2007'den Bugüne 73,961 Tavsiye, 24,494 Uzman ve 16,742 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Işıklar Yağarken...
ŞİİR | © Yazan Reyhan AKMAN | Yayın Eylül 2008
Gri bulutlar usulca süzülürken gök kubbede,
Susam kokusu dolar ciğerlerime
Arka kaldırımdaki simitçiden.
Şileplere kapılıp rüzgara inat,
Bırakırım kendimi kıyıdan ötesine,
Dalga olur çırpınırım kız kulesinde..

Şehrin ışıkları yağarken üzerime,
Bir vapur geçer boğazdan.
Gök ve deniz laciverte çalar,
Martılar uçar geceye.
Bense; bakakalırım Anadolu'ya
Ortaköy sahilinden...
 
     Beğenin    
Anlaşılmayan Aşklar
ŞİİR | © Yazan Ali İhsan ERDOĞAN | Yayın Ağustos 2008
Bunalımın baş gösterdiği bir zamanda
Sevgisini kayıp etti bu beden acımasızca
Nedenini sende biliyorsun ki güzelim
Benimkisi sadece bir yar ve onunla sevda
Sinirliliğimin ve psikopatlığımın anısına
Puslu ve bulantılı soğuk gecelere inat
Kin kusuyorum bana yaptığın haksızlığa
Ve lanet ediyorum sana verdiğim zamana
Lütfen delirmişim gibi öyle bakma bana
Sadece üşüyorum soğuk ve hırçın halimle
Düşüncelerim anlamsız ve yüreğimde saklı
Ölüm ve yaşam, çizgide yürümek sanki
Geleceğimi beklemekle geçmişimi tükettim
Sessizliğime ve masumluğuma şükrettim
Karanlık da bir mum misali sanki bittim
Gölgesiyle git diyor usulca, nereye mum
Beynimin ücralarındaki karanlık hayata mı?
Sıkmalıyım gözüm kapalı, yüreğim buruk
Soğuk ve paslı mermiyi acımasızca hayata
Ve akmalı kan, sade, durgun ve sıcak haliyle
Vakitsizce ve an ki yoğunlaşıyor duygularım
Duyuyor musun beni sana haykırıyorum
Senin için mi bunlar inanma, inanmıyorum
Ben seni sevmedim ki bunu anlatıyorum
Bendeki kendime olan kinim ve nefretim
Hep kavuşmayı dileyip, kavuşamama isteğim
Yada yalnızlığımı parçalayıp atamama halim
Ağır bir köpek karanlığından sonra göreceksin
Benliğini,terk edilmişliğini ve zavallı halini
Ve sen düşüneceksin ben ne yaptım diye
Anlamayacaksın kendini, kayıp ettiklerini
Yalnızlığını ve kan kokulu hayalet yüzünü
Ağlayarak ve üzülerek geri dönmez zaman
Geride kalanlar sadece kötü ve mağlup anılar
Ve yaşanmadan ölen masum, sefil duygular
Yeter artık bendeki kan ve ruh bitmek üzere
Bu yazdığım yazılar son halimi anlatacak sana
Bilinmek istense de bilinmesi gerekenleri
Bilmediğimi bilerek bilinmezliğe gidecekler
Sevgileri artık yarınlara bırakıyorum
Çekingen, tutuk, saygılı ve gözlerim kapalı
Anlaşılmayan aşklar yüzünden belki de
Kalbimi dolduran duygular kalbimde kalıyor
Yüreğim ve mantığım sana bu kadar yakınken
Kollarım ve gözlerim neden bu kadar uzaktı
Anlamadım…Yada bilmiyorum

a.i.e
Ali İhsan Erdoğan
 
     Beğenin    
Bahar Esintileri (Serbest Yazı)
ÖYKÜ | © Yazan Neslihan ŞENOCAK | Yayın Ağustos 2008
Sevgili Okurlarımız
Tıbbi ve diğer konularda zaman zaman kaleme aldığım yazıları, sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyacağım.Bizlere bu iletişimi sağlayan 'Tavsiye Ediyorum' sitesinin tüm emektarlarına da teşekkür etmeyi insani bir görev olarak addediyorum...
Hepimiz dönem dönem karamsarlıklar yaşarız, hele yaşımız otuzu geçmeye başlayınca bizler için 'geri sayım ' başlamıştır sanki...Oysa...

BAHAR ESİNTİLERİ

Niçin 'Bahar Esintileri'?
Hepimiz, bahar mevsiminin doğurganlığı simgelediğini; yeni tomurcuklar,filizler oluşturduğunu biliriz.Her umut vaat eden bir olaydan bahsederken ''Başka bir bahara kaldı'' deriz...
Sizinle kısacık bir geziye çıkalım.Göreceksiniz her mevsim bahar!
Kışın, ocak ayında Bolu-İstanbul yolu üzerinde, Abant'tan İstanbula doğru yolculuk yapanlar bilir.Yol kenarında KORU MOTEL vardır.Bir gün yolunuz düşerse, kış mevsiminde Koru Motel'in ormanla kucaklaşan arka bahçesinde, hepinizin çok iyi bildiği KARDELEN'leri görürsünüz. Kimi; karların altında açmış ama başını yukarı kaldırmamış, kimi ise olanca güzelliğini 'saklayamam artık' dercesine karların kucağına bırakmış. Kışın genel tanımında istisnai bitkiler hariç, neredeyse tüm bitki türlerinin 'kış uykusuna yattığı' fikri yerleşmiştir bel
leklerimize...
Hele sonbahar 'yaprak dökümüdür' büyüklerimizin dilinde.Her şey sararır, solar, sanki yaşamı terketmeye hazırlanır sanılır. İşte burada sizi Büyükada'ya götürmek gerekir.Ekim ayında faytonla Ada'nın en tepesine bir gezi yaptığınız da, yol boyunca sağlı-sollu KOCAYEMİŞ'leri görebilirsiniz. Faytondan inip siz ağaçlara tırmanırken, fayton da sizi izler...Napolyon Kirazı gibi iri ve kırmızı olan Kocayemiş, üstündeki beneklerle çilek görünümünü andırır. Hele ağızda bıraktığı tatlımsı lezzet bir yana, ağaçlardaki kırmızı kürecikler halindeki görüntüleri sonbaharın solgun renklerine nazire yapar sanki...
Kendi içinde baharın üretkenliğini yaşayan sonbahardan yaza atlayalım, ne dersiniz?
Akdeniz ve Ege'nin adeta sembolu haline gelen BEGONVİL'ler (gelin çiçeği) sarı-turuncu,mor,pembe, kırmızı ve beyaz renkleriyle, bir batında beşiz doğuran 'ANA'dır belki. Belki de ''SEVDALARINI'' bir balkondan diğerine saçlarını uzatarak merdiven yapmak isteyen gelin adayı kızların sevgi mesajlarıdır her biri...
İşte ''tüm mevsimler kendi içinde baharı yaşar'' dersek, yanlış söylemiş olmayız sanırım.Dünyadaki, hatta Evrendeki her varlık, her an bahar üretkenliği içinde. Hele YARATILAN EN YÜCE VARLIK OLAN İNSAN bu piramidin en tepesin
de...Ama ne yazık ki çoğumuz, her yaşta ve koşulda baharı yaşadığımızı hisset meyiz. 40-50 yaşına gelen ve hastalığı olan bir insan kendisini bahardan çok çabuk soyutlar. Ve bir şarkı dolanır diline''Baharı görmeden yaz geldi geçti'' diye... Oysa HER NEFES ALIŞVERİŞİNDE NELERİ BAŞTAN YARATTIĞININ FARKINA VARSA; HER AN TOMURCUKLAR AÇAR, HER AN FİLİZLENİR...
(Bu yazım 2003'de dializ hastaları için çıkarılan dergiye yazılmış olup bu dergi de yayınlanmıştır.)
Sağlık& Sevgi& Sanat yaşamınızdan hiç eksik olmasın...
 
     Beğenin    
Beni Bırakıp Gitme Anne
ŞİİR | © Yazan Selma AKBULUT | Yayın Ağustos 2008
Buğulu gözlerimin sahibi
Islak bırakma tenimi,
Bırakma anne beni
Ben senin dikelttiğin gururun
Harcadığın emeğin...
Her zaman ayakta görsende
Kanma sen buna
Verme omzunun yerini başka bir omza
Parçanı almadan beni burda bırakma...
Gülüşümde senin gülüşün
Bakışımda s enin bakışın
Nefes alışım
Kalp atışım
Yılların...
Beni bırakıp gitme anne
Ağrılarıma ağrı katma
Gizli ağrılarımı ortaya çıkartma
Canımı acıtıpta canını acıtma
Canımla benim aracımsan
Bağlantılarımı kopartma
Beni gül ektin
Kaktüse çevirme
Ben senin emeğin
Beni bırakıp gitme anne...

Selma AKBULUT
07.11.04
02.50
 
     Beğenin    
Dostlardan Kurtuluş Yok
ŞİİR | © Yazan Kamil BAYSAL | Yayın Temmuz 2008
DOSTLARDAN KURTULUŞ YOK

Sizi çağırdım dün akşam
Tüm dostlarımla meyhanedeydik
Bedenen yoktunuz
Ama birlikte içtik...

Birer ikişer geldiniz
Oturduğum yerden izledim gözlerinizi
Hoş geldiniz, nasılsınız? demedim hiç birinize
Hoş da gitmeyecektiniz
Çünkü o anda hepiniz
Mahkememdeydiniz

Davacı: bendim
Savcı: bendim
Yargıç: bendim
Oturttum karşımdaki tabureye
Ve birer birer hepinize
"Suçlu ayağa kalk!" dedim
Suçlarınızı okudum yüzünüze
Savunmalarınızı istedim...

İhanetti suçunuz
Çıkar için dost harcamak,
Yalaklık, döneklik, kaypaklık yapmak,
Ak yazıyı bozmak, onursuzlaşmak vs. vs.
Halinizi görseniz gülerdiniz
Velhasıl, beni ikna edemediniz
Cezanızı kestim, kalemimi kırdım...
İçilmek sureti ile yok edilecektiniz

Sonra ayırdım bir kaçınızı, doldurdum diğerlerinizi bir şişeye
Çıktım meyhaneden...
Sokak sokak içtim
Şişede tükendiniz
"Canı cehenneme" dedim "topunun"
"Oh beee kurtuldum!" dedim
Fakat siz, kahretsin ki siz
Damarlarıma kadar girdiniz
Ulan iyi gün dostları, ulan yaramazlar!
Gene beni sarhoş ettiniz...

İliklerime kadar girdi kiminiz
Kiminiz kalbime saplanmış bıçak,
Kiminiz beynimi kemirmektesiniz
Sigaramın dumanı, hırpalanmış çıkıyor ciğerlerimden
Göz yaşlarımda kiminizin cesetleri var..
Çöp kutularına kustum kiminizi
Kiminiz başımda ağrı oldunuz...
Yok, değişen bir şey yok
Birlikte saldırıyorsunuz....

Ulan iyi gün dostları, ulana yaramazlar
"Utanmak" diye bir şey var
Çıkıp gitmiyorsunuz hayatımdan
Hücrelerimde dolaşıyor, hala içimde yaşıyorsunuz...
Ve böylece anladım ki; ayrılık türkülerine karnımız tok
Ve yine anladım ki; dostlardan kurtuluş yok...


DUYURU

Fiilen edindiğimiz tecrübeler sonunda
Kamuoyuna duyurulur:
Her şeye rağmen yeryüzü,
Yaşanmaya değer bulunmuştur...
Önemine binaen arz olunur...


Kamil BAYSAL
30.07.2008
"Dostlardan Kurtuluş Yok" adlı kitabımdan aktarılmıştır...
 
     Beğenin    
Silahlanmaya Başkaldırı
ŞİİR | © Yazan Nureddin ÖZDENER | Yayın Temmuz 2008
yaşama tekrar merhaba diyebilme için silah
Kafdağı’nın önünde de doktorluk yaptığım yıllarda
silah ruhsatı için gelenler çok olurdu.
gerçi bazıları vekillerini gönderirdi, doldurulmuş bir sağlık raporuyla! :-)
niye diye sorardım
niye silah?..
neden silahlanıyorlardı.
ne diye ?
gerektiğinde kullanılsın diye...
bir gün lazım olabilir...
peki ne zaman lazım olacaktı.
silah kullanmayı gerektirir durumlar nelerdi?
nerde yazıyordu
kitabı, kuralı var mıydı?
onlara göre alınmalıydı.
hem de birbirlerine nispet en pahalısından,
en etkilisinden.
içlerinde en yakın arkadaşlarım, sevdiklerim,
silahla hiç işi olmayacak kişiler,
kimi de genetik olarak silaha yatkın olanlar...,
kanlarına giriyordu silah komisyoncuları,
güvenlik güçlerine hediye edilmiş silahlar
güya cüzi bir bedelle hediye ediliyordu.
sonra torpil ara;
taşıma yada bulundurma,
hangi parti başkanı yada milletvekili..
hangi vali zor durumda bırakılacak,
emsal gösterilip, en sonunda
silah bele takılacak..
yazın yakan güneşinde ceket giyilecek,
okul sıralarında
kitap, kalem, çanta taşımayanlar
samsonite çantalar taşımaya başlayacak.
evde dursun dedi arkadaşım
taa İstanbul'dan gelmiş almaya,
burada veriyorlarmış, ucuzmuş,ruhsat almak kolaymış..
aldı da sonunda..
beş yılda bir kere kullandı; bir düğünde
düğün sahibini tedirgin etmiş,
insanları ürkütmüş umurunda mı?
serseri kurşun...
serseri kurşun yüzünden
kaç ayakkabı ayaksız kaldı.
kaç maç sevinci
kursağında kaldı bu ülke insanlarının..
kaç düğün davetlilerin,
gelin yada damadın ölümüyle
taziye ye dönüştü..
kaç öfkeli hakim olamayıp kendine
yanlış koyup teşhisi,
parmağını daydı tetiğe
ceza evinde karşılaştık,
pişmanım...
pişmanım diyordu çoğu.
niye pişmanlık duyuyorsa,
lazım olmuştu ve kullanmıştı.
zaten kullanmayacaksa niye alsındı kiii..
silah ruhsatı için sağlık raporu vermek
bana bir işkence, bir tecavüz gibi gelmiştir.
beynime yapılan tecavüz, eğitimime ,
tıp bilgime, düşüncelerime...
yaşam kurtarma amacıma,
başkalarının yaşama hakkına ...
hep kullanılıyormuşum hissine kapılmışımdır..
verirken raporu
yüzlerce yaralı, vaka, kişi, anı geçer gözlerimin önünden...
"silah ruhsatı almasında sağlık açısından sakınca yoktur"
bunu da beğenmeyip geri gönderirlerdi kişileri,
"silah ruhsatı almasında ruhen ve bedenen bir sakınca yoktur" diye düzeltecekmişim...
sorarım sizlere
ruhen ve bedenen sakıncası olmasa
neden silah alsın? kişi...
5.000.000.000.(beşbin YTL) versin de silah alsın
sonrada ALLAh muhtaç etmesin desin...
ve sevgili dostlarım çok uzatmayayım...
benim için
burada yazılanlar bir kefarettir diyebiliriz.
verdiğim silah ruhsatı raporlarının kefareti...
dilerim hiçbir zaman lazım olmaz, lazım olduğunda da işe yarar....
bilgi ve bilim silahını elde etmek için yarışacağımız günlerin,
umuduyla...

ARŞ. GÖR. DR. NUREDDİN ÖZDENER
2004-Adana
 
     Beğenin    
Hamile Adam Kız Çocuk Doğurdu
ÖYKÜ | © Yazan Üstün ÖNGEL | Yayın Temmuz 2008
Yıllar önce (1991-1995) İngiltere’de doktoramı yaptığım dönemde, cinsellik üzerine çevremde rastladığım önyargılardan öylesine bunalmış olacağım ki, oturmuş bir gece öylesine bir öykü-deneme yazmışım. Sonra o öykü-deneme 2000 yılında Kaos-GL adlı bir dergide yayımlandı. Yıllarca da pek kimseyle paylaşmadım. Yazdığımı belki ben de pek beğenmedim. Ama şimdi yıllar sonra gazetelerdeki şu aşağıdaki haberi görünce, vay be dedim kendi kendime, öylesine yazdıklarım gerçek oluyor galiba… Neyse, yaz rehavetine girenleri belki biraz uyandırır, okuyun bakalım ne düşüneceksiniz…

Üstün Öngel



Hamile adam kız çocuk doğurdu

04/07/2008

10 yıl önce cinsiyet değiştirerek erkek görünümüne kavuşan 34 yaşındaki Thomas Beatie artık bir kız çocuğu babası

WASHINGTON - ABD’de 10 yıl önce cinsiyet değiştirerek tamamen erkek görünümüne kavuşan Thomas Beatie, sağlıklı bir kız bebek dünyaya getirdi.

Amerikan medyasında çıkan haberlere göre, kadın üreme organlarını muhafaza eden ancak aynı zamanda erkek görünümüne sahip, göğüslerini aldıran ve steroid tedavisi gören 34 yaşındaki Beatie, Oregon eyaletinin Bend kenti hastanesinde bebeğini doğurdu. ABD’nin popüler sunucusu Oprah Winfrey’nin televizyon programına katıldıktan sonra 'hamile erkek' olarak meşhur olan sakallı Beatie, "Çocuk, erkek veya kadın isteği değildir, insani bir arzudur. Ben istikrarlı bir erkeğim, bu değişmeyecek. Çocuk arzum her zaman vardı" diye konuşmuştu.

Cinsiyet değiştirme ameliyatlarının üreme sistemini etkilemediğini ve penis taktırmadığını ifade eden 34 yaşındaki Beatie, Winfrey'nin programında kendisini yadırgayıp eleştirenlere, "Herkesin doğurma hakkı vardır" demişti. Eski Havai güzeli Beatie’nin eşi Nancy Beatie, kocasının ismi gizli tutulan bir erkeğin spermiyle döllendiğini açıklamıştı. (aa)














GÖREVİMİZ TEHLİKE…


BİR GÖNÜLLÜ KOBAYIN KURUNTULARI


ÜSTÜN ÖNGEL



ÖYKÜ

Ön-açıklama:

Okuyacağınız metin, bir deneme-öyküdür. Yani bir tür olarak 'deneme' ile 'öykünün' bileşiminden oluşmuştur; aynı zamanda yazarının ilk kez giriştiği bir de-ne-me-dir de.

Yazıda, insana ait bilgilerimizin sınırlılığının genellikle farkında olmayışımıza bağlı olarak geliştirdiğimiz önyargıların dolaylı sorgulanması, 'geleceğe ait' bir karakterin yaşantısından bir kesit verilerek yapılmaya çalışılmıştır. Yazıdaki şahıs isimleri tamamen rastlantısal-kurgusaldır; fakat kişilikler ve mekanlar bilinçli-yarıkurgusal, besteciler ve besteler ise, yazarın bilinçli-öznel seçimiyle gerçektir.



***

Yatağa girdiğinden beri sıkıntıyla dönüp duruyordu. Bir türlü uyku tutmamıştı. Ertesi sabah Buenos Aires Merkez Doğum Kliniği'nde gerçekleşecek bir ilk deneye gönüllü olarak katılacaktı; üzerindeki gerginliği nasıl atacağını bilemiyordu. Yıllardır hayatını tek başına sürdürmüş, bağımsız yaşamış biriydi; günün birinde çocuk sahibi olmak isteyeceği hiç aklına gelmemişti doğrusu.

Düşünceler birbiri peşi sıra zihnini kavuruyor, bir iki saat de olsa uyumasına izin vermiyordu. Sabahki deney için zinde olması gerektiğini biliyordu, ama ne kadar çabalasa da üzerindeki sıkıntıyı atamıyordu. Saatine baktı. Sabahın ikisi. Zorlamanın yararı yoktu; yataktan kalktı.

Mutfak robotunun 'koyu kahve' düğmesine bastı; beş saniye içinde kahvesi hazırdı. Şekersiz ve kafeinsiz kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, müzik setine yöneldi. Artık sadece eski albümlere meraklıların evinde bulunan disk-çalara, nadide bir albüm yerleştirdi. Arjantinli besteci Lalo Schifrin'in 1970'lerde, "Görevimiz Tehlike" (The Mission Impossible) adlı TV dizisi için bestelediği parçaların en iyilerinin bir araya getirildiği bir derleme albümdü bu. Lalo Schifrin'in kendisinin yönettiği İsrail Senfoni Orkestrası'nın ana temayı çaldığı konserden canlı kayıtın da yer aldığı bu albümü, böyle sıkıntılı, gergin ve düşünceli anlarında dinlemeyi adet edinmişti. Bu müziğin, o dizide nasıl bir atmosfere karşılık geldiğini bilemiyordu ama –diziyi seyretme imkânı yoktu, nedense arşivlerde bulamamıştı–, zor bir konuya yoğunlaştığı anlarda kendisine müthiş yardımcı oluyordu. Coşkuyla şüphenin bir aradalığını hissettiriyor, bazen de yaşamın muzip yanlarını çağrıştıyordu.

Kafasını kemiren düşüncelerden biraz uzaklaşma umuduyla ve belki ilginç bir konu yakalarım diye bilgisayarını açtı; ertesi günün gazetelerinde yer alan haber başlıklarına şöyle bir göz gezdirdi. "Ilusiones" gazetesinin sabah baskısında yer alan bir haber hemen dikkatini çekti: "Köpeğiyle Cinsel İlişki Kuran Gencin Dramı". Haberin tamamını kopyaladı ve kağıda bastı. Oturma odasına geçti, deri koltuğa rahatça yayılarak kahvesinden bir yudum aldı. Okumaya hazırdı:

Önceki gün "Conversacion" parkının tenha bir köşesinde köpeğiyle sevişirken, günlük yürüyüşünü yapan yaşlı bir adam tarafından görülen ve park polisine ihbar edilen 16 yaşındaki genç, anne ve babası tarafından özel bir psikoloji kliniğine yatırıldı. .... Olayın yankıları devam ediyor. .... Gencin annesi olayın etkisinden hâlâ kurtulamamış bir halde gazetemiz muhabirine şunları söyledi:

“Kızımızın iyi yetişmesi için her tür çabayı gösterdik, nerede hata yaptığımızı bilemiyorum doğrusu. Hep yalnızlığı tercih eden bir kişiliğe sahipti. Fakat, geçen yıl yalnızlığını aşmasına yardımcı olur diye doğum gününde aldığımız köpeğiyle böyle şeyler yapacağını aklımızın ucundan bile geçirmedik. Klinikteki görevliler tedavi edebileceklerini, kızımızı iyileştirebileceklerini söylediler; umutla kızımızın sağlığına kavuşmasını bekliyoruz.”

Kliniğe teslim edilmeden önce gençle kısa da olsa konuşma fırsatı bulan muhabirimizin aktardıkları ise şöyle:

"Kendisine neden böyle bir ilişkiyi tercih ettiğini sorduğumda gayet sakin ve aklıselim bir görüntüsü olan genç şöyle cevapladı:

Yaşadığımı herkes basit bir fiziksel ilişki olarak görüyor ve kabul etmiyor. Oysa hayvanların da duyguları var. Ben onu can yoldaşım, hayat arkadaşım belledim. Bir keresinde, kalabalık bir caddede bayıldığımda, insanlar hiçbir şey yapmazken, o koşup yardım getirdi ve hayatımı kurtardı. İlişkimizi insanlara, hele anne-babama anlatabilmem ne yazık ki imkansız görünüyor. Şimdi de psikologların beni iyileştireceğini umuyorlar; hasta değilim ki iyileşeyim." [....]

Muhabirimizin daha sonra yaptığı araştırmada, ikisi de kısır olan anne-babanın, günümüzde artık yaygın bir şekilde uygulanan 'yapay dölleme'ye inançlarından ötürü karşı oldukları ve çocuklarını bir yaşındayken evlat edindikleri ortaya çıktı. Geleneksel değerlere önem veren bu anne-baba, günümüzde geçerliliğini iyice yitirmeye başlayan, cinsel ilişkinin sadece karşıt cinsler arasında olması, sadece bu çiftlerin çocuk sahibi olmaları gerektiği ve çocuğun ancak bu şekilde 'sağlıklı' büyüyeceği inancına sahipler. Dolayısıyla, cinslerin artık birbirinden ayırt edilmesinin neredeyse imkânsızlaştığı günümüzde, çocuklarını tamamiyle bir kız olarak yetiştirmek için azami çaba sarfetmişler. [....]

Daha sonra görüşlerine başvurduğumuz, yakın zamanda "Sınırların Ötesinde" adlı kitabı yayımlanan, 'bağımsız' psikologlardan Rosita Ferrer ise şunları ifade etti:

"Tüm bunlar bana yirminci yüzyılda eşcinsellerin maruz kaldıkları önyargıları hatırlattı. O zamanlar, eşcinsel ilişki kuranlara da bu gözle bakılıyordu, bir 'hastalık' olarak görülüyordu bu tür ilişkiler; oysa sonra ne olduğunu hepimiz biliyoruz, cinslerin birbirinden öyle kalın çizgilerle ayrılmadığı ortaya çıktı ve bu ilişkiler de 'normal statü' kazandı. Bu da, zamanla öyle olabilir. Fakat kabul edilmesi için epeyce zaman geçeceğe benzer; zira hayvanla ilişki, hayvanın söz hakkı olmadığı gerekçesiyle, temelde insanlararası ilişkiden farklı görünüyor. Şu an genci yargılamadan konuya eğilmemiz gerek. Bu ilişkiyi tercih eden insanların zorlukları göğüslemesine bir nebze de olsa yardım etmek için elimizden geleni yapmalıyız. Genç arkadaşımıza gelince... iyileştirmeleri mümkün değil, çünkü sorun, onda değil, onu iyileştirilmesi gereken bir hasta olarak görenlerde. Ailesi hakkında yeterli bilgiye sahip değilim, o nedenle şimdi daha fazla yorumda bulunmam doğru olmaz; fakat bu genç arkadaşa destek olmak gerektiğini savunuyorum. Bu konuda gazetenize de büyük sorumluluk düşüyor."



Disk bitmiş, odayı ağır bir sessizlik kaplamıştı. Daniel sıkıntıyla koltuktan kalktı ve pencereye yöneldi. Oturduğu sekseninci kattan, şehrin ışıkları sanki kasvetli bir başka gezegenin can çekişen ruhunu aydınlatmaya çalışıyor gibi göründü bir an. İç geçirdi.

Müzik setine yöneldi ve "Görevimiz Tehlike" diskini çıkardı, rafa yerleştirdi. Şimdi ne çalayım diye hiç düşünmeden, eli bu kez gene eski bir albüme uzandı; Charles Mingus'un "Epitaph" başlıklı albümüne. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, artık ölüyor, kayboluyor diye koruma altına alınması gündeme gelen caz müziğinin önemli örneklerinden biriydi "Epitaph". Ne mutluydu ki, caz müziği ölmemiş, aksine özellikle Buenos Aires'te, değişik formlarda gelişmiş, tahminlerin ötesinde yaygınlaşmıştı. Geçenlerde "Mingus Caz Kulübü"nde yeni bir orkestranın "Epitaph"ın "Monk, Bunk & Vice Versa" adlı bölümünü farklı yorumlamasının verdiği haz ve heyecanı hâlâ taşıyordu içinde.

Atonal seslerle tonal seslerin bir aradalığını ustalıkla örnekleyen, ondokuzuncu yüzyıl senfonik bestelerini kaynak olarak kullanan, bir anlamda cazı yeniden yaratan ve cazın sınırlarını zorlayan bu müziğe şu anda şiddetle ihtiyacı vardı. Bireylerin yaşamlarını bu kadar dar kalıplara hapseden anlayışlar karşısında ne yapacağı üzerine kafa yorduğu anlarda –ki son zamanlarda bunu çok sık yaşıyordu– Mingus'un müziği derde deva olmasa da, zihninin canlılığını ve berraklığını korumak için çok yardımcı oluyordu. Kültürünün onu içine hapsetmeye çalıştığı sınırların ötesine geçebilmek için derin düşüncelere daldığında, birebirdi bu müzik.

Şimdilik büyük bir gizlilik içinde devam eden, gönüllü olarak katıldığı deney olumlu sonuçlanırsa neler olacaktı, kim bilir ne kıyametler kopacaktı. Düşünmek bile istemiyordu; baştan aşağı vücuduna iğneler saplandığını hissetti. Yıllardır bu zor şehirde, mavi gözlü bir zenci olması nedeniyle, insanların garipseyen ve şaşkın bakışlarını üzerinde toplamış olmak ve hâlâ da zaman zaman bunu yaşamak artık rahatsız etmiyordu. Fakat tarihte çocuk doğuran ilk erkek olduğunda alacağı tepkileri de şimdiden kestiremiyordu.

Bu deneyin sonuçlarının, doğal olarak her yönüyle tartışılmasını bekliyordu; örneğin, böyle bir olgu karşısında klasik 'anne' ve 'baba' kavramlarının yok olacağı, çocuk yetiştirmeyle ilgili, zaten son yıllarda oldukça sarsılan görüşlerin tamamen ortadan kalkacağı, birçok açıdan tartışılacaktı. Belki 'çocuk gelişimi', 'aile' ve 'cinsellik' üzerine kitapların yeniden yazılmaları gerekecekti. Bu tartışmalardan korkmuyordu. Korktuğu, genelde insanların göstereceği tepkilerdi; özellikle klasik ailelerin böyle bir şeyi nasıl karşılayacağını bilemiyordu. En korktuğu da, birtakım tutucu bilimcilerin kendisini ve bu deneyi gerçekleştirecek öncü doktorları lanetlemeleri, bu deneyin genel bir uygulamaya dönüşmesine engel olmaları, hatta kim bilir, yasaklanması için kamuoyu oluşturmalarıydı. Bunları göğüslemek için yeteri kadar güçlü olmadığını hissediyordu.

Gerçi hayatı hep bu tür mücadelelerle geçmişti. Lisede zenciliği, üstelik mavi gözlü oluşu sürekli sorun yaratmıştı. Sonra cinselliğini keşfettiğinde, karşı cins onu pek çekmemiş, hemcinsleriyle ilişki kurmayı tercih etmişti. Neyse ki bu tercihi büyük bir sorun yaratmamıştı, zira son yıllarda cinselliğin sadece karşıt cinsler arasında 'fiziksel bir ilişki' olmadığı yaygın bir şekilde kabul edilmeye başlamıştı. Gene de hâlâ bazen insanların kötü gözle baktıklarına şahit oluyordu. Zamanla bu da geçecekti belki. Fakat gözünde bir canlandırdı, ana caddede karnı burnunda yürüyor olduğunu, o zaman ne olacaktı? Ama hayır, böyle bir şey olmayacaktı ki; deney başarılı olursa, hamileliğinin son aylarında gizli bir klinikte sürekli gözetim altında bulunacaktı. O yüzden bunları dert etmesinin gereği yoktu şimdi.

Dert ediyordu işte, elinde değildi. Nasıl dert etmesindi ki? İşte annesinin, kendisini yetiştirirken çektikleri ortadaydı. Tanımadığı birinin yıllarca önce dondurulmuş spermini kullanarak 'yapay dölleme' yoluyla hamile kalmıştı. Evlenmek, çift olarak yaşamak istememişti hiçbir zaman. Çocuğun, tek ebeveynle büyümesinin sakıncalı olduğundan, bu hamilelik yöntemi ile soy, secere diye bir şey kalmayacağına kadar birçok konuda kadıncağızı taciz etmişti yakın çevresi. Oysa, yetişmesi, toplum müsaade ettiği ölçüde huzur içinde olmuş, annesi ile mutlu bir hayat geçirmişlerdi. Toplumun ona sık sık hatırlatmasına rağmen, hiçbir zaman 'baba' ihtiyacı duymamıştı.

"Ahh, şimdi yanımda olsa beni desteklerdi," diye düşündü Daniel. Annesini önceki yıl kaybetmişti. Belki de bu deneye cesaret edişinin, çocuk sahibi olmak isteyişinin, annesini kaybetmiş olması ile de bir ilişkisi vardı. Bilemiyordu. Hiçbir şeyden emin değildi. Emin olduğu tek şey, çocuk istediğiydi.

Tüm kaygılardan arınabilse ne iyi olacaktı. Toplumun nasıl karşılayacağını, ne düşüneceğini, başına neler geleceğini dert etmese... Sadece kendi seçimi vardı işte; neden bu kadar kuruntu yaratıyor, insanların tepki göstereceklerini sanıyordu ki? Kafasından atabilse bunları, bir iki saatliğine de olsa uykuya alabilse...

Yapılacak deney-operasyonun birtakım komplikasyonlar yaratabileceğini bile dert etmiyordu; aklı fikri alacağı tepkilerdeydi. İşte gazete haberi önündeydi; hâlâ insan yaşamı (ve cinselliği) belli kalıplar içinde değerlendiriliyordu. Kaç tane Rosita Ferrer vardı ki bu toplumda?

Bu düşünceler zihninde cirit atarken, göz kapaklarının iyice ağırlaştığını hissetti. Müziğin sesi giderek uzaklaştı... koltuğun üzerinde uyumak üzere olduğunun farkındaydı... burada uyumasa daha iyiydi... ama kalkıp yatak odasına gidecek gücü de bulamadı, sadece zihni değil, tüm bedeni yorgun düşmüştü...oracıkta uykuya daldı...



1994 Yılında İngiltere’deyken yazıldı, daha sonra Kaos GL dergisinde yayımlandı ( Şubat-Mart, 2000, Sayı 2, Sayfa:15-16)
 
     1 Beğeni    
İblis
ŞİİR | © Yazan İbrahim AKALAN | Yayın Haziran 2008
Sevgi en yüce duygu,
Aklına hiçbir şey gelmiyor insan sevince,
Hatta acıktığı susadığı bile.
Yalnız sevgiliyi düşünmek ne güzel şey
Hele o erişemiyeceğin kadar uzaklardaysa.

Gene İblis geldi karşıma,
Bana birşeyler anlatıyor senin hakkında.
Güya,sen gününü gün ediyormuşsun
Beni hiç düşünmüyormuşsun.
İnanmadım ona ama kalbim kırıldı.
İblis bile,böyle düşünmemeliydi senin hakkında.
 
     Beğenin    
Rüzgar
ŞİİR | © Yazan İbrahim AKALAN | Yayın Haziran 2008
Birgün bir rüzgar,eserde oralarda
Sana olan sevgimi,fısıldarsa kulağına.
Unutma!
Sende o rüzgarla bana,
Bir tutam sevgi yolla.
 
     Beğenin    
Geceler
ŞİİR | © Yazan İbrahim AKALAN | Yayın Haziran 2008
Geceler hiç bitmese,günler uzasa
Hep seni düşünsem yıllarca,
Saçlarım ağarsa,bedenimde güç kalmasa
Ölümüme çok az bir zaman kalsa
Hep seni seveceğim.
En acısı,beni sevmediğini bile bile öleceğim.
 
     1 Beğeni    
İmkansız Yok
ŞİİR | © Yazan Ahmet DOĞAN | Yayın Haziran 2008
Dün birileri bu yapılamaz diyordu.
Bugün birileri bunu yapıyor.
Bugün bazıları imkansız diyorsa.
Yarın bu imkansızlar,imkan olacaktır.
 
     4 Beğeni    
Çocuk
ŞİİR | © Yazan Sevil YAVUZ | Yayın Nisan 2008
Sen Çocuksun dediler

Büyüdüm...

Sen büyüksün dediler

Çocuk olmak istedim...

Şimdi ben ne olacağım?

ikisi de olamadım.
 
     Beğenin    
Manitalar Günü Yani Sevgililer Günü Tarihçesi
ÖYKÜ | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
MANİTALAR GÜNÜ yani SEVGİLİLER GÜNÜ TARİHÇESİ
"işte yeni bir anlamlı gün
aşk için
tüm aşıklar için
bütün sevdalıların
elele yürüdüğü
öpüşüp koklaştığı bir gün"

MANİTALAR GÜNÜ yani SEVGİLİLER GÜNÜ TARİHÇESİ

Bu yazı 14 Şubat'ın iflah olmaz romantiklerine adanmıştır.

14 Şubat Manitalar Günü'yle birlikte yine tatlı bir telaş başladı.

Manitalar Gününün Hikayesi Nedir?
Manitalar Günü'nün başlangıcına ilişkin çeşitli efsaneler ve hikâyeler var. Tarihi kitaplardan öğrendiğim kadarıyla, Hıristiyanlıktan önce yani İsa'dan önce 4.yüzyılda Roma'ya bir çok Tanrı ve Tanrıça hakimdir. Ve Yunan mitolojisindeki Zeus gibi Roma da tüm tanrıların ve tanrıçaların kraliçesi “Februata Juno” vardır. Fakat Tanrıça Juno aynı zamanda kadın haklarından sorumlu Devlet Bakanı gibi kadınların ve evliliklerin tanrıçasıdır.

Eski Roma takvimine göre baharın başlangıcı Şubat ortasıdır. Juno onuruna baharın başlamasından bir gün önce yani 14 Şubat'ta “Lupercalia Bayramı” veya “Kurt Bayramı” adıyla kutsama töreninin yapıldığı bir bayram düzenlenirdi. Ertesi gün ise bir yıl boyunca işlenen tüm günahlardan arınmak, insanların doğurganlığını arttırmak ve sürülerin tarlaların verimliliğini arttırmak amaçlarıyla, diğer iki Roma tanrısı olan, çobanların ve sürülerin Tanrısı Lupercus'un ve Yunan mitolojisindeki Pan'a benzeyen bir tanrı olan bereket Tanrısı Faunus'un onuruna “Lupercalia Festivali” adıyla bir aşk festivali düzenlenirdi. Lupercalia Festivali'nde geleneksel olarak hediyeler verilir ve Büyük Roma İmparatorluğu'nun kurucusu “Romulus” ve “Remus” kardeşlerin bir kurt tarafından evlat edinilip büyütüldüğüne inanılan Palatine Dağı'nda keçiler ve köpekler kurban edilirdi. Festival boyunca “luperci” adı verilen genç erkekler şehrin sokaklarında ellerinde “februa” denilen ve keçi derisinden yapıldığı söylenen kırbaçlarla dolaşırlar ve kendilerini bekleyen kadınların bir senelik günahlarının ve hatalarının Tanrılar tarafından affedileceği inancıyla, bu kırbaçlarla vururlardı. Kamçılama töreninin ayrıca kadınların doğurganlıklarının arttırdığına ve kolay doğum yapılmasını sağladığına da inanılırdı. Pagan inancına göre “arınma ayı” anlamına gelen “Şubat” yani Latince kökenli “February” kelimesi de işte bu februa kelimesinden türemiştir. Romalılar içinde Tanrı Kurt'un yaşadığı varsayılan bir mağranın önünde toplanıyorlar ve kuşların çiftleşme döneminin başlangıcı kabul edilen Şubat ayında festival günü genç kızlar isimlerini yazdıkları bir kağıdı büyük bir kaba koyuyorlardı ve genç erkekler de bu kaptan birer kağıt seçerek o günkü eşlerini belirliyorlardı. Akıllarından geçen her cinsel fantaziyi yaşamak ve uygulamakla serbest bırakılan gençler bu çekilişin sonucunda ilk kez cinsel ilişkiye girip o gün kendilerini Tanrıçaya sunar ve bir süre sonra da evleniyorlardı. Manitalar günü kartlarının ilk ortaya çıkışı da işte bu döneme rastlar.

Zamanla Roma Hıristiyan kilisesinin merkezi haline gelmeye başlar. En gaddar, aşırı savaş ve askerlik tutkunu Roma İmparatorlarından biri olan II.Cladius zamanında imparatorluk birçok cephede savaş halindedir. Evli erkekler karılarını ve çocuklarını bırakarak savaşa gitmek istemedikleri için II.Cladius ordusuna katılacak asker bulmakta güçlük çeker. Bu yüzden II.Cladius olağanüstü durum ilan eder ve evlenmeyi ikinci bir emre kadar erteler ve karşı gelenleri en ağır şekilde cezalandırır. Ve son olarak II.Cladius Romalılar'ın eskiden beri var olan yaklaşık 12 tane kendi putperest Tanrıya tapmalarını, uymayanların ve özellikle de Hıristiyanlar'la evlenen veya ilişkiye girenlerin de ölümle cezalandırılacaklarını emreder. Evliliklerin ertelenmesi nikahsız beraberliklerin artmasına yol açar ve zina da büyük bir günah olduğu için kiliseyi rahatsız eder. Ayrıca Roma kenti sayısı gittikçe artan ve uzak ülkelerde ölen kocalarının veya sevgililerinin ardından ağlayan kadınlar ve kızlarla dolmuştu. Kısacası aşk yasaklanmıştı. O dönemin en sevilen rahiplerinden biri olan “Rahip Valentine” tüm ülkeyi gezerek İmparator'un hatalı olduğunu anlatan dinsel vaazlar verir ve II.Cladius'un yasasını çiğneyerek evlenmek isteyen sevgilileri gizlice evlendirmeye başlar. Tabi gaddar II.Cladius'un bunu öğrenmesi uzun sürmez. Rahip Valentine taşa tutulur, sopa ile dövülür ve iyice hırpalandıktan sonra da Roma'nın en karanlık izbe zindanlarından birine atılır. Bir rahibin bu duruma düşmesine çok üzülen ve iyi bir Hıristiyan olan gardiyan, Valentinus'un anlattığı İsa ilgili öykülerin arasında körlerin gözlerinin açıldığını öğrenir ve Valentine'ıni zindan yemekleri yerine evdeki kız kardeşi Julia'nın sıcak yemekleriyle beslemiş. Böylece Valentine'ın son günlerinde günde üç kez uzun uzun sohbet edebileceği güzel ama kör bir ziyaretçisi olmuş. Julia çok güzel ve zeki bir kızdır. Bu ziyaretler sırasında kız Valentine'ınin sesine aşık olmuş. Tabi kendine çok yakın davranan kıza da Valentine de âşık olmuş. Günlerce Valentine aritmetiği, Roma tarihini, doğanın yapısını ve Tanrı'ya yönelmeyi kıza öğretir. Julia aydınlanır, güçlenir ve teselli bulur. İdam edileceği gün Valentine son yemeğini yemiş, gardiyandan kağıt ve kalem istemiş, güzel kızla son sohbetini etmiş ve idam edileceği saati beklemeye başlamış. Kağıda bir not yazmış ve gardiyana bu notun kız kardeşine iletilmesini istemiş. Notun altını "senin Valentine'ından" diye imzalamış. Başı kesilerek 14 Şubat 270 tarihinde Valentine idam edildikten sonra kendine ulaşan nota bakan kızın gözleri açılmış. Valentine sonradan Papa I. Julius tarafından Roma'da Praxedes Kilisesi yakınındaki “Porta Valentini” adı verilen bir kemer kapısının altındaki Hıristiyan şehitliğine gömülür. Julia mezarın yanına pembe çiçekler açan bir badem ağacı diker. Günümüzde sevginin ve dostluğun simgesinin badem ağacı olması buradan kaynaklanmaktadır. Valentine Hıristiyanlığın simgesi olan sevgi ve evlilik kuramı ile Roma'nın bereketlilik ve döllenme kutsamalarını kaynaştırmış, Hıristiyanlığın evlilik ve çoğalma ilkesi bütünleştirmiştir. Tanrısal aşkla dünyasal aşkı birleştirmiştir.

Zamanla Roma, Hıristiyan kilisesinin merkezi haline geldikten sonra eski pagan törenleri ve başta halk arasındaki en popüler festivallerden biri olan Lupercalia Festivali yasaklanmaya başlanır. Romalı gençler I.S. 500'lü yıllara değin bu 2000 yıllık geleneği aşk ve şevk ile sürdürdüler. Ama gelen tepkiler üzerine M.S. 496 yılında “Papa Galasius” festivali yasaklamak yerine bir Hıristiyan festivaline çevirmek ister. Bu amaçla 200 yıl sonra festival tarihinde idam edilen Rahip Valentine'inin Aziz olduğunu ilan eder ve bu güne “Aziz Valentine Günü” adını verilir. Bundan böyle kilise festival günü yapılacak çekilişlerde genç erkekler genç kızların isimleri yerine Hıristiyan azizlerinin isimlerini çekmelerini ve bir yıl boyunca onlara rehberlik edeceklerine inandıkları azizlerin hayatını ve yaptıkları iyi şeyleri kendilerine örnek alarak yaşamalarını ister. Fakat gençler yine de bu günü “Manitalar Günü” adıyla aşkın ve sevginin günü olarak kutlamaya devam ederler ve kağıt dantellerden, incecik aynalardan ve parfüm keseciklerinden yapılan kartları birbirlerine verirler. Ayrıca aşkı simgeleyen en popüler hediyeler arasında eldiven, elbise, bir şişe şarap, altın harflerle el yazısıyla süslenen kağıt dantellere yazılan aşk şiirleri ve çorap bağı da çok yaygındı. Zamanında kurban edilen keçiler ve köpekler yerlerini kartlara ve güllere bırakmışlardır.

1969 yılında Aziz Valentine Günü Roma Kilisesi'nin özel günler listesinden çıkarılmıştır. Ancak anneler ve babalar gününün ticari başarısını gören yatırımcılar Manitalar Gününü de Roma'daki gibi sevenlerin birbirlerine sevgilerini Valentine'in son mesajında olduğu gibi küçük kartlar ve hediyelerle sunmaları şeklinde kalp şeklinde çikolatalar vb. üreterek bir tüketim çılgınlığı gününe dönüştürmüşlerdir. Ve bu sektör tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok yaygınlaşmıştır.

Hepinizin manitalar gününü kutlarım…
 
     Beğenin    
Savrulan Hayat
ÖYKÜ | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
DENEME: SAVRULAN HAYAT

"Özledim seni. Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir. Beynimi uyuşturuyor özlemin. Çok sık birlikte olmasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca zaman içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum..."
Can Yücel

O’nun sevgilisi yoktu. Sevgilisi olan birilerini görür ve aynı kişinin başka bir sevgilisi olduğunu da. Sevgilisi tamam da, peki diğeri nedir? Nisan yağmuru kadar kısa ömrümüzde ne anlam taşır? Anlaşılmaz, anlayamaz. Hayat bu ya O’nun da bir gün bir sevgilisi olur ve bir gün bir yerlerde bir sebeple yada sebepsiz bir tane daha sevgilisi olur. Artık birileri de onu anlamıyordur…

O’nun evli arkadaşları vardı. Bazen özenle bakardı o huzurlu sıcaklığa. Öyle ya en önemli kararını vermişlerdi hayatlarının, mutlu çiftlerdi. O da evlenmek ister. Çünkü evlilik güzeldir, huzurludur. Bir gün duyar ki adam sekreteriyle, Allahım hem de o kıçı kırık saçaklıyla yada o kel şişkoyla. Olacak şeymidir, aptalmıdır? Gül gibi karısı yada su gibi kocası vardır. Hangi akla hizmettir anlaşılmaz, anlayamaz. Bakar ki evlilik adına dünyanın tüm anlamlı sözcükleriyle düşünülen ne varsa, daha doğrusu düşünülemeyen akla sığmayan her şey başındadır artık…

O tüm unutulanları unutuldu sanmıştı. Nerededir ve nasıldır soruları rakısına çoktan meze olmuştu. Sadece son “yine söylenecek hiç bir şeyi söyleyemedim sanki sana” derken ki vedasını hatırladığı, ilk gördüğü gün içine aşkı düşen güneş yürekli adam yoktur artık. Ayrılmışlardır. Birbirlerinden çok uzağa düşmüşlerdir. Gitti ve doldu sanmıştır, zamanla, içinde ki kocaman boşluk…

O bekardı. Birini görür boşanmış. Oysa boşanan gençliğinde aklına hayran kaldığı bir dilberdir. Bilmez mi ne istediğini? Niye girer bu işe? Girdiyse niye bitirmez? Bilmez yaşamadan insan. Sevişiyorken bir gün sevişi-yorduğunu. Bilmez insan insanı ve gelecek olanı. Bilmez insan içine girmeden önce kendini ve karşısındakini çoğaltamadığında ne yapacağını. Ve hiç kimsenin değişmeyeceğini bilmez çünkü önceden bilinmez. Kör olmanın acısını anlamak için mutlaka birinin parmağını sokması gerekir yeşil gözlerine. Yoksa yüreğini ürpertmez yalnızca karanlığı hayal etmek…

O bazen anılarıyla teke tek oturur bir masaya. Bir şeyler uçuverir içinden. Biner hüzünlü geçmişinin köhne garından Ankara expresine. Güzel hatıralarla birlikte, o ilk acemi öpüşün yorgunluğunu hissederek, uçup gider benliği bir tren içini çizip geçerken geçmişe. Buz gibi oluverir içi. Hâlâ unutamadığını anladığında kocaman duvarlarla örülmüş geçmişine çarpar tren…

O’nun çocuğu oldu. Çok önemliydi. Nasıl bırakır insan bu aile ortamını? İşte hayatının en en önemli yanıt bekleyen denklemi: Ya yapmayacaktın ya da bırakmayacaksın. Ne komik değil mi? İdeal olanı bırakmamak. Ama ideal ne? Kim belirliyor? Neye göre ideal? Kimin başkasına bağışlanacak, başkası için vazgeçilecek bir hayatı var? O zaman sen karına bağışla bir başkası çocuğuna! Mesele film karesinin dışına çıkabilmekte. Oysa insan bilmez yaşamadan. Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir. Onlar hayatın kendi var oluş özlemi için doğan kızlar ve erkekleridir. Sizin vasıtanızla dünyaya gelirler fakat sizden bir hayat çalmaya gelmezler. Sizinle beraberdirler fakat sadece size ait değildirler. Onlara sevginizi verebilirsiniz hatta düşüncelerinizi de verebilirsiniz. Ama hayatınızı asla. Verebilecek düşüncenizin olması bile onlar için şanstır. Vücutlarını yanınızda tutabilirsiniz ruhlarını tutamazsınız. Ruhları yarın da yaşar onların yarınına gidemezsiniz. Onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama onları kendinize benzetemezsiniz çünkü hayat ileriye doğru yürür, dünde oyalanmaz. Siz yaysınızdır onlar geleceğe fırlatılmış ok. Okçu sonsuzda izi görür, okunun düzgün ve hızlı gitmesi için sizi bükebilir. Çünkü herkes en sonunda kendi vardığı noktayla ilgilenir.

Kısadan hisse: Kuşlarla uçmayı sonsuz gökyüzünde, yeşil çayırlarda yatmayı, çamura girip sürünmeyi, engin denizlerde temizlenip dalgalarla birlikte coşmayı, hem buz gibi suya girip hem ateş gibi yanmayı, gönlünü gül bahçesi yapmayı, bunları yaparken de bir bütün olarak sevginin ışığında yaşamayı becerebilmelidir insan. Çünkü arzuladığın cennet senin cennetindir. Ve mühim olan orda yada burada daima ve her şartta koşulsuz olan sevgidir...
 
     Beğenin    
Aldatma
ÖYKÜ | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
Aldatma toplumun yakından tanıdığı veya magazin dünyasının gözdeleri olan insanlar arasında yaşandığı zaman veya ünlü yazarlarımıza konu olduğu zaman gündemimize gelse de, yalnız cinselliğe dayalı bir birliktelik değil cinsellik barındırmayan duygusal bir ilişki de aldatmadır ve aldatmanın sadece kadın erkek ilişkileri bağlamında yaşanmadığı bir gerçektir. Aile, iş yaşamı, arkadaşlık ortamı ve sosyal yaşamda da aldatma veya aldatılma farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Sonuçları açısından ilkine göre daha affedilir gibi görünse de tüm aldatmalar canımızı sıkar ve keyfimizi kaçırır.

ALDATMA

Aldatma daha çok duygusal boşluklar nedeniyle yaşanır.

Yasak aşklara özgü heyecanın tadının yanı sıra erkeklerin fiziksel yani cinsel açıdan değişik tecrübeler yaşamaya ihtiyaçlarından ve cinsel dürtülerini kontrol etmekte zorlandıkları için, kadınların ise duygusal gerekçelerle yani yaşadıkları umutsuzluk ve mutsuzluk nedeniyle aldatma yoluna gittikleri görülmektedir. Erkekler ile kadınların aldatmaları arasında başka farklılıklar olduğu da aşikardır. Yani kadın ve erkeğin aldatma nedenleri farklılık gösterir:

Konu aldatma olduğunda nedense önce erkekler potansiyel suçlu kabul edilir. Çünkü nikâh yüzüğünü takan erkeğin testosteronu düşmüştür ve kendini ispatlamak zorundadır. Aldatma duygusallığa dönüşmeden sadece cinselliğe dayalı yaşanırsa bu durum bazı erkekler için evliliklerini kurtarma şekli de olabilir. Erkek aldattığı zaman, duygularıyla toplumun baskısı arasındaki yaşanan sürtüşme, hakim ve güçlü olan erkek olduğu için büyük değildir. Erkekler aldattığında dikkatsizdir, kendisine daha fazla bakmaya başlar, yeni elbiseler alır, sık banyo yapar, yeni bir parfümler alır, rejim ya da egzersize başlar, akşam eve beklenmedik saatlerde gelip, işte sürekli bir toplantı hali yaşadıklarını ifade ederek hemen kendilerini ele verirler. Erkekler için gizli buluşmalar ve gün ortasındaki hızlı seks kaçamağı heyecan vericidir. “Yaşandı ve bitti hesapsızca” psikolojisi erkekler için çok yaygındır. Erkekler ilk adımı atıldıktan sonra kesin arkasını getirirler. Erkekler için aldatmak çok doğaldır ve genelde sarhoşturlar. Tesadüfen ayağına gelen bir şansı hiç bir erkek kolay kolay reddedemez. Aldatan erkek suçlu çocuk gibi bakar fakat bazen nedensiz yere eşinin bütün kusurlarını ortaya döküp kırıcı olabilir. Aldatan erkeğin seks yapma stilinde bir değişiklik olur ya da hiç seks yapmak istemez ve çocuklarına daha az zaman harcamak ister.

Kadın aldattığı zaman, duygularıyla toplumun baskısı arasındaki yaşanan sürtüşme ve çatışma gerilimli bir süreçtir. Bu nedenle kadının aldatması daha zor, daha derinlikli, daha heyecanlı, daha edebi ve daha zengin bir malzemedir. Kadınlar aldattığında çok daha dikkatli davranırlar. Her ayrıntıyı düşünürler. Çünkü kadınlar için günü birlik bir ilişkiden çok, uzun süreli ve duygusal bağları kuvvetli bir ilişki yani aşk yaşamak çok daha önemlidir. Kadınlar seks yoluyla bulaşan hastalıklar konusunda çok duyarlıdırlar. Kadın aldatmayla birlikte sevgi, aşk, romantizm, heyecan ve sürpriz arar. Kadın bir yasak ilişki yaşadığında yüzünde bir parıltı belirir ve her bakımdan çok çekici olur. Suçluluk duygusuyla kadın eşine karşı daha sevecen davranır. Kadın parfümünü değiştirir, saçıyla ve makyajıyla daha fazla ilgilenir, evde özensizdir, dışarı çıkarken daha farklıdır.

Çocukluktan gelen iç çatışmaları olan erkeğin aldatma olasılığı çok yüksektir. Aslında erkeklerin aldatmak için çok önemli bir nedene de ihtiyaçları yoktur. Maksat heyecan olsun, skor olsun! Çünkü çok sayıda kadınla ilişkiye girmek arkadaş çevresinde bir taktir göstergesi olarak algılanmaktadır. Hatta artı puan toplamak uğruna bu konuda gerçek dışı hikayeler anlatan erkeklerin sayısı az da değildir. Ayrıca erkekler birlikte çalıştıkları güzel, anlayışlı, uyumlu ve başarılı kadınlara da sık sık aşık olurlar. Son olarak evli ve çocuklu olan erkekler kendilerinden yaşça küçük genç kadınlarla birlikte olarak hala güçlü bir erkek olduklarını kendilerine ve çevrelerine kanıtlamaya çalışırlar. Kısaca erkeklere göre aldatmanın nedenleri şu şekilde ifade bulur: “Her erkek yapar, heyecan olsun diye, arkadaşlarımı etkilemek için, başka bir kadına âşık oldum, sarhoş olduğum için, eşimle sorunlarımız var, ortam öyle gerektirdi, olaylar öyle geliştiği için, karım benimle ilgilenmiyor, O’na acıdığım için, istediğimi elde edebileceğimi kendime kanıtlamak istiyordum, canım seks istiyordu, O’nu öylece eve yollayamazdım, karım kendisine eskisi gibi bakmıyor, cinsel isteğim fazla vb.”

Mutsuz olan kadının aldatma olasılığı da çok yüksektir. Kadının eğitiminin artması ve iş yaşamında daha aktif rol alması, aldatma konusunda erkek egemenliğinin kırılmasına yol açmıştır. Kadınlar, kişilik yapısına göre aldatma konusunda farklı tutumlar göstermektedir. Bir grup kadın duracağı yeri bilirken, bir grup kadın ise belirli bir çizgide ilişkisini devam ettirebilir. Bu, tamamen ilişkinin gidişatı ve kadının ruh durumu ile bağlantılıdır. Kadın aşıksa ve aldatılmak çok avam ve aşağılayıcı şekilde gerçekleşmemiş ise çok daha az vicdan azabı duyar. Kısaca kadınlara göre aldatmanın nedenleri şu şekilde ifade bulur:”Mutsuzum, çok zekiydi, tatmin olamıyorum, bir filmdeki erotizminden etkilendim, aşık oldum, beni çok ihmal etti, yeniden bir erkeğe ihtiyaç duyduğum için, yakınlık ve şefkat özlemi çektiğim için, kendimi yalnız ve terkedilmiş hissettiğim için, aylardır seks yapmadığım için, O’nu kendime daha fazla bağlayabilmek için, baştan çıkarmanın zevkinden, çok uğraştı, peşinde koşulan nüfuzlu biri olduğu için, istediğimi elde edebileceğimi kendime kanıtlamak istiyordum, O’na aşık olduğum ve benimle ciddi olduğu için, kocam beni aldattığı için intikam almak istedim, cazibesi ve esprisi olduğu için, O’nun üzerinde güç ve söz sahibi olabilmek için, dünyanın en harika erkeği olduğu için, o anın romantizminden, çok sık iş gezisine çıkıp beni yalnız bıraktı, çok güzel olduğumu söylediği için, kıskanç kocam beni hep kendisini aldatmakla suçladığı için bu kez gerçekten yaptım, sonsuz parası olduğu için, sesi çok seksi olduğu için, kendimi tümüyle teslim etmek istediğimden, beni sekse zorladığı için, kariyer yapmamda bana yardımcı olsun diye vb.”

Kısaca her iki cins için de aldatma bildik mazeretler ile anlatılamaya çalışılır:"O oradaydı, çok hoşuma gitti, çok sarhoştum, beni etkiledi, nasıl olsa bitecekti, aldatmak mı çok doğal, macera yaşamayı seviyorum, çünkü farkına varmıyor vb." Ayrıca “yasak aşk inanılmazdır ve başka bir olayda asla bulunmayan bir duygu yaşatır” düşüncesini de yabana atmamak gerekir.

Bilimsel olarak en çok görülen aldatma nedenleri de sırasıyla:
*Duygusal anlamda yalnız bırakılma,
*Eş ile iletişim kuramama,
*Cinsel sorunlar yaşama,
*Aşık olma,
*Yasak aşklara özgü heyecanın dayanılmaz tadı,
*Karşı cinsin cazibesine kapılma,
*Sürekli aldatma eğilimi,
*Bir ilişkinin içine istemeden çekilme,
*Aldatan arkadaşları taklit etme isteği,
*Egonun tatmin edilme hissi,
*Korunmaya muhtaç, tehlikede veya zor durumdaki karşı cinse karşı gelişen hamilik hissinin zamanla birlikte olma isteğine dönüşmesi,
*Yaşamın diğer alanlarında başarı gösteremeyip seksüel başarılarla avunma isteği,
*40 yaş bunalımı,
*Hiperseksüel bir gen taşıma,
*Manik hasta olma,
*Çapkınlıkla sakinleşme isteği,
*Eşcinsel dürtüleri bastırma ve gizleme eğilimi,
*İş stersini yenme çabaları vb.

Aldatma konusu yazarların her zaman gündeminde olmuştur. Son günlerde en çok tartışılan ve gündem konusu haline gelmiş olan ünlü yazarımız Ahmet Altan’ın son kitabı "Aldatmak" olmak üzere, yerli veya yabancı kaynaklı denemelerde, romanlarda, hikayelerde ve şiirlerde bu konu farklı zamanlarda, dünyalarda ve mekanlarda yaşanmış olsa da sıklıkla ortaya konmuştur. Simyacı'daki, "eğer bir şeyi gerçekten istersen, bütün evren onun gerçekleşmesi için işbirliği yapar" ifadesi, daha önceleri yazdığım ve bir önceki yazımda yer alan “Aldatma Üzerine Bir Öykü: İnsan Bir Yerde Kendini Bırakmalı... hikayemin özünü anlatmaktadır.

Aslında sorunlu ilişkiler nedeniyle ikinci bir ilişki yaşama isteği başlangıçta aldatma değildir. Aldatma var olan ilişkiyi bırakmayıp ona takviye ilişki kurmakla başlar. Çağdaş insanın kendi kendini aldatması ve aldanması da burada başlar. Burada yasak ilişki, var olan ilişkiye yardım eden ilişkidir ve iki ilişki bir zaman sonra ortak bir ilişki haline gelir. Bu durumda aldatan kendisini de aldatır aslında. İlişki içindeyken var olan problemleri aldatma ile bastırmaya ve çözümsüzlüğe bırakmak her tarafı da aldatılan haline getirir.
 
     1 Beğeni    
Ölüm Nasıl Dayanır Kapımıza
ÖYKÜ | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
“Ruhumu sonsuz alemlere gönderdim,
Dünyadan sonraki sırlara ersin diye;
Ve geri gelerek bana dedi ki,
Cennet de cehennem de kendi benliğindedir...”
Ömer HAYYAM

ÖLÜM NASIL DAYANIR KAPIMIZA

Gecenin ilerlemiş saatinde, hastane koridorlarının parlak ışıkları altında, derinlerden gelen ambulans sesini, benden önce duyan olmadı. Yanan kaloriferlerin de etkisiyle, yüzü yeni değiştirilmiş kanepelerde dinlenmeye çalışan ekip arkadaşlarımı aradım hemen. Acı bir frenle duran ambulanstan, genel durumu kötü, şuuru kapalı yaşlı bir adam indirdiler. Her yeri dağınık yaşlı bir hanım vardı yanında ve genzinden çıkan “kalp doktor bey” sözleri soğuk havanında etkisiyle gözleri açılan hemşirelerimin ve "Keke" lakablı doktor arkadaşımın yankılandı kulaklarında. Hastayı acil müdahale odasına alırken olanlardan ve söylediklerimden hiçbir şey anlamayan ve şaşkın gözlerle beni seyreden yaşlı hanımı, bezgin hasta bakıcımıza emanet ettim. Ekip arkadaşlarıma: "Nabız çok zayıf, solgun, vücutta herhangi bir yara bere yok. Hemen damar yolunu açın, ambu setini hazırlayın, hastayı entübe edeceğiz sanırım" dedim. Yaşlı adamın damar yolu açıldı, göğsüne elektrotlar yapıştırıldı, moniterize edildi. Elektrokardiyografisi ( EKG ) çekildi. "EKG de ne görünüyor" dedi Keke. "Durumu çok kötü, gitti gidiyor" dedim Keke’ye. Ne oluyordu! Anlamamız uzun sürmedi. Kalp kriziydi yaşanan. Ve hastayı kaybetmek üzereydik. Derken hasta fenalaştı, kalp fibrilasyana girdi ve ardından solunum durudu. Daha önce hazırlanan endotrakeal tüp ile entübe ettik. Damar ve hava yolundan ilaç tedavisini de verdik. Kalp masajı yaptık. Yanıt alınamayınca ve fibrilasyonda olduğu için 300 jull ile başladık defibrilasyona. Elektrik şoku ile yaşlı hastamızın bedeni gerildi ve birden büküldü. "Olmadı, yanıt yok" dedi Keke. "360’ı deneyeceğim" dedim. Ve defalarca denedik. Yaşlı ve ilk müdahalesi yapılmadan evden getirildiği için pek şansı yoktu, ama her türlü müdahaleyi yapmamız gerekiyordu. Yaptık da. Ama kaybettik hastayı. Ölüm tespitini yapıp, gözlerini kapadık ve üstüne de battaniye örttük.

Adli raporunu yazdıktan sonra sıra en zor olana işe gelmişti, nasıl söyleyecektim kırk yıllık eşine O’nu kaybettiğimizi? Savcı bakışlı yaşlı hanım ağzını açmıyor, korku dolu ve kimseye inanmaz gözlerle bana bakıyor, beni süzüyordu. Her mimik hareketimden anlamlar çıkarmaya çalışıyordu. Boğazım düğümleniyor, her tarafımın sırılsıklam olduğunu hissediyordum. "Kaybettik" dedim. Ne diyeceğini, ne demesi gerektiğini, nasıl davranacağını tamamen şaşırmıştı. Ağzı kurudu, yutkundu, boğazı düğümlendi, kalp çarpıntısı arttı ve çekingen bir tavırla: "Olamaz" diye inledi ve kendini kaybetti.

İnsan eninde sonunda kendi filmini yapar ve seyreder, gözlerini son kez kaparken hayata!

Geçip giden zamanda, bence, sorun filmin kısa metrajlı veya uzun metrajlı olmasıdır. İnsanı insan yapan bu filmin niteliğidir çünkü. İnsanın her adımı bu filmde bir karedir, renkli olması, tat vermesi elimizdedir.

Yinede şanslıyız, hayat filmi, ancak yaşayanların seyredebileceği bir film. Tersi en kötüsü, hiç doğmamak, hiç bilince ulaşamamak, insan olamamak.

Hayat dediğimiz nedir? Hayat acımasız, hayat güçlüden yana ve bu hep böyle olacak. Hayatla ölümün son dansı nasıldır? Ve hayatın sonunda var olduğu iddia edilen karanlık neden korkutur bizi? Ölüm gelince hayatın kapısını nasıl çalar? Nasıl dayanır ölüm kapımıza?

Mesleğim nedeniyle çok ölümler gördüm, çok can kurtardım, çok canda kaybettim. Meslekte geçen zamanın etkisiyle kazandığım tecrübeyle, ölümün geldiğini hisseder oldum. Önce bir serinlik hissettim, ürperdim, hastanın gözlerinde ölümü gördüm, anlamaya çalıştım, hüzünlendim, kendim için korktum, sonra bir umursamazlık ve yenilgi gördüm aynı gözlerde, son olarak huzur! Çünkü hayatı nasıl yaşarsa yaşasın, her insan ölünce huzura kavuşuyor bence. Sonsuz huzur, tam bir yüreklilik ve olgunluk ile elde ediliyor, ölüm kapıya dayanınca.

Ölüm huzurdur. Sonsuz bir ertelemedir ölüm. Ölüm, sürgün bittiği son noktadır. Yaşadığımız bütün endişeler, suçluluk, değersizlik duyguları, tüm korkular ve günaşırı intiharların bittiği yerdir ölüm. Bu nedenle, her yeni gün, hayat filmimizin karelerinin daha çok arttığı ve renklendiği, dolu dolu geçen, kabarık deniz dalgaları gibi heyecan veren, kazanılmış bir gün olmalı. Öyle yaşamalı ki insan, yıllar sonra, ömrü film şeridi gibi geçerken ve solgun yapraklar gibi hüzünlenirken, uzun ve renkli bir film seyretsin.En güzeli, en uzunu ve on iki dalda Oskar’lısı olsun seyrettiği filmlerin.
 
     Beğenin    
Kimse Yokluğunda Bu Kadar Sevilmedi
ÖYKÜ | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
KİMSE YOKLUĞUNDA BU KADAR SEVİLMEDİ

"Gel demeni bekleyemedim
Sana geldim
Gitme demeni bekledim
Gönderme beni diyemedim..."

Şaşırtıcı bir aşkın öyküsünü okumayan ve okuduktan sonra da kalabalığın arasında kendini bir an olsun Robenson gibi hissetmeyen ve bir aşk güzellemesinin kısa kesitlerinde hayatımıza dair yeni hayaller kurmayan yoktur. Gözlerimin altında oluşan torbalardan artık pek genç de olmayacağımı haykırırken aynalar, yatağımın altındaki eski gazetelere ve kitaplara takıldım bir süre. Tozlu bir kitap aldım elime, adı: Arkadaş Sevgili. Hayyam'ın değimiyle tutunamayanların öyküsü. Teori ve pratikte aslında bendim kahraman....

Okumaya başladım...

Gökyüzü pazen yıldız geceliğini soyunmuş, Ankara ile uyuşmayan bir şeylere isyan derecesinde yaparken protestosunu, şafağa doğru gecenin en can alıcı yeri, kış gecesi; otel odası gibi bölünmüş yüreklerden kaçıp, bir otel odasında, ellerine başka sevda değdirmeden, gözlerine göz baktırmadan ve en önemlisi sevebilen bir yürekleri yokmuş gibi davranıp gizli saklı birbirlerini bekleyen, bir kadın ve bir erkek arasında başlıyordu hikaye:
"Yetmez mi başlangıçlar?" diyordu erkek. "Yeter be erkeğim ama korkuyorum önce kendimden, sonra duygularımdan" diyordu kadın.
Erkek haykırıyordu:"Seviyorum seni diyorum, anlasana seviyorum."
"Yoksun, uzaksın ve olmayacaksın diye çok ahh çektim."
Kadın anlamışçasına başını eğiyor, "yanlış bir şeyler var" diyor ve susuyordu. Otel odası sessizleşiyordu.

Erkek çekiyordu gözlerini kadının dağınık saçlarından...

Dünya duruyordu sanki....

Şafağa yani toplumla birlikte yaşama savaşına kadar, siyah simsiyah gece ve en yakın dostu sessizlik; yavaş yavaş demlerlerken kafalarını, kadın kapandığı ve yüreğine taş bastığı odada yumdu gözünü, döne döne uçup giden bulutlar gibi uçtu gitti benliği. İlk öpüşmeleri gelmişti aklına. Nasıl da titremişti? Sıska bir dal gibiydi, kırılabilirdi hemen. Ne hayaller geçmişti kafasından o kısacık sürede. İlk öpüşmeleriydi ne de olsa, çatlak dudakları ilk kez yanıyordu, ilk kez arzu doluydu ve ilk kez paylaşıyordu karşıt sıcaklığını sevdalısının. Gözleri dolmaya başlamıştı, irkildi, fark edebilirdi erkek. Görsün istemiyordu. Gururluydu aptal olduğu kadar ve öylede kaldı...

Erkek başlamak istiyordu söze yeniden, konuşmak, bir şeyler daha söylemek istiyordu. Ama ne diyeceğini bilemiyordu. Öylesine kaldırdı kafasını, göz göze gelmekten korktuğu halde, baktı, rahatladı. Başı önündeydi kadının göremezdi O’nu. Bir süre seyretti kadını. Daldı kadın gibi. İlk buluştukları günü hatırladı. Yeşil bir gömlek giymişti kadın, üzeri beyaz dantelli, saçları salıktı, baharı andırıyordu gözleri, yeşil canlı ve sıcak bakıyordu. Ne çok sevmişti O’nu tanımadan henüz, belki gözleri kamaşmıştı, saçlarından güneş sızıyordu, ayrı bir mistizmi vardı o ilk anın, elini uzatmıştı, kavramıştı uzatılan eli sımsıkı. Ne sıcaktı, nelere gebeydi bu, elini veren kolunu verir misali. Dolaşmışlardı saatlerce hiç ayrılmadan elleri, sonra gece olmuştu, ayrılmışlardı, üzülmüştü, yine üzgümdü ve kendine geldi...

Özlemin buruk bir tadı vardır. Hele özlenen kişi "kimse yokluğunda bu kadar sevilmedi" diyebileceğimiz kadar tarif edilemez duygularla kazınmışsa kalbimize...

Erkek belleğinde garip bir boşluk, yine daldı. Kumsalda yalnız olduğu bir günü ve çıplak ayaklarını anımsadı, kuma gömülü duruşlarını, düzensiz dalgaların gelip gidişini. Kendince bir kehanete inanmıştı dalgalar parmak uçlarına değerse seviyordu O’nu kadın. Bir süre umutsuzluk ve yalnızlık içinde beklemişti. Yüzlerce dalga geçip gitmişti. Erkek ise kıpırdamadan durmuş, hayal kırıklığını denize göstermemeye çalışıyordu, ta ki beklediği olana kadar: Güneşin altında pırıl pırıl bir mavi dalga sahile çarparak beyaz köpükler halinde dökülmüştü, kumsal boyunca uzanarak bekleyen ayaklarına, oradan bileklerine ve dizlerini bulmuştu. Ayaklarının altında ıslak kumların çöktüğünü hissetmişti ve aynı anda hem paniğe hem de büyük bir sevince kapılmıştı. Deniz O’na, kadının O’nu sevdiğini söylemişti. Dünyalar O'nun olmuştu. Oysa şimdi yalandı her şey sevmiyordu....

"Mutluyum demeyi öyle çok isterdim ki" dedi kadın...

Bir iki derken fazlasıyla kaçırdığım viskinin de tesiriyle ağırlaştı gözlerim. Kitabı okumaya ara verdim, kapı arkasında ki elbiselerime takıldı gözlerim, süzdüm onları, hepsi benim gibi birbirinden yorgun görünüyorlardı. Üstelik benim hayatımdan daha düzenli sayılırlardı askıdaki hayatları.
Daha sonra mı?
Boş verin...
 
     Beğenin    
Kaybolan Fotoğraflarıma Sor Beni
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
KAYBOLAN FOTOĞRAFLARIMA SOR BENİ

madem bizler çamurdan halk edildik,
sebep ne ki; Hak tanısın eksik, gedik?
kusursuzsak neden bizi kırıp döker?
kusurluysak acep kimde bu eksiklik?!
Ömer Hayam

odamın penceresi açılıp
şehir tüm gürültüsüyle içeri girmeden önce
yeni uyanmaya başlamıştım
dişlerimi sıktığım için zonklayan çenem
dün geceden kaldığımın habercisi yanan midem
ve acıyan genzim
kötü bir günün habercisi gibiydi
karanlık bir geceden sonra
uyanılmayacak kadar bir kör dışarıyla
kötü bir sabahtı

önemsiz mutsuzluklar
gülüşler ve sövgüler
ve yeşil renkli göz yaşlarımla dolu
çok daha canlı olduğum gecenin aksine
kımıldamıyordum

"hiç bir şey istemiyorum
adını haykırmak
seni aramak
seni bulmak
yarım kalmış şiirlerimden birine daha başlamak
ve çürümeden gayrı
hepsi bu"

böyle dedim
yüzünden bir damla yaş düştü
yağmur bastırdı

”Fikret Kızılok gibi yana yana
Rumeli İşkembecisini aradığın
izmariti bol sokaklarında
evlerinde bu kentin
kaybettiğin yerde yani
ara beni” dedin

“Kuğulu Park’ta sokak lambasının altında şekillenen yamalı hayalime
kaybolan fotoğraflarıma sor beni” diye ekledin

ve gittin

derken kan ter içinde uyanmışım
 
     Beğenin    
Ayrılıklar Aşka Dairdir
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
AYRILIKLAR AŞKA DAİRDİR…

”sevgili
seninle bir pergel gibiyiz
iki başımız var
bir tek bedenimiz
ne kadar dönersen döneyim çevrende
er geç baş başa verecek değil miyiz”
Ömer Hayam

AYRILIKLAR AŞKA DAİRDİR…

herkesin kendi kaderini kovalamakla meşgul olduğu bir zamandı
bütün şehir birbirine benzerdi
uzak diyarlardaydın
nisan yağmurlarıyla çıkıp gelmiştin
bir gül yaprağı gibiydi ipeksi tenin
yavaşça elini elime tutuşturmuştun
gözlerimi gözlerine hapsetmiştim
yüreğime işlemişti sesin soluğun
gözlerin gözlerimdeyken
gözlerine değil
o gözlerin gördüğüne vurulmuştum ben
Tanrısal olduğu söylenen olanca yalnızlığımla
senin hiç haberin olmadan
böylece başlamıştı
bir çocuk saflığında sevmiştim seni
aşk olmuştum kendimce dudaklarında
ve en güzel sevdaları
en büyük acıları bırakacaktın kollarıma
bilemezdin

hava erken kararmıştı
susmuştu ve akşamı beklemişti gözlerim
yorgun güneş çoktan kızıllaşmış
ve alacakaranlık basmıştı
kuru bir yaprağı dalından düşürecek esintili bir yaz akşamıydı
uzak seslerin geliyordu derinlerden
elimi uzatsam tutacak kadar yakındın
gözlerine bakmaya
gözlerinle konuşmaya hasrettim
sana dokunmak evreni avuçlarımın arasına almak gibi bir şeydi
yokluğun canımı acıtırdı
en büyük korkumdu sensizlik
ve korkularıyla yüzleşen cesur bir insan değildim
anlamıyordun

ay dolunaydı o gece
gökteki yıldızların meze yapıldığı
yeni konulmuş bir kadeh rakı kadehiydim dosthanelerde
bütün benliğimle sana delice aşık olduğum söylenirdi
ki öyleydim
dedim ya ilk gördüğümde sevmiştim seni
saçların fırtınadan dağınıktı
kıyametler kopmuştu yüreğimde
ve daha sonra bütün gece düşünmüştüm
benzersiz olduğun için mi güzeldin
yoksa güzel olduğun için mi benzersizdin
konuşmadan
dinlemeden
söylemeden
seni anlıyordum
biliyordun
 
     Beğenin    
Tırnak Arası Kelimeler
ŞİİR | © Yazan Ayavar Cem KEÇE | Yayın Mart 2008
ŞİİR: TIRNAK ARASI KELİMELER

“her şeyi geride bırakmak zorunda kalmak ne kadar acı
yine o akşam ki gidişinde olduğu gibi
kafeste kuş gibi
çarpmak istiyorum odanın duvarlarına kanatlarımı”

TIRNAK ARASI KELİMELER

yoksulluğun tam ortasında
“gel” demeni bekleyemeden
sana gelmiştim
söylemek çok zor olsa da
“kal” diye haykırmanı
“biraz daha kal”
“gitme” demeni beklemiştim
demedin oysa
hatta ardına bakıp kıyametler koparmanı da beklemiştim
gözlerin buğulu
susmakla konuşmak arası bir şekle bürünüp
“sevmeyi becerdiğim anlarda senin kadar sevemedim”
“her şey güzeldi”
“denedik başaramadık”
“ama...” dedin sadece
bu son cümle oldu dudaklarından dökülen
ama’dan sonrasını söylemek çok zordu
yutkunup kaldın
sustun bir zaman
devrildi bir dağ bir başka dağın sırtına
“keşke bitmese” dedim içimden
bakışmadan
konuşmadan
beni bana verdiklerini düşünmeden
çekip gittin
bu kolay olanıydı
bunu seçtin
söz vermiştin bana
verdiğin en büyük sözdü
ne olursa olsun yılmayacaktık
inanamadığım
inanmayı bir kez bile düşünmediğim bir çok şeye inandırmıştın beni
oysa yaptığın çekip gitmek oldu

“kal” demek neden bu kadar zordu
tek bir kelimenin ardında neden bu kadar ağır yük vardı
soruların anlamı yoktu artık o zaman diliminde
söylediğim her tırnak arası kelimeyi fırlatıp atarcasına boşluğa
öyle soğuk
öyle yalandın
öylece kala kaldım
gücüm olsaydı da sana aşkımı tekrar anlatabilseydim
çıkmaz yollara yöneldin
farklı mevsimlerin farklı zamanlarını seviyorduk sanki
bu kadar bize yabancı
bu kadar kolay olmamalıydı
duygularımızın bir anlamı olmalıydı
soyka yüreğimdeki gül bahçesinin bir anlamı olmalıydı
sağanak yağmalıydı
yanakların ıslanmalıydı
savaşmalıydık
savunmalıydık sevgimizi
o kocaman yüreğin dağları devirmeliydi
“vazgeçemem”
“vazgeçmem” demeliydin
işte duymayı en çok istediğim
ve en çok ihtiyacım olan kelimelerdi bunlar

senden gelecek tek bir haberi beklerken
yüreğim parçalanırcasına ağladım
bir hüzün adası olmuştu bedenim yüreğim
çok acı çektim
özlem şarkılarını ezberledim
her gece karanlığa dikip gözlerimi
kimini bağıra çağıra kimini fısıltıyla defalarca söyledim

“dudağında son bir türkü gül pembe
hala hep seni çağırır
hala hep seni söyler”

gidişin değil
belki bir umutla dönersin diye beklemek öldürdü beni
mevsimler bir bir değişti
senin özleminle sırılsıklamdım her mevsim
dökülen yaprakların yerini yeni yapraklar aldı
bir baştan bir başa sökülmüş yüreğimde ki hazan mevsimi hiç değişmedi
bekleyişimin öyküsünü kimselere anlatamadım
sağnak yağmurlar kesildi
sonunda içimi dağlayan gururuma yenik düştüm
doğru yada yanlış bir karar almalıydım
“ben sevdim”
“ben çok sevdim” dedim
“sevdamı kaybettim hükümsüzdür”
“bir masaldı yaşadıklarım”
“yaşamadın say” dedim
“gönderme beni” diyemedim
“beni bırakma” da diyemezdim
hakkım yoktu
tek kelime edemezdim
çok geç anladım

bencildin

her şeyi geride bırakmak zorunda kalmak ne kadar acıydı
yine o akşam ki gidişinde olduğu gibi
kafeste kuş gibi
çarpmak istedim odanın duvarlarına kanatlarımı

çok kanadım

başka bir yol olmadığını bilmek
ayrılığın kendisinden de çok acı vermişti bana
yüreğimdeki tüm gülleri soldurdun
susmuştum

yaşadıklarımızı anlatan
ve yüreğini kanatacak şiirimin sonunda
itiraf etmek gerekirse
“kal” deseydin
kalırdım

anlamadın

yordu beni bu şiir
kısaca
bir Mecnun'dum
ama Leyla'm yoktu
 
     Beğenin    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

18:46
Top