2007'den Bugüne 90,319 Tavsiye, 27,791 Uzman ve 19,732 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Sevecekmisin Beni
YAZI #7481 © Yazan Psk.Emine ARMAN | Yayın Ağustos 2022
İnsan yavrusu daha anne karnındayken başlar tutunmaya, muhtaçlığa bir başkasına bağımlılığa...Doğarız ilk dünyamız olan rahimden. Yuvamız olan plasentadan ayrılırız. Göbek kordonumuzda kesildiğinde; geçici cennetimizden çoktan çıkmışızdır artık...Ekmek elden su gölden mantığı bitmiş, karnımızı doyurmak için emmek, ihtiyaçlarımızın farkedilmesi için ağlamak zorundayızdır.
Anlamlandıramadığımız acıyı, dünya cehenneminin ilk talimlerinde anlamlandırıp, kendi cennetimizi yeniden yaratmanın peşine düşeriz bir kez daha...Cürmümüz zihnimiz kadardır.

Hayat haz ve acı arasında serpilmiş, bu iki duyguya göre programlanmış anların silsilerinden oluşan bir dairedir. Kaynakları kişiden kişiye değişmekle beraber, birbiri içine de geçmiş olabilir. Kimi insan için acı çekmek ızdırap, mutluluk haz kaynağı iken, kimi insan için de acı çekmek mutluluk veren bir hale bürünüp, mutluluk da acı veren bir yapıya geçiş yapabilir, çok güldük, ağlayacağız misali. Acı vermekten de keyif alabiliriz, mutsuz etmekten de. Hepsi nasıl bir insan olmak istediğimize dair seçimlerimizle belirlenmekte.

Davranışlarımızın altında genetik yazılımdan tutunda, öğrenmelere; beslenme tarzımızın getirdiği biyolojik süreçlerden, yeryüzünün jeolojik yapısına bağlı doğal afetler gibi, bir çok etken var ruhumuza yansıyan. Kontrolümüz dışında ki bir çok olaydan acı duyabiliyoruz. Dünyanın diğer ucunda ki bir virüs salgını diğer bir ucunda ki insanlarda ölüm ya da kaygı yaratabiliyor. Beynimizde oluşan bir hastalık, kafamıza aldığımız bir darbe, maruz kaldığımız ya da şahit olduğumuz bir travma hayatımızı daha önce hiç olmayacak bir biçimde etkileyebilir, yaşama dair tüm bildiklerimizi sil baştan yeniden düzenlemek zorunda bırakabilir.

Hayatımızın gidişatını köklü bir biçimde değiştirebilecek iki duygu vardır. Acı ve aşk. Aşktan bahsetmeyi sonraki yazılarıma bırakıyorum. Değinmek istediğim konu, hepimizin bir şekilde kenarından köşesinden ya da tam ortasından deneyimlediğimiz “acı” kavramı... Bu duygu, çerçevesi içinde, hüzün, utanç, korku,çaresizlik, yetersizlik gibi başka duyguları da kapsayabilecek kadar geniş...

Acı yaşayan bir olduğumuzda, ya da acı çeken birine şahit olduğumuzda ilk aklımıza gelen şeylerden biri, acının nedenini ve hayatın anlamını sorgulamaktır.
Sevdiğimiz birine bir şey olduğunda veya korkunç bir hastalığın içine düştüğümüzde, ruhumuzun ve bedenimizin ızdırabı için bir neden ararız. Zihnimiz hep aynı sorunun cevabının peşine düşer. Neden ben? Neyi eksik yaptım? Nerede yanlış yaptım? Bu gibi suçluluk duygularının hem kaybı hem kazancı vardır. Daha sonra ki yazılarımda bu konuya da değineceğim. Öncelikle tüm acıların nedeni olarak kendimizi görmemizden bahsetmek istiyorum.

İnanan insanlar acının bir günahın bedeli olduğunu düşünür genellikle. Sürekli haklı bir neden arar. Geçmişi sürekli terazisinde tartar.

Kimin ahını aldım, kimin canını yaktım?

Acıların kaynağı bazen biz olabiliriz doğru. Hayata karşı edindiğimiz yanlış tutumlar bizi kor bir ateşin içine bırakabilir. Bazen de acı bizim kontrolümüzün dışında, boyun eğmek zorunda bırakabilir, gücümüzün yetmediği durumların içerisinde. Sevdiğimiz biri ellerimizden uçup gidebilir. Bir yangın, bir felaket, bir gecede bizi evsiz bırakabilir. Bir anda amansız bir hastalığa yakalanabiliriz ya da sevdiklerimizin hastalığına şahit olabiliriz.Bir anda işten çıkarılabilir, evimize nasıl ekmek getireceğimize dair kara kara düşünürken bulabiliriz kendimizi.

Hayat o kadar fazla kombinasyonun olduğu bir giysi dükkanıdır ki; hepimiz bir şekilde onun farklı bileşenlerinden nasipleniriz. O kadar fazla olasılığın içinde yaşam mücadelesi veriyoruz ki; bütün bu sonsuz biçimlerin içerisinde hayatımızın bütününü kontrol edebileceğimiz tam bir yanılgıdır.

İnsan düşünen hisseden bir varlıktır. Sağlıklı bir şekilde ego gelişimi olan her birey etrafı için sorumluluk taşır içinde. Kendimizin yeşillikler içinde bir bahçede, etrafımızda hayvanlarla ortak bir yaşam alanında mutlu mesut yaşarken, medya da Avustralya’da yanan ağaçlara, orada cayır cayır tutuşan ve acıyla kavrulan hayvanlara duyarsız kalabilir miyiz? Kendi evimizde, sıcak ortamımız da kahvemizi yudumlarken, kış ortasında depremden dolayı enkaz altında kalan, sokaklarda yaşamak zorunda olan insanlardan haber alıp, aynı zaman da içtiğimiz kahveden keyif alabilir miyiz?
Sevdiğimiz bir insan, amansız bir hastalığın pençesinde, canı ile mücadele verirken, kendi canımızın her anından mutlu olabilir miyiz?Sağlıklı bir insanın tüm bu sorulara cevabı “hayır” olacaktır.

Ruhsal olarak sağlıklı bir insan, empati duygusu gelişmiş, yanlız kendi arzularına değil; çevresindekilerinin de arzu ve isteklerine duyarlı, yalnız insana değil, hayvanların ve doğanın da yaşam haklarının farkına varan kişidir.
İnsana dair en güzel armağanlardan biri olduğunu düşündüğüm ayna nöronlarımız sayesinde, empati kurarız.”Bir” iken “biz” oluruz. Anlarız, hissederiz.Birbirimizin zihnine misafir olur, bedenlerimizi birleştiririz. Birbirimizin acısını, mutluluğunu hisseder, yalnız olmadığımızı ve toplululuk içinde tekleşmenin güvenini deneyimleriz.

Şizofreni, otizm ve bazı ruhsal rahatsızlıklarda ayna nöronların işleyişinde bir problem olabileceğine dair geliştirilen kırık ayna teorisinde, bu hastalarımızın topluluk içinde nasıl bir zorluk yaşadığını, yeterli empati kuramadıklarını, davranışları aynalayıp, taklide dönüştürme aşamasında nasıl bir problemle iç içe olduklarını, hayatın onlar için ne kadar zorlaştığını açıkça gözlemleyebiliriz.Bu yüzden empati kuran, ayna nöronları çalışan her sağlıklı birey, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde acıyı deneyimleyecektir.

Acı bu kadar canımızı yakarken acının anlamı nedir peki?

Hayatta ki “dualite” yani zıtlı ikilik kavramını her yerde gördüğümüz gibi, acı da da görürürüz. Acı ve haz birbirinin varlığına bağımlıdır.Gecenin gündüze, gündüzün geceye, için dışa, dışın içe, iyinin kötüye, kötünün iyiye, sıcağın soğuğa, soğuğun sıcağa, makronun mikroya, mikronun makroya olan bağımlılığı gibi, birinin varlığını anlamamız için ötekinin varlığı mutlak zorunluluk ifade eder. Çünkü birinin tanımlanması için diğer bir referans noktası şarttır.

Mutluluk acı sayesinde farkedilir.
Hayata kuş bakışı baktığımızda, acının içinde bir sürdürücü güç olduğunu da görürüz. Thanatos taki yıkıcı öfke suçluluk ve ölüme karşı ,yaşam enerjisi dediğimiz libido da öyle yüksek bir enerji kaynağıdır ki; yaşadığımız acıya rağmen ayakta kalmaya mücadele etmeye çalışırız. Hatta bazı yaratıcı süreçler, çekilen acıların bir telafisi niteliğinde de olabilir. Acımızı kabul edilebilir ve huzur veren bir deneyime de dönüştürebiliriz yıllar içerisinde. Acımızı süblimine ederek varoluşsal itici bir güç haline de dönüştürebiliriz. Yaratıcılık , ortaya bir eser koyabilme süreçleri ile duygularımızın önemli bir bağlantısı vardır.

Acı vurduğunda on ikiden vurur, yüreğimizin ortasına bir karabasan gibi düşer. Hayatımızın o noktadan sonra bir daha eskisi gibi olamayacağına inanırız. Ciğerlerimizden dumanlar yükselir, feryadımızın göğü delebilecek güçte olduğunu hissederiz. Ardından gün geçtikçe bu ani şok yerini artçı sarsıntılara bırakır. Giderek titreşimi düşer. Günler, haftalar, yıllar ilerledikçe duygularımızın git gide daha dengeye geldiğini deneyimleriz. Duruma alışırız bir şekilde.

Acılarımıza rağmen yaşamayı öğreniriz. Sorumluluk duygusu yüksek insanlar acıyı yönetme konusunda daha etkindirler.
Sorumluluğa özellikle vurgu yapmak istiyorum. Acıya dair en büyük kalkanımız sorumluluk duygusudur.Bu duygu aynı zamanda, iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Gücümüz yettiğinden daha fazla sorumluluk almak, hem kendimizle, hem yakınlarımızdakilerle olan ilişkimizi tehlikeye atabilir. Evde olmayan camiye haram demiş atalarımız.Bir acı karşısında önce kendimizden başlayarak, dışa doğru gittikçe uzaklaşan dairelere yayılır sorumluluk duygumuzun miktarı.Sokağımda ki aç kediyi beslemeye imtina ediyorsam, Avustralya’da ki yanan hayvana merhametimde, sokağıma çöp atıyorsam, dünyanın kirlenmesine karşı ettiğim mücadelede samimi miyim ? Dostum acıdan kıvranırken, eğer yardımıma ihtiyacı varsa ve talep ediyorsa ya da talep edemiyecek kadar biçare bir halde ise , yanına gitmekten çekinip, başka yerlerde boy gösteriyorsam, gerçek anlamda insan sevgim olduğunu hissedebilir miyim? Eşime çocuğuma karşı ilgisiz olup, onlarda yaralar açarken, başka çocukların acısını dindirme peşinde koşuyorsam ne kadar gerçekçiyim? Depremzedelere üzülürken, binalarımı sağlam yaptırmıyorsam kendimle çelişmiyor muyum?
Peki kendime hayrım yokken, kendi acılarımı görmezden gelip, başkalarının acılarına koşuyorsam, hangi duygumu tatmin etmiş oluyorum ?Kendimden mi kaçıyorum? Kendimden mi saklanıyorum? Kendi yaralarımı saramamışken, başka insanlara verdiğim önerilerimle, onların hayatına ne kadar dokunabilirim? Tutuşlarım ne kadar iyileştirici olabilir?

İnsana dair anlamlar çok karışık. Tüm bu söylediklerimi bir anda hayata kusursuz bir biçimde yansıtmak tabi ki mümkün değil. Fakat önemli olan tüm bunları yaparken, neyi niçin yaptığımızın farkında olarak yaşamak?İnsan olmak zor zanaat.

Acı çeken birine ne yapabiliriz?

Sevdiklerimiz kendilerine ya da sevdiklerine bir şey olduğunda yanımızda ağlayabilsinler özgürce. Yaşamlarını tehdit eden ve durumla bağdaşmayan tepkiler vermedikçe acıları gitgide dinginleşecektir. Acı ağlatır; hem de kanırta kanırta, canını yaka yaka, ruhunu deşe deşe ağlatır. Acı çektiğimiz zaman ihtiyacımız olan en önemli şey, bize sarılıp, yorum yapmadan, akıl vermeden, her halimizle bizi kabul edip, yalnızca dinleyebilen bir arkadaş,bir dost bulmaktır. Akıl vermenin de bir zamanı vardır çünkü. Duyguları tavan yapmış birine söz geçmez.Ciğeri yanana yapmamız gereken, sakin kalıp, içini dökmesini, durulmasını sağlamaktır. Sakinleşince ancak sözümüz karşı tarafa tesir edecektir çünkü.

Acıyı yönetmek zordur, hem kendimiz hem yakınlarımız için. Kendi acımızı yönetmekten daha zordur sevdiklerimizin acı çektiğinde durumu yönetmek. Elimizden hiçbir şey gelmediği andır. Kelimelerin tesirinin bıçak gibi olduğu andır. Acı çekerken olan konuşmaların, yanında olanların unutulmadığı, aynı zamanda yanında olmayanlarında unutulmadığı bir zamandır.

Şu bir gerçektir ki yaşadığımız acılarımızda kendi duygularımızı ne kadar yönetebildiysek ve kendi deneyimlerimizden ne kadar sağlıklı çıkabildiysek başkalarına yardım etme gücümüz de o kadar fazla olacaktır. Muhatabımızın yardım istemekte ki motivasyonu ve bilişsel durumu da bu konuyu etkileyebilecek diğer önemli bir etkendir. Acıyı bir zevk aracı olarak gören, acıdan beslenen acı çekerek var olmayı tercih eden, hiçbir şekilde sorumluluk almayan, bir kimse için dozu ayarlanamayan merhametimiz ve şefkatimiz uygunsuz olabilir. Burada depresyon gibi biyolojik süreçleri olan , belli bir zaman diliminde yaşanan ruhsal hastalıkları konu dışı tutuyorum. Acıdan keyif alan, adeta mutluluktan rahatsız olan, karamsarlığı ve mutsuzluğu bir yaşam biçimi haline getiren, mutlu olmak için sorumluluk almayı reddeden insanlardan bahsediyorum. Böyle bir ruh haline hepimiz yatkınız, sorumluluk almak her zaman keyif verici değildir. Bu yüzden hem kendimize, hem başkalarına şefkat gösterirken, dengemizi çok iyi ayarlamalıyız. Kendimizin ve karşımızdakinin yapabilirlik seviyesini iyi okumalıyız.

Acı öğretir… İnsan olmayı öğretir, empati kurmayı öğretir, birlikte olmayı öğretir, tüm güçlü olmadığımızı öğretir, dünyanın hakimi olmadığımızı öğretir, dostlarımız etrafımızı sardığında yalnız olmadığımızı, etrafımızda kimseyi bulamadığımızda neyi yanlış yaptığımızı öğretir. Bir gün düşebileceğimizi, başka bir gün ayağa kalkabileceğimizi öğretir.

Bir gün gülecekmiyiz acımıza rağmen?

En güzel gülümseme acıya rağmen gülümseyebilenlerin yüzünde saklanmıştır.Herşeye rağmen yaşamayı tercih edebilenlerin. Acının en değerli öğretisi ise evrensel oluşudur. Herkes bir şekilde acıdan geçer. Bugün psikopati dediğimiz empati kurmaktan yoksun acıyı hissetmeyen, başkalarına acı vermekten zevk alan insanların hayatına baktığımızda, bir çoğunun çocukluk döneminin ne kadar sert acıyla yoğrulduğu bilinmektedir, kayış kopmuştur çoktan ve bütünü ile acı kavramı reddedilir.
Acılarımız ne kadar canımızı yaksa da bir farkındalığı hak eder. Her acı içinde gizli bir hediye ile gelir.Bazen uzun yıllar sürer bu armağanı keşfetmek. Hiç kolay değildir bu kutuyu açmak. Kimimiz bu cesareti gösterebilir, kimimiz kutuyu gizleyebilir, kimimiz kutunun varlığını inkar edebilir. Ne kadar çok acının anlamını hak ettiği kadar hissedebiliyorsak, o kadar insanlığımızı hissedebiliriz.Acılarımıza mutluluğu hissedebilmek için muhtacızdır. Kıyaslama yapacak bir doneye ihtiyacımız vardır. Çok şükür geçti diyebilmek için ihtiyacımız vardır. Belki kimi acılar hiç geçmeyecektir, fakat bilmeliyiz ki muhakkak bir şeyler öğretecektir.

Acı başkalarıyla yaşanıp bitebilme, şiddetinin düşme özelliğine sahiptir. Çünkü dikkatimiz sınırlıdır. Dikkatimizi uyaran ne kadar çok şey varsa, odağımız o kadar değişir. Lavın düştüğü an feryat etmemiz normaldir. Zamanla zamanla o ateş soğudukça hislerimiz dengeye gelecektir. Hayatın içine karışmak, yaşam için bir arzu, bir neden, bir hedef oluşturmak, tüm bunların içinde başka insanlara da hayatımızda yer ayırmak acıyı yönetmemizi kolaylaştıracak etkenlerdir.
Acılar birlikte geçer. Korkarız bazen acımızın görülmesinden, zayıf görülmekten, bu acizliğin daha sonra bize karşı kullanılmasından. Utanırız düştüğümüz halden. Neden ben diye korkarız. Kim bilir kimin ahını aldı diye arkamızdan konuşulmasından korkarız. Şöyle yapmasaydı, böyle yapmasaydı diye suçlanılmaktan korkarız. Ben sana demiştimlerden korkarız. Çok korkarız hem de çok. Burada bilmemiz gereken kimse acıdan muaf değildir. Herkes bir şekilde acının içinden geçecektir. Acımızı yaşama hakkımız vardır ve gerçekten bizi sevenler yanımızda olacaktır.

Anlayabilecekler mi beni? Acımı hissedebilecekler mi? Suçlayacaklar mı beni? Hep aklımızdan geçecektir. Belki de en büyük korkumuz, dile getirmekten en çok çekindiğimiz, varlığımızın en çok tehdit hissettiği söylemekten çekindiğimiz şeydir “acıma rağmen, sevecek misin beni?”
     Beğenin    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
Emine ARMAN Fotoğraf
Psk.Emine ARMAN
İstanbul (Online hizmet de veriyor)
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi32 kez tavsiye edildiTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.Emine ARMAN'ın Yazıları
► Aynala Beni! Psk.Hazan ŞAHNAOĞLU
► Tamamla Beni Psk.Dnş.Ümran ÖRKÜN
► ' Beni Kimse Anlamıyor ' Psk.Kevser MAZI ARSOY
► "Çocuğum Beni Dinlemiyor!" Psk.Sibel ŞEN
► Eşim Beni Hiç Anlamıyor Psk.Bilge ÇAPOĞLU
► Ergenlik:Beni Anla Psk.Nesteren GAZİOĞLU
► Sakın Beni Bırakma Anne! Psk.Dnş.İsa Özgür ÖZER
► Eşimi Seviyorum, Beni Aldattı! Dr.Mehmet TEKNECİ
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 19,732 uzman makalesi arasında 'Sevecekmisin Beni' başlığıyla benzeşen toplam 15 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
◊ Boğazdaki Lokma Ağustos 2022
◊ Ben İnsan Değilmiyim Ağustos 2022
◊ Sen Cahilsin Ben Değil Ağustos 2022
◊ Acıdan Geçmek Ağustos 2022
◊ Galıleo’nun Ahı Tutar Mayıs 2015
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


00:19
Top