2007'den Bugüne 88,176 Tavsiye, 27,319 Uzman ve 19,456 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!




Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Sağlıklı Olmak ya da Olmamak
MAKALE #14808 © Yazan Uzm.Psk.Sezen ÖZÜTEK EREM | Yayın Mayıs 2015 | 2,615 Okuyucu
Bu yazı benim daha önce bir haber sitesinde haftalık olarak yayınlanan bir yazı dizimin makalelerinden oluşmaktadır. Ruhsal ve bedensel sağlığın içiçeliği ve önemini vurgulamak adına tavsiyeediyorum.com okurlarıyla da paylaşmak istedim, keyifli okumalar dilerim.

Sağlık dünyada sahip olduğumuz ama kaybetmeden sahip olduğumuzun farkında bile olmadığımız en önemli varlığımızdır. “Ben”in içinde barındığı, varolduğu aynı zamanda “ben”e zarf olan beden ve bedenin acıları, ruhsal acılardan ve ailenin acılarından ayrı düşünülemez. Sağlıklı bir beden herşeydir, sağlıklı bir ruhsal dünyadır, sağlıklı bir ailenin sağlıklı bireyidir, toplum dediğimiz uzun ve karmaşık zincirin güçlü bir halkasıdır.
Bu hafta ve önümüzdeki birkaç hafta sizlere sağlıktan, hastalıktan, psikosomatik tıptan, hasta yakını olmaktan ve bunlarla ilgili pekçok şeyden bahsediyor olacağım. Bu okumakta olduğunuz yazı bir yazı dizisi veya dizi düşüncelerin ilk bölümüdür. Çünkü sağlık kaybedince bulunup getirilecek birşey değil üzerinde düşünülecek birşeydir, haydi birlikte başlayalım üzerinde düşünmeye…

Sağlık denince akla önce hastalık gelir genelde, çünkü herşey zıttı ile birlikte vardır. Hastalık gelinceye kadar sağlık üzerinde düşünülmeyen çoğu zaman farkında bile olunmayan bir olgu olarak varlığını sürdürür. Çoğu insan önemli bir hastalığı, ağrısı sızısı, yoksa eğer sağlıklı olduğunu varsayar. Oysa sağlık hastalığın olmadığı durum değildir. Sağlık, bireyin; ruhsal, bedensel ve sosyal yönden iyi olma ve iyi hissetme durumudur. Ben demiyorum bunu Dünya Sağlık Örgütü diyor, çok da iyi diyor. Sağlık dediğimiz zaman insanın bedensel iyi oluşunu ruhsal ve sosyal yönden iyi oluşundan ayrı düşünemeyiz.

“Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” demiş ya eskiler çok doğru ama eksik “Sağlam vücut da sağlam kafada bulunur” diye eklemiz gerekiyor artık bu özdeyişe. Bugün tıp ilminin ve psikolojinin geldiği nokta bize bu eklemeyi zorunlu hale getiriyor. Artık geçtiğimiz yüzyılda felsefe ve bilim dünyasına yön veren ikicilikten, beden ve ruh ayrımından söz etmek mümkün değildir. Bugün biliyoruz ki “psişe” yani ruhsal alan ile “soma” yani bedensel alan kavramsal düzeyde bile olsa birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir bütündür. Bu durumda ruhun acıları ile bedenin acılarını ayrı düşünmek de mümkün değildir.
Beden herşeyden önce zarftır, korumadır, sınırdır; “ben” bu zarfın içinde, onun sınırları dahilinde yaşar. Beden sahnedir aynı zamanda; ömür dediğimiz, hayatın akışı dediğimiz, ruhsal dünya, ruhsal yaşantı dediğimiz, bütün oyun bu sahne üzerinde canlandırılır. Beden temastır, dokunmaktır, tindir aynı zamanda; ilişki dediğimiz, iletişim dediğimiz, dokunmak, sevmek sevişmek dediğimiz herşey bedenle başlar ve bedenle biter en nihayetinde.
O yüzden sağlık herşeydir aslında, hastalıklar ise sağlığın zıddı değil koruyucusu, bekçisi, alarm sistemidir. Hey oradakiler beni duyun, anlayın ben “iyi” değilim, sağlık eden gidiyor, ben eskisi gibi ben olamayacağım artık diye seslenen bedenin ve ruhun sesidir. Nasıl mı, anlatacağım, hastalıkların nasıl oluştuğunu, sağlıklı olmayı, hasta olmayı, canınızdan can gitmesini, bir sevdiğinizin hasta olmasını, sağlığımızı nasıl korumamız gerektiğini elimden geldiği dilimin döndüğü kadar anlatacağım. Sizlerde sorularınızla, yorumlarınızla katkılarınızı esirgemeyin birlikte açalım birlikte kapayalım şu sağlık dosyasını. Sevgili Hamlet “Sağlıklı” olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu…

Herşey Bedenle Başlar

Geçen hafta söylemiştik herşey bedenle başlar bedenle biter diye, bu hafta oradan devam etmek istiyorum. Bebekleri, yenidoğanları düşünün bir kere… Bebek bu dünyaya geldiğinde yani en başında sadece bir bedenden ibaret gibidir. Dünyaya bir çığlıkla, ağlamayla merhaba der. Çünkü göbek bağından ayrılmıştır, kan şekeri düşmekte, midesinde hiç tanımadığı, tekinsiz bir hoşnutsuzluk hissetmektedir. Annesinin kucağına gelip de meme emmeye başlayana kadar bu hoşnutsuzluk devam eder. Sonra birden emmeyle birlikte hem karnı doyar hem de haz duyar. İşte yaşam böyle başlar, bir ihtiyaç tatmini ararken bir hazla ödüllendirilmiştir ve insan ömrü boyunca bu hazzı aramaya devam eder.

Başlangıçta bebek tamamiyle psikosomatiktir. Bütün isteklerini, hoşnutsuzluklarını, sıkıntılarını, korkularını, mutluluklarını bedeniyle yaşar. Hayat akışındaki en ufak bir değişiklik uyku ve iştah problemleri olarak karşılık bulur, bir yeri acıdığında ya da ağrıdığında, acıktığında bütün bedeniyle ağlar.
Yaşam ilerledikçe zihinsel tasarımlar, düşünce, bilinçdışı yaşantılar kişinin ruhsal alnını oluşturmaya başlar ve özellikle dilin gelişimiyle ruhsal olanın ifadesi kendisine başka mecralar bulur. Ancak yaşamdaki zorlanmalar, ruhsal örselenmeler, çatışmalar ve daha birçok şey ruhsal işleyişin bu doğal devinimini ters yönde etkileyebilir. Ruhsal işleyişteki aksamalar doğal olarak ruh sağlığındaki sorunlarla ilişkilendirilir ki ileriki haftalarda onları da konuşacağız. Ama bazen ruhsal işleyiş o şekilde bozulur ki adeta yaşamın ilk yıllarına bir gerileme yaşanır ve bedensel işlevlerde bozulmalar, hastalıklar ortaya çıkmaya başlar.

Psikosomatik kuramının kurucusu, Fransız Psikanalist Pierre Marty 90’lı yılların başında yayınlanan bir çalışmasında meme kanseri üzerine çalışmıştır. Meme kanseri şüphesiyle parça alınan ama henüz patoloji sonuçları belli olmayan kadınlara ruhsal işleyişi anlamamıza yardımcı bir yöntem olan Rorschach Testini -hani şu mürekkep lekeleri testi olarak bilinen, filmlerde gördüğümüz test- uygulamıştır. Ve %90’ın üzerinde bir oranda sadece bu teste dayanarak hangi hastanın kanser hangisinin değil olduğunu tahmin edebilmiştir. İşte ruhsal olanla bedensel olan birbirine bu kadar yakındır.

Bu araştırmadan günümüze kadar psikosomatik alandaki çalışmalar hızla devam etmektedir. Ve deri hastalıklarından kanser çeşitlerine, diyabetten kalp hastalıklarına, gastroentestinal hastalıklar yani mide-bağırsak hastalıklarından oto immün hastalıklara kadar pekçok hastalığın ruhsal işleyişteki özel bir tür bozulmayla ilişkili olduğu artık bilinmektedir.
Tam da sizlere bunları anlatmayı düşündüğüm sırada haber sitelerinden birinde bir röportaja rastladım. Ünlü bir senarist olan bir hanımla yapılan bir röportajdı bu. 37 yaşında, 3 çocuk annesi bu genç ve başarılı kadın 6 ay önce meme kanserine yakalanmıştı, üstelik meme kanserine ait bilinen risk faktörlerinden hiçbirini taşımadığı halde. Röportajı belki okumuşsunuzdur ya da isterseniz okuyabilirsiniz uzun uzun anlatmayacağım. Ama bana göre en çarpıcı yeri bu hanımın onkoloğunun söylediği bilgece sözlerdi. Doktor hanım “Kariyerinde iyi bir noktadasın, mutlu bir evliliğin var, üç güzel çocuğun var, ailende meme kanseri hikayesi yok. Sen neden kanser oldun?” diye soruyordu. Bu soru çok önemliydi, hastasından bu sorunun yanıtını bulmasını ve kansere tekrar yakalanmamasını istiyordu.

İşte bugün fiziksel tıp ile psikoterapi alanının kesiştiği nokta burasıdır. Psikosomatik ile uğraşan psikoterapistler, psikanalistler hastalarıyla birlikte bu sorunun yanıtını keşfe çıkarlar, bu keşif başarıldıkça ruhsal olanın bedensel alanı işgali hafifler ve hastalıkların tedavisi için yeni kapılar aralanır.

Hastalıkla Karşılaşma…

Geçen hafta fiziksel tıp ile psikoterapi alanının kesiştiği noktadan söz etmiştim. Bu hafta da size psikoterapist gözüyle hasta olma durumundan, hastalıkla karşılaşma, yüzleşme ve yaşama sürecinden söz edeceğim. Günümüzde artık çok daha fazla sayıda “hasta” yani hemen aklımıza geldiği anlamıyla hasta, kronik hastalığı olanlar, ağrı hastaları, sedef hastaları, kanser hastaları, diyaliz hastaları, diyabet hastaları, obezite hastaları gibi fiziksel hastalığı olanlar psikoterapistlere başvuruyor.

Hem günümüzün psikosomatik ile ilgili daha bilgili, daha duyarlı doktorları hastalarını sıklıkla terapiye yönlendiriyorlar hem de zaten bilge bir yol gösterici olarak beden kişileri bizlere yönlendiriyor.

Başta da belirttiğim gibi hastalık bir süreç ilk günü ile sonra ki hiç bir gün birbirinin aynısı değil, sürekli değişimlerin yaşandığı çoğu zaman dalgalanmalar içeren bir süreç. Ve az önce saydığım alanların her bri nasıl fiziksel tıp içinde ayrı bir uzmanlık alanı ise psikoterapi pratiği içinde de öyle, sedef hastalarıyla yürütülen çalışmalar, kanser hastaları ve hasta yakınları için geliştirilen programlar, diyabet, obezite ve diğer yeme bozuklukları hepsi ayrı birer uzmanlık alanı ve bu alanlarda çalışan çok değerli uzmanlar var. Elbette ki bu kadar spesifik çalışma alanları olan bütün bu durumları bir yazzıda yazmak ve bir işinin yazması mümkün değil. Ben sizlere burada bu tabloların ayrıntılarına ve farklı görünümlerine girmeden genel olarak hasta olma durumundan biraz söz etmeye çalışacağım.

Hani derler ya insanın neresi ağrırsa canı oradadır, hastalığın her türü zordur, hasta olmak kişiyi hasta eden nedenlerin dışında kendisi de bir yıkım kaynağıdır. Herşeyden önce eskiden yapabildiğiniz, sahip olduğunuz hatta sahip olduğunuzun bile farkına varmadığınız birşeylerin geçici veya kalıcı olarak elinizden alınması durumudur, yaralayıcıdır. Ağzımızın içinde tam 32 tane olduğu halde ağrımadığı sürece ne kadar sağlıklı dişlere sahip olduğumuzun farkında bile değilzdir mesela…

Ve evet en basitinden bir diş ağrısı da en ağır kanser tablosu da süresi ve şiddeti, zararı çok farklı olmasına rağmen hastalıktır ve benzer yaşantılar yaratır. İçimizde hiç grip olmayan yoktur değil mi, şimdi grip olduğunuz zamanları düşünün. Sizin için nasıl başlar hastalık üşüme ve titreme nöbetiyle gelen yüksek ateş mi, baş ağrısı mı, boğazda yanma hissi, ses kısıklığı mı, bir düşünün hatırlayın. Kötü değil mi hasta olmak… Peki sizin hastalıkla ilgili tepkiniz ne olur, hemen doktora koşup ilaç almak, ıhlamura zencefile sarılmak, bir ağrı kesici alıp aynı hızla çalışmaya devam etmek, iş yerinizi arayıp hasta olduğunuzu işe gelmenize imkan olmadığını söyleyip yatak döşek yatmak, terleyip hastalığı atmak için hemen spor yapmaya başlamak, hangisi size tanıdık geldi bunu da bir düşünün bakalım.

Çok güzel kendinizle ilgili fark ettiğiniz bu davranış kalıbı muhtemelen sizin olası bütün sağlık sorunlarıyla ve belki başka yaşam olaylarıyla başetme stratejinizi yansıtıyordur. Özellikle kronik ve/veya ölümcül hastalık tabloları için ilk aşama şok ve inkar aşamasıdır. Kişi ya tamamiyle şok olmuş durumdadır, durumuyla ve duygularıyla ilgili konuşmuyor, hiç bir duygusal tepki vermiyordur. Ya da hastalığını inkar ediyor, hafife alıyor ve küçümsüyordur. Sanki hiç hasta değilmiş gibi gündelik yaşantısına devam ediyor hatta daha çok çabalayıp yeni atılımlar peşinde koşuyordur. Bazı hastalarda bu dönem yakınlarının dikkatini çekecek ve endişelendirecek kadar uzun sürer bazı hastalar ise inkar aşamasını hiç fark edilemeyecek kadar kısa sürede geçer ve bir sonraki aşamaya yani yas aşamasına gelir.

İlk başta yaşanan inkarın sonuçları ve süreci de kişiden kişiye değişir, bazı hastalarda bu süreç hastalığı kabul etmeme ve tedaviyi reddetme gibi vahim sonuçlar yaratabilirse de bazı hastalarda ise hastalığı küçümseme hemen çözülebilir bir sorun olarak görme şeklinde görülür. Burada inkar edilen hastalık değil ölüm ve ölme olasılığıdır. Bu tutum çoğu zaman başetme stratejilerini harekete geçirir ve yapıcı bir rol oynayabilir. Kişi hastalığı hakkında bilgi topluyor, belki alternatif tedaviler arıyor, tedavi sürecine aktif olarak katılıyordur. Burada sıkıntı yaratabilecek olan bu durumun kırılganlığıdır. Hasta çoğu zaman ikinci aşama olan yastan kaçamayacak en ufak bir aksaklık, durumunda kötüleşme veya bir tahlilin biraz bozuk gelmesi inkara dayalı bu iyimserliğin ve çabaların çöküşü anlamına gelebilecektir.

Yine bu inkar dönemi kişinin psikolojik yardımı da reddettiğ bir dönemdir. Hastalığı hakkında konuşmaya ve ruhsal bir çalışmaya hazır değildir, “psikoloğa ihtiyacı olmadığını, esasen bu durumdan fazla etkilenmediğini” söylüyordur, hatta bu hastalığın gelip geçici bir durum olduğu konusunda ısrarcıdır.

İnkar aşamasından sonra gelen aşama yas aşamasıdır ki bir sonraki haftanın konusu olacaktır, zira hastalık ve hastalanma gibi konularla ilgili yapılan konuşma ve yazıların kısa olması arzu edilir. Bu da aslında sağlıklı, bir hastalığın pençesinde olmayan bireylerin hastalanma ihtimalini inkar etmesiyle ilgilidir ve yaşam buna dayanarak devam eder.

Bu haftaki yazımı çok sevdiğim bir şairin daha çok sevdiğim dizeleriyle noktalamak isterim, hastalık ve yaşamın dansını, yaşama sarılmanın önemini en iyi anlatan…

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Hastalık ve Yas

Bu hafta da hastalık/sağlık konularına devam ediyoruz, evet hastalanmak hastalıkla yüzleşmek hiç iç açıcı güzel konular değil ancak hastalanmadan yaşamak da mümkün değil. Geçen haftalarda yazdıklarıma aldığım tepkilerden aldığım maillerden anlıyorum ki bu satırları okuyan kendisi veya bir yakını bir hastalıkla boğuşan ve evet işte bizi anlatıyor, ifade edemediklerimizi ifade ediyor diyen çok kişi var ve bu yazı öncelikle onlar için kaleme alınmıştır.

Daha önce de psikosomatik kuramından bahsetmiştim bu kuramın temel kabulü en basit anlatımıyla der ki duygular, heyecan ve arzular ruhsal dünyada tasarımlanamadığında yani ifade bulamadığında beden bunları ifade etmeye başlar, dil ve ruhsallık ise adeta kurumuş ve boşalmıştır, kişinin duygularından eser bulunamaz. İşte bu yüzden hasta bir kişinin hastalıkla ilgili duygularını ifade etmesi de çok güçtür. Bu yüzdendir bu yazıları okuyanların “benim bulamadığım kelimeleri siz satırlara dökmüşsünüz” demeleri…

Bundan yıllar önce bir MS hastasının eşiyle yaptığım görüşmede herkes yasını farklı yaşar ama her hastanın bir yas dönemi vardır dediğimde çok şaşkın ve hatta hiddetli bir tepki vermişti “ne yası psikolog hanım benim kocam daha ölmedi” diye. Kendi açısından bakıldığında haklıydı, o da henüz eşinin hastalığını inkar etmekteydi, üstelik yas denildiğinde akla ölüm gelmekteydi çoğu zaman çünkü ancak ölüm gibi mutlak bir kayıp karşısında yas tutulmasına izin vardı bu kültürde. Ama işin aslı öyle değildir hayatta her kaybın elbette ki kaybın büyüklüğü ile orantılı ama mutlaka bir şekilde yaşanan bir yas süreci vardır.

Ölümcül veya kronik/ağır bir hastalığa sahip olmak da bir çok kaybı beraberinde getirir. Kişi her şeyden önce bu sürecin sonunda hayatını kaybedebilir, çalışma yetisini kaybedebilir, eğer diyet yapması gereken bir durumsa bu sevdiği tatları kaybedebilir, fiziksel yetilerini kaybedebilir. Hiç birini kaybetmese bile en azından “hiç hastalanmadan yaşamak” gibi çocuksu, imkansız ama karşı konulmaz hayalini/beklentisini kaybetmiştir. Kötü şeylerin kendi başına da gelebileceğini belki de ilk kez görmüştür hayatında “benim başıma gelmez”ini kaybetmiştir, az şey midir bu?

Yas aşamasına gelmeden önce belki kısa belki de uzun süren bir inkar aşamasından geçmiştir. İnkarı ne kadar kuvvetliyse yası da o kadar kuvvetli olacaktır. Ve hastalık süreci boyunca kişi bu yas ile inkar arasında sürekli gidip gelmeler yaşayacaktır.

Yasın da kendi içinde yine kişiden kişiye, hastalıktan hastalığa değişen aşamaları vardır. Kişi önce isyan edecek, “neden ben?” sorusuyla günler geceler boyunca uğraşacak, haksızlığa uğradığını düşünüp öfkelenecektir. Bu öfke kimi zaman kendine, kimi zaman yaradana, kimi zaman sevdiklerine, sağlık ekibine, kimi zaman da kendisi gibi hasta olmayan bütün insanlara yönelecektir.

Bu süreç hasta için de sevdikleri, bakım verenler için de oldukça yıpratıcıdır ama hastanın durumu kabullenebilmesi için gerekli bir dönemdir. En çok bu dönemde psikologlara/psikiyatristlere başvurular olur. Çoğu zaman yardım talebi hasta yakınlarından gelir; “Çok sinirli oldu, hem bizi çok kırıyor hem de kendisine zarar veriyor, tedavisini de aksatıyor ne yapacağımızı şaşırdık” diyerek gelirler.

Bu noktada onları bir sonraki aşamaya hazırlamak önemlidir çünkü bir sonraki aşamada yoğun bir acı ve üzüntü gelir. Hasta artık durumunun farkındadır, riskleri ve kaybettiklerini biliyordur ve bütün bunlar için bir yas, üzüntü yaşıyordur, sanki teselli edilmesi imkansız bir noktaya gelmiştir. Ama ruhsal ve fiziksel olarak iyileşme ancak bu noktadan sonra mümkün olabilecektir.

Buraya kadar sabırla okuyan okuyucularımın yeter artık yok mudur bu durumun iyi yanı hani hastalık bir fırsattı, fırsat bunun neresinde onu anlat dediklerini duyar gibiyim. Anlatacağım efendim meraklanmayın bunu da haftaya bırakalım olmaz mı…

Hastalıklarla Başetme*

Yazdıklarımı düzenli olarak okuyanlar biliyor iki haftadır hastalık sürecini konuşuyoruz. Elbette aklınıza sorular geliyordur peki yok mu bu işin çaresi, peki hastalıkla mücadele edenler, hastalığı alt edenler yahut hastalıkla senelerce yaşayanlar nasıl oluyor diye…

Hastalıkla başetme dediğimiz şey aslında yaşamda kullandığımız çeşitli başetme stratejilerinin hastalık durumu için de kullanılabilir hale gelmesi demek oluyor. Bu aşamaya gelmek için de inkar ve yas aşamalarından geçmek gerekiyor. Sonra birgün kişi şunu fark ediyor, bazı şeyleri kaybetmiş olabilirim, bunlar çok önemli şeyler de olabilir ama hayat devam ediyor, ben daha ölmedim. O zaman bununla yaşamayı öğrenmeliyim. Veya daha derin bir farkındalık kazanabiliyor yaşama dair, insan ilişkilerine dair, en önemlisi kendi duygularına dair.

Zaten demiştik ya hastalık bir travma ve yas sürecidir diye, travma ise bütün önceki travmaların toplamını içerir, kişi hastalıkla yüzleştiği vakit daha önce ki bütün travmaları, kayıpları canlanır ve bunlarla da yüzleşmek zorunda kalır. O yüzden yas süreci de bütün bunların yasıdır aslında. Ve o yüzden ruhsal onarım ancak bu aşamadan sonra mümkün olur. Artık hastamız kayıplarının, tercihlerinin, yanlışlarının ve ilişkilerinin nasıl olduğuna dair derin bir içgörü sahibidir. Hastalanmadan önceki insanla asla aynı değildir, çok daha olgunlaşmış, bilgeleşmiştir. Şimdi başetme stratejilerini daha iyi daha yerinde kullanabilir, hayatta öncelikleri değişmiştir.
Bu noktada çok hastadan duyduğumuz şeylerdir artık daha iyi ilişkilerim, daha kaliteli bir yaşamım var, sevdiklerime daha çok zaman ayırıp gerçekten hayatı paylaşabiliyorum diye. Buna en dramatik örneklerden birini ünlü Amerikalı psikoterapist/yazar Irvin Yalom anlatır bir hikayesinde. Hikaye Türkçe’de “Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri” adıyla yayınlanan kitabın içinde mevcut.
Hikayenin ismi “Tecavüz Yasal Olsaydı”, evet bu cümleyi söyleyen, çevresindeki kadınlara duygudan yoksun, birer et parçası gibi davranan lenfoma hastası Carlos’un terapi sürecini anlatıyor. Carlos kanserin ileri aşamasında terapiye başvurmuş, hayatta tamamen yalnız kalmış, kendi evlatlarıyla bile doyurucu ilişkiler kuramayan, kadınlara yönelik saldırganca bir tutum sergileyen, duygusuz ve antipatik bir hasta görünümü çizmektedir ve hastalık hızla ilerlemesine rağmen durumunun inkarı içindedir.

Terapi süreci içinde Carlos hem antipatik davranışlarının kendisini nasıl yalnızlaştırdığını, hem hayatında önemli insanlara karşı gerçekten hissettiklerini anlar, hem küçük yaşta kaybettiği anne ve babasının hem de sonlanmakta olan hayatının yasını yaşamaya başlar. Bu süreç onu bir nalam arayışına ve daha anlamlı derin ilişkiler kurmaya yönlendirir, hem de ölmekte olan bir insan olarak çocuklarının bu süreci en iyi atlatabilecekleri bir tutum sergilemeye başlar ve ölmeden hemen önce “hayatını kurtardığı için” terapistine teşekkür eder.

Evet Carlos’un hikayesi sonu itibariyle trajiktir, Carlos hayatını keybeder ama ölmeden önceki zamanları hayatınınn geri kalan bütün zamanlarından daha değerli daha anlamlı olmuştur onun için. Bir de bu iyileşme ve onarım sürecini iş işten o kadar geçmemişken, henüz yolun başlarındayken yakalayabilmiş binlerce insanın başarı hikayelerini basında, medyada, belki de sosyal çevrenizde gözlemleyebilirsiniz. Veya birçoğumuz belki öldürücü olmayan ama kronik, hayat boyu peşimizi bırakmayacak küçük veya büyük hastalıklarla hayat boyu birlikte yaşamaya çalışırken bu süreci deneyimleyebiliyoruz. Hayatta her zaman umut vardır, hayat her koşulda kenddisini devam ettirmek ister ama mesele ruhsal olarak o umudu görebilecek ve gerçekleyebilecek dayanıklılık ve kapasiteye sahip olma meselesidir. Nokta.

Böylelikle hastalık konusunu kapatıyorum ve hepinize sağlıklı günler diliyorum…
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Sağlıklı Olmak ya da Olmamak" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Uzm.Psk.Sezen ÖZÜTEK EREM'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Uzm.Psk.Sezen ÖZÜTEK EREM'in izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     Beğenin    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Uzm.Psk.Sezen ÖZÜTEK EREM'in Makaleleri
► Baba Olmak mı Olmamak mı? Psk.Cengiz TÜRKMEN
► Olmak ya da Olmamak: İntihar Psk.Cüneyt KAYA
► Sağlıklı Ebeveynler Olmak Psk.Fatma ÇAKIR ÇALIŞKAN
► Sağlıklı Aile Olmak Psk.Kemale GÜNHAN
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 19,456 uzman makalesi arasında 'Sağlıklı Olmak ya da Olmamak' başlığıyla benzeşen toplam 38 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► Kronik Depresyon Eylül 2016
► Postpartum Depresyon Ağustos 2016
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


06:02
Top