2007'den Bugüne 89,829 Tavsiye, 27,675 Uzman ve 19,688 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Umut
ŞİİR | © Yazan Bilge AYGÜN | Yayın Ekim 2009
Tanrıdan bir dilekte bulunsam
Gökteki yıldızları indirse
Üzerinde maya koza ben
Giderken buralardan
Kötülük içini çekse
Hiç kimsenin bilmediği bir yerde hayat
Bizim için yeniden başlasa
Bu rüya güneş doğunca başlayıp
Her gecenin sonuna kadar sürse
O zaman mutluluk gelir miydi yamacımıza?
 
     Beğenin    
Öğretmenin Umudu
ŞİİR | © Yazan Bilge AYGÜN | Yayın Ekim 2009
Koza bir çocuk
Kendini tanımayan
Saklandığı yerden çıkamayan
Elimi tut dediğimde tutamayan
Ama uzatınca sımsıkı sarılan
Merak etme Koza
Sen kendini iyi hissedene kadar
Ben burada olacağım
Saklandığın yerden sen çıkarken
Sana önce sarılacağım
Sonra adım adım
Sen gördükçe kendini
Herkes gördükçe seni
Güvenle yürüyeceksin
Hayat yolunda değil mi?
 
     Beğenin    
Soğuk Ülkenin Çalgıcı Çocukları
ÖYKÜ | © Yazan Birsen ŞANLI | Yayın Ekim 2009
Uzakta bizim kuzeyimizda bir ülke vardı, bir zamanlar dünyaya kapalı bir o kadarda güçlü bir ülke. Dünyanın ikinci büyük gücü olarak anılrdı. hep merak ederdim insanları nasıl yaşıyor, kültürleri nasıl, özgürlükleri nelerle sınırlı diye. Çünkü o ülke komİnizimle yönetilirdi. kitaplardan okuduğum kadarıyla yönetimleri çok baskıcıydı ve insanlar bizim kadar özgür değildi.
Aradan yıllar geçmiş en güçlü diye bildiğimiz ülke emperyalist oyunlara yenik düştü ve parçalandı. Parçalanmadan sonra özerkliklerini ilan eden yeni kuzey ülkeleri oluştu ve bunlardan bir taneside Letonya.
Eylül 2009 da Pozitif Pskoterapi Kongresi için Letonya ya ( Riga ya) gittiğimde şaşırdım. Letonya'nın kuzey batı da olması nedeniyle çok söğuk olacağını düşündüm dolayısıyla kalın giyeceklerle gittim ama gördümki öyle değil.Hatta ankaradan daha ılıman,çünkü hemen yanı başından sıçak su akıntısı geçiyor ve etrafı bu akıntılarla cevrelenmiş. Başşehri Riga yemyeşil geniş alanları, ağaçları , bakımlı tertemiz caddeleri va arnavut kaldırımlı sokakları, tarihi evleri, sessizliği ve sakinliği çok huzur verici idi. İnsana huzur veren ulu ağaçlarla dolu, bakımlı insanların dinlenmesi çin düzenlenmiş,(tinercilerive ayyaşların olmadığı) korkmadan istediğiniz kadar oturabileceğiniz parkları çok güzeldi. Bizde her köşe başında görmeyi kanıksadığımız üç kağıtcı dilencler yerine elinde kemanını çalan bir genç kız , gitarını yada akordiyonunu çalan gençleri olan, her taraftan müzik sesini duyabileceğiniz birşehir hayal edin.Yada sokaklarda sakince yürüyen genellikle omuzunda spor cantası ile spor yapmaya giden yada spor yapmaktan dönen gençlerçok sık gözünüze çarpar.Beni mutlu eden diğer bir olay eski mimariye verilen değer.Avrupanın genellikle her yerinde olduğu gibi buradad eski binaların özenle korunduğu yeni yapılanmanın da eskiye uyumlu olarak planlanması onların çevre konusundaki hassasiyetini anlatıyor.
Bir diğer tesbitim Irk çok güzel. Allah özenerek yaratmış. Sarışın mavi gözlu, beyaz tenli , ince ve uzun boylu nefis bir ırk. Oturdum ve gözlemledim.Gençlerde şişman yok.Orta yaşta her 20 kişiden bir tanesi balık etli , yaşlı kesimde de 10 kişiden birisi şişman . Obezitenin olmadığı bir ülke.
Sosyal yaşam tarzlarını, azçok tahmin edebiliyorsunuz.Baktığınızda başta da söylediğim gibi. Sokaklarda tertemiz giyinmiş, genelde elinde gitarı yada tenis raketi olan gençler, parklarda ise,kay kayları ve bisikletleri ile gezen çocuklar, nehir kenarında çimenlere uzanmış huzurla gökyüzünü seyre dalan yada banklarda, sessizlik ve sakinlik içinde oturmuş sohbet eden insanlar var. Akşamları özgürce, sarkıntılıktan yada hırsızlıktan korkmadan yürüyebiliyor, eski ışıklandırımış çok güzel bir binanın büyülü güzelliğini içkinizi içerek arkadaşınızla yada tek başınıza istediğiniz saatte seyredebiliyorsunuz.Şehrin iç kısımlarında ise canlı müzük yapan restoranlar ve kafeler mevcuttur ve sıra ile ayrı ayrı müzik yaparlar asla ses kirliiği olmaz. Bizim turistik kentlerimizde çok rahatsız edici bir durum vardır.Restoranların önünde dizilen garsonlar müthiş ingilizceleriyle,restorana müşteri çekme gayretlerine rastlayamazsınız.Hatta sokaklarda bir tek ingilizce tabelaya, reklama rastlayamamız bize biraz tuhaf geldi. izim ülkemizde çok alıştığımız için olsa gerek. Her yerde kendi orijinal yazılarını kullanıyorlar.Özünü,kültürünü korumak bu olsa gerek.
BEN ülkemde hiç bir zaman olamayacağım kadar orada özgür oldum, Sokaklarda o anda orada çalan elektro gitarın solosunda danseden insanlara katılıp dans ettim, sonra arkadaşlarla türksanat müziği söyledik, kıbrıs türküleri söyledik.Hep gülümseyerek dinleyen yüzler gördük ve alkış bile aldık Kmsenin acayip bakışlları olumsuz yargıları yoktu. Herkes gecenin bir saatinde yollara yayılmış kafe ve restoranlarda , gecenn soğuğuna karşı battaniyelerine sarınarak, diğer kişilerin ne yaptıklarına bakmadan huzurla yaşamın keyfini çıkarıyorlardı. .
Soğuk bildğimiz bu ülkenin çalgıcı gençlerine bize yaşattıkları bu huzurdan dolayı teşekkür ederiz ve böyle güzel bir ülkeyi görmemize vesile prof.Pesechyan hocamıza, ailesine ve ppt letonya gurubuna teşekkür ederiz.
Seneye PPT kongresi 9-12 EKİM de istanbul da.Görüşmeküzere.sevgiler.
 
     1 Beğeni    
Nerede Tanışmıştık Gönül
ŞİİR | © Yazan Serdar ÖZYURT | Yayın Ekim 2009
Nerede tanışmıştık sizinle
Issız bir sahil
Batan güneş
Dalgalar damlalar şimdi
Damlalar ellerimde
Gözler bugulu gözler
Sözler sıcak sıcak
Dr Serdar Özyurt 1974 Kaynarca füze kampı
 
     Beğenin    
Hastanın Böylesi
ÖYKÜ | © Yazan Ramazan AKDEMİR | Yayın Eylül 2009
1999 yılı Ocak ayı, yoğun yağmurlu bir akşam vakti, İstanbul'da bir hastanede 3 asistan doktor nöbet tutmaktadır.
Oldukça yoğun bir nöbet geçmektedir. Acil servise 80 yaşlarında bir ihtiyar son nefesinde getirilir. Akciğer ödemi tedavisi başlanan hasta koroner yoğun bakıma yatırılarak tedaviye başlanır. 3-4 saat içinde genel durumu düzelen hasta konuşmaya başlar. Görünüşü, bakışları ve en sıkıntılı halinde bile çıkardığı sesler dikkat çekicidir. Üstü başı çok temizdir ve 80 yaşına kadar gayet bakımlı bir insandır. Bir süre sonra, hastada karın ağrısı başlar.
İdrar sondası takılmaya çalışılsa da başarılı olunamaz. Bu sırada sonda numaraları 18-16-14 gibi numaralarla küçülür iyice ama hasta her türlü acıya rağmen sonda takılamadığı için sürekli kıvranır fakat şikâyet etmez. En nihayetinde hep " ne olur izin verin ayağa kalkıp idrarımı yapayım" dese de hep "yok, yoook, katiyyen olmaz, kalkamazsınız, mutlaka sonda takılacak" denir ve bu sefer daha sert metal tel ile defaatle sonda için zorlanır ve artık hastanın idrar yerinden kırmızı kanlar damlamaktadır. Bu arada hasta doktorlara asla şikâyet etmez ve her defa metal tel ile zorlanıp yeniden 14 lük sonda denendiyse de başarılı olunamaz. Dudaklarındaki kıpırdanmalardan sürekli dua ettiği anlaşılan hastanın ağzından dökülen “aman ya rabbi, bana sabırlar ver... aman Allahım bana dayanma gücü ver " sözü orada bulunanlarda derin bir ürperti uyandırır. Bu ses o kadar içten o kadar kendi halincedir ki, doktorlar hastanın son teklifini kabul ederler ve hasta ayağa tutunarak kalkar ve hasta kanla karışık idrarını büyük bir kolaylıkla yapar. Rahatlayan hasta kısa süre sonra da çektiği acılar etkisiyle olacak ki derin bir uykuya dalar. Bütün gece kıdemli asistan doktoru uyku tutmaz. Düştükleri rezil durum karşısında en sonunda sabaha karşı vicdanıyla hesaplaşmasını yener ve hastadan gidip özür diler. Şöyle kulağında eğilerek hastadan helallik ister ve durumu izah eder. Hasta büyük bir sükûnetle cevap verir ve "siz göreviniz yaptınız evladım bu benim imtihanım. Ama size minnettarım" der.
Ertesi gün herkes işine gücüne devam ederken o hastanın adının Mustafa Karadağ olduğu öğrenilir. Hastane bekleme koridoru an be an dolmaya başlar. Pek çok bay ve bayan, iyi giyimli, İstanbul beyefendisi, esnafı ve üniversiteliden oluşan kalabalık bir gurup dışarıdadır. Aralarında bilindik en çok satan gazetelerden çalışanlar, muhabirler vardır, bürokratlar vardır ama kimse haber filan veya rahatsız edici davranış içinde değildir. Klinik şefi bir temsilciye bilgi verir, hastanın acil sorunu kalmadığı söylenip hasta yakınları tedaviyi ve reçeteyi de alarak, daha sonra eko çektirmek üzere kendi isteğiyle taburcu olur. Daha önceden bilinen bir kalp hastalığı olmadığı için eko gerekliği anlatılır ve hasta evine gider.
Aradan 20 gün kadar geçmiştir ve yine aynı ekip nöbetçidir. Çok iyi giyimli 2 bey ve aydın görünümlü, modern ve son modaya uygun giyimli 2 hanım gelip aynı kıdemli asistana o hastadan bahseder ve uygun durumdalarsa eko çekilip çekilemeyeceği söylenir. Aslında nöbet koşullarında yapılmayan bir olay olsa da bu rica karşısında asistan doktor kayıtsız kalamaz ve eko çekmeyi kabul eder.
Karşısında 20 gün önceki hasta yerine aksakallı, çok düzgün konuşan ve son derece sağlıklı duran bir ihtiyar vardır. Kimseden yardım almadan kendi kıyafetlerini çıkarır ve eko çekilir. Bu arada hastanın bakışları doktorun üzerindedir ve onu izlemektedir. Doktora " sen çok değerli bir insansın, sana hayatımı borçluyum, evladım, sen insana hizmet etmekten zevk almayı biliyor ve bunu çok iyi yapıyorsun" der. Kendisinin de, hekim olmasa da bu tarz hizmetler yapmaya çalıştığını, fakir ve kimsesiz çocukları bakıp büyüttüğünü, onları yurt içi ve yurt dışı üniversitelerde bizzat kendi parasıyla okuttuğunu, hala da bu işlere devam ettiğini, bu işleri yaptıkça mutluluğunun arttığını, kendi öz çocukları olmasa da bu yetiştirdiği ve yardım ettiği kimselerin kendi öz evlatları gibi uzun yıllar önce ölen karısını aratmadan hizmetlerini gördüğünü anlatır. Yanındaki bay ve bayanların hepsi kendisine "baba" diye hitap ettiğini ve nöbetleşe kendisine baktıklarını anlatır.
Durum asistan doktorun biraz tuhafına gitse de olaya biraz şaşırmaktan kendini alamaz. Yaşlı hasta asistan doktora "artık bundan sonra sen de kabul buyurursan sen de benim evladımsın" dediğini duyar ve biraz bu sözden hoşlanmaz. Çünkü der:" benim öz annem ve babam bana her türlü görevlerini yaptılar ve ne diye başkası bana "evladım" desin der. Son derece resmi bir tavırla eko çeker, bu arada hastada ileri aort yetersizliği vardır ve ameliyat zamanı gelmiştir. Hastanın bir de diyabeti ve aktif mide ülseri vardır ve oldukça ileri bir yaşta olduğu için durum kendisine anlatılır. Yanındakiler biraz düşünme ve karar verme için zaman isterler, tedavi düzenlenip hasta ve yakınları gönderilir. Aradan epey uzunca bir süre geçtikten sonra ameliyatsız ilaçla tedavi olmaya karar verirler. 6 ayda bir, hasta, aynı asistan doktora gidip olağan eko ve muayenelerini olsa da, her defasında asistan doktor olayı resmi tavırlarla geçiştirir.

Derken ilk tanışmadan itibaren 6 yıl geçmiştir. Kıdemli asistan uzman olup İstanbul ile bağlarını koparmış ve günlük iş yoğunluğu ve meşgaleler arasında hem de o eski asistanlarla yılda bir görüşür olmuştur. O hastayla da 2 yıldır hiç görüşmemiştir.

O ilk gece nöbette bulunan asistan doktorlardan biri, o gece gelen o iyi eğitimli ve sonraları bir özel üniversitede öğretim üyesi olduğu öğrenilen bayanlardan biriyle evlenir ve bir ikiz çocukları olur.

İlk gece kıdemli doktor, uzman olup başka bir ile tayin edilir ve bir süre sonra üniversitede öğretim üyesi olarak hizmet etmeye başlar. Eşinin dedesi ve nineleriyle birlikte, şirin bir köyde ikamet etmekte ve üniversiteye gidip gelmektedir. Ailesinden ayrı kalmanın da verdiği bir hasretle o dede ve nineyi çok sevmiş ve birlikte çok güzel günler geceler geçirmişler, özellikle dedesiyle hem köyde bahçe işlerinde, hem balık avlamada bazen hastanede güzel anlar paylaşmışlardır.
Derken bir geceki dede felç geçirmiş ve hemen doktor dedesini kendi hastanesine yatırmıştır. Hastalık o kadar ağır seyreder ki çoğu uzak illere dağılmış oğlan ve kızlarına haber veremeden yatışının ertesi akşamı dede ölür.
Bu ölüm doktoru o kadar üzer ki.... Babaanne tarifi mümkün olmayan bir acı içinde ve gözyaşlarını hiç tutamaz. Zorlukla dedenin diğer illere dağılan çocuklarına ve Almanya'daki oğluna haber gider. Doktor son bir gayretle babaanneyi önce arabasıyla köye bırakır, daha sonra hastaneye cenazeyi köye götürmek için almak üzere yola çıkar. Daha sadece çocukların ve ücra köyün halkının haberi vardır olaydan.
Doktor tam hastaneye yaklaşmışken, şehir girişi cep telefonu çalar. Arayan tok bir sesle "evladım" der. O sesi tanımıştır doktor ve ses lütfen arabanı sağa, müsait bir yere çeker misin evladım der. Arabayı sağa çeken doktor " başın sağ olsun evladım, deden öldü, Allah rahmet eylesin " der. Doktor kendini tutamaz, tüm vücudu artık yaşadığı acıyı ve üzüntüyü taşıyamaz olmuş ve ağlamaya başlamıştır. Telefondaki ses uzun uzun nasihat eder, doktor 20-25 dakika dinledikten ve ağladıktan sonra rahatlar. Ses "hadi sil gözyaşlarını,, dua et, o senden çok razıydı, hep sana dua ederdi der ve hizmetin kalan kısmı için devam etmesini söyler.
Doktor o acılı anlarda olayı tam olarak yorumlayamaz. Bir zaman sonra, "bu nedir böyle" diye düşünür. Bu kişiye ben telefon açmadım, olayı bilmiyor ve benimle 2 yıldır görüşmeyen ve etrafımda zaten var olan 3-5 kişi de o kişinin benim hastam olduğunu bile bilmezken olaya anlam veremez.
Cenaze, defin, okuma, ziyaretler, derken olay unutulur gider.

Aradan 6 ay geçmiştir. Doktorun eşi doğum yapacaktır ama bir türlü doğum anı yaklaşsa da hem de başka şehirde bulunan eşinin yanına gidip "bu doğum nasıl, nerde olacak, kim yaptıracak, konuşamadan bir akşam gelen telefon üzerine İstanbul'a gider.
Doktor eşinin doğum yapmak üzere bir özel hastaneye yattığını öğrenir ve doğruca oraya gider. İlk gece bir şey olmaz. Her şey yolundadır aslında. Ama hastanede büyük bir dönüşüm inşası vardır ve hastane çok yoğundur. Derken vakit tamamdır ancak, doğumhaneye alınan hasta bir türlü çıkmaz. Bir ara ben "doktorum" deyip içeri giren doktor eşinin elini sıkar, ona cesaret verir ve gelen emir üzerine dışarı alınır. Kısa bir süre sonra büyük bir gürültüyle irkilir. Herkes koşuşturmaktadır. Ne olmuştur acaba? Doktor olanları anlamaya çalışırken kendi hastasının bir türlü çıkmadığını fark eder. Sürekli dışarından koşarak ameliyathaneye insanlar girer. Zeynep Kamil Hastanesinden bir şef ve başka bir hastaneden de bir başka hoca bile çağrılmıştır.
Bir türlü içeri alınmayan ve bilgi alamayan doktor hayatının en zor anlarını geçmektedir.
Uzun bir süre sonra içeriden savaştan çıkmış gibi her tarafı kanlar içinde bir doktor çıkar ve kadın doğum uzmanı olduğunu söyler. Doktora, eşinin uterus rüptürü olduğunu, ameliyata alındığını, uterusunun tamir edildiğini, hastanın durumunun çok ağır olsa da şu anda entübe olduğunu anlatınca doktor yere yığılır.
Bu arada yanından simsiyah ve solunum desteğinde bir bebeğin geçtiğini fark eden doktor tüm yorgunluğa rağmen koşarak takip eder ve bebeğin kolunda kendi soy isminin yazdığını görünce kendi bebeği olduğunu anlar. Bebek mosmordur, hareketsizdir ve entübe haldedir. Nur yüzlü, kiloluca bebeği, küvez dışından yakından izler. Saçları aynı kendi saçı gibidir. Olayın hala şokundadır. Tam bebeğine bir dokunmak istediği anda APGAR ının 0-0 olduğunu görür ve bir an bunların anlamını hiç bilmemeyi ister. Saçlarına hafifçe dokunur ve sever. Tam bu sırada birden aklına eşi gelir. Ya "eşim, hayattaki biricik yoldaşım da entübeyse, onun da yoğun bakım ihtiyacı olursa" diye düşünür ve son bir gayretle bu durumu sorar. Eğer yoğun bakımlıksa daha güzel bir hastaneye yer bulacağını söyler. Kadın doğum doktoru buna gerek olmadığını, yarım saate kadar yerine çıkacağını belirtir.
Artık o yarım saat, yarım asırdır, bir türlü geçmek bilmez. Uzun bir süre sonra sedye ile bembeyaz, toprak rengi yüzlü bir hasta çıkar ameliyathane kapısından. Sedyeye dikkatle bakan doktor eşini tanıyamaz ve "yok bu benim güzel yüzlü, dünyalar tatlısı eşim olamaz "diye geçirir içinden. Sedye yaklaştıkça bu gelenin eşi olduğunu anlayınca üzülmeyi bırakıp yaşadığı için Allaha sonuz şükürler içindedir.
Zor günler geçer. Artık eşi vardır sadece doktorun gözünde. Mutludur eşi yaşadığı için ama bir ara aklına yeni doğan yoğun bakım geldikçe içi yanar.
Olayın 3. günüdür. 28 Mart olmuştur. Yeni doğan yoğun bakım sorumlu prof.ü hoca, doktoru çağırır ve acı sonu söyler. Artık resüsite etmeyeceklerini söyler. Doktor son bir rica ile tatlı kızına bir isim konmasını rica eder. İsim dini tören uygun sağ kulağa ezan ve sol kulağa kamet getirilir. Bu ricayı yeni doğan YB sorumlusu prof doktor yapar. Artık adı Nebile’dir. Nebile. Ne güzel bir isimdir. Ama ne kadar bahtsız bir evlattır. Yüreği yanan doktor daha hayatının baharında evlat acısıyla yanmaktadır.
Bir saat kadar sonra eline bir bebek verilir ama cansızdır bebek. Büyüyemeyecektir, baba diyemeyecektir, koşup oynayamayacaktır, oyuncak alınamayacaktır ona, parklara gidemeyecektir, annesini hiç ama hiç ememeyecektir. Babasının elinden küçücük elleriyle tutamayacaktır. O, bu dünyada sadece 3 gün yaşamıştır ve cennete gitmiştir. Cennette anne ve babasının günahları için Allaha yalvaracak ve af dileyecektir. En azından doktor buna inanmakta ve bununla avunmaya çalışmaktadır.
Ama evlat acısı ne kadar acı bir şeymiş...

İçi yanmakta doyasıya ağlayamamaktadır. Son kez resmini çektirmiş ve asla anneye göstermemek üzere o resmi saklamıştır.
Hemen daha eşi hastaneden çıkmadan 200 km ötedeki o köye dedenin öldüğü ve kabrinin olduğu köye doğru yola çıkılır.

Yolda cenaze yıkanır. Köye varıldığında her yer insan kaynamaktadır. Herkes doktora taziyelerini bildirmekte ve teselli vermeye çalışmaktadır. Doktor yorgun ve bitkindir. Üzüntüsü o kadar fazladır ki… Bunu kimseye anlatamamaktadır. İşyerindeki insanların hiç bulunmadığını fark etse de bunu düşünecek zamanı ve takati yoktur. Ancak köylülerin neredeyse hepsi oradadır. Civar köylerden de gelenlerle 500-600 kişilik kalabalık bir cenaze namazı sonrası bebek 6 ay önce ölen büyük dedenin yanına defnedilir. Doktor bir ara "dedeciğim sana emanet " der içinden.
Tören ve taziye bitmiş ve akşam olmuştur. Herkes evine çekilmişken, doktor bir an eşini düşünür ve hemen "ben orada olmalıyım" der ve yola çıkar. Tam otobana çıkacakken telefonu çalar ve fakültenin en üst yetkilisi "doktor bey, göreve gelmediniz, hakkınızda tutanak var, lütfen hemen hastaneye geliniz ve şu hastaya bakınız..." der. Doktorun ağlayan sesi garibine giden görevli ardından bir kez daha arar ve "bir şeyiniz varsa gelin ben size rapor vereyim, istediğiniz kadar dinlenin " der. Bunun üzerine geri dönen doktor yine hastaneye varmak üzereyken yine 6 ay önceki yere geldiğinde telefonu çalar. Yine aynı ses" evladım başın sağ olsun, Allah rahmet eylesin, Allah sabırlar versin, o senin cennetteki elçin olacak, sana şefaat edecek" der. Bu sırada doktora "lütfen arabanı sağa çek der" ve doktor yine aynı yere arabasını çeker ve kendini tutamayıp hıçkırıklar içinde daha önce hiç olmadığı bir şekilde ağlamaya başlar. Telefondaki ses hep "ağlama....ağlama....ağlama evladım, der, 15-20 dakika sonra kendine gelen doktor alo dediğinde "tamam evladım, artık kedini topla eşine dön, onun şu anlar sana çok ihtiyacı var" der ve telefon kapanır. Doktor o gece İstanbul' a döner. Ama yine o sesi, o sesin ait olduğu kişinin bu olayı nasıl duyduğunu, nasıl haberi olduğunu düşünür ama bunun üzerinde daha fazla duramadan olayların akışıyla bu anı unutur gider.
Aradan yine uzun zaman geçer. Doktor artık terfi etmiştir. Hayatları bir düzen içinde ve ailesiyle birlikte o şirin köyde ve şehirde yaşamaktadırlar.
Artık doktor çok güzel günlerindedir. Bir gün yine İstanbul’a bir kongre için gitmektedir. Otoyolda akşam saat 20.00 sularında Hendek mevkiinde bir yokuşu çıkmış ve bir viraja girecektir. Hız limitlerinin biraz üzerindedir. Hava yağmaya başlamıştır. Tam viraja girerken bir araç doktoru sollamış ve ardından 3-5 araş daha hız limitleri üzerinde viraja rağmen sollama yapıp sol şeritten geçerek gözden virajı dönerek kaybolmuştur. Tam bu sırada bir telefon çalar ve doktor "belki eşim arıyordur veya gideceği kongrenin görevlileri arıyordur diye" merakla telefonu açar. Telefonda bir ses, hep o tanıdığı eski sestir ve "evladım sağ şeride geç ve lütfen yavaşla, lütfen yavaşla, lütfen yavaşla ve dur der". Doktor hemen hızını 100-80-30 a düşer ve birden biraz önce kendisini sollayıp geçen araçların yolda ters yatmış duran bir tıra çarpmış olduğunu, insanların cesetlerinin yolda dağılmış ve sağa sola yatmış olduğunu görür ve aninden hemen durur. Hemen inip yardım ve ambulanslar, ölüler ve yararlılar sonrası yeniden yoluna koyulur ve bir aklına o son numarayı geriye dönük aramak gelir. O numara 0216 ile başlayan bir İstanbul Anadolu yakası telefonudur. Telefonda bir bayan "buyurun, ben filancayım der". Doktor şaşkın vaziyette "peki bu numara size mi ait der". Bayan "bu ev ve bu numara Mustafa KARADAĞ' ın" der. Doktor "kendisiyle görüşebilir miyim der". Bayan biraz durakladıktan sonra "Mustafa KARADAĞ, babamız bir yıl önce öldü" der. Birden şaşıran doktor bir şey söylemeye fırsat bulamadan telefondaki ses "siz de onu yardım için aradıysanız onun vasiyetini biz yerine getiriyoruz, manevi evlatları olarak, buyurun gelin, biz ne kadar yardıma ihtiyacınız varsa karşılayalım der ve adresi tarif edip telefonu kapatır.
İşte şimdi doktor için ağlamak vaktidir. Doktor artık çığlıklar atarak ve bağıra bağıra ağlamaktadır. Sürekli "Allahım beni eşime ve çocuklarıma bağışladığın için sana şükürler olsun, Allahım beni eşime ve çocuklarıma bağışladığın için sana şükürler olsun diye dua eder ve oluk oluk akan gözyaşlarıyla ağlarken birden arabanın sol arka kapsı açılır.
Gelen bir polis memurudur. "Beyefendi, yardımcı olabilir miyim? İyi misiniz?", der. Doktor gözyaşlarını siler, polis memuruna teşekkür der, ama polis memuru inanmaz, sizi gideceğiniz yere götüreyim dese de, kendisini ve çalıştığı kurumu tanıtan ve iş yeri kimlik kartının gösteren doktor, polis memurunu ikna ettikten sonra yola devam eder.
Doktor bütün bu olayları, hayatının son 6 yılını yeniden, tekrar, tekrar düşünür yolda.
Allahım senin ne kulların var, Mustafa KARADAĞ isimli kulun bizim vesilemizle sağlığına kavuştu ama bize borçlu ölmedi. Sen ne yücesin, bizi bağışla, bize merhamet eyle, bize doğru yolunu göster” diye dualar eder.
O benim hayatımı kurtardı, Allah’ım beni aileme bağışladı diye şükrederek yola devam eder. Ancak, doktor bu olayı hiç bir dostuna anlatamadı. Çünkü yaşadığı olaylar zincir aslında bir tür mahremiyet barındırıyordu.. Hayatın acele ve telaşı içinde insanın kalbinde duran, ama anlatmaya yürek dayanmayacak kadar hassas bir durumdu.
Ama o doktor, aklına bu olaylar geldikçe, Allah'a şükredip o sesin sahibine hep dua etti.
Son...
 
     3 Beğeni    
Senınle Yaslanmak Istıyorum
ŞİİR | © Yazan Seyran Seçil KURAL | Yayın Ağustos 2009
Seneler Geçsin, Sen Beni bil ben seni bileyim istiyorum.
Benim olduğun kadar dostlarının,
Dostlarının olduğun kadar benim ol istiyorum.
Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.
Yaşayalım ki, Öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.
Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.
Sen çok dertlenip, içip arkadaşlarınla eve gelmelisin.
Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.
Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.
Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim.
Güzel günlerimizi, evimizde, bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız.
Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek….
Böylece yaşamalıyız işte.
Sonra çocuklarımız olmalı, Düşünsene senin ve benim olan bir canlı.
Geceleri ağladıkça sırasıyla susturmalıyız.
Sen arada mızıkçılık yapmalısın.
Ve ben söylenerek sıranı almalıyım.
Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım,
Söylenerek yumurta kırmalısın.
Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.
Zaman su gibi akıp giderken, Herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.
Her şeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden.
Mutluda olsa, Kötüde olsa, Yaşadığımız günler bizim
günlerimiz olmalı.
Saçlara düşünce yada gidince aklar,
Çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden.
Kavgasız, Her sabah cinayetle uyanılmayan, Sessiz bir yere gitmeliyiz.
Geceleri balkonda denizi seyredip, Sandalyelerimizde sallanmalıyız.
Eve gelip benden kahve istemelisin.
Çocuklar gelmeli ziyaretimize,
Geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.
Öyle sevmelisin ki beni, Bu yazdıklarım korkutmamalı seni,
Tebessümler açtırmalı yüzünde.
Bir gün bu hayatı bırakıp giderken,
Sadece mutluluk olmalı yüzümüzde
Birbirimiz sevmenin gururu olmalı “HERŞEYDE”…..
 
     Beğenin    
Seninle Olmak
ŞİİR | © Yazan Seyran Seçil KURAL | Yayın Ağustos 2009
Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?

Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.

Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?

''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?

Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek...

Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?

Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?

Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?

Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?

Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?

Nereden bileceksin?
Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.

Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda sarhoş olmazdım.

Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize... Ve her kulaçta haykırırdım seni..

Ama sen hiç benimle olmadın ki...
YA AKLIN BAŞKA YERLERDEYDİ YA YÜREĞİN...
 
     Beğenin    
Anladım....
ŞİİR | © Yazan Seyran Seçil KURAL | Yayın Ağustos 2009
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman
olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...
 
     Beğenin    
Kim Özlerdi Avuç İçlerinin Kokusunu
ŞİİR | © Yazan Seyran Seçil KURAL | Yayın Ağustos 2009
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde "onca ayrılığın birinci
dereceden failidir"
denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse...

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer!!
 
     1 Beğeni    
Sevdiğin Kadar Sevilirsin…
ŞİİR | © Yazan Seyran Seçil KURAL | Yayın Ağustos 2009
Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif.
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç.
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü.


Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin.


Yaşadıklarını kâr sayma,
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna.
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün.


Gülebildiğin kadar mutlusun,
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin.
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.


Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer,
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer,
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.


Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın,
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.


İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın.
Bunu unuttuğunda, aldığın her nefes kadar üşürsün.
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun.


Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.


Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin…
 
     Beğenin    
Aşk Benim Hiç Senim Olmamış
ŞİİR | © Yazan Seyran Seçil KURAL | Yayın Ağustos 2009
Varlığınla yokluğun arasında kalmayacağım artık, sadece olmayacaksın. Sensiz kalma ihtimali olmayacak aleyhine kurulmuş cümlelerimin sonunda. Belki birkaç satır arasında unutulacaksın bir müddet sonra. İçimden olmayacak, boş bir kağıdın gölgesine sığınmayacak sana sitemlerim. Hani hep kızardın ya “Konuş konuş konuş” derdin, haykırabilir miyim şimdi korkaklığını. Bıraktığın bu mavi düşleriyle avunan yalnızlığı, artık sahiplenilmeyecek olmanın burukluğunu yaşarken, haykırabilir miyim dersin, susar mıyım, gülüp geçer miyim yoksa …?
Aslında alıştırmalıyım kendimi hiç dönmeyecekmişsin, dönülmeyecek bir yerdeymişsin gibi farzetmeli, unutmalı. Seni hiç tanımamış gibi yaşamımı sürdürmeliyim. Var olduğum her yer aşk(ın) şehri olmalı artık, yeniden sevmenin, sevilebilmenin yeri her yer, zamanı yaşanan ve gelecek tüm zamanlar olmalı benim için. Evet, sayfalardan koparıp bir bir savurmalıyım seni yaşanmış tüm zamanlara, uzaklaşan her adımımla hapsetmeliyim bu anılar sokağına. Kopan takvim yaprakları sensiz geçen günleri saymamalı, bende yokluğunun güncesini tutmayı artık bırakmalıyım. Her yeni güne seni getirmedi diye isyan etmemeliyim. Kabullenebilmeli, hazmedebilmeli, aldırmamalı hatta sana hak verebilmeliyim. Bu satırlarla büyümeye başlamalıyım, sırf seni ve çocuklaşan bir aşkı kolayca unutabilmek için. Zira yoksun. Sanki benim hiç senim olmamış, sanki bizi hiç yaşamamışız, sanki aşk denen o hoyrat şarkıyı mırıldanmış ve sonra yarım bırakmışız gibi.
Sanki benim hiç senim olmamış gibi…
 
     Beğenin    
Kalanların Ardından
ŞİİR | © Yazan Seyran Seçil KURAL | Yayın Ağustos 2009
Kalanların ardından umutlar, sevgiler, aşklar da kalıverir bazen. Gözyaşlarıyla sulanır gidenin yolları ; toz toprak olmasın diye giden sevgili...Giden alıp götürürken hayata dair ne varsa , kalanın avuçlarında gizlenir bir garip veda ,bir o kadarda ılık bir sevda . Giden de kalan da aslında torbalarına yolluk yapmıştır aşklarının son kırıntılarını. Yolun ilerisinde bir yerde nasıl olsa acıkacaklar ya !!!
Giden yol alırken kendince yeni umutlara, yolluğuyla doymayıp, karnını doyurur yol üstü lokantalarında…Ya kalana ne demeli? Çıkını elinde beklemektedir kırıntılarını paylaşacağı bir yol arkadaşını…
İşte bende seni kırıntıların elinde beklerken bulmuştum bir yol kenarında. Hüzün bulutları sarsa da gözlerini hala sevgi dolu bakmayı başarabiliyordun. Bağlıydın hayata ; aynı benim sana hayat diye bağlandığım gibi.
Oysa ben ne kalandım, ne de giden. Paylaşabileceğim bir aşk kırıntımda yoktu elimde. Elinde kalan son kırıntılarını bir yudum suyla paylaşmaya da razıydım. Senin olduğun yerde nefes alacak bir atmosfer olduğunu biliyordum , senin gözlerinin içinde yaşanacak bir hayat olduğunu görüyordum , senin görmediğini bile bile…
Sen o tozu dumana katıp gidenin ardında bıraktığı son ayak izlerine kenetlemiştin gözlerini, kim bilir olurda dönerse diye…
Seninle birlikte yol kenarına oturup onu bile beklemeye razıydım. Güneşine gölge , gecene perde olmaya hazırdım . Yıldız istiyorsan yıldız toplamaya , ay ışığını yorganın yapmaya razıydım ;
Sense karanlığa aşıktın , olurda gecene ışık gibi doğarsa diye!
Ben yinede sevgimi çiçek diye toplayıp kırlardan, sundum sana demet demet. İster al vazoya koy yaşatabildiğin kadar yaşat, istersen bırak yanıbaşında kurusun. Sadece yanında olsun yeter…
Beni sevemeyeceğini , sende kalan kırıntının sadece sana yeteceğini bile bile serdim önüne sevdamı. Senden ne aşk ne sevgi dilenmiyorum. Ardımda bıraktığım kalanım olmayacaksın sen; Ama senin ardında kalan bir ben hep olacak… Ve sen kurumuş aşk kırıntılarınla boğazını parçalarken , ben yudum yudum su vereceğim sana … sen farkına bile varmayacaksın…Sevgimin bir damla gözyaşı ile başlayıp dere olduğunu , sonra ırmaklara nehirlere dönüştüğünü çağlayanlarla coşup nasıl bir sevgi denizi oluşturduğunu bilmeden serinleyeceksin sularımda… Ama asla boğulmayacaksın ben yaşadıkça sende yaşayacaksın sevgimin enginlerinde…
Bir sana bir de aşkıma eğdim başımı.
Sevgim ışık olsun sana ve sevmeyi bilenlere..
 
     Beğenin    
Kadın
ŞİİR | © Yazan Mustafa Nafiz KARAGÖZOĞLU | Yayın Temmuz 2009
8 Mart Dünya Kadınlar Günü


Dünya’ya gelmek için yola çıkarken annemizdi kadın,
Büyürken, kucaklarında sallanırken ninemizdi kadın,
Ev de kız kardeşimiz,
Okulda arkadaşımızdı kadın,
Gönüllerde sevgili,
“Yuvayı yapan dişi kuş”,
Yavrumuz, kızımız, canımızdı kadın.
Her erkek için farklıydı adın.
Gayret edip paylaşan, için için ağlaşan,
Sevdikleri uğruna gece gündüz uğraşan,
Çalışan, çalışan, çalışandı kadın.
Hayatın her yerinde, her anında var iken,365 günde 1 gün mü kadın?



Özür ve sevgiyle.......


İç Hastalıkları Uzmanı
Dr. Mustafa Nafiz Karagözoğlu
www.doktornafiz.com
 
     Beğenin    
Bir Vakitmiş Ki!
ŞİİR | © Yazan Mustafa Nafiz KARAGÖZOĞLU | Yayın Temmuz 2009
BİR VAKİTMİŞ Kİ!

Bir vakitmiş ki ,
Ana oğul ayrılmış,
Bir vakitmiş ki ,
Kurşun kurşuna karşıt gelip yapışmış,
Bir vakitmiş ki ,
Baba oğul farketmeden bir cephede çarpışmış,
Ne dost tanımış birbirini,
Ne düşman,
Hava karışık,
Cephe karışık,
Niyetler karışık,
Tekrarlanır aynı sahne,
Dünya bunlara alışık.
Gece gündüz farketmez
Karınlar aç
Sırtlar soğuk,
Nefesler boğuk.
Kan damarda ,
Kan havada,
Kan su olmuş vatanı sulamakta,
İnsanlık biter iken gizlice,
Seyrediyor dünya alem sessizce.
Şerefi,namusu,ahlakı için
Sevdiği,karısı,evladı,vatanı için
Vurulmuş şehidim huzurla yatmakta
Yüzlerce güneş batarken
Binlercesi doğmakta.

Şehitlerimize saygıyla.........


İç Hastalıkları Uzmanı
Dr. Mustafa Nafiz KARAGÖZOĞLU
www.doktornafiz.com
 
     1 Beğeni    
Annem,anneler.......
ŞİİR | © Yazan Mustafa Nafiz KARAGÖZOĞLU | Yayın Temmuz 2009
Annem,anneler
Ne yazsak az,

Ne yapsak az,

Bizden önce başkaydı hayatın,

Bizden sonra başka,

Önce senindi,

Sonra bizim,

Ne uykuların senindi

Ne yediklerin

Ne gündüzlerin senindi

Ne gecelerin

Gülersek gülerdin

Ama daha ağlamadan kaygılanır ağlardın,

İyi olmamızdı tek kaygın,

Yarı aygın

Yarı baygın

Hayatını harcadın

Ne yapsak sevdin bizi

Toprak gibiydin

Baksak verdin

Bakmasak verdin

Sevsek sevdin

Sevmesek sevdin

Bizdik derdin

Ah anne, ah anneler

Yaşarken sizler

Biter mi dertler

Dünyayı verseniz bize

Yeterli gelmez size

İstemeden vermek

“ah yavrum” demek

Kucaklamak sevmek

Kuvvetli ilaç size

Ödenemez hakkınız

Fedakarlığınız

Cefakarlığınız

Vefakarlığınız

Bize en büyük hediyedir varlığınız.

Ah annem, anneler

Tüm evlatlar ellerinizden öper…..

İyi ki varsınız……..
 
     2 Beğeni    
Şiirlerimden Bazıları
ŞİİR | © Yazan Haluk ALAN | Yayın Temmuz 2009
ŞİİRLERİMDEN BAZILARI
SERRACIĞIM, KIZIM BENİM
Bir damlasın adın gibi,
Gönül cennetimde.
Bir ferahlıksın sesin gibi,
Kederli sürecimde.
Bir güneşsin gerçek gibi,
Aydınlattığın yüreğimde.
Eğer yaşıyorsam bir baba gibi,
Kızım!, bu senin sayende.




BİR BUSE
Kederli gönlümü gonca etmez memnun
Onca göz yaşı altında,
Islanıp sönen bir mumum
Canlandırır mı bilmem,
Aşk sarhoşu busen
Esirgeme bir gül lütfen
Dağılsın hüzün ve keder
Görünsün Gülşen.






GÖNÜL TAHTI
Beyaz beyaz mıdır yanında senin,
Gül yüzün ipeksi tenin.
Bilir misin?
Kalbin bir tül gibi nazenin
Yaşıyorum ki, artık her gecem senin.

Merakımdandır burukluğum,
Geceler boyu düşünür dururum
O gönül tahtında yavrucuğum,
Nicedir durumum?



YAĞMUR VE SEN
Bir yağmur gibi bardaktan boşanırcasına
Aktın dünyama,
Yağmurun içindeki güneş gibi
Aydınlattın yüreğimi.





AYRILIK
O hüzünlü geceden beri,
Her gece bekledim seni, gelmedin.
Öksüz bir çocuğun inlemeleri gibi
Her gece seni arayan sesim duyulmuş
Kaybolmuşum da biçare Mecnun gibi
Beni bir köşede üzgün hayallerin bulmuş.
Reva mı bu cana şu eziyet
Ne vardı böyle çekip, gidecek
Söyleseydin ki bu bir cehennemi illet
Heyhat, belki de mahşere dek sürecek.








HASRETLİK
Tuhaf bir his var yüreğimde
Bedbîn, mecalsiz, sensiz
Hele bir de hasretlik var ki, içimde
Sen bir yerde
Ben bir yerde

Dertleniyorum sen yokken
Seni ve her şeyini,
Özlüyorum,
Özlüyorum ki,
Tıpkı neyzen gibi,
Geziniyorum ortalıklarda,
Söyleniyorum…

Ama seviyorum
Öylesine derin ve öylesine asil ki,
Bir tek,
Yüreğime söz dinletemiyorum
Nafile, bir köşeye çekilip
Susuyorum,
…Ve seni bekliyorum.

YAĞMUR
Gördün mü?
Bu gün melekler de ağladı
Hasretin,
Bütün gönlümü dağladı
Özlemle bekleyen ruhumu
Yeşil yosunlar kapladı

Yeter bitsin artık bu hasret
Bunca keder bunca hüzün

Tütsün ruhumuzda buluşmanın kokuları
Sarsın her yanımızı sevgimizin ışıltıları



SEN AĞLADIĞINDA
Her ağladığında gözlerinden süzülen billur taneleri,
Yüreğime bir kor gibi akar
Sonra gönlüme çöker de hüznün derin nameleri
Alır beni götürür ırak diyarlara
Sensizliği asıl o vakit yaşarım
soğukluğu hissederim taa içimde
ürperirim, korkarım
sonra toparlanırım da bir an…
seni düşündüğümü anlarım
duramam yaşarım en derinlerde
dayanamam…
buna iki damla göz yaşını katık ederim.
Bil ki, sen ağladığında sevgilim;
Ben biterim!

YANIMDASIN
Bir gün seni görmesem,
Sesini duymasam bir an
Isdırap kaplar yüreğimi
Dalarım hayallere o an
Yine de bulurum seni
Bilirim sen oradasın
Yalnızken bile hep yanımdasın.
 
     1 Beğeni    
Çocukluğumun Gülen Yüzü
ŞİİR | © Yazan Reyhan AKMAN | Yayın Mayıs 2009
Üç, bilemedin dörttü yaşın.
Pamuk gibiydi tenin,
Maviydi gözlerin.
Lüleli saçlarınla aya benzerdin.

Gerçi adını anımsayamıyorum küçük kız
Ama ne farkederdi,
Güzelliğin küçümsenmezdi.
Annen döverdi, baban da,
Sen gülümserdin.
Buklelerini çekerdi çocuklar,
Koparırcasına.
Az biraz ağlardın ama
Ağlarken bile gülerdi mavilerin.
Yanakların al al olurdu.

Yıkamayı unuturlardı bazen seni
Sevmeyi unuttukları gibi,
Kir pas içinde
Yırtık pırtık elbiseyle
Yalınayak.
Kaç kez bilmiyorum ,
Gözgöze geldik seninle.
Bakışarak içini dökerdin bana,
Sessizce birlikte ağlardık.
Gönlümün kasveti dağılırdı
Gamzelerini görünce.
Bazen kuru ekmekle geçiştirirlerdi öğününü,
Bazen de büsbütün unuturlardı doyurmayı seni.
Acıktığında bile yüzünü hiç dökmezdin.
Sen benim çacukluğumun güzel huylu,
Bebek yüzlü kızıydın.
Güleç, mağrur, yoksul komşu kızı...
 
     2 Beğeni    
Hayvan Sevgisi
ÖYKÜ | © Yazan Ebru YETKİN | Yayın Nisan 2009
Doğada bizlerle beraber yaşama hakkı olan evcil hayvanların bir kısmı şehirlerde, köylerde kasabalarda bizlerle sokaklarda yaşadığı gibi bazıları daha şanslı olup evlerimizde misafir arkadaş, can dostu bazen bizim minik yavrularımız olarak yaşamaktalar.Aslında hangi koşullar içinde yaşamakta olsalarda hepsinin ihtiyacı olan bir tutam sevgi.

Hayvan sevgisi bütün sevgilerden çok daha farklı bir duygudur. Çünkü onlar hiç karşılık beklemeden sever; bir gün yalnız bıraktığınızda size küsmek yerine sizi ilk gördüğü anda kocaman bir özlemle kucaklar, her zaman sizin yanınızda olmak ister. Ne büyük bir sevgidir ki siz onu terk etseniz bile o sizi asla terk etmez…

Peki hayvan sevgisinin bizler için faydalarını biliyormuyuz? Özellikle çocuklarımız için…
Çocuk psikolojisinde hayvan sevgisinin büyük bir yeri ve önemi vardır. Hayvan sevgisini çocuklarımıza aşılayarak onların hem sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmelerini sağladığımız gibi daha da önemlisi çocuklarımız merhameti öğreniyorlar. Çocuklarımız evcil hayvan sahiplenmeleriyle beraber onların beslenmesi bakımını üstlenerek küçük yaşlarda sorumluluk sahibi oluyorlar. Hayvan sevgisi besleyerek büyüyen bir çocuk her zaman daha uyumlu , doğa ve insanlara daha saygılı , daha merhametli olur. Üstlendiği her sorumluluğun altından en başarılı şekilde çıkar.
 
     Beğenin    
Bir Kadın...
ÖYKÜ | © Yazan Ceren AKBOYAR | Yayın Nisan 2009
Gizemli bir gece gibiydi kadın. Dalga dalgaydı saçları duyguları gibi. Memnun değildi yaşadığı hayattan hem de boşluktu içi kadının. Karanlıktı hep rüyaları gözleri gibi.

İlerliyordu. Bir gece pazarıydı burası. Etrafındaki satıcılar solgun lambaların ve mum ışıklarının altında bağırışıyordu. Baharat kokuları, insan çığlıkları duyuyordu. Kafasını kaldırdı kadın. Birden gözleri doldu. Burada olmaması gerekiyordu, buraya ait değildi. İnsanlar garip garip yüzüne bakıyor, fısıldaşıyordu. 'Acaba niye ağlıyor?' diyorlardı. Alışık değillerdi samimi bakışlara, gözlerdeki ıslaklığa. Hep gizlerlerdi gözyaşlarını. Oysa ki kadın oradaydı ve gizlemiyordu gözlerinin kızıllığını.

İlginç bir dükkan çarptı gözüne kadının. Yaşların ardında dalga daldaydı duyguları gibi. Birden tanıdık geldi dükkan, sevgi duydu birden. Herşeyi unutup daldı dükkana. Garip bir yerdi burası. Her yerde tahta, her yerde küf kokusu vardı. Küf kokusu dışarıdaki baharat kokularından daha çekiciydi şimdi. Tavandan süsler sarkıyordu değişik tınılarıyla. Duvarlarda tahtadan maskeler. Canlı gibi... Dokunsa insan sıcaklığı duyacak gibi geldi kadına. Heryer karanlıktı tıpkı içi gibi... Sanki kendi içindeymiş gibi hissetti kadın birden. İlerledi, ilerlerken kendinde de daha derinlere dalıyordu. Hissediyordu cevapların burada saklı olduğunu. bu yüzden tanıdıktı dükkan.

Gitmek istedi. Kalbi tam tersini söylüyordu. Yenildi kalbine ve ilerledi. Tavandan sarkan süslerden birine dokundu. Soğuktu... Ve kalbi gıdıklanıyordu.
İçerden yaşlı bir adam çıktı. Kadın merhaba bile demeden konuşmaya başladı.
''Çok hoşlar değil mi? Sanki içimden bir parça...''
''Öyleler'' dedi adam.
''Soğuklar. Neden bu kadar soğuklar?'' dedi kadın.
Adam ''Sen söyle. Bunu ben bilemem. İçinden bir parça olduklarını söyleyen sensin''.
Kadın sustu. Söyleyecek hiç birşeyi yoktu. İçindeki her şeyi açıklayabilseydi burada olmazdı. Cevaplar aramazdı.
Adam '' Her zaman aranacak cevaplar vardır'' dedi. Kadın şaşkın şaşkın baktı.
Adam ''Şaşıracak birşey yok. Duygularını yüzünden okuyabiliyorum. Buna sevinmelisin. Artık imkansız olan birşeyi başarıyorsun. ''
Kadın konuyu değiştirmek istercesine devam etti. '' Daha önce bu dükkanı hiç farketmemiştim''
''Aslında ben hep buradaydım '' dedi adam. ''Ama sen ilk kez yaşamını sorguladın''
Kadın hiç birşey anlamıyordu. '' Neden burada yaşamak zorundayım? Bu hayatı ben seçmedim ama yaşıyorum işte. İtiraz etme hakkım bile yok. Hoş, etsem neye yarar? Artık kim geriye çağırabilir ki zamanı?''

Adam cevap verdi: '' Eğer bu hayatı yaşamasaydım şu an seninle bu konuşmayı yapmıyor olacaktım. Başka bir yerde, başka bir zamanda, başka bir hayatı yaşama çabasında olacaktım. Öyle ya da böyle yaşıyorsun değil mi? Önemli olan nerede yaşadığın değil, nasıl yaşadığındır. Yaşamının yolunu ve sonunu seçmekte özgürsün. Bu seçimi yaparken yalnızca yüreğini dinlemelisin.Ne istediğine karar ver ve o hayatı yaşa. İşte o zaman yaşadığın hayat bir zorunluluk değil, seçim olur.''

Kadının kafasında hala bir sürü cevapsız soru vardı. Belki cevaplanacak, belki de sonsuza dek cevabını arayacak yüzlerce soru. Ama şimdi, en azından, hiç göremediği çıkış yolunun kapısındaydı. Yaşlı adamın da dediği gibi kapıyı açıp açmamak elindeydi. Hayatının bundan sonrasını kendi seçimine göre yaşayabileceğini biliyordu.

Kapıya doğru yöneldi. Çıkarken duvarda tıpkı kendisine benzeyen bir maske olduğunu farketti. Girerken bu maske yüzündeydi, şimdiyse duvarda. Sıcaktı. Kapıdan dışarı çıktı. Birkaç saniye duraksadı ve arkasına dönüp baktı. Pazarın ortasındaydı. Solgun ışıkta satıcılar bağırıyordu. Baharat kokuları, insan çığlıkları duydu.

Son bir kez dükkana bakıp gidecekti ama dükkan tüm korkularını alıp geçmiş zamana karışmıştı...


Psk. & Hipnoterapist Ceren AKBOYAR
 
     1 Beğeni    
Tutkularım
ŞİİR | © Yazan Hasan DOĞAN | Yayın Şubat 2009
Tutkularım ömrümün kuşluk vaktinde kaldılar..
Demek şairce olurdu elbet,
Birazda hüzünlü
Hayır tutkularımı hep cebimde taşıdım
Elimi cebime soktuğumda
Parmağımın ucundaydılar.

Tutkusuz yaşayamazdım
Parmak uçlarımdan kanıma aktılar.
Sonra Dünyam oldular
Peşinden koşmaya çalıştım tutkularımın.
Bu koşu hiç yavaşlamadı.
Yavaşlayan yaşlanan dizlerimdi belki,
Ama ben 18 lik deli fişek gibi koştuğumu sandım hep
Coşkuyla

12-12-2008 Denizli
 
     Beğenin    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

05:33
Top