2007'den Bugüne 87,414 Tavsiye, 27,082 Uzman ve 19,338 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!




Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Hümanistik (İnsancıl) Psikoloji (Üçüncü Güç Hareketi)
MAKALE #11011 © Yazan Uzm.Psk.Meral AYDIN | Yayın Mayıs 2013 | 17,966 Okuyucu
Hümanistik (İnsancıl) Psikoloji (Üçüncü Güç)

1960’ların ilk yıllarında Amerika'da Hümanistik Psikoloji veya üçüncü güç olarak bilinen bir hareket gelişmeye başlamıştır. Hümanistik Psikoloji, yeni davranışçılar veya yeni Freudcular örneklerinde olduğu gibi herhangi bir mevcut ekolün yeniden düzenlenmiş veya uyarlanmış bir şekli olmak niyetinde değildi.Hümanistik psikolojinin istediği üçüncü güç teriminin de ima ettiği gibi , psikolojideki iki temel güç olan davranışçılık ve psikanalizin yerine geçmekti.

Hümanistik Psikoloji olarak adlandırılan psikoloji akımı, insan davranışlarını yöneten etmenleri açıklarken, insanın gelişim gücü yüksek bir varlık olduğu görüşünü temel bir ilke olarak kabul eder. İnsanda varolduğu varsayılan bu güç “kendini gerçekleştirme” güdüsüdür. Özü gerçekleştirme, benliği gerçekleştirme, insanın gizil güçlerini kullanması ve geliştirmesi anlamına gelir. İnsanın gizilgüçlerinin donanımı “ne” olmaya, neyi gerçekleştirmeye elverişli ise, süreç içinde “o” olması demektir. Bu anlamıyla her kişinin gizilgüçleri birbirinden ayrıdır, kendine özgüdür ve bu yüzden gelişme yönünün de başka bir özellikte ve kendine özgü olması gerekir. Elverişli ortamlar ortaya çıktığında, bu psikolojik gizil güç, organizmanın “kendini gerçekleştirmesine” doğru bir süreç izleyecektir (Topses, 2003, s.153)

20. yüzyılın ortalarında psikolojide insanlığa dönük iki farklı bakış açısı bulunmaktaydı. Bunlardan biri Freud’cu görüştür. Bu görüşe göre hepimiz sürekli olarak bilinçdışından davranışımızı yönlendiren cinsel ve saldırgan içgüdülerin etkisi altındayızdır. Diğer bir görüş ise, insanı ileri düzeyde gelişmiş büyük bir fareden pek farklı görmeyen davranışçı yaklaşımdır. Farenin laboratuar uyarıcısına tepki göstermeye koşullandırılması gibi, insanların da üzerinde denetim kuramadıkları çevresel uyarıcılara tepki gösterdiğini öne sürmüşlerdir. Davranışın, kişisel seçimlerden çok, alt benlik dürtülerinin ya da öğrenme öykülerinin etkisi altında olduğu söyleniyordu. Hümanistik yaklaşımı bunlardan ayıran temel nokta, kişilerin kendi eylemlerinden büyük oranda sorumlu olduğunu varsaymasıdır. 1960’lardaki bireysellik ve kişisel ifadeye yapılan vurgu hümanistik psikolojinin büyümesi için uygun bir ortam yaratmıştır (Burger, 2006, s.416-417).
Hümanistik psikolojinin kökleri temel olarak iki alanda yatar: Avrupa kaynaklı varoluşçu felsefe ve Carl Rogers ile Abraham Maslow gibi bazı Amerikalı psikologların çalışmaları. Varoluşçu felsefe, varlığımızın anlamı özgür iradenin rolü, her insanın biricikliği üzerine pek çok soruyu ele alır. Varoluşçu felsefe görüşü psikologlar arasında tartışmalarda yer almaya başladığında, iki Amerikalı psikolog da geleneksel psikoloji kuramlarından hümanistik yaklaşıma geçtiklerini ilan eden yazılar yazıyordu (Burger, 2006, s.417-418). Bu yaklaşımların her ikisinin de insanı insan yapan en önemli bazı özellikleri dışladığını düşünüyorlardı -örneğin, seçim, değerler, sevgi, yaratıcılık, öz farkındalık, insan potansiyeli gibi. 1950’lerde resmi olarak “hümanistik psikoloji” adını verdikleri yeni bir ideolojik okul kurdular. Bazen Psikolojide “üçüncü güç” olarak adı geçen hümanistik psikoloji artan üye kayıtları ve binlerce akıl sağlığı uzmanının katıldığı yıllık toplantılarıyla güçlü bir organizasyon haline geldi. 1961 yılında Amerikan Hümanistik Psikoloji Derneği (American Association of Humanistic Psychology) yazı kurulunda Carl Rogers, Rollo May, Lewis Mumford, Kurt Goldstein, Charlotte Buhler, Abraham Maslow, Aldous Huxley ve James Bugental gibi ünlü isimlerin yer aldığı Hümanistik Psikoloji Dergisi’ni (Journal of Humanistic Psychology) kurdu (Yalom, 1999, s.34).
Hümanist psikologlar varoluşçuluk felsefe görüşü ve ilkelerini geniş ölçüde benimsemişlerdir, onlara göre (Baymur, 1978, s.302-303):
1. Her insan, duyuş, algılayış ve davranış biçimleri ile kendine özgü bir varlıktır.
2. İnsanın canlı kalmaktan öteye giden amaçları vardır. İnsan, özgürlüğünü korumak, potansiyellerini gerçekleştirme sorumluluğunu duyup kendi öz doğasına göre davranmak ve gelişmek isteyen bir varlıktır.
3. İnsan kendinden, edimlerinden kendisi sorumludur. Hayatını kendisi için anlamlı hale getirmek üzere seçim ve tercihlerde bulunma yetisine sahiptir.
4. İnsan ölümsüz değildir, dünyadaki varlığı sürelidir ve hiçbir yaşantısı tekrar etmeyecektir.
5. Geçmiş ya da gelecek değil, yaşanılan an önemlidir. İçinde yaşanılan zaman geçmişi kapsadığı gibi, geleceği de bir ihtimal olarak içerir.
Hümanist psikologlar metodoloji bakımından fenomenolojiyi benimsemişlerdir. Buna göre insanlar içinde bulundukları durumları kendilerine göre algılamakta ve bu durumlarda kendi algılamalarına göre davranmaktadırlar. Bireyin içinde bulunduğu fenomenal alan –herhangi bir anda, kendisini, çevresini, kendine özgü bir biçimde algılaması- gerçeğin tam kendisidir, her an değişir, yeniden örgütlenir ve yeni anlamlar kazanır (Baymur, 1978, s.304).
Hümanist psikoloji felsefeden tamamen kopma eğilimini gösteren psikolojinin yeniden felsefeye yaklaşmasını temsil eder (Baymur, 1978, s.304).
Hümanistik psikolojinin ana temaları şunlardır:
1. Bilinç deneyimleri üzerinde durmak
2. İnsan doğasının bütünlüğüne inanmak
3. Özgür irade, spontanlık ve bireyin yaratıcı gücü üzerinde odaklanmak
4. İnsan koşullarına ilişkin tüm faktörlerin araştırılması

Hümanistik Psikoloji Üzerine İlk Etkiler

Diğer hareketlerde olduğu gibi , Hümanistik psikolojinin ilk işaretleride psikologlardan gelmiştir.

Wundt’ un muhalifi ve Gestalt psikolojisinin ilk işaretçisi Fransız Breantono psikolojiye mekanik, indirgemeci, doğa bilimleri yaklaşımlarını eleştirmiş ve bilincin molekülleri değil, molar nitelikli çalışmalarının taraftarı olmuştur.
Oswald Küple tüm bilinç yaşantılarının temel formlara indirgenemeyeceğini veya uyarıcıya verilen tepki ile açıklanamayacağını göstermişti.
Carl Rogers danışan-merkezli terapi olarak bilinen bir psikoterapi yaklaşımıyla ün kazanmıştır. Terapisinde elde ettiği veriler ile bir kişilik teorisi geliştirmiştir.
Rogers’ın teorisi Maslow’un kendini gerçekleştirme kavramına benzer şekilde tek bir motive edici faktör üzerine yoğunlaşmıştır.
Fakat Maslow’dan farklı olarak Rogers’ın düşünceleri duygusal olarak sağlıklı olan insanlarla yaptığı çalışmalarla değil üniversitenin danışma merkezlerine tedavi için gelen bireylere uygulanan danışan merkezli terapilerle olmuştur.
Terapisinin ismi Rogers’ın insan kişiliğine ait düşüncelerini belli eder. Terapi sürecinin sonunda hedeflenen değişim sürecinde sorumluluğu terapist üzerine değil kişinin kendisine yani danışana verilir.
Rogers insanın kendi düşünce ve davranışlarını istenmeyenden istenene doğru bilinçli ve makul bir şekilde değiştirebileceğini düşünmüştür. Bizim daima bilinç altı güçlerinin ve çocukluk yaşantılarının etkisinde olacağımıza inanmamıştır. Kişilik şu yaşanan anda ve bizim onu nasıl algıladığımızla şekillenir. (Schultz&Schultz, s.668-670)
Rogers’ın Hayatı
Carl Rogers Chicago’nun bir banliyösü Oark Park’ta dünyaya geldi.Ebeveynlerin katı dini görüşleri vardı ve bunlar Rogers’ın tüm çocukluk ve ergenlik sürecini etkilemişti. Her türlü duygu göstergesinin bastırılması dahil olmak üzere anne babasının inançları doğrultusunda Rogers’ın kurallarına göre değil onların kurallarına göre yaşamaya zorluyordu.
Sürekli okuyan yalnız bir çocuktu bu yalnız ve yalıtılmış hali Rogers’ın kendi deneyimlerine güvenmesine sebep olmuştu. Rogers’ın doğaya karşı büyük bir ilgisi vardı.

Entelektüel hayatı bir noktaya odaklanmış olduğu halde duygusal hayatı kargaşa içindeydi. Yaşadığı o dönem için “Bu dönemdeki hayallerim kesinlikle çok tuhaftı ve belki de bir doktor tarafından şizoid olarak sınıflandırılabilirim. Ancak hiçbir zaman bir psikologla bağlantım olmadı.” demiştir.

Yirmi iki yaşında Çin’de bir öğrenci konferansına katılığında kendisine ebeveyninin köktenci inançlarından kurtardı ve daha liberal bir hayat felsefesi oluşturdu.
İnsanların kendilerini geliştirmek ve ilerletmek için aktif ve bilinçli bir şekilde çalışabileceklerine ikna olmuştur.

1931 yılında Colombia Üniversitesinin Öğretmenler Fakültesinde klinik ve eğitim psikoloji alanlarında doktora derecesi aldı. 9 yıl sorunlu ve dezavantajlı çocuklarla çalıştı.
1940 yılında Ohio State, Chicago ve Wisconsin Üniversitelerinde öğretmenlik göreviyle akademik kariyerine başladı. Teorisi ve kendine özgü psikoterapi yaklaşımını da bu yıllarda geliştirdi.
1946 yılında APA’ya başkan seçilmiş ve Seçkin Bilimsel Katkı Ödülü ile Seçkin Mesleki Katkı Ödülü almıştır. (Schultz&Schultz, s.678-679)

Kendini Gerçekleştirme

Rogers kişiliği en önemli motive edici gücün kendi gerçekleştirme dürtüsü olduğunu belirtmiştir. Kendini gerçekleştirmeye yönelik bu istek doğuştandır, ancak çocukluk yaşantıları ve öğrenme yoluyla desteklenebilir veya engellenebilir.
Çocuğun benlik duygusunun gelişiminde anne çocuk ilişkisinin önemi üzerinde durmuştur. Eğer anne çocuğun sevgi ihtiyacını karşılamışsa ki Rogers buna koşulsuz sevgi demiştir, bebek sağlıklı bir ilişki geliştirme yoluna girecektir.
Eğer anne çocuğuna sevgisini yapacağı uygun davranışlarla karşılık verirse buna koşullu sevgi denir. Çocuk annesinin bu tutumunu içselleştirir ve buna uygun değer koşulları geliştirir.

Sonuç olarak çocuğun benliği bir bütün olarak gelişemez, çocuk bir kısmının reddedileceği korkusuyla benliğinin tüm yönlerini açığa vuramaz.
Kendini geliştirme psikolojik sağlık halinin en üst seviyesidir. Rogers’ın kavramı Maslow’un kendini gerçekleştirme haline ilke olarak çok benzemektedir.

Bu iki teori psikolojik olarak sağlıklı insanın özellikleri açısından bir parça farklılık gösterir. Rogers a göre psikolojik olarak sağlıklı veya kendini tam olarak ortaya koyan insanın özellikleri şöyledir:
1. Tüm yaşantılara açıklık,
2. Her anı dolu dolu yaşama eğilimi,
3. Kişinin başkalarının düşünceleri veya mantığı yerine kendi iç güdüleri ile davranabilmesi yeteneği,
4. Düşünce ve davranışta özgürlü duygusu,
5. Yüksek düzeyde yaratıcılık
Rogers kendisini tam olarak ortaya koyan kişiyi kendini gerçekleştirmiş olarak değil, kendini gerçekleştirmekte olan kişi olarak tanımlamıştır. Yani benliğin gelişimi daima bir ilerleme ve devam etme halindedir. (Schultz&Schultz, s.680)

Abraham Maslow

1908’de NewYork Brooklyn’de doğdu. Yedi kardeşin en büyüğü idi (Boeree, 2006, s.3). Cana yakın ve dışa dönük bir insan olmasına rağmen oldukça soğuk ve yalnız bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Rus göçmeni anne babasının iknasıyla hukuk okumaya başladı ancak bir yıl sonra bıraktı. Davranışçılığa, Watson’un çalışmalarına ilgi duydu ve psikolojiye yöneldi (Burger, 2006, s.430). 1930 yılında Wisconsin Üniversitesi psikoloji bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitede 1931yılında yüksek lisansını, 1934 yılında doktorasını tamamladı. Mezuniyetinden bir yıl sonra Colombia Üniversitesi’nde Thorndike ile birlikte çalışmaya başladı (Boeree, 2006,s.3). Ancak ilk çocuğunun doğumu ile bir değişim yaşadı ve insan davranışını anlamada davranışçılığın yeterli olmadığını fark etti. Colombia’dan sonra Maslow 14 yıl boyunca Brooklyn Koleji’nde ders verdi. Burada Karen Horney, Erich Fromm, Alfred Adler, Max Wertheimer ve Ruth Benedict ile tanıştı. Tanıdığım en etkileyici insanlar olarak tanımladığı Wertheimer ve Benedict’i daha iyi anlama isteği onu kendini gerçekleştirmiş insanları keşfetmeye yöneltmiştir (Burger, 2006, s.430-431). Maslow üzerinde etkili olan diğerleri Margaret Mead, Gardner Murphy, Rollo May, Kurt Goldstein, Gordon Alport idi. 2.Dünya savaşı onun da yaşamını değiştirdi, “ barış masası için insan psikolojisi” konusunu derinlemesine araştırmaya başladı. Maslow üzerinde etki bırakan bir diğer konu da Kanada’da Blackfoot Kızılderili Kabilesi ile bir yaz boyunca geçirdiği deneyimler oldu Saldırganlığın doğuştan gelen bir özellik değil, kültürün ürünü olduğu konusunda ikna oldu (Gün, 1996, s.8). Maslow 1951 yılında Brandeis Üniversitesi’ne geçti ve 1970’deki ölümünden kısa bir süre öncesine kadar burada kaldı (Burger, 2006, s.431).
Maslow, hümanistik psikolojinin herkesten daha fazla babası sayılmalı, düşüncelerinin bütün zenginliğinin özümlenebilmesi için birkaç kez yeniden keşfedilmesi gerekmektedir (Yalom, 1999, s.580).

Maslow ve Psikolojik Açıdan Sağlıklı İnsanların İncelenmesi

Abraham Maslow meslek yaşamının büyük bölümünü insan kişiliğini anlamaya çalışan diğer yaklaşımların eksiklerini tamamlamaya çalışmakla geçirmiştir. Maslow, psikolojinin kişiliğin mutlu ve sağlıklı boyutuna nasıl katkıda bulunabileceğini düşünmüştür. Bilinçdışı dürtülerin varlığını kabul etmiştir, ancak dikkatini kişiliğin bilinçli boyutlarına yoğunlaştırmıştır (Burger, 2006, s.429). İnsan doğasının asla düşünüldüğü kadar kötü olmadığını, insanın doğal eğilimleri hakkında bilgi edindikçe, nasıl daha iyi, mutlu, üretken olacağını, yeteneklerini nasıl en iyi şekilde kullanabileceğini söyleyebileceğimizi ifade eder. (Maslow, 2001, s.9,10). ‘Birey sağlığını geliştirmek daha iyi bir dünya yaratmanın yollarından biridir, Freud bize psikolojinin hastalıklı yönünü gösterdi, artık sağlıklı yanının da açığa çıkarmamız gerekiyor” (Maslow, 2001, s.11).
Maslow kişilik sorunlarını çoğu zaman insanın aldığı psikolojik yaralara, gerçek içsel doğasının uğradığı saldırılara bir başkaldırı olarak tanımlar ve hastalıklı olanın böylesi saldırılara başkaldırmamak olduğunu, dolayısıyla gelişim ve kendini gerçekleştirmenin acı, üzüntü, kargaşa ve keder olmadan olamayamayağını, ancak acı ve çatışma ile sağlabileceğini anlatır (Maslow, 2001, s.12-14). İnsanın özünde olan ve yokluğunda, insan olarak tanımlanamayacağı özellikleri araştırır (Maslow, 2001, s.18). Kendini gerçekleştirebilmiş insanları incelemenin, yanlışlarımızı, eksiklerimizi ve ne yöne doğru geliştiğimizi görme olanağı vereceğini düşünür (Maslow, 2001, s.10).
Sağlıklı insanların güvenlik, ait olma, sevgi, saygı ve özsaygı ihtiyaçlarını giderdikleri ve öncelikli olarak kendini gerçekleştirmeye yani, gizilgüçlerin, kapasite ve yeteneklerin sürekli olarak ortaya çıkartılmasına, görevlerin – ya da çağrıların, yazgının, alınyazısının- yerine getirilmesine, kişinin kendi içsel doğasını daha iyi tanıması ve benimsemesine, kişinin içinde birlik, bütünlük ve sinerjiye yönelik sürekli bir eğilime güdülendikleri görülür. (Maslow, 2001, s.31).

Nevrozun özünde ve başlangıcında bir eksiklik rahatsızlığı olarak ortaya çıktığı görüşünü benimseyen Maslow, birçok nevrozda diğer karmaşık belirleyicilerin yanı sıra güvenliğe, ait olmaya, özdeşleşmeye, yoğun sevgi ilişkilerine, saygınlık ve itibara duyulan doyurulmamış bir özlem yatmakta olduğunu belirler. Verileri, psikoterapi üzerine yürüttüğü oniki yıllık çalışma ve araştırmalardan ve yirmi yıl boyunca yürüttüğü klinik çalışmalardan elde eder (Maslow, 2001, s.26). Temel ya da içgüdüsel bir ihtiyacın uzun vadeli eksiklik özelliklerini şöyle sıralar (Maslow, 2001, s.26):

1. yokluğu hastalığa neden olur
2. varlığı hastalığı engeller
3. yerine konması hastalığı iyileştirir
4. belirli özgür seçim durumlarında yoksun kalan kişi tarafından diğer doyumlara tercih edilir
5. sağlıklı kişide edilgen, geri çekilmiş ya da işlevsel olarak etkisizdir.

Maslow, güdülenmenin davranışçılar dışında tüm insanlar tarafından kullanılan gerçek ölçütünün öznel olduğunu, arzu, istek ya da özlem duyduğumuz ya da eksiklik hissettiğimiz zaman güdülendiğimizi söyler. Bu öznel söyleme uygun bir karşılık olabilecek nesnel gözlemlenebilir bir koşulun henüz bulunamadığını, doğal olarak öznel durumların nesnel karşılıklarını ve belirtilerini aramayı sürdürmemiz gerektiğini ama elimizdeki öznel verileri de yok sayamayacağımızı ifade eder (Maslow, 2001, s.27-28). Gerçek bir pozitivist her tür “içsel” deneyimi bilimsel olmayan olarak niteler ve reddeder. Bu bir tür somuta, görülebilene, duyulabilene elle tutulur olana ve davranışa indirgemektir (Maslow, 1996, s.28). Ortodoks Freud’cu psikanaliz psikopatolojinin bir sistemi olarak karşımıza çıkmakta, insanın kendisine doğru gelişebileceği, oluşabileceği bir psikoloji sunmamaktadır (Maslow, 1996, s.29).

Maslow, insan türünün sağlıklı örneklerinin nesnel bir şekilde betimlenebilir ve ölçülebilir karakteristiklerini aşağıdaki şekilde sıralar: (Maslow, 2001, s.167)
1. Gerçekliğin daha açık ve etkili algılanması
2. Deneyime daha açık olma
3. Kişinin daha yüksek bir bütünsellik, tamlık ve birlik içinde olması
4. Kendiliğindenlik, kendini ortaya koyabilme, işlevlerini tam anlamıyla kullanabilme, yaşam dolu olmada artış
5. Gerçek bir benlik, sağlam bir kimlik, özerklik, özgünlük
6. Nesnellik, bağımsızlık, benliğin aşkınlığında artış
7. Yaratıcığın yenilenmesi
8. Soyut ve somutu bir potada eritebilme
9. Demokratik karakter yapısı
10. Sevme yeteneği

İhtiyaçlar Hiyerarşisi

Maslow iki tür güdü belirlemiştir. Biri, gerek duyulan bir nesnenin yetersizliğinden duyulan eksiklik güdüsüdür. Açlık ve susuzluk gibi temel ihtiyaçlar bu sınıfa girer. Gerek duyulan nesne elde edildiğinde eksiklik güdüleri doyuma ulaşır. Diğeri ise, karşılık beklemeden sevmek ve kişinin kendini gerçekleştirmesi gibi ihtiyaçlardır. Bunları da gelişim ihtiyaçları olarak tanımlamıştır. Bunlar gerek duyulan nesne bulunduğunda tatmin olmaz. Doyum duygusu güdüyü dışa vurmakla yaşanır (Burger, 2006, s.429-431).
Maslow eksiklik ve gelişim ihtiyaçlarını beş ana sınıfa ayırmıştır, böylece yaygın olarak bilinen ihtiyaçlar hiyerarşisi ortaya çıkmıştır. Maslow bu ihtiyaçları öncelik sırasına koymuştur. İstisnalar olsa da yüksek düzeydeki ihtiyaçlarla ilgilenmeden önce düşük düzeydeki ihtiyaçların karşılanması gerekir. Yaşamımız boyunca çoğumuz kendini gerçekleştirme ihtiyacı baskın hale gelene dek, bu hiyerarşide ilerleriz. Maslow’a göre insanların çok küçük bir yüzdesi kendini gerçekleştirme noktasına ulaşabilir (Burger, 2006, s.429-435). İnsan davranışlarına temel olan bu ihtiyaçlar insanın varlığının gelişmesi için vazgeçilmez ihtiyaçlardır (Topses, 2003, s.157). Bu ihtiyaçlar ve sıralaması şu başlıklar altında özetlenebilir (Burger, 2006, s.429-435; Topses, 2003, s.157-158; Arık, 1996, s.78-79):
1. Fizyolojik İhtiyaçlar: Açlık, susuzluk, uyku gibi hayatın devamlılığı için zorunlu olan fizyolojik ihtiyaçlardır
2. Güvenlik İhtiyacı: Barınma, emniyet, istikrar, korunma gibi güvenli, dengeli, korunaklı yaşama ihtiyaçlarıdır
3. Ait Olma ve Sevgi İhtiyacı: Arkadaşlık ve sevgi ihtiyacı, bir grupta ya da bir ailede yer edinme ihtiyacı
4. Saygı İhtiyacı: Maslow bunu ikiye ayırmıştır; kendini yeterli ve başarılı algılama ihtiyacı, beğenilme ve saygı duyulma ihtiyacı
5. Bilme ve Anlama İhtiyacı: Bilme, tanıma, anlama, öğrenme, araştırma ihtiyacı
6. Estetik İhtiyaçlar: Güzel ve güzel olana eğilimin geliştirilmesi, yüceltilmesi, düzeyinin arttırılması ihtiyacı
7. Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı: İnsanın hayattan istediklerini, hayatını nereye doğru yönlendireceğini, neyi başarmak istediğini, potansiyellerini tam olarak gerçekleştirme isteği
Genel olarak bir ihtiyacın ortaya çıkması bunun altındaki ihtiyacın tatmin edilmesine bağlıdır. Bir alt sıradaki ihtiyaç belirli bir oranda tatmin edilmedikçe bunun üstündeki ihtiyaçlar kendilerini hissettirmez, insan organizmasını güdülendirmezler (Arık, 1996, s.50). Ancak bu sıralamanın değişmez bir sıra takip ettiği sanılmamalıdır. Bu durumun bazı istisnaları vardır: (Arık, 1996, s.80) Özsaygı ihtiyacı sevgi ihtiyacından önemli olanlar, yaratma dürtüsü bütün dürtüsel belirleyicilerden daha üstün olanlar, başarma güdüleri sürekli olarak düşük olanlarda sıralamanın değişebileceği gibi, bir ihtiyacın uzun zaman tatmin edilmiş olması da ihtiyacın değerini dolayısıyla sıralamasını değiştirebilir (Arık, 1996, s.80-84). İçinde büyüdüğü aile ortamı ve kültürün değerleri, hangi düzeydeki güdülerin baskın bir rol oynayacağını belirleyebilir (Cüceloğlu, 1992, s.237). Maslow, ihtiyaç hiyerarşisinin evrensel olduğunu söylemiş olsa da belirli bir ihtiyacı karşılama aracının kültüre göre değişiklik göstereceğini de kabul etmiştir (Burger, 2006, s.436).

Gelişme ve Kendini Gerçekleştirme

Maslow, insanın gelişimindeki şartlar gelişme yerine güvenlik arayışı içine girmesine neden olacak kadar kötü olmadıkça (gelişme güdüsü yerine eksiklik güdüsünü benimseme zorunda kalmadıkça) kendilerini doğal olarak gerçekleştirdiklerine inanır (Yalom, 1999, s.443). “İçsel doğamız kötü değil, tersine iyi ya da nötr olduğundan açığa çıkarılmasının desteklenmesi en iyi yoldur. Bu reddedildiği ya da baskı altına alındığı zaman, insan sağlığı görülür şekilde ya da gizliden gizliye bozulacaktır. Bu doğa (öz) kendini gerçekleştirmek üzere içten içe direnir. Özümüzden her ayrılış, doğamıza aykırı işlenen her suç bilinçdışımızda bir iz bırakır ve kendimizi küçük görmemize neden olur” (Maslow, 2001, s.9-10).

Bir sonraki basamak, tanıdığımız ve hatta sıkıldığımız bir öncekinden öznel olarak daha haz ve mutluluk verici, içsel olarak daha doyurucu bulunuyorsa gelişim söz konusudur (Maslow, 2001, s.37). İhtiyaçin giderilmesi gelişim isteğini köreltmez, keskinleştirir. Gelişimin ödülü ve heyecanı kendi içindedir (Maslow, 2001, s.37).

Gelişmeye güdülenenle eksiklikle güdülenen bireylerin farklı kişilerarası ilişki şekilleri vardır. Gelişmeye güdülenen birey daha az bağımlıdır, diğerlerine daha az borçludur, diğerlerinin övgü ve şefkatine daha az muhtaçtır, onur, prestij ve ödül için daha az kaygılıdır. Sürekli kişilerarası ihtiyaç tatminini istemez ve aslında, bazen diğerleri tarafından engellendiğini düşünür ve bazı mahremiyet dönemlerini tercih eder. Gelişmeyle güdülenen diğerleriyle bazı şeyler sağlayan bir kaynak olarak ilişki kurmaz, onları karmaşık, eşsiz, bütün varlıklar olarak görür. Diğer taraftan, eksiklikle güdülenenler faydalılık bakış açısından ilişki kurar (Yalom, 1999, s.581).
Her insanın içinde iki tür güç bulunur. Gücün bir türü onu korkuya karşı savunmada kalmaya ve güvenceye yönelmeye zorlar. Risk almaktan, elinde olanı bırakmaktan, bağımsızlıktan korkmasına, geçmişe bağlı kalmasına neden olur. Diğer bir tür güç onu benliğin bütünlüğüne ve özgünlüğüne, kapasitesinin bütünüyle kullanılmasına, derin, gerçek ve bilinçdışı benliğini kabullenirken dış dünyaya güvenle açılmasına yönlendirir. Savunma ve gelişim arasındaki bu çatışma varoluşsaldır, insanın derin doğasında saklıdır ve sonsuza dek taşınır. Bu nedenle sağlıklı gelişim sürecini, kişinin tüm yaşamı boyunca yaşadığı sonsuz özgür seçim koşulları olarak düşünebiliriz (Maslow, 2001, s.54-55).

Kendini gerçekleştirmek, insanın gençlikte yaşanan eksiklik duygusu sorunlarından ve yaşamın nevrotik (ya da çocukça, düşsel, gereksiz, gerçekdışı) sorunlarından bağımsızlaşması ve bu yolla yaşamın gerçek (insanın iç ve nihai sorunları, kusursuz bir çözümün olmadığı “varoluşsal”) sorunları ile yüzleşmesi, bunlara katlanması ve boğuşması bağlamında tanımlanabilir. Yani kendini gerçekleştirmek sorun olmaması anlamına değil, gerçekdışı sorunlardan gerçek sorunlara eğilmek anlamına gelir (Maslow, 2001, s.124). Daha tam bir insan olmak hala sorunlar ve acılar yaşıyor olmakla birlikte, bu sorun ve acıların niceliksel olarak az, hazların ise niteliksel ve niceliksel olarak daha çok olması anlamına gelir (Maslow, 2001, s.125).

Maslow kendini gerçekleştirmiş insanların özelliklerini belirlemek, onları buraya nelerin taşıdığını anlamak üzere sağlıklı insanlar üzerinde çalışmıştır. Maslow bu çalışmasına kendini gerçekleştirme konusunda önemli ilerlemeler göstermiş insanları seçerek başlamıştır. Bilgi toplamak için listesindeki isimlerden hayatta olanlarla görüşmeler yapmış, hayatta olmayanlarla ilgili de tarihi belgeleri incelemiştir. İstatiksiksel ve nicel yöntemleri değil, “bütünleyici analiz” yöntemini kullanmıştır (Burger, 2006, s.437). Maslow’un “deneklerinin” bir kısmını oluşturan meşhur tarihsel kişilerden bazıları Abraham Lincoln, Elenor Roosvelt, William James, Spinoza, Goethe, Benjamin Franklin’dir (Arık, 1996, s. 59-60).

Kendini Gerçekleştiren İnsanın Özellikleri (Arık, 1996, s. 60-77):
1. Gerçeği daha doğru, daha isabetli bir şekilde algılarlar ve gerçekle olan ilişkileri daha uyumlu, daha dengelidir. Kendilerinin ve ait oldukları kültürün beklentileri, istekleri, korkuları, kaygıları yerine gerçekte ne olduğunu algılama yetenekleri diğer insanlara göre çok daha fazladır.
2. Kendilerini, diğer insanları ve doğayı iyi ve kötü yanlarıyla olduğu gibi kabul ederler. Gerçeği daha net bir şekilde görmek, insan doğasının kendi tercihlerine göre değil de, nasılsa öyle görmek demektir. Islak olduğu için sudan şikayet etmediğimiz bunu doğal özellik olarak kabul etmemiz gibi.
3. Davranışları kendiliğinden, sade ve doğaldır. Davranışları yapaylıktan uzaktır, etki yaratmak için zoraki, sahte davranışlar göstermezler.
4. Problem merkezlidirler -ben merkezli olmak yerine-. Dünyaya çok geniş bir açıdan bakarlar, yapması gereken hizmetleri, tamamlaması gereken ödevleri ile ilgilidirler ve enerjilerini bunları yerine getirmek için harcarlar.
5. Dış dünyayla fiziksel teması kesme eğilimindedirler. Yalnız kalma ihtiyacı ve bundan hoşlanma ortalama insanın duyduğu ihtiyaçtan daha fazladır.Bu özelliklerinden dolayı herkesten daha fazla objektiftirler. Ortalama insanın anladığı anlamda –sık sık birbirini görme, arkadaşlığın getirdiği sahiplenme, kontrol, sınırlandırma vb.- arkadaşlığa ihtiyaçları yoktur. Kendi kendine kalma özelliği kendi başına karar verme, kendi kendini idare etme, aktif olma, sorumluluk duyma ve alma, öz disiplin gibi özellikleri de içermektedir.
6. Kültür ve çevreden bağımsız kalabilme, güçlü bir iradeye sahip olma özellikleri vardır. Hareketlerinin ardındaki asıl güdü “iç gelişme”dir, dolayısıyla temel ihtiyaçları için çevreye, diğer insanlara, kendi kültür gruplarına daha az bağımlıdır.
7. Her an hayatın kıymetini yeniden takdir ederler. Kendini gerçekleştiren insan için olağan, alışılmış, sıradan yaşantılar yeni, ilginç, güzel ve değerlidir, karşılaştıkları bininci bebek, hayatlarında ilk kez gördükleri bir bebek kadar mucizevidir.
8. Doruk deneyimleri “tatma” şansları vardır. Böyle anlarda kişi kendisini hem güçlü, kudretli, hem acizlik içinde hisseder, ancak bu duygulara aynı anda coşma, hayranlık, hayret, kendinden geçme, zaman ve mekanı kaybetme gibi hisler eşlik eder. Bu yaşantıların etkileri normal hayatlarına da aktarılır ve onları güçlendirir.
9. İnsanlarla, toplumla ortaklık duyguları çok derindir. İnsan ırkına içten bir yardım etme arzusuna sahiptirler. İnsanlara karşı derin bir özdeşleşme –onlardan biri olma, onun gibi olma-, sevgi, şefkat kaynaşma hisleriyle doludurlar.
10. Kişilerarası ilişkilerinde çok içtendirler, ancak yakın arkadaş çevresi söz konusuysa çok seçicidirler. Kendini gerçekleştiren ya da gerçekleştirmeye yakın kişilerle daha sağlıklı yakın ilişkiler kurarlar. Ancak, gerekli durumlarda gerçekçi ve serttirler, sözlerini sakınmazlar.
11. Demokrat bir özyapıları vardır. Her insana insan oldukları için belirli bir saygı gösterirler. Her insandan öğrenebilecekleri bir şey olduğuna inanır ve bu öğrenme sırasında mevkilerini, ünlerini, hayat tecrübelerini hissettirmez, bir tarafa bırakırlar. İyi ve kötüyü ayırt etmeleri güçlü olduğundan “kötü” karşısında normal insanlar gibi çelişkiye kapılmaz, irade zayıflığı göstermez ve gereken cevabı verirler.
12. Araçla sonucu, iyiyle kötüyü birbirinden ayırmaları alışılandan farklıdır. Çok kararlı ve tutatlı bir ahlaklılığı vardır, doğru olanı yaparlar, yanlışa sapmazlar. Herhangi bir hedefe varmak kadar o hedefe gitmek de yararlı, öğretici, iyi güzel ve zevklidir. Sınavda başarılı olmak kadar, sınava çalışmak da güzeldir.
13. Saldırgan olmayan, felsefi bir mizah duyguları vardır. İnsanları inciten, küçük düşüren, iğneleyici şakalar yapmazlar, bunları güldürücü bulmazlar. Duruma uygun, hemen o anda akla gelmiş, felsefi-fikri şakalar yaparlar. Şakalarında daima bir amaç, eğitme-öğretme işlevi vardır.
14. Yaratıcıdırlar. Kendini gerçekleştirmiş insandaki yaratıcılık aslında bütün insanlarda bulunan bir dürtünün, bir yeteneğin gelişmiş halidir. Bu tür yaratıcılığın kitap yazma, beste yapma vb. ile ilgisi yoktur. Bu tip yaratıcık sağlıklı kişilik yapılarının bir belirtisi, bir uzantısı olarak sanki kişinin içinde yaşadığı dünyanın üzerine aksetmiş ya da uğraştıklarının içine girmiştir.
15. Kültürün kendisini etkisi altına almasına direnirler, hangisi olursa olsun belirli bir kültürün kalıplarını aşmışlardır. İçinde yaşadıkları kültürle geçinebilirler ancak kültürün bütün unsurlarıyla kendini kabul ettirmesine, onları yoğurup biçimlendirmesine, onları içinde eritmesine, robot haline getirmesine direnirler.

Kendini gerçekleştiren insanlar genellikle karşısındakini bir araç olarak görme eğiliminde olmadıklarından, değer biçmeyen, yargılamayan, müdahaleci ve kınayıcı olmayan bir tutum sergilerler. Tutkusuz, seçimsiz bir farkındalık içindedirler. Bu da daha açık bir algıya ve karşısındakinin daha iyi anlaşılmasına olanak verir. Algılama esnek ve duyarlı olmalı rahatsız edici, talepkar olmamalıdır. Su çatlaklara nasıl sızarsa algılama da karşısındakinin doğasına edilgen bir şekilde uyum göstermelidir (Maslow, 2001, s.47-48).
Kendini gerçekleştiren insan için “A” ve “A olmayan ”birbirinin içinde erimiş ve bir olmuştur. Bir insan aynı zamanda hem iyi hem de kötüdür, hem erkek, hem dişi, hem yetişkin, hem de çocuktur (Maslow, 2001, s.47).
Kendini gerçekleştirmek tüm insani sorunları aşmak anlamına gelmez (Maslow, 2001, s.224). Onların her zaman hatasız, kusursuz, eksiksiz olduğu düşünülmemelidir. Diğer bütün insanların yaptığı yanlışları, davranışları yapabilirler, rahatsız edici, sert, acımasız olabilirler. Onlar insanüstü yaratık değillerdir, onlar da birer insandır. Yalnız, kendini gerçekleştiren insanların insana özgü bu zayıflıklarının ardında normal insanların bakış açılarının, alışkanlıklarının, kalıplaşmış algılarının da bulunabileceği unutulmamalıdır (Arık, 1996, s.77-78)

Doruk (Zirve) Deneyimler

Maslow’un “kişisel cennete ziyaret” olarak tanımladığı (Burger, 2006, s.439) doruk deneyimler ancak psikolojik bakımdan olgunlaşmış, kendinden beklediklerini ve toplumun onlardan beklediklerini gerçekleştirmiş, ilgi, sevgi, başarı ve emniyet gibi temel ihtiyaçlarını tatmin etmiş, herhangi bir eksiklik duygusu taşımayan bireyler tarafından yaşanılan bir haldir. Bu da bir ihtiyaçtır. Ancak biyolojik, sosyal ve psikolojik ihtiyaçları tatmin olmuş bir bireyde doruk yaşantı ihtiyacı doğar (Arık, 1996, s.284). Bu deneyimi yaşayanlarda algı normal durumdan çok farklı bir şekilde yaşanmaktadır. Algılanan nesnenin adeta içine dalma, onunla bütünleşme söz konusudur. Kelimelerle ifade edilmesi güç bu bütünleşme, gerçeğe kavuşma, tam bir yeterlilik ve eksiksizlik, doğruya, iyiliğe, güzelliğe varma duyguları içine gömülmüştür (Arık, 1996, s.285). Evrenin içinde yeraldığı, onun bir parçasını oluşturduğu bu tür bir açık algıya sahip olmak kişide derin ve sarsıcı bir etki yaratır ve bu yaşantılar sonucu ortaya çıkan değerler yavaş yavaş kişinin yaşamına girmeye ve yaşama biçimini değiştirmeye başlar (Maslow, 1996, s.75; Arık, 1996, s.285). Maslow, “Özdeğerler” ya da “Öz’ün temel ve gerçek değerleri” olarak adlandırdığı bu değerleri şöyle sıralar (Maslow, 1996, s.80; 106-108):

1. Doğruluk
2. İyilik
3. Güzellik
4. Bütünlük -bir olmaya eğilim-
5. Kutuplaşmayı aşmışlık -kabullenme; karşıtların üstünde olma-
6. Canlılık -süreç; dinamik, akıcı-
7. Özgünlük -kendilik ve benzersizlik-
8. Mükemmellik -uygunluk, yerindelik-
9. Gerekirlik -kaçınılmazlık, olması gerektiği gibi olmak-
10. Tamamlanmışlık -Gestaltın daha fazla değişmemesi, doyum-
11. Adalet
12. Yalınlık -sadece gerekli olanlar-
13. Zenginlik -bütünlük, kapsayıcılık-
14. Çabasızlık -zorlamanın yoksunluğu-
15. Neşelilik
16. Kendine Yeterlik –kendin olmak-

Yorum

Rogers’ın danışan-merkezli psikoterapi yaklaşımı psikoloji üzerinde çok önemli etkiler bırakmıştır. Kişilik teorisi özellikle benliğin önemi üzerinde durması oldukça olumlu karşılanmıştır.

Eleştiriler Rogers’ın kendini gerçekleştirmeye yönelik doğuştan gelen potansiyelimiz ve bilinç altı güçlerin dışta tutularak öznel bilinç yaşantılarımız üzerine yaptığı vurgu hakkında açık olmayışına yöneltilmiştir.

Hem teoriyi hem de terapiyi destekleyen çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bugün teori ve terapinin klinik ortamlarda yaygın bir kullanımı vardır.

Hümanistik Terapiler

Hümanistik psikoloji psikanalizden farklı olarak duygusal yönden rahatsız insanlar yerine psikolojik olarak sağlıklı insanlar üzerine odaklığında terapi yaklaşımı oldukça farklıdır.
Hümanistik veya gelişim terapileri 1960larda hızla çoğaldı ve 1970lerde milyonlarca insan etkileşim gruplarına duyarlılık oturumlarına ve okul,iş yeri, kilise, klinik ve hatta cezaevlerindeki insan potansiyeli kurslarına üye oldu.
Hümanistik terapiler Gestalt psikologlarından Kurt Lewin’in çalışmasından türetilerek, normal veya ortalama ruh sağlığına sahip insanlarla onların bilinç seviyelerini yükseltmek kendi kendileriyle daha iyi ilişkiler kurabilmelerine yardım etmek ve kendini geliştirme veya yaratıcılığa ait gizli potansiyellerini ortaya çıkarmak amacıyla uygulanmıştır
İnsan potansiyeli hareketi iyi niyetli ancak bu amaç doğrultusunda eğitim almamış niteliksiz doktorlar kendi stilleri olan gurular ve iyi bir şey yapmaktan çok zarar gören öğretmenler tarafından uygulanmaya çalışılmıştır.
Hümanistik Psikolojinin Kaderi
Hümanistik psikoloji hareketi 1961 yılında Hümanistik psikoloji dergisinin, 1962 yılında Hümanistik Psikoloji Derneği’nin ve 1971 yılında APA’nın Hümanistik Psikoloji Bölümünün kurulması ile resmi hale geldi.
Hümanistik psikologlar alandaki diğer iki baskın güçten farklı olan kendi psikoloji tanımını yaptılar ve kendi çalışma konularını, metotlarını ve terminolojilerini tanıttılar.
Düşünce ekollerinin bu niteliklerine rağmen, Hümanistik psikoloji gerçekte bir ekol olmamıştı. Bu yargı Hümanistik psikologların bizzat kendileri tarafından 1985teki yani hareketin başlamasından 30 yıl sonraki bir toplantıda ifade edilmişti.
Hümanistik psikoloji büyük bir deneyimdi, ancak başarısız olmuş bir deneme:Çünkü bilim felsefeleri olarak tanımlanacak bir teori olmadığından psikolojide Hümanistik düşünce ekolü yoktu.
Carl Rogers’ta aynı fikirdeydi. “Hümanistik psikolojinin, psikolojinin ana akımları üzerinde büyük bir etkisi olmamıştır. Biz göreli olarak daha az önemli algılandık.”
Kitaplarda 25 yıl önce psikolojiyi niteleyen başlıkların aynısını göreceklerdi, insanı bir bütün olarak araştıran çalışmalarda çok az bahsedildiğini şahit olacaklardı.
Hümanistik psikolojinin Akıbeti
1. Hümanistik psikologlar üniversitelerden çok özel kliniklerde uygulamalar üzerine çalışıyorlardı. Akademik psikologlardan farklı olarak araştırmalar yürütmüyor veya makaleler yazmıyor veya kendi geleneklerini sürdürmeleri için lisans öğrencilerine eğitim vermiyorlardı.
2. Hümanistik psikologların protestolarını zamanlamasıyla ilgiliydi. Hümanistik psikoloji 1960larda ve 1970lerin başlangıcında zirvedeyken artık psikolojide etkisi kalmamış düşünceleri eleştiriyorlardı
Freudcu psikanaliz ve Skinnercı davranışçılık kendi içlerinde bölümlere ayrılarak zaten zayıflamıştı ve her ikisi de Hümanistik psikologların sevk ettiği yöne doğru değişmeye başlamışlardı.
Hümanistik psikoloji, alanı bir bütün olarak değiştirememiş olmasına rağmen çağdaş psikologlar arasına insanların kendi hayatlarını bilinçli ve özgürce şekillendirebilecekleri düşüncesinin güçlenmesine sebep oldu.
Akademik deneysel psikolojideki bilinçli çalışmalarının yenilenmesini yardım etti. Sonuç olarak diyebiliriz ki Hümanistik psikoloji, alanda yer almakta olan değişikliklerin onaylanmasına yardım etti ve sadece bu noktadaki misyonu sebebiyle bile başarılı sayılabilir. (Schultz&Schultz, s.682-684)

Kaynaklar
Arık, İ. Alev. (1996). Motivasyon ve Heyecana Giriş. İstanbul: Çantay Kitabevi
Baymur, Feriha. (1978). Genel Psikoloji. İstanbul: İnkilap ve Aka Kitabevleri
Boeree, C. George. (2006). “Personaliyt Theories; Abraham Maslow”, Shippensburg
University, http://www.social-psychology.de/do/pt_maslow.pdf
Burger, Jerry M.. (2006). Kişilik. İstanbul: Kaknüs Yayınları
Cüceloğlu, Doğan. (1992). İnsan ve Davranışı. İstanbul: Remzi Kitabevi
Schultz& Schultz, Duane P. & Sydney Ellen. (2007). Modern Psikoloji Tarihi. İstanbul: Kaknüs Yayınevi
Gün, Nil. (Maslow, Abraham. (1996). Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Hümanistik (İnsancıl) Psikoloji (Üçüncü Güç Hareketi)" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Uzm.Psk.Meral AYDIN'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Uzm.Psk.Meral AYDIN'ın izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     6 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
Meral AYDIN Fotoğraf
Uzm.Psk.Meral AYDIN
İstanbul
Uzman Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi18 kez tavsiye edildiİş Adresi KayıtlıTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Uzm.Psk.Meral AYDIN'ın Makaleleri
► Milli Değişim Hareketi Psk.Dnş.M. Burak OLGUN
► İnsancıl Eğitim Anlayışı Psk.Dnş.Mehmet Zeki İLGAR
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 19,338 uzman makalesi arasında 'Hümanistik (İnsancıl) Psikoloji (Üçüncü Güç Hareketi)' başlığıyla benzeşen toplam 19 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► Sokak Çocuğu Olgusu Mayıs 2013
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


09:58
Top