haykırmak istiyorum tüm devrik cümleleri,
Haykıramıyorum,
Karanlık bir karabasanın gölgesinde.


Cemal KURT
Çınar, 1999
 
     Beğenin    
Yüreğimin Kara Yeri
ŞİİR | © Yazan Cemal KURT | Yayın Ocak 2008
YÜREĞİMİN KARA YERİ

Şimdi Karacadağ eteklerinde bir dolu insan,
Eteklerine kahırları doldurup,
Ellerini göklere doğru açmışlar,
Ve hayata dualarıyla hükmediyorlar.

Karacadağın talihi de kendisi gibi kara,
Bir taş yağmurundan sonra arta kalanlar gibi etekleri hep,
Ve kenger toplayan her çocuğun gözleri birer Karacadağ.

Keşke coşup taşsaydın Karacadağ, eskisi gibi,
Lavlarınla kovsaydın eteklerindeki biçareleri,
Belki kaderine ortak olmazlardı o zaman senin.

Ama umut yerine koca kara taşları bağrına basıyorlar,
Şifa diye sularda eritilen topraklarını içiyorlar senin
Belki de bundandır ölesiye sevdalılar senin çaresiz topraklarına..

Cemal KURT
Çınar 1999
 
     Beğenin    
Gidenlerin Ardından Okunacak Şiir…
ŞİİR | © Yazan Cemal KURT | Yayın Ocak 2008
İki dilde ağladım bu gece,
Her ayrılıktan pay çıkardım kendime,
Soğuk duvarlara haykırdım öylece,
Haykırdığım yalnızlığımmış.

Gidenlerin ardından dökülen sularda boğuldum,
Ayrılıklardan güzellik devşirmekten yoruldum,
Ayrılığı da yazarak kader haneme
Bağrıma bastım hesabıma düşen hüzünleri.

Yürek coğrafyasında hayatı arayan kâşifim,
Küçük adacıklar keşfetmekle yarılandı ömrüm,
Sonsuz Ummanları tatlı yalanlarda yaşadım,
Büyük keşiflerde tesadüfleri hesaba katarak.

Yinede sevdim gidenlerin ardından sallanan elleri
Sevdim özlemle nemlenen yorgun gözleri
Sakladım yaşanmış her dakikayı
Varlığında yokluk çektiğim özlem krizlerinde, anlık bir teselli için.

Cemal KURT
Çınar, 1998
 
     Beğenin    
Darlık
ŞİİR | © Yazan Kaya ÖZKUŞ | Yayın Ocak 2008
İçten konuşmalı bir hayat yaşıyorum
zamanı belleğimden geçirerek
Her şey bir anda olup bitiyor
zamanın askısına takılıyor sonra
Her şey.
Tarihler birikiyor.

Ağaçları çıplak bir kış sabahı gibi bekliyorum
yapılması gerekenlerin bir adım
dışında tutarak bedeni

Yaşadığımı deniz kıyısında dingin
bir yürüyüşe dönüştürüp
her adımın tadını bedenime
yerleştiriyorum.

Hayatı yakaladığım yerden uzaklaştırıyor beni
artık aklın yetmediği bir darlıkta
barınmaya çalışmak.

ARTAKALAN/Günizi Yayıncılık/2003
 
     Beğenin    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

15:29
Top