2007'den Bugüne 93,737 Tavsiye, 28,460 Uzman ve 20,317 Bilimsel Makale
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Kaygı Aşısı: Kaygıya Virüs Muamelesi Çekmek
MAKALE #23614 © Yazan Psk.İzzet GÜLLÜ | Yayın YENİ Mart 2026 | 141 Okuyucu
Kaygının Aşısı mı, Algının Oyunu mu?

Yeni trend: Kaygıya virüs muamelesi çekmek...
Sanki kaygı hiç azaltılamıyordu da bu, tarihte ilk defa aşı ile mümkün hale geldi. Yaratılan bu algıya dikkat eder misiniz! Hem böyle bir kodlama yapılıyor hem de kaygı, yok edilmesi gereken patolojik bir virüs gibi gösteriliyor. Dikkatler, aşı bahanesiyle bir kez daha algıdan olguya çevriliyor. Yine kaygı günah keçisi ilan ediliyor. Oysa kaygı, bizi koruyan dost bir duygudur. Kaygı bir virüs değildir; sadece algıya verilen bir tepkidir.

Son dönemde bilim dünyasında yankı uyandıran bir haber, hem umut hem de derin bir felsefi tartışma başlattı: “Anksiyeteye karşı aşı çalışmaları gündemde.” Modern tıbbın sınırlarını zorlayan bu gelişme, ilk bakışta insanlığın binlerce yıllık en kadim duygularından biri olan kaygıyı sonunda alt edebileceği yanılsamasını sunuyor. İnsanlık, ruhsal acıyı da tıpkı enfeksiyon hastalıklarında olduğu gibi “tek dozluk çözümlerle” ortadan kaldırma arzusunda. Ancak bu noktada durup düşünmek, sorunun kökenine inmek bir zorunluluktur: Kaygı gerçekten de aşıyla çözülecek bir patoloji midir, yoksa bu yaklaşımın kendisi, insanı anlamaktan uzaklaştıran bir algı oyununun parçası mıdır?

Kaygı Düşman mı, Sinyal mi?

İnsan zihnini biyokimyasal bir denklem setine indirgediğimizde, kaygıyı “tedavi edilmesi gereken bir arıza” olarak tanımlamak kolaylaşır. Oysa kaygı, insanın düşmanı değildir. Kaygı bir sinyaldir; evrimsel süreçte hayatta kalmamızı sağlamış, tehditlere karşı tetikte olmamızı öğütleyen bir uyarı sistemidir. Zihnin verdiği bu uyarı, hayatla kurduğumuz ilişkinin, düşünce biçimimizin ve olayları anlamlandırma tarzımızın bir yansımasıdır.
Böylesine varoluşsal bir işlevi olan duygu durumunu tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak, yangını görmezden gelip alarmı susturmaktan farksızdır. Yangın devam ettiği sürece, alarmın sessizliği geçici bir rahatlamadan ibaret kalır. Bu perspektiften bakıldığında, kaygıya karşı geliştirilen bir “aşı”, sorunun kendisini değil, sorunun habercisini hedef alır. Düşmanı değil, bizi uyaran siren sesini kısar.

Biyolojik Eksiklik mi, Zihinsel Süreç mi?

“Aşı ile kaygı azalıyor” iddiası, bilimsel literatürde belirli biyolojik mekanizmalar üzerinden kısa vadeli sonuçlar sunabilir. Ancak şu soruyu sormak gerekir: Kaygı, müzik dinlerken de azalır, ibadet ederken de azalır, doğada yürüyüş yaparken, nefes egzersizleriyle, bir dost sohbetinde hatta bir hamamın sıcaklığında bile azalır. Eğer bu kadar basit, doğal ve erişilebilir yollarla değişebilen bir durumdan bahsediyorsak, bu durumun kaynağı gerçekten “biyolojik bir eksiklik” midir? Bu kadar basit, gündelik ve doğal şeylerle bile azalabilen bir kaygı konusunda, tarihte ilk defa aşı ile azalacakmış gibi bir algı yaratmak manipülasyon değil midir? Ya da esas amaç, aşıların son dönemde kaybolan prestijini psikoloji alanına kaydırarak yeniden cilalama arayışı mı?

Modern tıbbın bu yaklaşımı, insanı pasif bir alıcıya dönüştürme riskini taşır. Oysa kaygının değişkenliği, onun özünde biyolojik bir kusurdan ziyade zihinsel bir süreç olduğunu gösterir. Kişi aynı bedensel belirtiyi (kalp çarpıntısı, nefes darlığı) hissettiğinde, biri bunu “ölümcül bir tehlike” olarak yorumlarken, diğeri “geçici bir heyecan” olarak yorumlayabilir. Aradaki farkı yaratan, nöronların kimyasal dizilimi değil, algının örgütlenme biçimidir. Sevgilimizle buluşacağımız zamanki kaygıdan adeta sarhoş olurken, olumsuz bir çağrışımla kodlanmış başka bir kaygıyı ise azaltmayı marifet zannediyoruz. Görüldüğü üzere mesele kaygının varlığı ya da yokluğu değil, onun hangi çağrışımla yüklendiği meselesidir. Kaygının aşı ile azaltılması, tedavi ile yok edilmesi gereken bir patoloji gibi görülerek ona maalesef bu olumsuz çağrışım yüklenmektedir.

Anlamı Değiştirmeden Kimyayı Değiştirmek

İnsanı yalnızca kimyasal bir varlık olarak ele alan her yaklaşım, onu eksik anlamaya mahkûmdur. Çünkü insan aynı zamanda anlam üreten bir varlıktır. Bir acının, bir korkunun veya bir belirsizliğin ne anlama geldiğini yorumlayan şey, zihnin anlamlandırma çerçevesidir.

Modern yaklaşım giderek şunu söyler:

“Hissettiğin şey sorun, biz onu ortadan kaldıralım.”

Oysa asıl mesele hissetmek değil; hissettiğini nasıl yorumladığındır. Kaygıyı yok etmek değil, anlamak gerekir. Kaygı çoğu zaman bir hastalık değil; yanlış yorumların, çarpıtılmış düşünce kalıplarının ve öğrenilmiş korkuların bir sonucudur. Eğer bir kişi, kaygısının ona “başa çıkamayacağı bir şey” olduğunu öğrenmişse, onu sakinleştiren bir aşı, öğrenilmiş çaresizliğin köküne inmediği sürece, ilk fırsatta geri dönecek bir sessizlikten öteye geçemez.

Kimyasal Müdahale mi, Anlamsal İnşa mı?

Günümüzde kaygıya aşı arayan zihniyet, aslında daha büyük bir paradigmanın yansımasıdır: İnsanın iç dünyasının dışarıdan yapılan müdahalelerle kontrol edilebileceği ve “düzeltilebileceği” fikri. Bu paradigma, insanı bir makine gibi görür; arıza tespit edilir, parça değiştirilir veya biyokimyası ayarlanır ve sistem yeniden çalışır hale getirilir.

Oysa insan, dışarıdan düzeltilen bir makine değildir. İnsan, içeriden anlam kuran, kendi hikâyesini yeniden yazabilen bir öznedir.

Kaygıyı kalıcı olarak dönüştüren şey, dışarıdan enjekte edilen bir molekül değil; bireyin kendi zihinsel alışkanlıklarıyla kurduğu yeni ilişkidir. Farkındalık, bilişsel esneklik, anlamlandırma biçimindeki değişim; işte kalıcı çözümün temel taşları bunlardır.

Elbette bilimsel çalışmalar değerlidir. Elbette bazı durumlarda biyolojik müdahaleler (ilaç tedavisi vb.) gerekli de olabilir. Ancak bu müdahalelerin, insanın anlam dünyasını göz ardı ederek tek başına “çözüm” olarak sunulması hem etik hem de pratik açıdan sorunludur.

Susturulan Her Duygu Geri Döner

Belki de asıl soru şudur:

Kaygıyı gerçekten çözmek mi istiyoruz, yoksa onu hızlıca susturarak kısa vadeli bir konfor mu hedefliyoruz? Çünkü susturulan her duygu, anlaşılmadığı ve dönüştürülmediği sürece, başka bir biçimde, başka bir zamanda geri döner. Bastırılmış kaygı; kas gerginliğine, uykusuzluğa, zamanla daha karmaşık bedensel belirtilere hatta kronik tükenmişliğe evrilebilir. Yaşanmış duygular değil, hakkıyla yaşanamamış duygular sorundur. Aşı ile, tedavi ya da terapi ile bastırılan, akışı kesintiye uğratılan her duygu daha da birikerek karşımıza çıkar. Duygular bastırılarak değil, akarak yani yaşanarak tükenir.

Kaygının aşısı, eğer böyle bir şey mümkünse, bir iğnenin ucunda değildir. O, insanın kendi zihniyle kurduğu sağlıklı ilişkide, duygularını yargılamadan gözlemleyebilme becerisinde, hayata dair kurduğu anlamların özgürleşmesinde saklıdır. Çare, bütün duygularımızı normalleştirmekte ve onlara saygı duymaktadır. Fakat sektör, bütün duyguları anormal göstermek için gece gündüz çalışmaktadır. Sürekli vites yükseltmekte, habire hızını artırmakta, ilaçla yetinmemekte, şimdi de aşı aşamasına geçmektedir.

Gerçek çözüm, kaygıyı düşman ilan edip onu topyekûn ortadan kaldırmaya çalışmak değil; onu bir uyarıcı olarak kabul edip “Bana ne anlatmak istiyorsun? Hayatımın neresinde eskiyip kalmış bir anlam taşıyorum?” sorularıyla yüzleşmektir. İnsan olmanın bütünlüğü içinde kaygı da, sevinç de, öfke de anlamını ancak bu yüzleşmeyle bulur. Aşı değil, anlamak; müdahale değil, farkındalık… İşte gerçek ve kalıcı olan budur.

Yunus Emre “Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan” demiş. Sektör de bize adeta şunu söylüyor: “İlaç da yalan, terapi de yalan; varın biraz da aşı ile oyalanın.”

Psikologlar kaygıyı iki parmak hareketi ile azaltılacak bir patolojik duygu olarak ele alırsa, psikiyatri sektörü de onu iki kutu hapla, olmadı iki doz aşı ile azaltılacak bir virüs olarak görmüş, çok değil! Unutmayalım ki bir duygunun azı normalse, çoğu da normaldir. Neye göre az, neye göre çok! Bazen az terlemek normaldir, bazen çok terlemek normaldir. Yürürken az terlemek normaldir, koşarken çok terlemek normaldir. Zira bir duygunun şiddeti arttığında niteliği değişmez. Bir grip şiddetli yaşandığında kanser olmuş olmaz. Bu sektör ki bir duyguyu 15 günden uzun sürerse patolojik kabul eder. Ama aynı duygu 14 gün 23 saat normaldir. İste bu kafa üstün psikolog ve psikiyatrist kafasıdır. İşte bu kriter, seansına servet ödenen, her yazdıkları ilaca adeta kutsal iksir muamelesi çekilen uzmanların çok "bilimsel" tanı kriteridir.

Psikolog İzzet Güllü
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Kaygı Aşısı: Kaygıya Virüs Muamelesi Çekmek" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.İzzet GÜLLÜ'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.İzzet GÜLLÜ'nün izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     1 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
İzzet GÜLLÜ Fotoğraf
Psk.İzzet GÜLLÜ
Sakarya (Online hizmet de veriyor)
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi18 kez tavsiye edildiİş Adresi KayıtlıTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.İzzet GÜLLÜ'nün Yazıları
► Korona Virüs ve Duygularımız Psk.Seda KARACA
► Virüs, Maske ve İletişim Psk.Semra EVRİM
► Kaygı ve Sosyal Kaygı Psk.İ.Nil BİREYŞOĞLU ÖZEN
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 20,317 uzman makalesi arasında 'Kaygı Aşısı: Kaygıya Virüs Muamelesi Çekmek' başlığıyla benzeşen toplam 29 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► YENİÖz Bozukluk, Üvey Bozukluk Nisan 2026
► YENİKliniksiz Klinik Psikoloji Nisan 2026
► YENİAlgının Gücü Adına Nisan 2026
► YENİBozuldu mu Değişti Mi Mart 2026
◊ Bir Veda Yazısı Haziran 2018
◊ Bu Yazıyı İyi Anla ÇOK OKUNUYOR Haziran 2018
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


11:49
Top