2007'den Bugüne 89,675 Tavsiye, 27,648 Uzman ve 19,669 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Seyithan
ŞİİR | © Yazan Hasan KUL | Yayın Ekim 2008
SEYİTHAN

Ölüm; iki dünya arasında bir paravan
Geçti, bu paravandan yirmisinde Seyithan.


1997
 
     Beğenin    
Nerelisin?
ŞİİR | © Yazan Hasan KUL | Yayın Ekim 2008
NERELİSİN?

Kırçiçeği misin?
Yoksa sen, güzel!
Yaban çiçeği mi?
Nerelisin?
Sahi sen.


18,05,1998
 
     Beğenin    
Leventlik
ŞİİR | © Yazan Hasan KUL | Yayın Ekim 2008
LEVENTLİK

Dert, içimde bir labirent
Ben, ona karşı bir levent
Dilimde ince nihavent
Yılmadan savaşmaktayım.

1997
 
     Beğenin    
Uşak'ta Bir Sabah
ŞİİR | © Yazan Hasan KUL | Yayın Ekim 2008
UŞAK'TA BİR SABAH


Yolum düştü
Uşak'a
Yolculuktan
Bir düştü.

Elim, ayağım alındı
Duşağa
Soğuktan
Nefesim tıkandı.

Otogar yeni
Ve çıplak, hep taş
Koynuma gireni
Soğuktan arkadaş.

Sabahın beşi
Titremekteyim
Büzüle büzüle güneşi
Beklemekteyim.

Canım çaysadı
O da yok
Simav otobüsü de
Gönlüm buna darıldı.

Öpücüğünden çatladı dudaklarım
Ayazın
Sabırsızca sabahını bekliyorum
Uşak'ın.

Hep aklıma gelir
Uşak deyince
İçimde bir sızı, ince
Beni maziye taşır...

01,10,1997
(Uşak Otobüs Terminali)
 
     Beğenin    
Umutluyum..
ŞİİR | © Yazan Ali SONGÜL | Yayın Ekim 2008
Kalabalıklara katlanırım da,
Tek başına kalıvermeye asla
Yazmak istediğimi yazamamak
Yapmak istediğimi yapamamak hoş değil,
Ve hoşnut kalamamak geride bıraktırılan zamandan


Umutluyum ne var ki,
Güzellikler kuşatacak insanlarımı ve ülkemi
Mutlu yüzlerin sevinçleri ve tebessümleri
Ve endişesiz, güvenle paylaşılan yaşamlar…
Kuşatmalı sokakları yeni temiz heyecanlar…


alisongül
 
     1 Beğeni    
Eylül Bitimleri
ŞİİR | © Yazan Hasan MIRSAL | Yayın Ekim 2008
--şimdi “travma sonrası stres bozukluğu” diyorlar-

Yine bir sabah
Eylül bitimi
Yeşil siyaha yakınlaşmış
Yaprak dökümleri vuruyor düşlerimi

İyi düşünmüştüm hep
Hiç aç çocuk olmadı
Herkesin annesi ve babası
Ve bir salıncağı vardı

Ötekinde dostluk
Yelde yeşilin kokusu
Kim niye eylül oldu
Taş çatladı suskunluktan

Çocukların özgürlükleri
“kızılcık çıkardı” yalnızlıktan
babaların ve ablaların sevgileri bağlı
Elleri tuz ekili yara

Hiç düş yok artık
İstemiyorum gençliğimi de
Gelmesin eylül ve gelmesin
Eylül bitimleri…

Eylül 2007


Hasan MIRSAL
 
     3 Beğeni    
Dağda Yaşanmış Müthiş Bir Olay; “niye! Niye?!”
ÖYKÜ | © Yazan Hamdi KALYONCU | Yayın Ekim 2008
Dağda Yaşanmış Müthiş Bir Olay; “Niye! Niye?!”


“Temmuzdu. Dağlar nispeten serindir, ama hava o gün çok sıcaktı. Takipteydik; 5-6 kişi kişiydiler.

Bir tepeyi sardık.. Komutan ve birkaç arkadaş onların bulunduğu tarafta, aşağıda kaldı. O taraftan ilerleme imkanı yok! Biz dağın öte yamacından yukarılara doğru, yan yan tırmanıp arkadan sarmaya çalışıyorduk.

Diğer arkadaşlar arada bir ateş ediyor, başka tarafa kaymalarına izin vermiyorlardı.

Yeterince yükseldikten sonra, onların bulunduğu yere doğru yöneldik. Az sonra birini fark ettim. Önümdeydi. Atsam, kurtulması imkansız.

İki sebeple ateş etmiyordum.

Onu hemen vururdum, ama ateş etsem, yerim belli olacak. Onlardan benim görmediğim biri de beni vurabilirdi. İkincisi; nasıl olsa o beni fark etmedi, biraz daha sokulayım, garanti olsun dedim.

Ölümün soğuk terlerini döktüğümü hissediyordum. Her an bir başkasının da bana ateş etmesi mümkündü.

Aşağıdan atış sesi gelmiyordu. Az ötede, beni korumak üzere diğer arkadaşım pusuya yatmış bekliyor.

Ateş etmek içimden gelmiyordu. Karşımdakinden yana endişem yoktu. O beni fark edip dönene kadar kesin indiririm diye düşünüyordum. Biraz daha sokuldum. 20-25 metre ya var, ya yoktu. Kafasını bazen çok hafif çeviriyor, gözleri ile etrafı taramaya çalışıyor. Belli ki o da korkuyor. Sanki dudaklarının kımıldadığını, bir şeyler okuduğunu hissettim. İsteseydim çok rahat vururdum.

Arkadaşıma yerinden ayrılmamasını işaret ettim. 3-5 metre daha yaklaştım.

Her an beni fark edebilirdi; daha fazla bekleyemezdim.

Birden atladım; ‘Kıpırdama!’ dedim. Aynı anda o da tüfeğini bana doğrulttu.

O, yarım yatmış vaziyette, ben onun başından aşağı.

Hiç bu kadar ölmeye, öldürmeye yakın olmamıştım. Bu katıldığım üçüncü operasyondu.

Ne, o, tetiği çekebiliyor, ne ben! Göz gözeyiz.

İşini bitirebilirdim, ama yapamadım. O da ateş etmiyordu. Öylece kalakalmıştık.

Öldürmek istemediğimi biliyordum.

Belki o da öldürmek istemiyordu. Benim istemediğimi de anlamıştı sanki.

Gözümün içine bakıyordu.

‘Niye! Niye?’ der gibiydi. ‘Ölmek niye!’ ‘Öldürmek niye?!’

Şu elimizdeki silahları yanı başımızdaki sert kayalara vurup, kırıp sarılmak, sarılıp kucaklaşmak geldi içimden.

Titrek bir sesle; ‘Bırak silahını!’ dedim. Tereddüt etti, ‘sana güvenebilir miyim?’ der gibiydi.

‘Bırak!’ diye, biraz daha sert sesle bağırdım.

Bir eli yana inerken ötekiyle silahını bana uzatıyordu ki, birden bir silah sesi patladı. Yüz üstü yığılmıştı; boynundan vurulmuş.

Arkadaşımdı ateş eden. Koşarak geldi. ‘Neden! Neden yaptın?’ diye bağırdım, boğuk bir sesle.

Silahı elimden fırlattım; üzerine eğildim.

Elimi boynunun altına soktum; gözlerimin içine baktı. Sonra başı yana düştü.

Kendimi kaybettim. Üzerine kapanmış hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamışım.

Sonra neler oldu bilmiyorum. Hastaneye yatırmışlar beni. Günlerce kendime gelemedim.

Onu her gece rüyamda görüyorum. Bitmiyor, gitmiyor gözümün önünden! Sürekli beynimin içinde haykırıyor! Sanki dağlarda yankılanıyor sesi!”

‘Niye! Niyee?’

Ben işte..! Böyle..! Özür dilerim, doktor bey! Mani olamıyorum. Tutamıyorum kendimi, Ağlıyorum sürekli!

Dr.Hamdi Kalyoncu
www.hamdikalyoncu.com
 
     2 Beğeni    
Bir Günlüğüne Cumhurbaşkanı Olaydım!
ŞİİR | © Yazan Hamdi KALYONCU | Yayın Ekim 2008
Bir Günlüğüne Cumhurbaşkanı Olaydım!

Ağlayan analar! CANLAR!

Feryatları duyan var mı gerçekten?
Seksen yıldır bu ülkede,
Aşağıdan yukarı ses gitmiyor!
Canları yanıyor insanların!
Canım yanıyor!

“Şehit Anaları”
Ve göz ardı edilen “Terörist Anaları!”
Biri dağda, diğer evladı orduda olanlar!.
Canlar!

Sizin için ne yapsam ki!
Ne yapsam da, yüreğinizde yanan alevi hafifletecek,
Bir damla su da ben olsam!
Sonra başkaları eklense bana!
Damlalar, gürül gürül akan sular, sellere dönse!
Ülkemdeki bütün yangınlar sönse!
Yanmasa başka anaların yürekleri!

Ah keşke.!
Keşke,
Bir günlüğüne Cumhurbaşkanı olaydım.!
Sadece şehit analarıyla iftar etmez,
Yalnızca erlerle karavana yemezdim!
İftar verirdim;
Şehit analarına da, terörist analarına da.
Hiçbir şey söylemeden, kimsenin gözüne bakmadan,
Yüreğim dayanmazdı, yüreklerden gözlere yansıyan acılara..!

Sonra alırdım anaları!
Sağ yanımda birileri, sol yanıma diğerleri,
Bir elimde kuru ekmek, bir elimde kuru tezek.
Yürürdüm Gabar dağına!
Ne bir koruma,
Ne de bir asker!
Şehit anaları,
Terörist anaları,
Ve ben!
Bir de çatışmalarda sakat kalmış iki er!.
Hem de gece!

Acıkırsak, kuru ekmek yer,
Üşürsek, tezek yakar ısınırdık!
Tepede birileri karşılardı bizi.
Önce göz göze gelir,
Sonra kucaklaşırdık her hal.!
Ertesi gün bayram yapardık.
Bayramımız, “bayram” olurdu.
Sonra ölsem de gam yemezdim!
Olsun bir günlüğüne cumhurbaşkanı oldum ya! Yetmez mi?!

Ah! Keşke!
Keşke, bir günlüğüne cumhurbaşkanı olaydım!
Olaydım da öleydim.!
Dr.Hamdi Kalyoncu
 
     2 Beğeni    
Mada Adası
ÖYKÜ | © Yazan Ali SONGÜL | Yayın Ekim 2008
HER KIŞ MEVSİMİ YAŞANIR BİR DRAM

Orada bir ada var uzakta, o ada bizim adamızdır
Gidilemese de, gelinemese de bu ada bizim adamız
Mada Adası ve bir köyün mahallesi, sahipsiz ve yalnız.
Ada köyde 35 hane halkı yaşar,
Dramı görmesini bilenlerin aklı şaşar.

Adada çocuklar var, titreyen ürkek bakışlı
Unuttuğumuz kimselerimiz, soldurduğumuz çiçeklerimiz.
Okumak isteseler, uzak kalır ana babadan ya da adadan,
Haber veriyorum bugün yokluklar ve yoksunluklar adası MADA’ dan.

Okulu var küçük ve sessiz, bahçesinde oynamıyor çocuklar
Gülücükler, özlemler tükenmiş , ertelenmiş umutlar.

Işıkları yok Mada’nın, karanlıktır geceleri, kaybolur gözden,
Meğer gündüz de pek gören yokmuş, kaderine terk edilmiş ezelden.
Umutlar balon olur Madada,
Gölün yüzü buz tutar, kaybolur ufukta.

Postane, fırın, pazar yeri ne gezer,
Çocuklar görmemiş oyun parkı, yazı bekler tüm halkı
Ya evden çıkamayan yaşlı hastalar soranları kalmamış,
Kimsesizleşmiş koca çınarlar. Yok mu el uzatanlarımız?

Hasta olmaya gör, yoktur sağlık ocağı, doktoru, hemşiresi,
Ölümü bekler gelmezse karşı kıyıdan balıkçı teknesi.

Bu sözüne ettiğim uzakta bir yer değil beyler!
Beylikler şehri Beyşehir gölünün kucağında küçük bir yer,
Nerede dünyaya yardıma koşan eller,
Nedendir bu kendimizi görmezden gelmeler?
Bir dram yaşanır, ışıksız, köprüsüz ada köyünde
Geçit vermez kırılmaz buz tutar göl suları üstünde.

Kıyıya 700 metre, ilçeye bağlı bir köy..
Neredesin ey insanlık ya şimdi ayağa kalk yada öl.

Ada köyün, Mada’nın kadınları yorgun, bakışırlar kıyıda,
İstemezler çok şey, kendileri için değil, kuzucukları için,
Gölde kıyıdan kıyıya bir köprüden başka,
Kalmasın isterler hastaları ayazda.

Madanın güzelliği çok, köprüsü ve yolu yok,
Doyum olmaz doğasına turizm de hiç izi yok
Oysa yazında, baharında güzelliğine diyecek yok
Zengini bol komşu kentte bir köprü atacak adamı yok.
Yok mu ana karadan bu drama son verecek bir girişim
Buluşup sanatçılarla-halkla, adada dikkatleri çekelim

Yiyeceği kalmamış çoktan boşalmış köylümün çuvalı, küpü,
Öncelikle yapılmalı, 700 metrelik sütunlu ve sanatsal bir köprü.

Cihana örnek olsun diye aydınlatalım bu güzelim adayı,
Her bir köşesini işleyelim özenle, gösterelim adasal kalkınmayı

Koşalım Madaya, dikkatler çekilsin,
Duygular paylaşılıp umutlar yeşersin.

alisongül Şubat 2008/Antalya

Not: Mada Adası: 8.220 hektar alanıyla Beyşehir Gölü'nün en büyük adasıdır. Ada üzerinde yerleşim birimi olarak Gedikli köyüne bağlı Kumluca mahallesi bulunur. Ada coğrafi olarak Isparta il sınırları içerisinde olup ilin tek adasıdır. Beyşehir Gölü içinde yer alan 32 adadan en büyüğü ve içinde insan yaşayan tek adadır. Şu anda adanın sakini olarak Yörükler yaşamaktadır. Dar bir alanda yapılan tarım, kısıtlı hayvancılık ve ulaşım sorunu ada halkının başlıca zorluklarıdır. Adada görülmeye değer tarihi kalıntılar mevcuttur. Ayrıca güneşin doğuşu ve batışı bir başkadır Mada da..
 
     1 Beğeni    
Yanında Oluvermek
ŞİİR | © Yazan Ali SONGÜL | Yayın Ekim 2008
Yanında oluvermek
Ağlayan bir çocuğun
Göz yaşını silebilmek
Gülümsetebilmek ne güzel..

Yanında oluvermek
Düşkünün, güçsüzün
Kaldırıvermek ayağa
İnsanlığı ve Onurunu

Yetişebilmek her güzel şeye
Sevgiliyle, koşuvermek birlikte
Mutluluğa doğru el ele vermek
Yanında oluvermek o an..

Yanında oluvermek sevdiklerinin
Yanınızdayım diyebilmek her an
Varım sizler için de diyebilmek
O zaman varlığın anlam taşır
Fark yaratabiliyor musun?
İşte sen osun

Acıktığında uzatıvermek ekmeği katığı
Kuruyan dudaklara yetişivermek bir tas suyla
Balık vermek değil elbet, balık tutmayı öğretebilmek
Yanında oluvermek hep birlikte insanımızın.

shu.alisongül
 
     1 Beğeni    
Güz Ayazı
ŞİİR | © Yazan Reyhan AKMAN | Yayın Eylül 2008
Sonbahar hüznü var havada.
Aksak yağmur damlalarından perişan,
Bir güvercin uçar saçlarımda..
Kışa çevirince rüzgar yüzünü,
Üşümeye karışır sıcaklığım..
Biçimsiz betonarmeler arasından
Güne uyanmaz olur yalnızlığım..


İyi değilim boynumun borcu!...


Sana ben kadar uzak,
Bana sen kadar yakın dururken
Küskün batağından içeri,
Düşler bahçesinde bir pervanedir
Mihrakımda açtığın bozgun yeri...
 
     Beğenin    
Işıklar Yağarken...
ŞİİR | © Yazan Reyhan AKMAN | Yayın Eylül 2008
Gri bulutlar usulca süzülürken gök kubbede,
Susam kokusu dolar ciğerlerime
Arka kaldırımdaki simitçiden.
Şileplere kapılıp rüzgara inat,
Bırakırım kendimi kıyıdan ötesine,
Dalga olur çırpınırım kız kulesinde..

Şehrin ışıkları yağarken üzerime,
Bir vapur geçer boğazdan.
Gök ve deniz laciverte çalar,
Martılar uçar geceye.
Bense; bakakalırım Anadolu'ya
Ortaköy sahilinden...
 
     Beğenin    
Anlaşılmayan Aşklar
ŞİİR | © Yazan Ali İhsan ERDOĞAN | Yayın Ağustos 2008
Bunalımın baş gösterdiği bir zamanda
Sevgisini kayıp etti bu beden acımasızca
Nedenini sende biliyorsun ki güzelim
Benimkisi sadece bir yar ve onunla sevda
Sinirliliğimin ve psikopatlığımın anısına
Puslu ve bulantılı soğuk gecelere inat
Kin kusuyorum bana yaptığın haksızlığa
Ve lanet ediyorum sana verdiğim zamana
Lütfen delirmişim gibi öyle bakma bana
Sadece üşüyorum soğuk ve hırçın halimle
Düşüncelerim anlamsız ve yüreğimde saklı
Ölüm ve yaşam, çizgide yürümek sanki
Geleceğimi beklemekle geçmişimi tükettim
Sessizliğime ve masumluğuma şükrettim
Karanlık da bir mum misali sanki bittim
Gölgesiyle git diyor usulca, nereye mum
Beynimin ücralarındaki karanlık hayata mı?
Sıkmalıyım gözüm kapalı, yüreğim buruk
Soğuk ve paslı mermiyi acımasızca hayata
Ve akmalı kan, sade, durgun ve sıcak haliyle
Vakitsizce ve an ki yoğunlaşıyor duygularım
Duyuyor musun beni sana haykırıyorum
Senin için mi bunlar inanma, inanmıyorum
Ben seni sevmedim ki bunu anlatıyorum
Bendeki kendime olan kinim ve nefretim
Hep kavuşmayı dileyip, kavuşamama isteğim
Yada yalnızlığımı parçalayıp atamama halim
Ağır bir köpek karanlığından sonra göreceksin
Benliğini,terk edilmişliğini ve zavallı halini
Ve sen düşüneceksin ben ne yaptım diye
Anlamayacaksın kendini, kayıp ettiklerini
Yalnızlığını ve kan kokulu hayalet yüzünü
Ağlayarak ve üzülerek geri dönmez zaman
Geride kalanlar sadece kötü ve mağlup anılar
Ve yaşanmadan ölen masum, sefil duygular
Yeter artık bendeki kan ve ruh bitmek üzere
Bu yazdığım yazılar son halimi anlatacak sana
Bilinmek istense de bilinmesi gerekenleri
Bilmediğimi bilerek bilinmezliğe gidecekler
Sevgileri artık yarınlara bırakıyorum
Çekingen, tutuk, saygılı ve gözlerim kapalı
Anlaşılmayan aşklar yüzünden belki de
Kalbimi dolduran duygular kalbimde kalıyor
Yüreğim ve mantığım sana bu kadar yakınken
Kollarım ve gözlerim neden bu kadar uzaktı
Anlamadım…Yada bilmiyorum

a.i.e
Ali İhsan Erdoğan
 
     Beğenin    
Bahar Esintileri (Serbest Yazı)
ÖYKÜ | © Yazan Neslihan ŞENOCAK | Yayın Ağustos 2008
Sevgili Okurlarımız
Tıbbi ve diğer konularda zaman zaman kaleme aldığım yazıları, sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyacağım.Bizlere bu iletişimi sağlayan 'Tavsiye Ediyorum' sitesinin tüm emektarlarına da teşekkür etmeyi insani bir görev olarak addediyorum...
Hepimiz dönem dönem karamsarlıklar yaşarız, hele yaşımız otuzu geçmeye başlayınca bizler için 'geri sayım ' başlamıştır sanki...Oysa...

BAHAR ESİNTİLERİ

Niçin 'Bahar Esintileri'?
Hepimiz, bahar mevsiminin doğurganlığı simgelediğini; yeni tomurcuklar,filizler oluşturduğunu biliriz.Her umut vaat eden bir olaydan bahsederken ''Başka bir bahara kaldı'' deriz...
Sizinle kısacık bir geziye çıkalım.Göreceksiniz her mevsim bahar!
Kışın, ocak ayında Bolu-İstanbul yolu üzerinde, Abant'tan İstanbula doğru yolculuk yapanlar bilir.Yol kenarında KORU MOTEL vardır.Bir gün yolunuz düşerse, kış mevsiminde Koru Motel'in ormanla kucaklaşan arka bahçesinde, hepinizin çok iyi bildiği KARDELEN'leri görürsünüz. Kimi; karların altında açmış ama başını yukarı kaldırmamış, kimi ise olanca güzelliğini 'saklayamam artık' dercesine karların kucağına bırakmış. Kışın genel tanımında istisnai bitkiler hariç, neredeyse tüm bitki türlerinin 'kış uykusuna yattığı' fikri yerleşmiştir bel
leklerimize...
Hele sonbahar 'yaprak dökümüdür' büyüklerimizin dilinde.Her şey sararır, solar, sanki yaşamı terketmeye hazırlanır sanılır. İşte burada sizi Büyükada'ya götürmek gerekir.Ekim ayında faytonla Ada'nın en tepesine bir gezi yaptığınız da, yol boyunca sağlı-sollu KOCAYEMİŞ'leri görebilirsiniz. Faytondan inip siz ağaçlara tırmanırken, fayton da sizi izler...Napolyon Kirazı gibi iri ve kırmızı olan Kocayemiş, üstündeki beneklerle çilek görünümünü andırır. Hele ağızda bıraktığı tatlımsı lezzet bir yana, ağaçlardaki kırmızı kürecikler halindeki görüntüleri sonbaharın solgun renklerine nazire yapar sanki...
Kendi içinde baharın üretkenliğini yaşayan sonbahardan yaza atlayalım, ne dersiniz?
Akdeniz ve Ege'nin adeta sembolu haline gelen BEGONVİL'ler (gelin çiçeği) sarı-turuncu,mor,pembe, kırmızı ve beyaz renkleriyle, bir batında beşiz doğuran 'ANA'dır belki. Belki de ''SEVDALARINI'' bir balkondan diğerine saçlarını uzatarak merdiven yapmak isteyen gelin adayı kızların sevgi mesajlarıdır her biri...
İşte ''tüm mevsimler kendi içinde baharı yaşar'' dersek, yanlış söylemiş olmayız sanırım.Dünyadaki, hatta Evrendeki her varlık, her an bahar üretkenliği içinde. Hele YARATILAN EN YÜCE VARLIK OLAN İNSAN bu piramidin en tepesin
de...Ama ne yazık ki çoğumuz, her yaşta ve koşulda baharı yaşadığımızı hisset meyiz. 40-50 yaşına gelen ve hastalığı olan bir insan kendisini bahardan çok çabuk soyutlar. Ve bir şarkı dolanır diline''Baharı görmeden yaz geldi geçti'' diye... Oysa HER NEFES ALIŞVERİŞİNDE NELERİ BAŞTAN YARATTIĞININ FARKINA VARSA; HER AN TOMURCUKLAR AÇAR, HER AN FİLİZLENİR...
(Bu yazım 2003'de dializ hastaları için çıkarılan dergiye yazılmış olup bu dergi de yayınlanmıştır.)
Sağlık& Sevgi& Sanat yaşamınızdan hiç eksik olmasın...
 
     Beğenin    
Beni Bırakıp Gitme Anne
ŞİİR | © Yazan Selma AKBULUT | Yayın Ağustos 2008
Buğulu gözlerimin sahibi
Islak bırakma tenimi,
Bırakma anne beni
Ben senin dikelttiğin gururun
Harcadığın emeğin...
Her zaman ayakta görsende
Kanma sen buna
Verme omzunun yerini başka bir omza
Parçanı almadan beni burda bırakma...
Gülüşümde senin gülüşün
Bakışımda s enin bakışın
Nefes alışım
Kalp atışım
Yılların...
Beni bırakıp gitme anne
Ağrılarıma ağrı katma
Gizli ağrılarımı ortaya çıkartma
Canımı acıtıpta canını acıtma
Canımla benim aracımsan
Bağlantılarımı kopartma
Beni gül ektin
Kaktüse çevirme
Ben senin emeğin
Beni bırakıp gitme anne...

Selma AKBULUT
07.11.04
02.50
 
     Beğenin    
Dostlardan Kurtuluş Yok
ŞİİR | © Yazan Kamil BAYSAL | Yayın Temmuz 2008
DOSTLARDAN KURTULUŞ YOK

Sizi çağırdım dün akşam
Tüm dostlarımla meyhanedeydik
Bedenen yoktunuz
Ama birlikte içtik...

Birer ikişer geldiniz
Oturduğum yerden izledim gözlerinizi
Hoş geldiniz, nasılsınız? demedim hiç birinize
Hoş da gitmeyecektiniz
Çünkü o anda hepiniz
Mahkememdeydiniz

Davacı: bendim
Savcı: bendim
Yargıç: bendim
Oturttum karşımdaki tabureye
Ve birer birer hepinize
"Suçlu ayağa kalk!" dedim
Suçlarınızı okudum yüzünüze
Savunmalarınızı istedim...

İhanetti suçunuz
Çıkar için dost harcamak,
Yalaklık, döneklik, kaypaklık yapmak,
Ak yazıyı bozmak, onursuzlaşmak vs. vs.
Halinizi görseniz gülerdiniz
Velhasıl, beni ikna edemediniz
Cezanızı kestim, kalemimi kırdım...
İçilmek sureti ile yok edilecektiniz

Sonra ayırdım bir kaçınızı, doldurdum diğerlerinizi bir şişeye
Çıktım meyhaneden...
Sokak sokak içtim
Şişede tükendiniz
"Canı cehenneme" dedim "topunun"
"Oh beee kurtuldum!" dedim
Fakat siz, kahretsin ki siz
Damarlarıma kadar girdiniz
Ulan iyi gün dostları, ulan yaramazlar!
Gene beni sarhoş ettiniz...

İliklerime kadar girdi kiminiz
Kiminiz kalbime saplanmış bıçak,
Kiminiz beynimi kemirmektesiniz
Sigaramın dumanı, hırpalanmış çıkıyor ciğerlerimden
Göz yaşlarımda kiminizin cesetleri var..
Çöp kutularına kustum kiminizi
Kiminiz başımda ağrı oldunuz...
Yok, değişen bir şey yok
Birlikte saldırıyorsunuz....

Ulan iyi gün dostları, ulana yaramazlar
"Utanmak" diye bir şey var
Çıkıp gitmiyorsunuz hayatımdan
Hücrelerimde dolaşıyor, hala içimde yaşıyorsunuz...
Ve böylece anladım ki; ayrılık türkülerine karnımız tok
Ve yine anladım ki; dostlardan kurtuluş yok...


DUYURU

Fiilen edindiğimiz tecrübeler sonunda
Kamuoyuna duyurulur:
Her şeye rağmen yeryüzü,
Yaşanmaya değer bulunmuştur...
Önemine binaen arz olunur...


Kamil BAYSAL
30.07.2008
"Dostlardan Kurtuluş Yok" adlı kitabımdan aktarılmıştır...
 
     Beğenin    
Silahlanmaya Başkaldırı
ŞİİR | © Yazan Nureddin ÖZDENER | Yayın Temmuz 2008
yaşama tekrar merhaba diyebilme için silah
Kafdağı’nın önünde de doktorluk yaptığım yıllarda
silah ruhsatı için gelenler çok olurdu.
gerçi bazıları vekillerini gönderirdi, doldurulmuş bir sağlık raporuyla! :-)
niye diye sorardım
niye silah?..
neden silahlanıyorlardı.
ne diye ?
gerektiğinde kullanılsın diye...
bir gün lazım olabilir...
peki ne zaman lazım olacaktı.
silah kullanmayı gerektirir durumlar nelerdi?
nerde yazıyordu
kitabı, kuralı var mıydı?
onlara göre alınmalıydı.
hem de birbirlerine nispet en pahalısından,
en etkilisinden.
içlerinde en yakın arkadaşlarım, sevdiklerim,
silahla hiç işi olmayacak kişiler,
kimi de genetik olarak silaha yatkın olanlar...,
kanlarına giriyordu silah komisyoncuları,
güvenlik güçlerine hediye edilmiş silahlar
güya cüzi bir bedelle hediye ediliyordu.
sonra torpil ara;
taşıma yada bulundurma,
hangi parti başkanı yada milletvekili..
hangi vali zor durumda bırakılacak,
emsal gösterilip, en sonunda
silah bele takılacak..
yazın yakan güneşinde ceket giyilecek,
okul sıralarında
kitap, kalem, çanta taşımayanlar
samsonite çantalar taşımaya başlayacak.
evde dursun dedi arkadaşım
taa İstanbul'dan gelmiş almaya,
burada veriyorlarmış, ucuzmuş,ruhsat almak kolaymış..
aldı da sonunda..
beş yılda bir kere kullandı; bir düğünde
düğün sahibini tedirgin etmiş,
insanları ürkütmüş umurunda mı?
serseri kurşun...
serseri kurşun yüzünden
kaç ayakkabı ayaksız kaldı.
kaç maç sevinci
kursağında kaldı bu ülke insanlarının..
kaç düğün davetlilerin,
gelin yada damadın ölümüyle
taziye ye dönüştü..
kaç öfkeli hakim olamayıp kendine
yanlış koyup teşhisi,
parmağını daydı tetiğe
ceza evinde karşılaştık,
pişmanım...
pişmanım diyordu çoğu.
niye pişmanlık duyuyorsa,
lazım olmuştu ve kullanmıştı.
zaten kullanmayacaksa niye alsındı kiii..
silah ruhsatı için sağlık raporu vermek
bana bir işkence, bir tecavüz gibi gelmiştir.
beynime yapılan tecavüz, eğitimime ,
tıp bilgime, düşüncelerime...
yaşam kurtarma amacıma,
başkalarının yaşama hakkına ...
hep kullanılıyormuşum hissine kapılmışımdır..
verirken raporu
yüzlerce yaralı, vaka, kişi, anı geçer gözlerimin önünden...
"silah ruhsatı almasında sağlık açısından sakınca yoktur"
bunu da beğenmeyip geri gönderirlerdi kişileri,
"silah ruhsatı almasında ruhen ve bedenen bir sakınca yoktur" diye düzeltecekmişim...
sorarım sizlere
ruhen ve bedenen sakıncası olmasa
neden silah alsın? kişi...
5.000.000.000.(beşbin YTL) versin de silah alsın
sonrada ALLAh muhtaç etmesin desin...
ve sevgili dostlarım çok uzatmayayım...
benim için
burada yazılanlar bir kefarettir diyebiliriz.
verdiğim silah ruhsatı raporlarının kefareti...
dilerim hiçbir zaman lazım olmaz, lazım olduğunda da işe yarar....
bilgi ve bilim silahını elde etmek için yarışacağımız günlerin,
umuduyla...

ARŞ. GÖR. DR. NUREDDİN ÖZDENER
2004-Adana
 
     Beğenin    
Hamile Adam Kız Çocuk Doğurdu
ÖYKÜ | © Yazan Üstün ÖNGEL | Yayın Temmuz 2008
Yıllar önce (1991-1995) İngiltere’de doktoramı yaptığım dönemde, cinsellik üzerine çevremde rastladığım önyargılardan öylesine bunalmış olacağım ki, oturmuş bir gece öylesine bir öykü-deneme yazmışım. Sonra o öykü-deneme 2000 yılında Kaos-GL adlı bir dergide yayımlandı. Yıllarca da pek kimseyle paylaşmadım. Yazdığımı belki ben de pek beğenmedim. Ama şimdi yıllar sonra gazetelerdeki şu aşağıdaki haberi görünce, vay be dedim kendi kendime, öylesine yazdıklarım gerçek oluyor galiba… Neyse, yaz rehavetine girenleri belki biraz uyandırır, okuyun bakalım ne düşüneceksiniz…

Üstün Öngel



Hamile adam kız çocuk doğurdu

04/07/2008

10 yıl önce cinsiyet değiştirerek erkek görünümüne kavuşan 34 yaşındaki Thomas Beatie artık bir kız çocuğu babası

WASHINGTON - ABD’de 10 yıl önce cinsiyet değiştirerek tamamen erkek görünümüne kavuşan Thomas Beatie, sağlıklı bir kız bebek dünyaya getirdi.

Amerikan medyasında çıkan haberlere göre, kadın üreme organlarını muhafaza eden ancak aynı zamanda erkek görünümüne sahip, göğüslerini aldıran ve steroid tedavisi gören 34 yaşındaki Beatie, Oregon eyaletinin Bend kenti hastanesinde bebeğini doğurdu. ABD’nin popüler sunucusu Oprah Winfrey’nin televizyon programına katıldıktan sonra 'hamile erkek' olarak meşhur olan sakallı Beatie, "Çocuk, erkek veya kadın isteği değildir, insani bir arzudur. Ben istikrarlı bir erkeğim, bu değişmeyecek. Çocuk arzum her zaman vardı" diye konuşmuştu.

Cinsiyet değiştirme ameliyatlarının üreme sistemini etkilemediğini ve penis taktırmadığını ifade eden 34 yaşındaki Beatie, Winfrey'nin programında kendisini yadırgayıp eleştirenlere, "Herkesin doğurma hakkı vardır" demişti. Eski Havai güzeli Beatie’nin eşi Nancy Beatie, kocasının ismi gizli tutulan bir erkeğin spermiyle döllendiğini açıklamıştı. (aa)














GÖREVİMİZ TEHLİKE…


BİR GÖNÜLLÜ KOBAYIN KURUNTULARI


ÜSTÜN ÖNGEL



ÖYKÜ

Ön-açıklama:

Okuyacağınız metin, bir deneme-öyküdür. Yani bir tür olarak 'deneme' ile 'öykünün' bileşiminden oluşmuştur; aynı zamanda yazarının ilk kez giriştiği bir de-ne-me-dir de.

Yazıda, insana ait bilgilerimizin sınırlılığının genellikle farkında olmayışımıza bağlı olarak geliştirdiğimiz önyargıların dolaylı sorgulanması, 'geleceğe ait' bir karakterin yaşantısından bir kesit verilerek yapılmaya çalışılmıştır. Yazıdaki şahıs isimleri tamamen rastlantısal-kurgusaldır; fakat kişilikler ve mekanlar bilinçli-yarıkurgusal, besteciler ve besteler ise, yazarın bilinçli-öznel seçimiyle gerçektir.



***

Yatağa girdiğinden beri sıkıntıyla dönüp duruyordu. Bir türlü uyku tutmamıştı. Ertesi sabah Buenos Aires Merkez Doğum Kliniği'nde gerçekleşecek bir ilk deneye gönüllü olarak katılacaktı; üzerindeki gerginliği nasıl atacağını bilemiyordu. Yıllardır hayatını tek başına sürdürmüş, bağımsız yaşamış biriydi; günün birinde çocuk sahibi olmak isteyeceği hiç aklına gelmemişti doğrusu.

Düşünceler birbiri peşi sıra zihnini kavuruyor, bir iki saat de olsa uyumasına izin vermiyordu. Sabahki deney için zinde olması gerektiğini biliyordu, ama ne kadar çabalasa da üzerindeki sıkıntıyı atamıyordu. Saatine baktı. Sabahın ikisi. Zorlamanın yararı yoktu; yataktan kalktı.

Mutfak robotunun 'koyu kahve' düğmesine bastı; beş saniye içinde kahvesi hazırdı. Şekersiz ve kafeinsiz kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, müzik setine yöneldi. Artık sadece eski albümlere meraklıların evinde bulunan disk-çalara, nadide bir albüm yerleştirdi. Arjantinli besteci Lalo Schifrin'in 1970'lerde, "Görevimiz Tehlike" (The Mission Impossible) adlı TV dizisi için bestelediği parçaların en iyilerinin bir araya getirildiği bir derleme albümdü bu. Lalo Schifrin'in kendisinin yönettiği İsrail Senfoni Orkestrası'nın ana temayı çaldığı konserden canlı kayıtın da yer aldığı bu albümü, böyle sıkıntılı, gergin ve düşünceli anlarında dinlemeyi adet edinmişti. Bu müziğin, o dizide nasıl bir atmosfere karşılık geldiğini bilemiyordu ama –diziyi seyretme imkânı yoktu, nedense arşivlerde bulamamıştı–, zor bir konuya yoğunlaştığı anlarda kendisine müthiş yardımcı oluyordu. Coşkuyla şüphenin bir aradalığını hissettiriyor, bazen de yaşamın muzip yanlarını çağrıştıyordu.

Kafasını kemiren düşüncelerden biraz uzaklaşma umuduyla ve belki ilginç bir konu yakalarım diye bilgisayarını açtı; ertesi günün gazetelerinde yer alan haber başlıklarına şöyle bir göz gezdirdi. "Ilusiones" gazetesinin sabah baskısında yer alan bir haber hemen dikkatini çekti: "Köpeğiyle Cinsel İlişki Kuran Gencin Dramı". Haberin tamamını kopyaladı ve kağıda bastı. Oturma odasına geçti, deri koltuğa rahatça yayılarak kahvesinden bir yudum aldı. Okumaya hazırdı:

Önceki gün "Conversacion" parkının tenha bir köşesinde köpeğiyle sevişirken, günlük yürüyüşünü yapan yaşlı bir adam tarafından görülen ve park polisine ihbar edilen 16 yaşındaki genç, anne ve babası tarafından özel bir psikoloji kliniğine yatırıldı. .... Olayın yankıları devam ediyor. .... Gencin annesi olayın etkisinden hâlâ kurtulamamış bir halde gazetemiz muhabirine şunları söyledi:

“Kızımızın iyi yetişmesi için her tür çabayı gösterdik, nerede hata yaptığımızı bilemiyorum doğrusu. Hep yalnızlığı tercih eden bir kişiliğe sahipti. Fakat, geçen yıl yalnızlığını aşmasına yardımcı olur diye doğum gününde aldığımız köpeğiyle böyle şeyler yapacağını aklımızın ucundan bile geçirmedik. Klinikteki görevliler tedavi edebileceklerini, kızımızı iyileştirebileceklerini söylediler; umutla kızımızın sağlığına kavuşmasını bekliyoruz.”

Kliniğe teslim edilmeden önce gençle kısa da olsa konuşma fırsatı bulan muhabirimizin aktardıkları ise şöyle:

"Kendisine neden böyle bir ilişkiyi tercih ettiğini sorduğumda gayet sakin ve aklıselim bir görüntüsü olan genç şöyle cevapladı:

Yaşadığımı herkes basit bir fiziksel ilişki olarak görüyor ve kabul etmiyor. Oysa hayvanların da duyguları var. Ben onu can yoldaşım, hayat arkadaşım belledim. Bir keresinde, kalabalık bir caddede bayıldığımda, insanlar hiçbir şey yapmazken, o koşup yardım getirdi ve hayatımı kurtardı. İlişkimizi insanlara, hele anne-babama anlatabilmem ne yazık ki imkansız görünüyor. Şimdi de psikologların beni iyileştireceğini umuyorlar; hasta değilim ki iyileşeyim." [....]

Muhabirimizin daha sonra yaptığı araştırmada, ikisi de kısır olan anne-babanın, günümüzde artık yaygın bir şekilde uygulanan 'yapay dölleme'ye inançlarından ötürü karşı oldukları ve çocuklarını bir yaşındayken evlat edindikleri ortaya çıktı. Geleneksel değerlere önem veren bu anne-baba, günümüzde geçerliliğini iyice yitirmeye başlayan, cinsel ilişkinin sadece karşıt cinsler arasında olması, sadece bu çiftlerin çocuk sahibi olmaları gerektiği ve çocuğun ancak bu şekilde 'sağlıklı' büyüyeceği inancına sahipler. Dolayısıyla, cinslerin artık birbirinden ayırt edilmesinin neredeyse imkânsızlaştığı günümüzde, çocuklarını tamamiyle bir kız olarak yetiştirmek için azami çaba sarfetmişler. [....]

Daha sonra görüşlerine başvurduğumuz, yakın zamanda "Sınırların Ötesinde" adlı kitabı yayımlanan, 'bağımsız' psikologlardan Rosita Ferrer ise şunları ifade etti:

"Tüm bunlar bana yirminci yüzyılda eşcinsellerin maruz kaldıkları önyargıları hatırlattı. O zamanlar, eşcinsel ilişki kuranlara da bu gözle bakılıyordu, bir 'hastalık' olarak görülüyordu bu tür ilişkiler; oysa sonra ne olduğunu hepimiz biliyoruz, cinslerin birbirinden öyle kalın çizgilerle ayrılmadığı ortaya çıktı ve bu ilişkiler de 'normal statü' kazandı. Bu da, zamanla öyle olabilir. Fakat kabul edilmesi için epeyce zaman geçeceğe benzer; zira hayvanla ilişki, hayvanın söz hakkı olmadığı gerekçesiyle, temelde insanlararası ilişkiden farklı görünüyor. Şu an genci yargılamadan konuya eğilmemiz gerek. Bu ilişkiyi tercih eden insanların zorlukları göğüslemesine bir nebze de olsa yardım etmek için elimizden geleni yapmalıyız. Genç arkadaşımıza gelince... iyileştirmeleri mümkün değil, çünkü sorun, onda değil, onu iyileştirilmesi gereken bir hasta olarak görenlerde. Ailesi hakkında yeterli bilgiye sahip değilim, o nedenle şimdi daha fazla yorumda bulunmam doğru olmaz; fakat bu genç arkadaşa destek olmak gerektiğini savunuyorum. Bu konuda gazetenize de büyük sorumluluk düşüyor."



Disk bitmiş, odayı ağır bir sessizlik kaplamıştı. Daniel sıkıntıyla koltuktan kalktı ve pencereye yöneldi. Oturduğu sekseninci kattan, şehrin ışıkları sanki kasvetli bir başka gezegenin can çekişen ruhunu aydınlatmaya çalışıyor gibi göründü bir an. İç geçirdi.

Müzik setine yöneldi ve "Görevimiz Tehlike" diskini çıkardı, rafa yerleştirdi. Şimdi ne çalayım diye hiç düşünmeden, eli bu kez gene eski bir albüme uzandı; Charles Mingus'un "Epitaph" başlıklı albümüne. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, artık ölüyor, kayboluyor diye koruma altına alınması gündeme gelen caz müziğinin önemli örneklerinden biriydi "Epitaph". Ne mutluydu ki, caz müziği ölmemiş, aksine özellikle Buenos Aires'te, değişik formlarda gelişmiş, tahminlerin ötesinde yaygınlaşmıştı. Geçenlerde "Mingus Caz Kulübü"nde yeni bir orkestranın "Epitaph"ın "Monk, Bunk & Vice Versa" adlı bölümünü farklı yorumlamasının verdiği haz ve heyecanı hâlâ taşıyordu içinde.

Atonal seslerle tonal seslerin bir aradalığını ustalıkla örnekleyen, ondokuzuncu yüzyıl senfonik bestelerini kaynak olarak kullanan, bir anlamda cazı yeniden yaratan ve cazın sınırlarını zorlayan bu müziğe şu anda şiddetle ihtiyacı vardı. Bireylerin yaşamlarını bu kadar dar kalıplara hapseden anlayışlar karşısında ne yapacağı üzerine kafa yorduğu anlarda –ki son zamanlarda bunu çok sık yaşıyordu– Mingus'un müziği derde deva olmasa da, zihninin canlılığını ve berraklığını korumak için çok yardımcı oluyordu. Kültürünün onu içine hapsetmeye çalıştığı sınırların ötesine geçebilmek için derin düşüncelere daldığında, birebirdi bu müzik.

Şimdilik büyük bir gizlilik içinde devam eden, gönüllü olarak katıldığı deney olumlu sonuçlanırsa neler olacaktı, kim bilir ne kıyametler kopacaktı. Düşünmek bile istemiyordu; baştan aşağı vücuduna iğneler saplandığını hissetti. Yıllardır bu zor şehirde, mavi gözlü bir zenci olması nedeniyle, insanların garipseyen ve şaşkın bakışlarını üzerinde toplamış olmak ve hâlâ da zaman zaman bunu yaşamak artık rahatsız etmiyordu. Fakat tarihte çocuk doğuran ilk erkek olduğunda alacağı tepkileri de şimdiden kestiremiyordu.

Bu deneyin sonuçlarının, doğal olarak her yönüyle tartışılmasını bekliyordu; örneğin, böyle bir olgu karşısında klasik 'anne' ve 'baba' kavramlarının yok olacağı, çocuk yetiştirmeyle ilgili, zaten son yıllarda oldukça sarsılan görüşlerin tamamen ortadan kalkacağı, birçok açıdan tartışılacaktı. Belki 'çocuk gelişimi', 'aile' ve 'cinsellik' üzerine kitapların yeniden yazılmaları gerekecekti. Bu tartışmalardan korkmuyordu. Korktuğu, genelde insanların göstereceği tepkilerdi; özellikle klasik ailelerin böyle bir şeyi nasıl karşılayacağını bilemiyordu. En korktuğu da, birtakım tutucu bilimcilerin kendisini ve bu deneyi gerçekleştirecek öncü doktorları lanetlemeleri, bu deneyin genel bir uygulamaya dönüşmesine engel olmaları, hatta kim bilir, yasaklanması için kamuoyu oluşturmalarıydı. Bunları göğüslemek için yeteri kadar güçlü olmadığını hissediyordu.

Gerçi hayatı hep bu tür mücadelelerle geçmişti. Lisede zenciliği, üstelik mavi gözlü oluşu sürekli sorun yaratmıştı. Sonra cinselliğini keşfettiğinde, karşı cins onu pek çekmemiş, hemcinsleriyle ilişki kurmayı tercih etmişti. Neyse ki bu tercihi büyük bir sorun yaratmamıştı, zira son yıllarda cinselliğin sadece karşıt cinsler arasında 'fiziksel bir ilişki' olmadığı yaygın bir şekilde kabul edilmeye başlamıştı. Gene de hâlâ bazen insanların kötü gözle baktıklarına şahit oluyordu. Zamanla bu da geçecekti belki. Fakat gözünde bir canlandırdı, ana caddede karnı burnunda yürüyor olduğunu, o zaman ne olacaktı? Ama hayır, böyle bir şey olmayacaktı ki; deney başarılı olursa, hamileliğinin son aylarında gizli bir klinikte sürekli gözetim altında bulunacaktı. O yüzden bunları dert etmesinin gereği yoktu şimdi.

Dert ediyordu işte, elinde değildi. Nasıl dert etmesindi ki? İşte annesinin, kendisini yetiştirirken çektikleri ortadaydı. Tanımadığı birinin yıllarca önce dondurulmuş spermini kullanarak 'yapay dölleme' yoluyla hamile kalmıştı. Evlenmek, çift olarak yaşamak istememişti hiçbir zaman. Çocuğun, tek ebeveynle büyümesinin sakıncalı olduğundan, bu hamilelik yöntemi ile soy, secere diye bir şey kalmayacağına kadar birçok konuda kadıncağızı taciz etmişti yakın çevresi. Oysa, yetişmesi, toplum müsaade ettiği ölçüde huzur içinde olmuş, annesi ile mutlu bir hayat geçirmişlerdi. Toplumun ona sık sık hatırlatmasına rağmen, hiçbir zaman 'baba' ihtiyacı duymamıştı.

"Ahh, şimdi yanımda olsa beni desteklerdi," diye düşündü Daniel. Annesini önceki yıl kaybetmişti. Belki de bu deneye cesaret edişinin, çocuk sahibi olmak isteyişinin, annesini kaybetmiş olması ile de bir ilişkisi vardı. Bilemiyordu. Hiçbir şeyden emin değildi. Emin olduğu tek şey, çocuk istediğiydi.

Tüm kaygılardan arınabilse ne iyi olacaktı. Toplumun nasıl karşılayacağını, ne düşüneceğini, başına neler geleceğini dert etmese... Sadece kendi seçimi vardı işte; neden bu kadar kuruntu yaratıyor, insanların tepki göstereceklerini sanıyordu ki? Kafasından atabilse bunları, bir iki saatliğine de olsa uykuya alabilse...

Yapılacak deney-operasyonun birtakım komplikasyonlar yaratabileceğini bile dert etmiyordu; aklı fikri alacağı tepkilerdeydi. İşte gazete haberi önündeydi; hâlâ insan yaşamı (ve cinselliği) belli kalıplar içinde değerlendiriliyordu. Kaç tane Rosita Ferrer vardı ki bu toplumda?

Bu düşünceler zihninde cirit atarken, göz kapaklarının iyice ağırlaştığını hissetti. Müziğin sesi giderek uzaklaştı... koltuğun üzerinde uyumak üzere olduğunun farkındaydı... burada uyumasa daha iyiydi... ama kalkıp yatak odasına gidecek gücü de bulamadı, sadece zihni değil, tüm bedeni yorgun düşmüştü...oracıkta uykuya daldı...



1994 Yılında İngiltere’deyken yazıldı, daha sonra Kaos GL dergisinde yayımlandı ( Şubat-Mart, 2000, Sayı 2, Sayfa:15-16)
 
     1 Beğeni    
İblis
ŞİİR | © Yazan İbrahim AKALAN | Yayın Haziran 2008
Sevgi en yüce duygu,
Aklına hiçbir şey gelmiyor insan sevince,
Hatta acıktığı susadığı bile.
Yalnız sevgiliyi düşünmek ne güzel şey
Hele o erişemiyeceğin kadar uzaklardaysa.

Gene İblis geldi karşıma,
Bana birşeyler anlatıyor senin hakkında.
Güya,sen gününü gün ediyormuşsun
Beni hiç düşünmüyormuşsun.
İnanmadım ona ama kalbim kırıldı.
İblis bile,böyle düşünmemeliydi senin hakkında.
 
     Beğenin    
Rüzgar
ŞİİR | © Yazan İbrahim AKALAN | Yayın Haziran 2008
Birgün bir rüzgar,eserde oralarda
Sana olan sevgimi,fısıldarsa kulağına.
Unutma!
Sende o rüzgarla bana,
Bir tutam sevgi yolla.
 
     Beğenin    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

10:52
Top