2007'den Bugüne 83,544 Tavsiye, 26,244 Uzman ve 18,630 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Işık
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Bir süredir karanlıkta duran adam, etrafını görebilmek için ışığı açtı. Işık birden tüm parlaklığıyla odaya dolunca, adamın gözleri acıdı. Gözlerini açamıyordu.

Gözlerinin odada oluşan bu yeni aydınlığa alışıp etrafı kolaçan edebilmesi için zaman gerekiyordu. Kapalı olan gözlerini ara ara aralayan adam gözlerinin aydınlığa alışıp alışmadığını kontrol ediyordu ama ne zaman bir cesaret gözünü biraz daha fazla açmaya kalksa canı yanıyordu.

Aydınlığı istiyordu adam, istemiyor değildi. Takıldığı konu, aydınlığın şu an canını acıtıyor olmasıydı. Biliyordu, çok az daha beklese alışacağını, etrafına doya doya göz atacağını. İstediğine ulaşmak için ille de kurban vermesi, acı çekmesi mi gerekiyordu? Çektiği çile kazandıklarını değerli mi kılacaktı?

Adam tam gözleri alışmak üzere iken aydınlığa, kızdı ışığa. İstemedi onu. Işığın ona verdiği acı, ışığı daha değerli kılmadı ve adam ışığı kapattı.
 
     Beğenin    
Sürgün
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Kral babası tarafından sürgüne gönderilen prens, ülkenin uzak kıyılarına yakın bir kayalığa çıktı. Kayalığı gözüne kestiren sürgün prens burada yaşamaya karar verdi.

Burada yaşayacaktı, orası kesindi ama sürgün de olsa bir prensti ve çıplak bir adacığın üzerinde yaşayamazdı. Bir kale inşa edilmeliydi. Tek başına olmasına aldırış etmedi ve kendisini dışarıdan koruyacak olan kaleyi kayalığın üzerine inşa etmeye başladı. Aslında kendine itiraf edemiyordu fakat kale onu hiçbir şeyden korumayacaktı. Sadece dışarıdan bakıldığında burada soylu birisinin yaşadığını gösterecekti ele güne. Fakat ülkenin bu uzak kısmında kimsenin de umurunda olmayacaktı.

Sürgün prens kaleyi tamamladı ve içinde yaşamaya başladı. İlk kışı çok fırtınalıydı. Dev dalgalar kalenin duvarlarını acımasızca dövüyorlardı. Sanki önlerine çıkan bir engelmişçesine davranıyorlardı kaleye. Tüm bunlara rağmen kale tüm gururuyla onlara dayanıyordu. Etkilenmemiş gibi gözüküyordu. Hala gereğinden fazla ihtişamlıydı, sanki denize meydan okuyordu.

Sonra bir gün kale dayanamadı fırtınalara ve yıkıldı. Kaleyi yıkan fırtınaların sürekliliğiydi. Kış başladığından beri bir rahat yüzü göstermemişti. Kalenin yıkıntıları arasında kalan sürgün prens kendini çaresiz hissediyordu.
 
     Beğenin    
Nem
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Ormanda kaybolmuş bu umutsuz adam, karanlığın çökmesiyle artık iyiden iyiye korkar olmuştu. Ne zamandır dolandığını bilmiyordu. Nerede olduğunu bilmiyordu, etrafta ağaçlar vardı. Burası bir orman olmalıydı. Hava kararmıştı. Eğer bir şey yapacaksa bile şu an geç kalmış sayılırdı. Etrafını göremezdi.

Hava kararmadan evvel keşke yönünü tayin etmek için bir şeyler yapsaydı. Ağaçların yosunlu tarafına bakmak gibi… Derken aklına kutup yıldızına bakmak geldi yönünü bulmak için. Yukarı baktı. Ağaçların kasveti gökyüzünü göstermiyordu. Engeldi. İç geçirerek bir ağacın dibine çöktü adam. Şu durumuyla ilgili elinden gelen bir şey olmadığını hissediyordu.

Üzerinde hissettiği ağırlık nemden mi kaynaklanıyordu, bunu söylemesi zordu. Nefes almak zorlaşıyordu gittikçe. Artık ne yapsa fayda etmeyecekti sanki. Kurtulamayacağını kabullenmek istemiyordu.

Koştu. Nefesi kesilene kadar koştu. Zaten üzerinde nemden olduğunu tahmin ettiği bir ağırlık vardı, fazla koşamadı aslında. Öne doğru eğilip elleriyle dizlerini tutmuş nefesinin düzelmesini bekliyordu. Kafasını kaldırdığında bir ışık gördü. Işığa doğru yürüdü. Gördüğü şey tüm bu kasvetli ormanın içinde gizli bir bahçe olmalıydı.

Adam gülümsedi.
 
     Beğenin    
Kenarda
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Sinema salonunda, film izlerken birden durdu adam ve filmi izleyen diğer insanları izlemeye başladı. Salondaki herkes pür dikkat perdeye yansıyanlara bakıyordu. Hani insanlar arada bir yabancılaşır içinde bulundukları duruma, o da öyle bir anın içindeydi şimdi.

Durdu ve düşündü. Şurada, şu kadar insan büyükçe –tahminen- beton bir kutunun içerisinde duvara yansıtılan bir ışık huzmesini izliyordu. Işık da yansıdığı yerde görüntüler oluşturuyordu.

Sonra döndü önüne ve film izlemeye devam etmeye çalıştı. Tekrardan filme yoğunlaşamadı. Arada bir salondaki insanlara tekrar tekrar seyre dalıyordu. Kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki.

Zaten huysuz ve mutsuz bir adamdı. Bazı anların ileride mutlu anılar olarak hatırlanacağını fark etse bile o anların tadını tam olarak çıkaramazdı. Vardı kafasında sürekli bir şey ve bu onu, o anın içine girmekten alıkoyuyordu. Bazen kendi hayatının içinde olamadığını düşünüyordu. Sanki yaşamıyormuş gibi. Kenarda duruyormuş gibi. Teğet geçiyormuş gibi. Sonra geçiyordu bu düşüncesi tabi.

On beş yaşındayken, yeni yeni delikanlı olmaya başlıyorken, bir gün durdu kendi kendine ve “hayatımın kadınının kâkülleri ve koyu kahverengi saçları olsun” dedi. Neden böyle bir şey istemişti, anlayamamıştı. Fakat bu isteği suyun altında nefessiz kaldığında bir soluk nefes alabilmek için suyun yüzeyine ok gibi fırlayan bir çaresiz gibi çıkmıştı içinden. En yakın arkadaşına bahsetmişti bu durumdan, ama fazla ilgisini çekmemişti arkadaşının.

Film izlemeye gelmişti bugün buraya, değil mi? Şu an filmi izleyemiyordu. Madem istediği buydu, insanları izleyeydi. Onu da yapamazdı. Yapamıyordu işte.
 
     Beğenin    
Köpek
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Balkonda sigarasını içen adam sokakta havlayan köpeklere bakıyordu. Sigaraya annesinin vefatından sonra başlamıştı. Ona sorsan neden başladın diye o aralar ne yapacağını bilemediğini söyler. Kocaman bir boşluk hissetmişti, çok büyük bir yokluk, eksiklik. Yapabileceği fazla da bir şey yoktu. Ne yapabilirdi? Sigaradan medet ummadı ama o aralar aklına yapabileceği başka bir şey gelmemişti.

Köpeklerden bir tanesi boş bir dükkânın camekânına düşen yansımasına doğru havlıyordu. Sanki onu korkutmak istermiş gibi.

Köpek hareket ediyor, dönüyor ve tekrar tekrar havlıyordu. Adam son nefesini alıp sigarasını söndürmesine rağmen köpeğe bakıyordu, sanki hayatının anlamını o köpeğe bakarak bulacakmış gibi.

Adam bir an için durdu. Kafasının içindeki sesleri duyabildiği nadir anlardan biriydi. Kendi iç sesini duyamayacak kadar meşgul olmayı seven birisiydi.

“Ya beni hep anlayacak ve her zaman –ne olursa olsun- sevecek olan tek kişi ile beraber olma şansımı kaçırdıysam” diye düşündü. Kendini bildi bileli böyle bir isteği vardı.

Camekandaki yansımasına havlayan köpek, yansımanın kendisine bir tehlike oluşturmadığını anlayınca yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı.
 
     Beğenin    
Pirinç
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
1. Uzak

Ölümü pek düşünmeyiz. Ölmeyecekmişiz gibi gelir bize. Kendimize yakıştıramadığımızdan, yakınlarımıza yakınlaştıramadığımızdan sanırım öleceğimizi ya da öleceklerini hiç düşünmeyiz. Düşüncesi geldiğinde ürperir, konuyu değiştirmeye çalışırız.

Hatırladığım ilk ölüm dedemin ölümüydü. Annemle babam gitmişlerdi cenazeye, kardeşimle beni evde bırakmışlardı. Daha küçük olduğumuz için başımıza komşunun gelinlik çağdaki kızını bırakmışlardı. Öğle yemeği vakti geldiğinde çorba yapmıştı bize. Annem herhalde çocuklar yayla çorbası sever diye tembihlemişti ona. Şimdi düşünüyorum o hengamede yine bizi düşünmüş. Komşu kızının yaptığı yayla çorbası değişikti. Değişik dediğim aslında içinde pirinç vardı. Annem yayla çorbasının bize pirinçsiz yapardı. Değişik gelmesine rağmen yemiştim o çorbayı. Başka çarem yokmuş gibi geldi. Herkes, annem gibi benim her istediğimi yapmazdı. Kardeşim için fark etmemişti, pirinçli de olsa hiç sesini çıkarmadan yedi çorbayı. Sanırım yeni durumlara benden daha kolay uyum sağlıyordu.

Hatırladığım ilk ölüm benim hayatıma değişiklik getirmişti. O gün ilk defa annemin yaptığından farklı bir yayla çorbası yemiştim. O günden sonra pirinçli yayla çorbası yiyen birisi oldum. Çok sonra lisedeyken öğrendim yayla çorbası zaten pirinçli yapılırmış. Annemin de hayatında değişiklikler oldu, mesela artık babası hayatta değildi. Tüm sorumluluğu omzunda hissediyordu. Kardeşleri küçüktü, anaannem ise tamamen dağılmış. Çünkü dedemin ölümü beklenmiyordu. Elli yaşında bir erkek küt diye kalpten giderse ardında birçok tamamlanması gereken iş bırakır. Kimsenin bu işlerin altına elini sokacağı yoktu. Annem aldı tüm sorumluluğu. Mutfağın balkonuna çöküp sigara içtiğini hatırlıyorum. Bize görünmemeye çalışırdı kötü örnek olmasın diye ama biz bilirdik.

Annem, dedemin ölümünden sonra doya doya ağlayamadı sanırım. Ağlayacak fırsatı yoktu. İki küçük çocuğu vardı, sonra delikanlılık çağındaki erkek kardeşi işten çıkarılmıştı. Araya tanıdık sokup fabrikaya işçi olarak aldırmalıydı. Babası ölmeyecekmiş sanıyordu annem. Yanılmıştı.

2. Yakın

Çok fazla değil birkaç gün önce Tunalı’da yürüyordum. Bir yere gitmem mi bir yere yetişmem mi ne gerek. Tuvaletim geldi. Temiz olur diye şık bir mekanın içine girdim. Garsonların garip bakışları içinde tuvalete doğru yöneldim. Tuvalet gayet şık tasarlanmıştı. Şık mekanın, şık müşterileri kendilerini değerli hissetsinler diye herhalde. Duvarlar koyu gri renkti ve spot lambalar vardı. Koyu renk aslında odaları boğucu yapar. Elektrikler gitse herhalde, tuvalette kesin bir karanlık olurdu. Kimse hiçbir şey göremez. Ama buranın kesin jenaratörü vardır. Elektriksiz kalmaz buralar. Karanlıkta kalmayacağından emin oldukları için duvarları bu kadar koyu bir renge boyamış olmalılar diye düşündüm.

Dalıp gitmiş elimi yıkarken bir tuvalet kabininden adam çıktı. İlkin bir şeyler mırıldandı anlamadım, sonra benimle konuştuğunu idrak ettim.

“Çok garip değil mi dedim” dedi “Yani hayat devam ediyor”. Verebildiğim ilk cevap nasıl yani oldu. “Eskiden buraya annemle gelirdik, dün işte gömdük yani defnettik… Öldü yani” dedi. Başın sağ olsun demek belki verilebilecek en iyi karşılıktı. Ben ne yapacağımı bilemedim. Musluğu tekrar açıp elimi suyun altına tuttum. “Kusura bakma, sana da öyle pat diye söylemiş oldum”. Konuşmak mı istiyordu? İç geçirdi adam. “Bir sigara verebilir misin?”. Verdim. Kendi çakmağıyla yaktı. “Burada içmek yasak değil mi?” diyebildim. “Annem öldü” diye cevapladı.

Hiçbir şey söylemeden çıktım. Yetişmem gereken yere de gitmedim. Eve döndüm.
 
     1 Beğeni    
Anahtar
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Adam kapıyı açmak için anahtarlığını çıkardı. Bu kapıyı hangi anahtarın açtığını bulmak için anahtarlığına baktı. Buydu. Kilide soktu anahtarı. Hareket etmiyordu ama. Zorladı, çevirmeye çalıştı. “Neden olmuyor” diye şaşırdı. Daha önce aynı anahtar ile bu kapıyı defalarca açmıştı.

Başka anahtardır herhalde. Öteki anahtarları da denedi. Hiçbiri kilide girmedi bile. İlk denediği anahtara tekrardan şans vermek istedi ama kapı yine açılmadı. Biraz zorlasa belki olur diye düşündü. Daha önce de kapının hemen açılmadığı olmuştu.

Bir süre sonra bu anahtarın artık bu kapıyı açmadığını idrak etti. Başka bir anahtar gerekiyordu.
 
     Beğenin    
Çim
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Yasak olan çimlerde yürümeyi kafasına koyan adam artık çimlere doğru yönelecekti. Her gün bu çimlerin üzerinde adım atmayı düşlüyordu.

O gün rüyalarından uyanan adam o çimlerde yürümesine gerçekten engel olanın ne olduğunu düşünmeye başladı. İlk hatıralarından biri geldi aklına. Hayal meyal bir anıda yüzünü anımsayamadığı birisi ona “oraya gitme” diyordu. Ömrünün geri kalanında da kendisine bu söyleneni ince ince işlemiş olmalıydı. Neticesinde bu yasak kafasına artık iyice oturmuştu. Belliydi. Oraya gidilmezdi.

Sanki bir ip bağlanmıştı beline ve onu geriye çekiyordu. Gitmeye niyetlense gidemeyecekti. İpin uzandığı yere kadar yürüyüp orada kalacaktı. Hızlıca koşup ipi de koparsaydı sonrasında geri dönemezdi.

Sonunda kendine geldi ve belinde bağlı sandığı ipin aslında var olmadığına aydı. “Giderim” diye düşündü. Giderim ve o çimlerin üzerinde istediğin gibi koşarım.

Şimdi de buradaydı. Güneş tepesinde değil arkasındaydı. Artık rahatça adım atmaya başlayabilirdi. Ama başlamadı. Hayallerinde hep nefesi kesilene kadar koşmak vardı. Buraya gelirken de niyeti oydu. Belinde ip yoktu ve bunu da biliyordu. Fakat anlayamadığı bir şekilde o ipin varlığını hissediyordu.

Kendi kendisine “İp yok. İstediğim gibi gidebilirim” diye fısıldadı. İlk adımını attı. Yok, o ip yok… İkinci adımını attı. Belimde bağlı değil… Adımlarını sıklaştırması gerekiyordu kendini koşuyor kabul edebilmesi için. Gidebilirim… Attığı adımların arkası geliyordu.

Hayallerindeki gibi koşamasa da çimlerin üzerinde bir şekilde ilerlemeye başlamıştı.
 
     Beğenin    
Doyamadı
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Kasım 2017
Doyamadı
Yemeye doyulur mu?

Doyamadı
Şöhrete doyulur mu?

Doyamadı paraya pula
Hana kervana doyulur mu?

Doyamadı sevgiye aşka
Aşka doyulur mu?

Aşka doyamadı aşık

Sonunda
Aç öldü hepsi…


13 09 2017, İstanbul
 
     1 Beğeni    
Bildin mi?
ŞİİR | © Yazan Osman İLHAN | Yayın Kasım 2017
Bildin mi?
Tam hayatın ortasından geçeni
Bir gölge, siyah bir kuğu
Adımları eğilsen görülecek
Nefesi yaşamın aynasında kalan buğu
Silik, lekeli o son anı

Bildin mi adını?
Biraz hüzün, sonra yaşam sevinci
Karmakarışık tadı damağında
Sanki özlem gibi
Acısı göğsündeki sigara yanığı

Bildin mi?
Bir ucu zamana takılmış
Saçının beyazında görebildin mi
Kırışan tenindeki çıtırdayan yaprağı
Yavaşlayan adımlarındaki yorgunluğu
Küfrün yakıştığı olgunluğu
Bir iç çeksen kainatı yutacak sanki

Bildin mi bende olanı
Birazı delilik birazı çocukluk
Aşk mı adı ne
Karışık yine işte, herneyse
Aklımda kalbimde olan yine çok soğuk

Osman İLHAN
 
     5 Beğeni    
Tuhaf Bir Tesadüf
ÖYKÜ | © Yazan Mesut Güney YILMAZ | Yayın Kasım 2017
Neden yürüdüğüme anlam veremediğim bir patikanın sonuna vardığımda, ayaklarımın beni buraya nasıl olur da hiç sorgulamadan getirdiğini şaşkınlıkla düşünüyordum. Bu tuhaf şaşkınlığımı gidermek için her şeyin en başına, yolun da en başına dönmeliyim. Ama ne mümkün… Bacaklarımın tüm kuvveti çekilmiş sanki, eklemlerimden sızlıyor. Sanırım kilometrelerce yürüdüm. En azından öyle tahmin ediyorum. Sıcaktan ıpıslak olan koltukaltımı arada bir kaşıyor, ne kadar terlediğimi, yürüdüğüm yolun mesafesiyle ölçüyordum. Bana bunca yolu yayvanca ve umarsızca yürüten anneannemin hipermetrop gözleriyle baktığı kahve fincanında gördüğü esrarengiz, sonu gelmeyen kötülük habercisi simgeler ve şekillerdi. Ne olurdu sanki hayra yorsaydı o ucube şekilleri. Belki de şimdi terk edilmiş bir ada olmayacaktım. Ada mı dedim? Adam diyecektim aslında. Böylesine sefil bir yaşam sürdüren, arkadaşlarıyla, sevdiği kadınla beraberken her zaman ikircikli, densiz ve bir hayalet gibi varlığından bazen kimsenin haberdar olmadığı ama çok sonra aniden çıkıp gelebilecek kötü bir havadis gibi iç karartan bir adam için “ada” çok yüklü ve şatafatlı bir kelimeydi.
Yine anneanneme dönelim. Birkaç yoldan bahsetmişti bir keresinde. Ucu nereye varıyor diye sormuştum. “Karanlık, göremiyorum o kadarını,” demişti. Aklına uyduracak bir şey mi gelmemişti yoksa anneannem gerçekten gelecekten haber veren o tuhaf insanlardan mıydı, bilmiyorum. Anneannem derisinin altındaki kemik yığınıyla tutup düşmesin diye parmaklarının arasına sıkıştırdığı fincanı (bu takımı rahmetli annem almıştı, bir tanesi kırık ama hâlâ atamadım) gözlerinden uzak tutup anlatmıştı tekrar, o an gülüp geçeceğim ama gerçekliğine çok sonra yana yakıla inandığım yazgımı. O da bir kadındı ama Necla’dan bahsederken bir erkek gibi konuşuyor, Necla’nın başka gezegenden gelmiş zararlı bir yaratık olduğunu ima ediyordu. Necla benim karım bu arada. Yanlış söyledim. Eski karım. Onu eskitmedim gerçi ama. Her neyse. Gittikçe terleyen bacaklarım ve üstündeki kıllar bedenimden koparcasına çekiliyordu. Necla aklıma her geldiğinde böyle oluyordu. Kalbim sıkışıyor, durduğum yerde yıkılıp yere düşüverecekmişim gibi oluyordu. Biraz daha yürüdüm. Bu kadın beni neden terk etsin ki? Yürüyecek çok yolum kaldı mı, bilmiyorum. Baş ve işaret parmağım birbirine her değdiğinde öylece yapışıp kalacakmış gibi hissediyorum. Farkında olmadan bir ağacın reçinesine mi çarptı elim? Bu hisle yürümek bana o kadar ağır geliyor ki. Necla başka bir herifle mi görüşüyor acaba? “Herif” mi dedim? Anneannem bu kelimeyi çok kullanırdı. Onun gibi konuşmaya, onun gibi düşünmeye başlıyorum sanırım. Eğer başka bir herif varsa onu öldürebilirim. Bunu da yapabileceğimi sanmıyorum. Elimi cebimden çıkarıp parmaklarımdaki yapışkan şeyin ne olduğuna bakmaya eriniyorum. Eve de gitmek istemiyorum. Aynı teraneler kapıyı açar açmaz karşılayacak beni, biliyorum. Kahvaltı yaptığımız plastik masa, mutfaktaki çaydanlık ve sararmış perdeler, seviştiğimiz yatak odasındaki nevresimler. Terliyken sevişmiyordu benimle Necla. Çocuklarımız da olamadı bizim. Belki de çocuğumuzun olmasını bu yüzden istemiyordu. Aklında gitmek, terk etmek fikri vardı demek ki.
Aklımda cevabını veremediğim sorularla devam ettim adım atmaya. Adım attıkça uzaklaşıyordum sanki benden. Gevşetilmiş bir yakada salınan düzensiz bir kravat gibi hissettim bir an. Anneannem geldi aklıma, sonra da onun kızı. Annem ölmeden birkaç ay önce demişti “O kız sana yaramaz,” diye. Aynı şeyi babaannem de babama söylemişti. O sıralarda annemi dinlemiyordum, çünkü Necla’yla öpüşmek, sıcak ve hafif naftalin kokan göğüslerine dokunmak benim için dünyanın en son vazgeçilecek şeyiydi. Dudağının kenarındaki yanık izine takılmadan onunla saatlerce öpüşüyordum. Çocukken bunun hayalini kurmuştum çünkü. Biri olursa hayatımda, onunla saatlerce öpüşmek için söz vermiştim kendime. O an Necla’nın beni bir başkasıyla aldattığını öğrensem bile onunla sevişmeye, öpüşmeye devam ederdim. Çok rezilce bir durum değil mi? Biliyorum. Ben de bazen kendime küfürler savuruyorum. Özellikle yalnız kaldığım zamanlarda. Terleyen kulak arkamı yapışkan parmaklarımla siliyorum. Bu güneşin altında yürüsem ne olur yürümesem ne olur. Necla’nın görüştüğü “herif” benden yakışıklı olsa bari. Değilse çok gülerim. Ağlarım sonra, eğer daha yakışıklıysa.
Ben anneannem, annem ve Necla’nın arasında gidip gelen bir bumerang gibiyim. Kimden darbe yesem tekrar ona dönüyorum. Bu üç kadının etrafında dönen hayatım, gördüğüm rüyalar, anneannemin eline fincanı alırkenki gudubet görüntüsü, annemin ani ölümü ve Necla’nın beni terk edişi. Hepsinin ben sekiz yaşına gelsem de silinmeyen görüntüleri, biliyorum ki yalnızlığıma ortak olacak. Ama yok, annem gitmişti zaten. Anneannemi de kaybedecektim birkaç yıl içinde. Ama Necla… Bana dönmesi için elimden gelen her şeyi yapmalıyım. Eğer Necla’yı döndüremezsem münzevi bir yaşamım olacak. Kuru bir yaprak misali, bir süre oradan oraya savrulacağım. En sonunda en ince yerlerimden kırılıp rüzgârda dağılacağım, tıpkı annem gibi, tıpkı birkaç yıl sonra dağılıp gidecek olan anneannem gibi. Necla’nın terk edişinin sebebi anneannemin kahve fallarıydı. Artık buna şiddetli bir biçimde inanmaya başlamıştım. Zamanında “gece sakız çiğneme, ölülerin kemiklerini ezersin, merdivenin altından geçme, gece tırnak kesme, küçük çocukların üstünden atlama, kısa kalırlar” nevinden yersiz, pörsümüş tavsiyelerine kulak verdiğim için, özellikle çocuk yaşlarda telaşlı, kendini sürekli kontrol etmeye çalışan, “aman şunu yapmayayım, aman anneannem bunu demişti” deyip kendimden mütereddit bir insan yaratmıştım. Ağzı da, burnu da ben kokuyordu bu insanın. Ne insan ama! Terk edilip incitilen bir insan…
Yüzümün harelenmeye başladığını hissettiğim anda durdum. Arkama bakmayı akıl edemedim önce. Sonra içimden bir his arkama bakmam gerektiğini söyledi. Bu his beni muhtelif zamanlarda yakalayan, birinin bana baktığını düşündüğüm hisle aynıydı. Tok bir sesle “arkana bak!” dedi. Emir gibiydi. Durdum ve baktım arkama. Ne kadar az yürümüşüm oysa dedim kendime. Bizim mahalleden birkaç sokak yürümüşüm. Oysa düşündüklerim ve hissettiklerime bakılırsa, dünyanın etrafında bir tur atmışım gibi geliyordu. Fakat içimdeki tok ses (ben o sırada içimden gelen sesle çok güzel şarkılar söylenebileceğini de düşünüyordum) ne kadar yol gittiğime odaklanmamıştı. Daha dikkatlice baktım arkama. Yaklaşmakta olan siyah bir araba gördüm. Refleksle hemen yolun kenarına geçtim. Ah, o kadar sıcak ki. Araba gittikçe hızlanıyordu, içindekileri seçmeye çalıştım. Bu esnada plakanın bu şehre ait olmadığına takıldı gözüm. Bu esnada beni geçecek kadar yaklaşmıştı araba. Önde yüzünü daha önce hiç görmediğim bir adam ve yanında yüzüne her gün yeniden âşık olduğum, tenini her gece sevdiğim kadın Necla. Gözlerimi kıstım, Necla yanımdan usulca geçiverdi. Başı eğikti. Kimdi bu, diye soramadım. Sorsam cevap mı verirdi sanki? Kulağımın arkasında oluşup çıkmayan sakallarımdan süzülerek boynuma inen ter damlasının ılıklığını hissettim. Allah’ım! Necla’ydı bu. Hep hayalini kurup ürpermiştim, bir gün onu başkasıyla görebilir miyim diye. Düşünmüş ama o kadar da felâket bir durum olmadığına kanaat getirmiştim. Ama öyle değilmiş. Necla’yı, saatlerce öpüştüğüm, bedenini sevmekten bıkmadığım Necla’yı başkasıyla gördüm. Ahh, keşke görebilseydim adamın suratını. Tüküreceğimden değil, kıyaslama yapmak için. Gerçi önemi kalmadı artık. Neyse dedim kendi kendime. Ben de başka birini bulur, ekseriya Necla’nın geçip dolaştığı yerlerin birinde, bir günlük kiraladığım siyah bir arabayla Necla’nın önünden geçerim. Bu sayede intikam almış olurum. O da bakar bana ve yanımdakine. Üzülür, neler kaybettiğini anlar. Ne kaybedecekmiş. Hiçbir bok kaybedemez. Günlük kiraladığım arabayı mı kıskanacak yoksa henüz onun yerine koyamadığım güzel (olmasından şüpheliyim), seksi (en az Necla kadar) ve akıllı (Necla cin gibiydi) bir kadını mı kıskanacak? Kıskanılacak neye sahibim ki ben? Tek suçum safça sevmek. Suç deyince aklıma arabesk şarkılar geldi. Sevmesem de yapamam. Oturup soluklansam keşke… Her tarafım su oldu.
Arabanın yolda çizdiği kavis ortalığı toz duman etmişti. Bu tozun şiddetine göre neler yapabilecekleri geldi aklıma. Sonra Necla ve onun yeni aşığını düşünmekten vazgeçtim. Hayat böyle devam edemezdi. Anneannemle de devam edemezdi. Derken, yürüdüğüm yoldan başka bir sokağa saptım. Yeni açılan bir mekâna ilişti gözüm. “Kahve falı bakılır” yazıyordu cama asılan yazıda. Ne kahveymiş ama. Kötü havadisleri duymaya bu kadar mı gönüllüydü bu insanlar? Böylesine müptezel bir hayata beni inandıran o absürt, çağrışımsız simgelerdi. Nasıl bir ülke olduk, diye sordum kendi kendime. Oysa ilgim yoktur devlet, ülke meseleleriyle. Yanımda bomba patlayıverse bunu kimin üstleneceğini merak etmem, kaç kişinin öldüğünü, kimin ne dediğini duymam bile. Şimdi gelmiş kahve falı furyasını eleştiriyorum. Somurtarak geçtim mekânın önünden. O kadar hızlı ve hararetli bir biçimde yürümüşüm ki evin önüne vardığımın farkında bile değilim. Geriye baktım, meğersem bu kahve falı bakan mekân, komşumuz Süleyman Abi’nin evinin altındaki dükkânda açılmış. Evimde durmadan kahveler pişiriliyor ve fal bakılıyor, dışarıya adımımı attığımda her yerde kahve kokusu ve kadere meydan okuyan bir falcı ordusu. Ne yapacağım şimdi? Dönüp dolaşıp aynı yere gelmişim. Necla bir keresinde, beni terk etmeden birkaç gün öncesinde “Sen korkağın tekisin,” demişti. “Kabuğundan çıkamıyorsun, hiçbir şey yaptığın yok, düzüşmekten başka,” demişti. Şimdi daha iyi anlıyorum sanırım. Evden çıkıp yürümüş, yine evime gelmiştim. Kaderim buydu benim: Anneannemle, bu mahalleyle yaşamak. Oturdum evin önündeki kaldırıma. Taşın soğukluğunu aşıladım vücuduma. Her tarafım buz tutmuş. Geçip giden bütün araçları siyah görüyorum, her uzun saçlı kadını Necla’ya benzetiyorum.


MESUT GÜNEY YILMAZ
 
     4 Beğeni    
Romantik Aşıklara
ŞİİR | © Yazan Osman İLHAN | Yayın Ekim 2017
Yine mi çaldın kapımı sevgiliye özlemim
Gel otur şöyle köşe başına
Doldur sende bir kadeh günaha inat
Bırak eritsin zehri mey olup acılar
Dirhem dirhem dökülsün dilinden pişmanlıklar

Özledim seni ey sevgili
Sen şimdi bilinmez diyarların masallarındasın
Kalbini hoş eden bir yarin gözlerindesin belki
Tenine benden yabancı ellerin sıcaklığı değdi belki
Sevişmelerin şehveti şarap olup yaktımı dilini
Yaktı belli
Suskunluğun beni unutuşundandır

Saçlarından yıldız toplayabilir mi onlar
Gözlerinde gecenin şavkını mühürleyebilirler mi
Dudaklarına ay düşmüş görebilirler mi
Göğsündeki anne şefkatini hissedebilir mi onlar
Seni zamanı durdurup da yaşayabilirler mi,
Benim gibi sevebilirler mi ey sevgili
Adını sayıklaya sayıklaya gecelerini haram ederler mi
Harap ederler mi köşkü peygamber insanlıklarını
Yapamazlar,
Onlar seni güzelliğinden öte sevemezler,
Onlar seni hak edemezler
Onlar seni hissedemezler

Özlemim sana,
Yolum sana, mekanım sana, aşım sana, gecemle gündüzüm sana,
Çığlığım sana, yakarışım sana,
Duam sana,
Efkarım sana,
Nefessiz kaldım, yaşamayı bağı et bana.

Ben sensiz diyarlarda viraneyim
Kayıp ellerde göçebeyim
Yerim yurdum sen
Uğruna can verdiğim vatanım sen
Vuslat sen, özlem sen
Akşam döndüğüm yuvam sen

Hasret kaldım çocuk gülüşlerine
Hasret kaldım gözlerinin yaşına, siyah kuğu olmuş kaşına, altın perisi saçına
Ben sana meftunken
Sen bana neden bu kadar yabancısın.

Ben hep o bildiğin aşık şair kalıcam
Satırlarımda seni sayıklayıp, yine küfür edicem ona buna
Çok da umrumdaymış gibi saçma insanların şakalarına gülücem
Yine her sabah çaya simiti katık edicem
Aynı şarabın rengine meyl edicem
Anlayacağın ben yine aynı yaşayacağım
Yine aynı sigaranın dumanında yakıcam gençliğimi
Gözlerimde senin adını saklayıp, ben aynı kadehin meyhinde yok olucam

Eğer bir gün dönmek istersen
Bil ki sultanıma sonuna kadar açık olacak
Fakir kalbimin pas tutmuş kapıları
Aşk pınarlarımdan bir çeşme can olmak için seni bekleyecek.
 
     5 Beğeni    
Bozcaadaya
ŞİİR | © Yazan Osman İLHAN | Yayın Ekim 2017
Aşık olsak,
Baksak gözlerimize bir Bozcaada gecesinde,
Mehtabı meze etsek,
Sarhoş olsak aynı buruk şarabın kadehinde,
Kaybolup gitsek ada kekiğinin kokusunda,
Yorulunca geceyi yorgan yapıp üzerimizde,
O terk edilmiş ada sahilinde,
Kıyıya vuran dalgalar olsa bedenlerimiz.

Bir asi nehir, bir deli rüzgar olup kavuşsak üzüm bağlarına sonra,
Ve ayakları çıplak çocukluğumuz büyüse o bağlarda tane tane.
 
     5 Beğeni    
Bu Karda Baharda
ÖYKÜ | © Yazan Özhan ÖZGÜN | Yayın Ekim 2017
Bu karda baharda diye başlıyor bu yazı … Sakın ha söz sanatı ya da kelime oyunu yaptığım sanılmasın, martın ortasına geldiğimiz halde (ki bugün martın 19’u) dışarıda kar yağıyor. “Bu karda baharda” sözcüğünü kullanmak istemediğim halde mecbur kalıyorum “bu karda baharda” demeye . Aslında bu yazı “bahar” yazısı olacaktı; içinde çiçeklerin açtığına, her yerin yemyeşil olduğuna, kırlara çıkıldığına, baharın yüreğimizin solmayan yanı olduğuna dair kelimeler olacaktı ama kar yağıyor işte, karın yağmasını kimse durduramıyor. Kar bahar ayında yağdığını anlamış olsa gerek yağmak için karanlığın çökmesini beklemiş, o da hoşnut değil bahar ayında yağmaktan…

Belki bu yağan yılın son karı, çocuklar yılın ilk karını karşılar gibi heyecanlı, karın artmasını ve yarın kartopu oynamayı istiyorlar. Yaşlılar soğuklar bitmedi mi diye şikayet edip karı eze eze evin yolunu tutuyor... Memurlar ödeyecekleri yakıt parasını nasıl denkleştireceklerini düşünüyorlar kara kara…

Bu karda baharda, Ankara Altındağ’da bir genç kız beyaz hayallere dalmış, hayal bu ya; beyaz atlı prensinin çıkıp gelmesini, onu uzaklara, belki de denizi olan bir şehre götürmesini düşlüyor, sobanın üstünde öylece duran çaydanlıktaki su gibi kızın yüreği, kaynıyor ama taşamıyor.

Bu karda baharda Mamak’lı Hüseyin yeni bir işe başlamış gözlerinin içi gülüyor. Araya arkadaşlarını koymuş bu işi bulmak için Kızılay’da "vergi iade zarfı" satıyor, vergi iade zarfı deyip geçmeyin araya adam koyulup bulunan bir iş bu ülkemizde, yaza doğru şeffaf askı,yara bandı işine de girdi mi hele Yükselde hediyelik eşya standı açacak parayı biriktirdi mi o zaman görün Hüseyin’i...Hüseyin’in işe başladığı günü beklemiş sanki kar, umutları gibi beyaz... Belki her gün yanından geçiyoruz ama hiç birimizin Hüseyin’in gözlerindeki ışıltıyı görmeye zamanı yok...

Bu saatte ve bu mevsimde Ankara’ya yerini ve zamanını şaşırmış bir kar yağıyor, ben içinde “kar” geçen şiirleri düşünüyorum ve sadece şu iki dize geliyor aklıma;

“Pencereden kar yerine kir geliyor
Kardelenler kar yerine kir deliyor”

Hafızamı zorluyorum ama boşuna, aklıma başka dize gelmiyor, zamansız yağan kar hafızamı dondurmuş, şiirin diğer dizelerini hatırlayayım diyorum o da olmuyor, şairin adı: o da yok, bu şiiri ne zaman nerede okumuşum veya kimden dinlemişim o da gelmiyor aklıma, aklımda bir tek bu iki dize ve martın ortasında yağan kar var…

Bu dizeler günümüzü açıklıyor sanki diyorum kendi kendime , karamsar olabilir ama bu şiir öyle ve aklıma gelen tek kar şiiri… şiirin devamını hatırlasam daha iyimser dizeler çıkacak belki ortaya ama aklımda kalanlar sadece bunlar ... Sonra şiire ve şairine hak veriyorum, her şey hızla kirleniyorsa “kar” ilk kirlenen olacak diyorum renginden dolayı...

Bu karda baharda Ankaranın yolları, caddeleri, çatıları, sokakları bembeyaz olmuş...

Kar baharda da yağsa, kirli de yağsa insanların umut büyütmesine engel olamıyor…
Bu karda baharda, insanlar bahara hazırlanıyor, kimi karda yürüyor, kimi pencereden karı izliyor, kimi karın yağdığından habersiz…

Bu karda baharda, insanlar yersiz yağan kara aldırmadan devam ediyor bembeyaz düşler görmeye….

Bu karda baharda…
___________________________________________
* Öteki Sosyal Hizmet Dergisinin 2. Sayısında Yayınlanmıştır.
 
     1 Beğeni    
İki Soru
ÖYKÜ | © Yazan Özhan ÖZGÜN | Yayın Ekim 2017
10 yaşındayım. Annem bana her zaman koskoca kız oldun hala oyuncak ayıyla oynuyorsun diyor. Ama o oyuncak değil ki benim arkadaşım “Susu”, ondan başka arkadaşım yok. Sadece Susu benimle oynuyor ve beni dinliyor. Beş yıldır annem ve arkadaşım Susu ile buradayız. Okulda öğrendim burası başkentmiş, kalenin arkasında ya da yüksekte olduğu için başkent demişler galiba.

Sokakta oynarken kimse beni oyununa almıyor. “Neden geldin buraya?” diyor çocuklar. Neden geldiğimi bende bilmiyorum. Susu’ya soruyorum neden geldik buraya o da bilmiyor. Geldiğim yerden aklımda kalanlar, geceleyin gökyüzünün aydınlanması ve ardından seslerin duyulması, annem korkma kızım bunlar fener alayı diyordu. Ama fener alayını izlemek için dışarı çıkan çocuklar eve dönemiyordu. Babam nerde ona ne oldu onu da bilmiyorum. En son gördüğümüzde “görüşürüz kızım” demişti. Ama sonra onu hiç göremedim.

Annem her gün takvime bir çizik atıyor. Gelecek yıl burada olmayacağız diyor. Neden gideceğiz, nereye gideceğiz onu da bilmiyorum. Susu da bilmiyor ben nereye gidersem benimle beraber geliyor.

Mülteci miyim ama mültecinin ne olduğunu bilmiyorum. Geçen hafta okulda beyaz saçlı, korkunç bakışlı, şişko bir adam gelmişti. Öğretmenimiz “çocuklar bu amca müfettiş size birkaç soru soracak” demişti. Sorduğu sorulara cevap verdim. Müfettiş amca bizimle beraber beslenme saatine kaldı. Müfettiş amca elimdeki poşeti görüp “nerede senin beslenme çantan?” diyince ben korkudan konuşamadım. Öğretmenimiz “müfettiş bey, o mülteci” demişti.

Bende o zaman öğrendim mülteci olduğumu, neydi bu mülteci eve gidene kadar bunu düşündüm. Mülteci beslenme çantası olmayan kişi miydi yoksa. Önce arkadaşım Susu’ya sordum, yüzüme baktı bir şey demedi. Anneme sorduğumda “kızım büyüyünce öğrenirsin” diye cevap verdi. Peki, “anne sen mülteci misin?” diye sorduğumda takvime bakıp sustu.

Neden buraya geldiğimi, gelecek yıl neden gideceğimi de bilmiyorum. Annemin neden çok konuşmadığını, babamın nerede olduğunu bilmiyorum. Neden beslenme çantamın olmadığını hiç bilmiyorum. Susu da bir şey bilmiyor. Bildiğim tek şey mülteci olduğum ama neden mülteci diyorlar onu bilmiyorum.

Annem büyüyünce anlarsın demişti. Siz büyükler belki biliyorsunuzdur. Size sadece iki sorum olacak, biliyorsanız lütfen söyleyin de ben ve arkadaşım Susu öğrenelim;

Nedir bu mülteci?

Ve ben neden mülteciyim?
 
     Beğenin    
Yaratıcıdır Bazen Mutsuzluk
ÖYKÜ | © Yazan Hira Selma KALKAN | Yayın Eylül 2017
Yoğun, yapışkan bir yaz günü poliklinikte elli hasta bakmış, bir şey yapamamış olmaktan , aynı döngüyü tekrarlamaktan umutsuzluğa sürükleniyordum. Beynim kazan olmuştu , yorgundum Kendimi klozet gibi hissediyordum. Son hasta içeri girdi. Otuzbeş yaşlarında , başındaki eşarbı çene altından bağlanmış, renkli bir entari giymiş, güleç yüzlü , çakır gözleri pırıl pırıl ufak tefek bir kadın. “Arkadaşım da girebilir mi” diye sordu çekingence. “Buyurun” dedim


Nerden başlayacağını bilemediğini söyledi mahçup bir ifadeyle. “Baştan anlat” dedi arkadaşı. “Doktor anlayacaktır” .

Arkadaşından yardım umar gibi baktı. Arkadaşı ben çıkayım en iyisi sen anlat diyerek odadan çıktı.

“Tek arkadaşım o , hatta buraya gelmemi o önerdi” dedi. Yutkundu. “Doktor hanım ben kocamdan ayrıldım yedi yıl önce, üç çocuğum var.” Durdu bana baktı. Başımı sallayıp gülümsedim.


“Adam hem içer hem döverdi hem de işgüç bilmezdi. Ayrılmak istedim ailem destek vermedi. Kocandır , katlanacaksın dedi. İyi de ne kocalığını ne babalığını gördüm , niye taşıyayım bu adamı. Karşı apartmanın merdivenlerini silmeye başladım ilkin. Biraz para biriktirip bir göz oda tuttum. En küçük çocuğum bir yaşındaydı. Sırtıma sarıp temizliğe giderdim. Ayrıldım kocadan , bir göz odada duruyordum ama çocuklarımla huzurluydum. Başımı kaldırıp kimsenin gözüne bakmadım. Buralarda yalnız, boşanmış bir kadının işi zordur. Kimse destek olmaz bir de eksik arar, üstüne çullanmak için zaman kollar. Kadınlığımı unuttum zati, çalışıp çocukları büyütmekti tek derdim. “


Buraya kadar hikaye çok güzeldi. Güneydoğu’nun bu kasabasında üç çocuklu bir kadının kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi beni heyecanlandırdı. Bir çok hasta , kocadan benzer sorunları dile getirip nasıl adam ederiz diye danışırken , ayrılmanın “a” sı bile akıllarından geçmezken, yahut başka bir seçenek düşünmezken , bu kadın yedi yıldır mücadele veriyordu. Off hep aynı hikaye deyip çaresizlik hissettiren ve bir türlü kendi başlarına yol bulamayan kadınlardan mutsuzluk hikayesi dinleyip, bir adım yol alamazken , bu kadın ne güzel şeyler söylüyordu. Çalışmanın değil de çaresizliğin , umutsuzluğun öyküsünü anlatanların bıraktığı yorgunluktu üzerimdeki. Günün son hastası başka bir yol çizerek yorgunluğumu aldı. Rahat rahat dinledim O’nu , uzun uzun. O da anlattıkça anlattı. Önce çekingendi , onaylanmayacağı endişesi yaşıyordu , zira kendisini kimse onaylamamıştı , yalnız hissediyordu. Yargısız ve dinlemeye açık birini bulunca rahatladı ve ayrıntıları anlatmaya başladı. Bu hikayeden güzel bişey çıkacağını sanıyordum.


“Yedi yıl böyle yalnız başıma çalıştım , şimdi lokantada düzenli bir işim ve maaşım var. Gördüğünüz arkadaşım dışında kimseyle doğru düzgün görüşmedim. Sonra onunla tanıştım.”

Aha!…hikaye şimdi başlıyordu…


“Benimle konuşmak için çok uğraştı, ilk defa onun gözüne baktım. Bir yandan suçlu hissediyordum kendimi bir yandan da ona bakmaktan, onu görmekten kendim alamıyordum. Sen annesin, çocuklarından başkasını düşünemezsin diyordum ,oysa onunla ilk defa kendimi güzel hissettim, ilk defa kendimi kadın hissettim, ilk defa aşık oldum.”


Yüzündeki kocaman gülümseme benim gülümsememle buluştu. Gözlerimin içine içine bakarak konuşuyordu artık. Aşkı anlatıyordu , çok mutlu olduğunu söylüyordu. Mutluluk bulaşıcıydı , poliklinik odasına yayıldı. Yorgunluğumu aldı. Hastane boşaldı nerdeyse, bizse konuşmaya devam ettik. Sırf mutsuz olunca değil mutlu olunca da psikiyatriste gelen varmış demek. Hala niye geldiğini anlamamıştım. Merakla öykünün devamını bekliyordum. Suçlu hissedecek birşey olmadığını, bu duyguların ne güzel olduğunu ona söyledikçe o da rahatça anlattı durdu. Onay bekliyordu ve onay almıştı. Onaylanmamın rahatlığı ile daha derinleşti konuşma.


“Mutlu olmaktan huzursuzluk duyulur mu doktor hanım? Ben mutlu olduğum için huzursuz oldum. Mutlu olmak yasakmış gibi…”


Evet bu coğrafyada mutlu olmak yasaktı. “Çok gülme ağlarsın” diye büyütülen bir toplum , biraz sonra ağlayacağını düşünerek gülmeye doyamıyordu. Oysa boşverseydi biraz sonrayı …Acı ,mutsuzluk , huzursuzluk olacaktı zaten de o anın mutluluğuna huzuruna niye bırakamıyorduk kendimizi. Nasıl bir suçlulukla yaşatılıyorduk. Mutlu olmaktan nasıl korkuyorduk. Kem göz diyorduk, ardından ağlarsın diyorduk , mutluluğu yasaklıyorduk. Türkülere , halaylara, kilimlere acı dokuyorduk…Biz hak etmiyorduk değil mi mutlu olmayı? Ancak acı çekebilirdik. Belki bazen biraz huzura izin vardı ; o da mesela kadınsan analık üzerinden bir huzur olabilirdi. Katlanman gerekiyordu oluşagelen çirkinliğe; değiştirmek tercihini kullandığında, bunun için mücadele ettiğinde yalnızlaştırılıyordun, suçlu hissediyordun.

“Sonra korkmaya başladım.”

Aşka korkunun gölgesi düştümü geceler gündüze kavuşmaz.

“Aşktan mutluydum , gizli saklı görüşüyordum. O da ayrılmıştı eşinden. Bir süre hapiste kalmıştı siyasi nedenlerden. Bir çocuğu vardı. Çocuğuyla nasıl ilgilendiğine baktım,iyi bir adam bu diye düşündüm , çocuğuna kol kanat geren iyi bir baba. Yazık benim çocuklarım babadan bu şefkati görmemişlerdi. O benim çocuklarımla da ilgileniyordu. Sonra evlenmek istedi benimle. İşte o zaman düştü korku içime. Kalbim aşkın heyecanıyla çarparken şimdi korkuyla çarpıyordu... Ya aynısı olursa , ben yedi yıldır uğraşmış didinmiştim bir başıma, güçlü durmaya çalışmıştım ama şimdi bir yanım sızlıyordu. Eskisi gibi ayakta duramazsam diye korkuyordum . Bu da öbür koca gibi olursa , aynı şeyleri nasıl göze alabilirdim. Kabul etmedim , daha doğrusu emin olmadığımı söyledim , küstü bana, konuşmadı. Duygularını anlatmıyordu bu da beni rahatsız ediyordu , küsüyordu çocuk gibi. Diyordu ki üzülünce, öfkelenince konuşmazmış. Ben ona derdimi anlatmaya çalıştım ama o anlamadı. Beni sevmiyorsun o zaman dedi. Oysa onu çok seviyordum ama korkuyordum işte.”


Her ilişki başkadır oysa, hepsinin dinamiği farklıdır ; dedim O’na da. Üstelik daha önce bir başına çıkmışsın, şimdi niye yapmayasın dedim. Şimdi aşığım ama dedi. Kolum kanadım kırık.

Sonra….

“Sonra görüşmeye devam ettik , ya evlenelim ya ayrılalım dedi bana. İkisine de cevabım yoktu. Benim kararsızlığımla daha fazla durmadı ve gitti. Şimdi çok mutsuzum…O’nun gitmesini istemiyorum ama kal da diyemiyorum , ben kendimi cesur bilirdim şimdi ne korkağım diyorum. Bir daha arayamıyorum da gurur yapıyorum zaar.”


Oysa böyle durumlarda ve aşkta taşınacak silah değildir gurur diyordu şair. Korkuydu , gururdu derken güzellikleri nasıl da yok ediyorduk. Sevgiye nasıl da bırakamıyorduk kendimizi. İki yudum mutluluk zehir oluyordu sonrasını hesaba katınca. Hesaplar girince içine , beklentiler artınca nasıl da sis çöküyordu aşkın üstüne.

Size nasıl yardım edebilirim.

“Bilmiyorum . Şimdi ben ne yapmalıyım?”


İşte en çok sorulan soru … Şimdi ben ne yapmalıyım…Kararı ben vermeyeyim ki sonucuna da ben katlanmayayım yakarışı. En çok ilişki sorunlarıyla geliyor insanlar ve en çok bu soruyu soruyorlar. Cevap bendeymiş gibi. Buraya kadar dayanıklılık örneği sergileyen , mücadeleci kadın da yine aynı soruyla geliyor. Mutluluğun şifresi başkasında değil ki. Korku olacak ama korkuyla birlikte yapılacak ne yapılacaksa. Cesurlar hiç korkmayanlar mı , yo hayır korka korka korktuğunu yapanlar. Mutluluk bir ömür değil ki , anların arasına sıkıştırılmış dilimler. Neyi ne için göze aldığın. Yahut mutsuzluk niye illa da kaçılacak birşey olsun? Yaratıcıdır bazen mutsuzluk… Örneğin kocasıyla sürdürdüğü hayatta mutsuzdu ve mutsuzluk yeni yollar buldurdu kadına. Yedi yıl çok mu mutlu geçmişti? Eskisi kadar mutsuz değildi belki . Hepsi bu. Mutluluk mutsuzluğun karşıtı değil ki. Bazen mutsuz da olmazsın mutlu da olmazsın , sadece olursun. Mutsuzken çare ararsın. Mutluysan da o ana bırakırsın. Ama olmaz illa deşmeli , mutluluğu illa hırpalamalı. Ya sonra ……olursa….. kim bilir? O zaman hiç yaşamayalım, nasılsa sonrasında öleceğiz. Kuş ölümlüdür sen uçuşa bak. Bırak uçuşa kendini , kanatlarına değsin rüzgar , yüzüne değsin, doldursun içini…Orda dur biraz… sonra ? ….sonrası iyilik güzellik….


Bizim kadar hayatını baltalayan canlı var mıdır acep? Bazen bilerek bazen bilmeyerek. Kurallardı, toplumun bakışıydı, gelecek güvenliğiydi derken kendimizi çevresi belirlenmiş , hem de bizim dışımızdakiler tarafından belirlenmiş gölete hapsedip duruyoruz. Derelere bırakamıyoruz...Oysa ne güzeldir dere…bazen sessiz sessiz akar , bazen coşar , bazen berraklaşır bazen bulanır. Denize kavuşmaktır muradı lakin yolda kurumak da vardır…ya dere coşarsa! … ya su başka yana taşarsa!…ya ıslanırsam! … ya kirlenirsem!…ya düşersem!… düşeceksin dostum, korksan da düşmekten vazgeçmeyeceksin, düşeceksin ki bir daha kalkıp koşasın.


Bunların hepsini söyleyemedim tabi. Bu minvalde biraz cesaret verici konuştum. Sonra da durumun olumlu ve olumsuz yanlarını irdelemesini sağladım. Kaybedeceği şeyler üzerine konuşturdum. Kendi bulacaktı elbet yolunu , kimse kimsenin aklıyla, duygusuyla yol bulamayacağına göre o da kendisi bulacaktı elbet. Poliklinikten çıkarken şükran doluydu. “Sevgime sahip çıkacağım dedi, yolumu çizeceğim “. Anladım ki gururu, korkuyu bir cebine koymuş, ağırlığını hissetse de gidecekti sevdiğinin elinden tutmaya. Ya da ben öyle umdum.


Sonra gelmedi bir daha… Aylar sonra çalıştığı lokantaya gittim ve O’nu sordum. Dediler ki çocuklarını alıp gitti buradan . Niye , nasıl ? Kimse bilmiyordu . Gelmiş birgün işi bırakıyorum demiş ve kasabayı terk etmiş. “Beni burada bırakmazlar ki O’nunla demişti. Eski kocam ailem rahat vermez.” O gördüğüm çakır gözler , kararlıydı yanımdan ayrılırken. Gittiğine göre yalnız değildi diye umdum. Bu kasabadan bir kadının kendi rızasıyla ve çabasıyla gidebilmiş olmasından mutlu oldum.

**Psikeart Dergisi "mutluluk" sayısında yayınlanmıştır.
 
     1 Beğeni    
Arayış
ŞİİR | © Yazan Gülderen KILIÇ | Yayın Eylül 2017
...
Bir çocuğa bakarken dikkatli olun
Bilmediğiniz çok şey söyler yüzünüze
Bazen çığlıktır, bazen sessizdir sözleri
Çocukların erişemeyeceği yerlerde
Saklayın yalanlarınızı
Ve bir çocukla anlaşmışsanız
Cennetlik sayın kendinizi.

Zamanda yolculuk dedikleri
Deliliğin ta kendisi
Delirmekten korkmayın
Bir çocuklar
Bir de deliler bilir hakikati.

21.02.2017
 
     1 Beğeni    
Hem Yargıç Hem Suçlu
ÖYKÜ | © Yazan Hira Selma KALKAN | Yayın Eylül 2017
“Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır,biz onu öldürmedikçe.”
Balzac


Hep bir kadın resmi yapıyordu, gözlerinde zaman durmuş, bakışı takılı kalmıştı.Kim bu kadın? Ses yok... Ses yok ama dürtsen çok şey söyleyecek gibi. Bir yandan da sorulmasından çekinir gibi... Kendine yıllardır sorduğu soruyu cevaplayamadığı belliydi. “Bu sandalyede hem yargıcım hem suçlu” dedi sonraları. Önceleriyse inkar ediyordu. “Karına ne oldu ?” “Karımı PKK kaçırdı …ya da kaçırmadı o kendisi gitti…Ben ülkücüydüm ya düşman oldukları için kaçırdılar, sonra da dağda öldürdüler onu . Önce tecavüz etmişlerdir, sonra da istedikleri gibi bir kadın olmadığını görünce öldürmüşlerdir.” "Ne zaman oldu bu ? “ "15 yıl önce.”


Yaklaşık dört hafta bu kızgın bu küskün adam, içindeki savaşı gözlerinde taşıyarak oturuyordu karşımda. Canı yanıyordu. Yine istemediği soruyla karşılaştı : "Karına ne oldu ? " Sessizlik…Şimdi ona bakan kadının resmini yapmıyor yapamıyordu. Gözlerinde bir başkasına devretmek istediği iki damla yaş asılı kalmıştı. “Karımı ….ben öldürdüm galiba… ” “kaçmadı ya da kaçırılmadı yani?” “ Öyle…ama öldürdüğümü düşünmek daha acı verici. Yıllardır bu acıyla yaşıyorum. Unutmak için sızana kadar içiyorum. Oğlumun yüzüne bakamıyorum. Neyse ki arada hastalanıyorum da unutuyorum … Karımı benim düşmanlarımın kaçırdığını düşünmek daha rahatlatıcı. Yoksa çok kıskanıyordum öldürdüm demek ….ben yıllardır bu sandalyede kendimi sorguya çekiyorum ,hem yargıcım hem suçlu. Bir gün kararımı vereceğim “


Gerçeği gizleyen psikotik dönemde rahattı adam, birtek sürekli yaptığı resim ele veriyordu acısını. Niye yaptığını bilmiyordu ama sürekli o kadın portresini yapıyordu. Sonra gerçeği fark ettiğinde kendiyle yüzleşme dönemi başlıyor, içinde uyuklayan yargıç harekete geçiyor ve dünyayı zindan ediyordu. Depresyonun çukurunda kıvranıyordu. Oysa ki psikozun kucağı onu hayatta tutuyordu. Tüm algılarında olduğu gibi vicdanı da berraklığını yitiriyordu psikotik dönemlerinde. “Bir insanın hem de en çok sevdiğim insanın canını aldım, bunu yaptıktan sonra …benim canım ne ki?” Oğlu affetmişti babasını, biliyordu ki hastaydı ve annesini öldürdüğünde o, sevdiği güvendiği babası değildi. Oğlu anlamıştı bunu. Ya da adamın düşündüğüne yakın biçimde annesini öldüren babası ancak hasta olabilirdi, hasta olduğu için affedilebilirdi. Kıskançlık hezeyanları içinde kıvranırken, ruhunu saran bu hezeyan illetiyle boğuşurken hem sevdiğinden hem kendinden vazgeçmişti. Ancak böyle kurtulmuştu bu illetten. Evet artık hezeyan yoktu, artık nesne yoktu. Şimdi içini didikleyen illet, vicdan azabıydı. Azabından uzaklaşmak için kullandığını söylediği alkol, tersine dağılan algıyı tetikliyor, kurtulmak istediği illet zaman zaman üstüne yapışıyor fakat bu sefer acı değil huzur veriyordu ona. O zaman karısını öldürdüğü bilgisi alkolün içinde eriyip gidiyordu.


Bir arkadaşımın evinin duvarında gördüm ilkin Sewusen’in fotoğrafını. Delici bakıyordu, ”Kim bu” dedim ve sonra öyküsünü dinledim. Dinlediğim öykü etkileyiciydi, tüylerim dike diken oldu... Öyküde hem eksikler hem fazlalıklar vardı. Bir deliyi yüceltme vardı. Heykeli yapılmış, kente mal olmuş bir deli…Bu nasıl bir deliydi ki heykeli yapılıyor, herkese değiyordu. Bu nasıl bir kentti ki delisine heykel yapıyor, kent meydanına koyuyor ve onda simgeleşiyordu?


Kadının gözlerine bakan kamerayı Dersim’in gözelerine çeviriyoruz. Öyküler, anılar, acılar ve yaslar diyarına…Her yamaçtan, dağın köşesinden, suyun şırıltısından bir insan hayatı akıyor, insanların bireysel öyküsü kentin kolektif öyküsüne karışıyor. İnsanların belleği kentin belleği oluyor insanların vicdanı kentin vicdanı…


Yıllarca dört dağın içinde izole kalmış, bazen da izole bırakılmış. İçindekiler ve dışındakiler oluşmuş, bazen da oluşturulmuş. Bu durum onları birbirine, inançlarına kitlemiş, bağlamış, benzeştirmiş birbirlerine. Munzur nehrinden birer damla olmuşlar. Ötekileşmişler de…Dağın dışındakilere öteki olmuşlar. Kaçılması, onlardan saklanılması gereken tehlikeliler olmuşlar. Dillerini , inançlarını uzak tutmuşlar, korkulmuş onlardan. Oysa onlar da korkuyormuş kendilerinden korkanlardan. Öfkelerini, acılarını, umutlarını dağa bağırmışlar, nehre bağırmışlar . Yo bağırmamış, yakarmışlar… Dağ, taş ,su ,ağaç tüm doğa canlıymış,kutsalmış. Dağa kurban adanırmış , bazen kanlı bazen kansız. O dağlarda evlatlarını kurban edenler de olmuş. Kimi zaman zorla göç ettirilmiş , anadan babadan kardeşten topraktan koparılmış dağıtılmış, kimi zaman rızkını bulmaya kendileri çıkıp gitmiş. Göçebelik varmış ruhunda zaten. Mal mülk neymiş ki bugün var, yarın yok. Dağ taş zaten herkesin, su hava ağaç herkesin. Hem onların da kendi canı, kendi zamanı varmış. Doğayla iyi geçinilmeliymiş. Atalar cezalandırırmış.


Travma var, yas var kentin tekrarlayan tarihinde. Sarıldıkları, kimliklerinin bir parçası haline getirdikleri travmaları var. Yaşanılanlara anlam aramak, travma sonrası ayakta kalabilmek için inanca ihtiyaçları var. Travmalarına sığınmak , hissettikleri mağduriyeti onurlu kılmış bazen, bazen çaresiz bazen öfkeli, çoğunca da birbirine sığınmışlar. Acılarını türkülere katmış dağa, suya salmışlar. Bilmişler ki, su temizleyendir, alıp götürendir, yenileyendir, kapsayandır. Mağdur kimliği de taşıyan halk için mağdur olanın yanında olmak vicdan borcu olmuş. Delileri mağdur etmemeye çalışmış. Onlar başka bir donda gelmiş, parayla dünya nimetleriyle işi olmazmış, başka bir alemin habercileri, başka bir alemin bağ kurucularıymış. Onları incitmeden sahip çıkmışlar, elindekini paylaşmışlar, oldukları gibi kabul etmişler. Vurup kıran saldıran oldu mu deli olmuş gözlerinde, ya sarıp sarmalayarak ya toplumdan izole ederek o saldırgan olanları değiştirmişler. İşte kimseye zararı olmayan, kimseye saldırmayan, para pula tamah etmeyen o delilere veli demişler.


Anadolu'nun birçok küçük kentinde, birçok kasabasında herkesçe tanınan deliler vardır. Her evin evladı, herkesin oğlu-kızı-amcası-teyzesi… Herkese, kendine durduğu mesafe kadar eşit mesafede durabildikleri için deliler, herkesi birleştiren bir merkez noktasıdırlar. Kendi öykülerinin peşinde koşan insanlar arasında, bir öyküsü var mı umursamadan dolaşan deliler kentin öyküsü olurlar. Ve belleği ve vicdanı…


Kentin sokaklarıyla, rengiyle kokusuyla, dokusuyla hem hal olan deliler, kent uyanmadan uyanır, sokakların, ağaçların , evlerin üzerine sinen gecenin o ürpertili perdesini kaldırır, her tarafına dokunur. Bir deli için bir kent evi gibidir. Oysa hezeyanları etkisinde karısını öldüren adam için evi hapishanedir, kent kimsesizliğidir.


Toplum deliler sayesinde kendi vicdanıyla hesaplaşıyor. Onları görmek kendilerin bütünlüklü yanlarına bir tehdit aynı zamanda, belki de herkeste varolan psikotik çekirdek titreşiyor bu görmeyle. Onlara yanlış yapmaktan zarar vermekten korkuyorlar, temelde cezalandırılmaktan korktukları için. Çünkü onların hangi ruhlarla ne tür bağlantılar içinde olduğunu bilmiyorlar. Belki bir sırrı var, kerameti var…Mucize beklentileri var yani…Bunca travmanın içinde yaşarken tekrar tekrar inanacakları, tutunacakları bir nesneye veya duyguya ihtiyaçları var. Biraz da arka çekmecede saklanan, unutulan, orda öylece bırakılan, aslında bilinen ama bakılmayan gibi kentin delileri. Ordalar biliyorsun, ama kurcalama…Bilinmez var onda , medet de var. Kurtarıcı özlemi de... Sırlı olduğuna göre, dünyası farklı olduğuna göre, düşünce şekli varoluş biçimi farklı olduğuna göre, kurtarıcı da, iyileştirici de olabilir. Bazen süperego olur deli. Halkı sınırlar durdurur, korkutur ceza beklentisiyle, bazen suçlulukla korkutur. Bazen id olur, içindeki dürtüleri, başıboşluğu akıtır. Onda saf halde, çıplak insan ruhunu, aslında id’ i , aslında immatür, olgunlaşmamış, aslında ayrışmamış kendilerini görürler, rahatlarlar. Kendilerindeki kötülüğü boşaltırlar, günahları… Günah çıkarırlar, suçluluk duygularını onda tamir ederler, çıkarsızlığı, tartıp düşünmeden davranabilme hayallerini, fütursuzluğu onda giderirler. Bazen takılır dalga geçer eğlenirler , severek eğlenirler. Yüklü duyguları ona bırakırlar. Dersimli bir nine tek cümleyle durumu özetlemişti : “ Onlar bizim günahımızı taşıyorlar “


Kimi için şifacı olur Sewusen, ağrıları dindiren, kimi için bilici olur umut veren, kimi için mülksüzlük olur, dünya nimetlerine sırt çeviren bir ermiş, para pulla işi olmaz. Kimi için bu dünyanın boşunalığının hatırlatıcısı olur. Bir çoğu için kardeş olur.
Kent, Sewusen için yardımcı ego-benlik olur. Kentle bir birlik olur, parçalanmış, sınırları dağılmış benliği kentin sokaklarıyla insanlarıyla sınırlanır.


Karısını öldüren adam katil olur. Belki yük olur oğlu için, belki bitmeyen yası olur anasının, babasının hastalığıyla uğraşırken anasızlığın acısını yüklenmekten kurtulur. Bakırköy Ruh Sinir Hastanesi’nde sosyal şifada nüks olur, ülkücü arkadaşları için “kim o ,o bizden değil” olur. Sığamaz adam bir yere. Kendi sandalyesinde hapis olur. Belki kendini bekleyen kendisinin celladı olur.
Deli kelimesinin sözlük anlamı “aklını yitirmiş olan, mecnun” manalarına karşılık gelmekte. Hak’ka varmanın, akıllı kalmaktan ziyade ancak deliliğe meyletme sayesinde gerçekleşebileceği kabul edilmiş. Aklı bu denli kurban edebilme cesaretine sahip olanların hakikate, dolayısıyla gerçek aşka ulaşabileceklerine inanılmış. İşte bu özellikleri nedeniyle delilik kutsiyet kazanmış ve delilik ile velilik arasındaki bu belli belirsiz çizginin varlığı delilere gösterilen yarı saygının nedenlerinden biri olmuş. Ancak karısını öldüren adam bu mertebeye çıkamamış. Arada asılı kalmış. Ne tümden deliliğe meyletmiş ne nehirlere bağırmış ızdırabını… arada, arafta asılı kalmış. Hakikati bazen hastalığının sisinde kaybolmuş, duyduğu tek hakikat vicdan azabıymış.


Şehre dışarıdan gelen bir yabancı tarafından, sokakta uyurken başı taşla ezilerek gerçekleşen Sewusen ‘in ölümü halk için çok acıtıcı olmuş. Yas ilan edilmiş, yılların yasını taşımışlar onun tabutuyla. Hiç ölmeyecek gibi gördükleri Sewusen öldüğünde ölen sadece Sewusen değilmiş, O’nunla birlikte kentin masumiyeti , muzipliği de ölmüş. Yüzünün gülen yanına bir tokat inmiş, gözyaşları gözünde kalakalmış. Vicdanı darbe almış. Tabi burada derin bir suçluluk hissi de var. Onu koruyamamaktan dolayı, sahip çıkamadıkları için cezalandırılmışlar gibi. Bir yabancı tarafından haksız yere katledildiği için haksızlık duygusu, bu kadar yüceleştirdikleri kişiyi ölüm giysisinde görmekten dolayı hayal kırıklığı var, insanın ölümlü olduğunu tekrar hatırlattığından dolayı kızgınlık var. Kızgınlıktan dolayı utanç var. Ve onunla kurdukları bağlardan dolayı , ona yüklediklerinden dolayı şimdi boşluk, kimsesizlik duyguları var. Bütün bunları taşımak zor… Mezarlar, ölüm ritüelleri yası kolaylaştıran , kişinin öldüğünü ama ondan bir parçanın taş da olsa bir yerde durduğu için simgesel olsa da devam ettiğini göstermesi açısından önemli. Ölümün kabulunu ve baş edilebilmesini kolaylaştırıyor. Sonrasında ölene sevgisini göstermek için gidip çiçeklerini sulayabileceği bir mezar bulunması bir parça rahatlatıyor. Bu, ölenin ardında kalanların ihtiyacı…Heykeli de O’nun şehirdeki konumunu gösteren bir şey. İnsanların vicdanlarını rahatlatabilmek , duygularını yönlendirebilecek bir mecra olması bakımından da önemli. .


Büyük Baba Kureyş aslana binmiş aslanı yürütmüş Baba Mansur evinin duvarını yürütmüş. Kureyş, bu keramet karşısında “Sen taşa can verdin “ diyerek Baba Mansur’un elini öpmüş. Büyük Baba Mansur olmuş. Bu halk bu değerleri yaratmış ve ona inanmış. Belki bu değerleri yaratıp inanmasa, ya da inanıp yaratmasa yaşamın elini tutamayacak. Adam, zaman zaman psikotik dönem geçirip karısını kendisinin öldürdüğü gerçeğinden uzaklaşınca, düşmana kaçan karısının öldürüldüğüne inancına yaşayabiliyor. Tutamadıkları yası, unutmak istemedikleri değeri bir heykelde bir adamda simgeleştiren halk vicdan azabıyla ve suçluluğuyla yüzleşirken, adam psikotik dönemlerinde gözlerinden kaçtığı karısını donakalmış bakışıyla resmederek, sağlıklı dönemlerinde kendini yargılayarak vicdan azabını sandalyeye bağlıyor. Adam, ender de olsa başını kaldırıp çevresine baktığında, diğer insanlara, haberlere , televizyona yani bakabildiği ne varsa baktığında , insanların alkol ve hezeyan olmadan içlerindeki mahkemeyle nasıl yaşadıklarına şaşırıyordu. Vicdanları neredeydi bunların ? Bunca kötülüğe, ötekinin yok sayıldığı bu dünyaya, vicdanları varsa nasıl dayanıyorlardı ? Gizli gizli içiyorlar mıydı acaba,yoksa çaktırmıyorlardı da tümden bir hezeyan içinde mi yaşıyorlardı? Ne yapıyorlardı ? Nasıl beceriyordu bunca insan ayıkken vicdanı cebinde taşımayı. Şçedrin’ in vicdan kayboldu öyküsünde cepten cebe atılıp kurtulunmak istenen vicdan nereye gitmişti? Sonra buldu adam; denize atmışlardı vicdanı. Vicdan denize atıldığında o sarhoştu herhalde. Belki de… deniz kendisiydi…


**Psikeart Dergisi “vicdan” sayısında yayınlanmıştır.
 
     Beğenin    
Her Şey Dile Gelmez Dedi..
ÖYKÜ | © Yazan Funda DOĞAN | Yayın Eylül 2017
Anlat dedi, anlat ve rahatla. Sözcükler anlatmak içindir…

-Dile gelmeyen yoksunluklar vardır dedi.

Kalbini acıtan şeyleri dile getir, dile getir ki ne olduklarını duyabil diye yineledi..

-Acısını duymadan yaşayanlar vardır diye cevapladı.

Acını duyabilirsen, duyulduğunu da göreceksin dedi.

-Ya duyacak kimse olmamışsa diye sordu?

Bak buradayım, seni duymak için diye cevapladı.

-Kimse olmamışsa daha önce duyacak, sözcüklerin yoktur anlatmak için dedi.

Sözcüklerinin olmadığı bir hikayeyi nasıl anlatırsın diye bu sefer O sordu.

Senin küçük olduğun bir hikayeye benziyor dedi, küçük olduğun ve yalnız kaldığın. Bu yüzden bugün nasıl anlatacağını bilmiyorsun, dedi.

-Seni ilk defa duymaya başladım dedi kırık bir sesle.

O halde dedi, seninle paylaşmaya başladık.

-Bu neyi değiştirecek diye sordu?

Olmuş olanı değiştirmeyecek, ama anlamlandıracak, dedi. Sen duydukça ve ben dinlendikçe geçmiş konuşmaya başlayacak.

-Onu duymak istemiyorum ki.

Bu zor olmalı. Yani dönüp bakmak, seni üzüyor olmalı bugün.

-Zor mu bilmiyorum ama gereksiz, dedi.

Seni o zamanlar biri dinlesin ister miydin diye geçmişten bir soru sordu bu sefer.

-Gözleri doldu, belki çok şey farklı olurdu, dedi.

O zaman duy, o çocuğu dinle, yalnız bırakma dedi.

Sessiz kaldı.
Ve devam etti. Onu duymak olmuş olanı değiştirmeyecek ama seni değiştirecek.

-Beni mi, dedi. Ben hayatımın değişmesini hep isterdim. Şansızım, dedi.

Sen değiştikçe, hayatın değişecek dedi. Aynı yerler olsa dahi baktığın, yeni gözlere sahip olacaksın. Ve yeni yolların olacak elbette. Çözmek istediğin düğümleri çözebil diye..

-Bu konuşma benim için farklı, dedi. Aynı yerde duruyorum sanki ama sarsılıyor sanki yer. Sanki bir deprem olacak, korkuyorum ama deprem durduğunda yeni bir düzen olacak, heyecanlanıyorum da, dedi.

Sarsılan seni sen yapan taşlar, dedi. Ve sarsıntı hafiflediğinde, artık daha az korkacaksın, dedi.

Gözünün önüne çok eskilerden unutmaya çalıştığı küçük bir çocuğun hayali ilişti o an, sarsıldı birden ansızın canlanan bu hatırayla. Kısa bir süre kaldı orada, o çocukla. Kısa olan ama uzun gelen bir zaman oldu onun için. Korkuyla gelen huzuru ilk defa o zaman hissetti.
 
     6 Beğeni    
İki Renk
ŞİİR | © Yazan Gizem AKTÜRK | Yayın Eylül 2017
Dünyada sadece iki renk olduğunu hayal ettim bir an.



İkisi de ayrı ayrı o kadar güzel ve anlamlılardı ki.
Ama yine de bir araya geldiklerindeki kadar büyüleyici olamıyorlardı.



Beyazı beyaz yapan beyaz olmayanlardı.

Beni ben yapanın benden olmayanlar olduğu gibi zira.

...
Siyahın yanına en çok yakışan beyazın, ona en "zıt" olması ne de anlamlı.
Zıt dedim ama emin değilim.
İki ayrı uç denilen aynı şey olabilir miydi?
Birbirine en uzak gördüklerimiz birbirine en yakın mıydı yoksa?
Birbirinden en farklı gördüklerimiz birbirine en çok benzeyenler mi yoksa?
...
Kendimizi tanımak istiyorsak hiç konuşmadığımız insanlarla konuşmayı denemeliyiz sanırım.
Sahi o insanla niye hiç konuşmadık?
Kendimizi tanımak istiyorsak önyargıyla yaklaştığımız ve her defasında yüzümüzü çevirdiğimiz o insanların yüzüne bu sefer daha cesurca bakmalıyız belki de.
Belki de biz en çok onlarda kendimizle yüzleşeceğiz.
Biz en çok onlarda tanıyacağız bizi.
...
Şükür ki her insan ayrı bir renk.
Şükür ki dünya sayamayacağım kadar renk ve tonuna sahip.
 
     2 Beğeni    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

21:00
Top