2007'den Bugüne 88,737 Tavsiye, 27,441 Uzman ve 19,543 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!




Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Bir “yaşamına Sahip Çıkma” Öyküsü
MAKALE #834 © Yazan Psk.Üstün ÖNGEL | Yayın Mart 2008 | 6,642 Okuyucu
Bir “Yaşamına Sahip Çıkma” Öyküsü

Ön-bilgi: İsmi bende saklı bu üniversite öğrencisi şu an öğrenciliğinin son yılında. Durumunu benimle paylaştığında, tüm duygu ve düşüncelerini ifade etmesini, yazmasını önerdim ve teşvik ettim. Ortaya aşağıda okuyacağınız yazı çıktı. Bu öğrencim, şimdi yaşamını daha sağlam ve kaliteli bir şekilde sürdürüyor. Kendine güveni ve yaşam arzusu o kadar yüksek ki, yakın zamanda, henüz mezun bile olmadan, bir firmada iyi bir pozisyonda iş de buldu. Yaşam kalitesinin her daim yüksek olmasını diliyorum kendisine…
Üstün Öngel

KURGUSAL TEHDİT:

Paylaşılmamış Kaza Anı, Yaşanmamış Ölüm Acısı, Kaybetme Korkusu
“...Yoksa müdahale kişinin ihtiyacına yanıt olmaktan uzaklaştıkça, kişi müdahaleyi kendine artı bir yük olarak görebiliyor. Böylece müdahale, en iyi tarafından sadece yara bandı olmakla yetiniyor, en kötü tarafındansa yaraya tuz basmaktan öteye geçemiyor.”

Üzerinden 17 sene geçmiş bir trafik kazasında 7 yaşındayken annesini kaybetmiş bir kız çocuğu ve beraberinde bu kazanın, acı, ızdırap yüklü anılarına hala ısrarla sahip çıkan aktörüyüm. “Israrla” diyorum, çünkü kurtulamıyorum. İstiyorum ama bırakamıyorum, bilmiyorum belki de o beni bırakmıyor. Ama bir şeylerin yanlış olduğunu biliyorum. Bana ne olduğunu biliyorum, sorunumun ne olduğunu da. Ama başa çıkmaya gelince, zaman zaman kendimi çaresiz hissediyorum. O mu beni alt ediyor, ben mi onu alt ediyorum? Sanırım o galip çıkıyor çoğunlukla.
Babamın kullandığı arabanın, hurdaya döndüğü kaza anından, hastaneye kaldırışımıza kadar süren “açık bir bilinç”, belki de beni yıkımlara götüren. Bu açık bilincim, hafızama kaza anını kodlarken an be an, neden hiç sansür koymamıştı?
Zihnimde hâlâ dipdiri olan bu anıları, sonrasını, savaşımı, savaşıma adeta ket vurmaktan başka işe yaramayan “sevgili” psikiyatristimin deyimiyle “acılarıma çare” ilaçlarını, beni reddeden intiharımı, ihtiyacım olan tek şeyin travmamı kabul ettirecek bir yardım olduğunu, her an ailemi kaybedeceğim korkusuyla yaşayarak hayatımı zehir eden bu illetin yaşattıklarını, geriye bakışla yazıya dökmekteki amacım, benim gibi olan ya da olmayan herkese bir “fikir vermek”.

1990 yılında geçirdiğimiz trafik kazasında araba babamın kontrolündeydi. Babam ufak sıyrıklarla atlatırken kazayı, ablam komaya girmiş, ben hafif kesiklerle yaralanmış, annemse camın kenarındaki sacın, boynunda şah damarını kesmesiyle orada hayatını kaybetmişti. Nereden geldiğini bilmediğim bir taksiye, hastaneye gitmek için babam ve ben, ablamla annemi bindirmiştik. Taksideki koltuk örtüsü gibi ayrıntıları dahi hatırladığım bu olayda babam, gayri ihtiyari bir hareketle annemin boynundan kan fışkıran yarasına elimi tampon olsun diye bastırtmıştı. Kanama sürdükçe babam “daha fazla bastır” diye bağırıyordu. (Şu an babam bunların hiçbirini hatırlamadığını söylüyor.) Babamın annemi ayılsın diye tokatlayışı, annemin kandan görünmeyişi, komaya giren ablamın tepkisizliği, babamın annemin adının sürekli haykırarak “kalk, kalk” diye bağırışını hiç unutmuyorum. Sonrası, hastaneye varışımız ve annemi kaybettiğini öğrenen babamın hastanedeki çığlıkları…

Hastanede yattığımız süre içerisinde ablam komadan çıkmış ve ikimiz de ziyaretimize gelen herkese ve başucumuzdan ayrılmayan babama annemin nerede olduğunu ısrarla soruyorduk. Yanıt, “anneler katında” gibi bir cevaptı. Günler sonra hastaneden çıktık, eve götürüldük, artık annemin öldüğünün söylenmesi gerekiyordu ve babam bize durumu izah etmişti. Yüzümün ne tepki verdiğini hatırlamıyorum, ama hissettiklerim ağlamakla ağlamamak arası bir şeydi. Ölüm ne demekti? Neden insanlar birisi öldüğünde acı çekiyorlardı, neden üzülüyorlardı, neden etrafımdaki herkes ağlıyordu? Ben annemi özlemiştim, neden ölmüştü? Artık göremeyecek miydim? O gün, ertesi gün, bir sonraki gün gelen herkes ağlıyordu. Bir türlü anlamlandıramamıştım ölümü. Sadece annemi istiyordum ben. Evde dualar okunurken, “sen de otur annene dua et” diyorlardı, neden dua edecektim? Duayı sadece sofradan kalkınca amin diye ve de yatarken ederdim, şimdi annem için edeceğim dua da neyin nesiydi?

Sıkıldığımı hatırlıyorum. Evimizin bahçesine çıkıp, bahçede bebeklerimle oynamak daha cazip gelmişti. Ben orda bebeklerimle oynarken, kulaklarıma gelen dua seslerini de öyle bir kodlamışım ki, seneler sonra evde mukabele okutulurken duyduğum duanın, annemin ölümünün ardından okunan dua olduğunu fark ettiğimde, bahçede bebekleriyle oynayan küçük kızın hissettiği o karmaşık-tarifsiz hisle yüreğim yanmıştı sanki.

Annemin ölümünden bir sene sonra babam ikinci evliliğini gerçekleştirmişti. (Bu bir sene içinde neler yaşadığıma, neler hissettiğime, neler düşündüğüme dair hiçbir şey yok hafızamda. Hâlâ hatırlamıyorum bu süreci.) Annemi bana “bu senin yeni annen” diye tanıştırmaya geldiklerinde, annem kapıdan girer girmez, “anne” diye bacağına sarılmışım. (Henüz ilk gördüğüm biri olmasına rağmen, yaptığım bu davranış anneye olan açlığıma sanırım en iyi gösterge olsa gerek.) Annemle çok iyi bir diyaloğumuz olmuştu. İlgi ve sevgiye dair hiçbir sıkıntım olmamıştı. Zaten aileme aşırı düşkünlüğüm vardı, anneme olan düşkünlüğümse belki diğerlerinden daha fazla bir hal almıştı.
Ancak bir süre sonra (sanırım kazadan 1,5 sene sonra) bir şeyler ters gitmeye başlamıştı hayatımda. Öyle ki, geceleri önceleri ara ara, daha sonraları hemen hemen her gece (annemin değişiyle) ağlayarak uyanmaya başlamıştım. Bu ağlamalara bazen anne diye haykırışlar da eşlik etmeye başlamıştı. Kan ter içinde sıçramalarla bölünmeye başlayan uykularımın ardındaki günlerde ateşleniyordum. Bu bir, iki derken sürekli bir hal almıştı. Rüyamda ne görüyordum da, ağlayarak uyanıyordum, bilmiyorum. Önceleri ateşlendiğimde basit yöntemlerle düşen ateşim, daha sonraları düşmemeye, aksine başka fizyolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirmeye başlamıştı.

Her şey şu silsileyle gerçekleşiyordu: Gecenin bir yarısı ağlayarak uyanmaya başlıyordum. Bölük pörçük sıkıntılı bir uykuyla geçirdiğim gecenin ardından, ertesi gün içinde ateşim yükselmeye başlıyor, titreme ve halsizlik buna eşlik ediyordu. Artık evdeki müdahaleler yetersiz kalmaya başlamıştı. Hemen her gece olan bu rahatsızlanmalarım için artık hastaneye götürülmeye başlamıştım. Acilde geçirdiğimiz gecenin ardından, uykumda ağladığım güne kadar her şey iyi gidiyor, daha sonraları yine o sıkıntıları yaşamaya başladığımda her şey benim için alt üst oluyordu. Kendimi o kadar halsiz hissediyordum ki konuşmaya bile halim olmuyordu çoğu zaman. Pek çok tıbbi tetkik yapılmış, ancak bendeki bu ateşi, titremeyi, halsizliği yapan hiçbir somut nedene rastlanamamıştı. Hemen hemen 7-8 günde bir, birkaç günlüğüne hastaneye yatarak ateş için tedavi görüyordum.

Geceleri ağlayarak sıkıntıyla uyandığımda annem, bana neden ağladığım, bir şeyden mi korktuğum, rüyamda kötü bir şey mi gördüğüm, annemi mi özlediğim gibi sorular sorduğunda onca sıkıntılı gece içinden bir tanesinde bile konuşmadığımı ve anlatmadığımı söylüyor. Sadece bazı zamanlar geceleri ağlayarak uyandığım zamanlarda, babamın ve ablamın nerede olduklarını sorup, onları görmeden ağlamayı kesmediğimi söylüyor annem.

Bir sene kadar süren bu süreç, nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde geçmişti. Bizim evde geçirdiğimiz kaza hiç konuşulmazdı. Aksine televizyonda bile trafik kazası haberleri anında kapatılırdı. Ölen anneme dair de bir şey konuşulmazdı. Sanırım, ölen annemin adı geçtiğinde ablamla ben birkaç defa ağlamıştık da ondan. Ancak bir gün babam, annemin mezarını ziyaret etmek için bizi mezarlığa götüreceğini söylemişti. Biz de istemiştik zaten. Ama ertesi günü mezarlığa gittiğimizde, sadece annemin mezarının başına geldiğimizi hatırlıyorum, gerisini hatırlamıyorum, bayılmışım. Kazanın üzerinden tam 3 sene geçmişti, 10 yaşındaydım ve ben annemin mezarını ilk defa görmüştüm.

Annemle babam bir daha beni annemin mezarlığına götürmemeye karar vermişlerdi. Hâlâ hazır olmadığımı düşünüyorlardı sanırım. Bilmiyorum belki de o zaman için buydu doğru olan. Ama bu doğruysa ben ne zaman ölümle yüzleşecektim? Ölümün ne olduğunu bilmeden kabullenmemi istediler, insan bilmediği bir şeyi nasıl kabullenir? Bizim evde ölümün adı “tu kaka” idi. Ağza bile alınmazdı. Acı haberler de zaten hep çevrilirdi televizyonda. Kaldı ki kendi kaza olayımız konuşulsun...

İlköğretim sekizinci sınıftayken, babam felç geçirmişti. İşte bu olay bende bir şeyleri yeniden tetiklemeye başlamıştı. Babamı kaybetmenin eşiğine gelmiş olmanın verdiği acı ve onu kaybedebilme ihtimalim olduğunu (tabiri caizse) hatırlamam, beni derin düşüncelere itmeye başlamıştı. Zaten içime kapanık, sessiz kişiliğim daha da kapanmıştı kendine, babam aynı işine dönebilecek kadar iyileşmişti ama, ben bir kere ölümün varlığını yeniden hatırlamıştım. Ve bir huzursuzluk benim içimi dürtüyordu. Ya sevdiklerimi kaybedersem? Sık sık herkesten gizli saklı ağlıyordum içimi çeke çeke. Çok sevdiğim ablamın bile ağladığımı görmesini istemiyordum. Onu üzebileceğimden filan çekindiğim için değil. Kimse bana “ne oldu?” diye sormasın istiyordum. Bazen o kadar sıkışıyordu ki içim, ağlamak için yer arıyordum. Bazen de, aklıma annemin ölümünü getirerek o gece için moral olarak tüketiyordum kendimi. İçimde tarifi olmayan bir acı vardı. Ve bir türlü geçmeyen bir yara.

Ama o acıyı nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Dışarıdan bakıldığında ailemde her şey o kadar yolundaydı ki. O kadar sevgi dolu bir aileydik ki. Neden içimi dürten o huzursuzluk vardı, bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı ki, bu beni günün birinde yiyip bitirecekti. Kötü bir şeyler olacaktı. Ya ben tahammül etmeyi öğrenecektim bu huzursuzluğuma, bu “ya kaybedersem korkusu”na; ya da dünya değişecekti...
Derken ben lise birinci sınıfa gelmiştim. Ablam, şehir dışında bir üniversiteyi kazanmıştı. İçimde yeniden uyanan o korku benimle uğraşırken, ablamın evden ayrılması beni daha da tüketmeye başlamıştı. Kendimi çok yalnız hissediyordum. O sene liseye başladıktan bir süre sonra bir şey olmuş, kendi içine kapanan ben birden bire sosyal olarak faal biri haline gelmiştim. Pek çok sosyal alanlarda uğraşılarım vardı. Aslında istediğim olmuştu. Kendimi dinleyecek hiç vaktim yoktu. Yorgunluktan nasıl yattığımı bilemediğim için rahat uykularım vardı. Kafamı yastığa koymakla sabah kalkmam arasına sadece rahatlatıcı bir uyku giriyordu. Zamanla bunlarda beni mutlu etmemeye başlamıştı. O koşuşturmaya ara verdiğimde, bir şeyler beni yine sıkıp sarmalıyor, adeta beynimi paralıyordu. Herkes birilerini kaybedebilirdi, kaybedecekti de. Ama neden ben bunu düşünüyordum sürekli. Bunları düşündükçe babama, ablama, özellikle de anneme daha da bağlanıyordum sanki. Durup durup anneme sarılır ağlardım.

Hâlâ geceleri yanına gider, sarılır ve ağlarım bazen. O günden bu güne yaşam tarzımdan başka değişen hiçbir şey olmadı ki... Hâl⠓kaybedeceğim” diye ödüm kopuyor? Hâlâ onları kaybettiğim zaman yaşamın bir anlamı kalmayacağına dair inançlarım var. Güçlü, beni savunmasız bırakacak kadar güçlü ve sürekli kendini üretecek kadar da ısrarcı...

Lise birinci sınıfı bitirdikten sonra ablam yaz tatiline gelince, kendimi daha mutlu hissetmeye başlamıştım. Ama yine okul zamanı gelmiş ve o evden ayrılmıştı. Önceki yıl boyunca sürdürdüğüm hiçbir faaliyete devam etmek istemiyordum. İçimden gelmiyordu. Uğraşmayı düşünmek bile beni yoruyordu sanki. Ama bu kez farklıydı: Derin düşünceler beni alıkoyuyordu sanki hayattan. Birilerine söz etmeyi ise hiç istemiyordum. Konuşamıyordum. Oysa ki, etrafımdaki herkes, benim üzerime titriyordu, ama, kimseye belli etmemeye çalıştığım bu içsel huzursuzluğu, bu içsel tehdidi anlatamıyordum işte. Dile getirmek sanki, üstü kapalı, kilitli, tozlu bir kutuyu hırpalayarak açmak demekti. Cesaret edemiyordum. Anlatmak, batmak demekti. Başa çıkmanın yolu sanki susmaktan geçiyordu. Anlatmak acıydı, susmaksa hafifletici. Bazen de “endişelenmeye gerek bir şey olmadığına karar verdim.” gibi sözlerle kendime telkinler yapmaya çalışıyordum. Yapmak istediğim tek şey, durumun anlamını değiştirmek, “kurgusal tehdit”i azaltmaktı.

“Kurgusal tehdit” diyorum, çünkü sayfası kapanmış bir kaza olayının izleri, paylaşılmamış kaza anı, yaşanmamış ölüm acısı, diğer aile bireylerini kaybetme korkusuyla yeniden kurgulanıyor beynimde. Belki de yapmak istediğim asıl şey; en azından bir nebze olsun derin düşüncelere dalmaktan alıkoymaktı kendimi. Çünkü derin düşünceler, kendimi ne kadar kötü hissettiğimi düşünmek üzere kendimi soyutlamama, huzursuzluk, dolayısıyla stres yaratan bu olayın ya da içinde bulunduğum duygusal durumun sonuçları hakkında endişelenmeme ya da hiçbir değiştirme eyleminde bulunmadan her şeyin ne kadar kötü olduğunu, kendime tekrar tekrar anlatmama neden oluyordu.

Bazen de kendimi iyi hissetmemin bir irade sorunu olduğunu düşünüyordum. Bir gün yataktan kalkıp, mutlu olmaya karar verdiğim zaman mutlu olacağımı ve bunu irademle gerçekleştirebileceğimi kendi kendime söylüyordum. Ama sonra hepsi tam anlamıyla bir “fasa fiso” gibi geliyordu.

Tüm bu sıkıntılar beni yavaş yavaş boğmaya başlamıştı. Herkes yanımdaydı. Yaşıyorlardı. Ölmeleri için hiçbir sebep yoktu. Mutluydum. İkinci annemi “üvey” kelimesinin sıfat diye tercih edilmesinden bile müthiş rahatsızlık duyacak kadar seviyordum, aramızda müthiş bir bağ vardı. Ölümü düşünmem için hiçbir sebep yoktu görünürde. Herkes bir gün ölecekti. Peki, her an yakınlarından birini kaybedebileceği ihtimali ile nasıl yaşıyordu insanlar? Ama düşünmekle de geçmiyordu zaman. Bir şey vardı, ailemden birini her an kaybedebileceğime dair kaygılarımı içten içe besleyen. Ya da olayı denetimimden çıkaran. Evet, bu kaygılarımı denetleyemedikçe, durumu stres yaratıcı olarak algılamam daha da artıyordu. Kaygılarımın artmasını engelleyemiyordum. Sürekli ailemle birlikte olmak istiyordum. Bir sene önce okulda ilgilendiğim tüm sosyal faaliyetlerimi zaten bırakmıştım, artık okulda geçirdiğim vakit bile ailemden uzak kalıyorum diye beni tedirgin etmeye başlamıştı. Onlar uyumadan uyumuyor, hatta onlar uyuduktan sonra bile onları bazen kontrol ediyor, bazen de onları uyurlarken izliyordum.

Tüm bu sıkıntılarım, bariz şekilde kendini ortaya koymaya başlamıştı. Artık eskisi gibi saklayamıyordum. Ailem benim psikolojik destek almam gerektiğine karar vermişti. Etrafta bazı kişilere danışarak, psikiyatriste gitmemin psikoloğa kıyasla daha yararlı olacağını söylemişlerdi. Sebep olaraksa, psikiyatride ilaç vardı ve ilaç almak iyileştirirdi. Bu konuda pek bilgisi olmayan ailem, söylenenlerden pay biçerek bir psikiyatrist ayarladılar. Önceleri 15 günde bir gitmeye başlamıştım. Sonraları 10 günde bir, haftada bir derken, 5 günde bir görüşmeye başlamıştık. İlk seansta bana depresyona girdiğimi, sorunun atlatılabilir olduğunu, ama ilaç kullanmam gerektiğini söylemişti. İlaç kullanmamı söylediğinde ürkmüştüm. Vücudumun neresi hastaydı ki, ben orayı iyileştirmek için ilaç kullanacaktım?

İlk seanstan elimde reçeteyle çıkmıştım. İlaçları aldım ve kullanmaya başladım, sanırım bir yirmi gün geçmişti ve ben ilaçları kullanmama rağmen sağlıklı uyku uyuyamıyordum. Uyuyamamak bir yana dozu da artmıştı ilaçlarımın. Fakat ben hâlâ okula bile gitmek istemiyordum, ailemin üstüne daha çok düşüyordum. Bir yandan da bu durumuma çok üzülen aileme, daha fazla onları üzmemek adına, her şey tam aksine daha da iyiye gidiyormuş gibi davranmaya çalışıyordum. Bu üzerime ikinci bir yük olmuştu. Ben seanslara rağmen daha da kötüye gidiyordum, ailemin üzüldüğünü gördükçe kendimi suçluyor, onlara karşı “her şey artık düzlüğe çıkıyor” izlenimi uyandırmaya çalışıyordum. Depresyonum ileri düzeydeydi, artık ciddi bir sorun olduğunu kabul etmiştim ve gittikçe de dibe batıyordum. Kullandığım ilaçlar, bir çeşit barbitüratlar (uyku ilaçları), sakinleştiriciler ve vitaminlerdi.

Stresin sürekli varlığı, dokuz sene önce yaşanmış travmanın etkisi, ciddi anlamda hayatımı kontrolü altına almıştı. Buna karşı verdiğim savaş, vücudumun kaynaklarını tüketmeye, hastalıklara karşı vücudumu duyarlı hale getirmeye başlamıştı. Özellikle kullandığım ilaçlardan ötürü sürekli bir uyku halindeydim, ayakta durmaya çalışıyordum, ama kafamı yastıktan bile kaldıramıyordum. Uyumak istediğimi ben söylemiştim, ama sadece ihtiyacım kadar. İlaçları aldığım zamanlarda vücudum iyice ağırlaşıyor, konuşmak bile zor geliyordu. Daha içtiğim ilaçların etkisi geçmeden, saati geldiği için ilaçlarımı –günde dört defa– alıyordum. İlaçlarla ağırlaştırılarak “pelte” kıvamına gelen vücudum, hiçbir şey yapmak istemiyordu. Artık yataktan bile çıkamaz hale gelmiştim. Sürekli bir uyku hali, şiddetli baş ağrıları okula gitmeme engel olmuş, evde bile herkesle iletişimimi kopartmıştı. Yataktan çıkamamak, bir televizyon programını bile ailemle izlemekten alıkoymuş, akşam yemeklerini bile kalkamadığım yatağımda yemek zorunda bırakmıştı beni. Hareket kabiliyetimi yitirmiştim adeta. Beni dünyadan soyutlamıştı.

Kullanmak istemiyordum o ilaçları. Beni çaresizliğe itmişti. Önceleri, sadece anne ve babamın her an ölebilecekleri ihtimali karşısında beni yiyip bitiren çaresizliğim vardı. Şimdi ise, kendime yetememenin getirdiği çaresizlik de buna eklenmişti. Artık yataktan kalkmak için bile yardıma ihtiyacım vardı. O ilaçları kullanmak istemiyordum, çünkü artık şiddetli mide ağrıları çekmeye başlamıştım. Çözüm (!) buldu doktorum ve bana bir de mide şurubu yazdı. İlaçları kullanmak istemediğimi, çünkü benim bu ilaçları kullandığımda bir şey yapmak için kendimde hal bulamadığımı söylüyordum. Beynim, o ilaçları aldığımdan beri sanki komut verme yeteneğini kaybetmişti. Ne denirse onu yapmak zorunda kalıyordum, çünkü aktif düşünemiyordum.

Tüm bunları doktoruma söylediğimde bana: “Bu ilaçları bilinç ve ruh halini değiştirmek için uzun süre kullanmalısın...”demişti. Oysaki ben, seanslara gittiğim süre içerisinde bir kere bile hâlâ korkularımı konuşamamıştım. Büyük bir istekle başladığım seanslara artık istekle gitmiyordum. Doktorum; karar verme yeteneğimin zayıflamışlığı da dahil, yataktan kalkmamamın nedenini de depresyona bağlıyordu. Bense sürekli uyumayı ve bir bitki gibi sessiz kalmayı, yuttuğum ilaçların o “acizane” etkisine bağlıyordum. Çünkü gerçekten yataktan kalkmak istiyordum, okula gitmek ve annemle dışarıya çıkmak istiyordum.

Ben istiyordum
ama bedenim buna yanıt vermiyordu. Ah bir kalksaydı bedenim. Ah bir dışarıya çıkmak için halim olsaydı. Sadece beynimi değil, vücudumu da uyuşmuş hissediyordum ve bu da bana bir yük oluyordu. Ağır bir yük... Tarifi mümkün olmayan...
Okuldan uzaklaşmak, arkadaşlarımdan uzaklaşmak, öğrencilik yaşantımı bile gerçekleştirememek benim kendimi yargılamama neden oluyordu. Henüz 15 yaşındaydım. Ve kendimi acımasızca yargılayacak kadar da, kendimden nefret etmeye başlamıştım. Sanki varlığım bana üzülmekle harap olan aileme bir yüktü. Ben kendime bile yük olmaya başlamıştım. Kendimi teslim ettiğim “sevgili” psikiyatristim ne diyorsa onu yapıyordum. Emin olmak istediği tek şeyse, ilaçları düzenli kullanıp kullanmadığımdı. Ben kötüye gittikçe, o ya ilaçların dozunu arttırıyor, ya da ilaçlarımı değiştiriyordu. Ve ısrarla ilaçlarımı düzenli kullanıp kullanmadığımı hemen hemen her seansta soruyordu. Sanki onu ikna edemiyordum. Kötüye gittikçe düzensiz kullandığımı düşünüyordu, oysa ben ilaçlarımı hiç aksatmamıştım ki...

Durum daha vahim bir hal almaya başlamıştı. Seanslara ve ilaçları kullanmaya başlayalı yaklaşık 1,5 ay kadar oluyordu. Ben, tıpkı ilkokula giderken geceleri ağlayarak uyandığım zamanlarımda olduğu gibi, aynı sıkıntılarla uyanmaya başlamıştım geceleri. Artık ilaçlara rağmen uyuyamıyordum. Uyumak da istemiyordum. Çünkü rüyalarımda kaza olayını nasıl yaşadığımıza dair her şeyi, bir filmi tekrar tekrar izlermişcesine rüyalarımda görüyordum. Her gece aynı şey oluyordu.
Senelerdir yaşadığım kaybetme korkularıma, kaybetme korkusundan ötürü aileme gösterdiğim aşırı düşkünlüğüme karşıt bir tepki olsun diye kendimi kontrollü tutma çabalarıma, kaza olayımıza ve annemin kana bulanmış halinin rüyalarımdan ve beynimden gitmeyen görüntüsüne açtığım savaşta yenik düşmeye başlamıştım. Altı yaşımdan beri, tüm bu sıkıntılarımdan kurtulmak için seçtiğim yol konuşmamaktı, konuşmak ve anlatmak ruhumu acıtıyor, bana acı veriyordu. Bir savunma mekanizması olarak seçtiğim baskılamanın, çıkmak üzere olan bir buharın üstüne kapağı kapamak misali tehlikeli bir şey olduğunu görememiş, belki de görmek istememiştim. Belki de biliyordum geçici bir çözüm olduğunu, belki de umuyordum geçeceğini. Ama olmamıştı. Direndiğim her şeye karşı tükendiğimi hissediyordum. Annemin o feci ölümü, işte şimdi canımı yakıyordu. Beynim adeta o kaza anına, babamın annemin adını haykırışlarına ve elimin annemin kan fışkıran boynuna sıkıca bastırdığına kilitlenmişti. Sanki delirmek üzereydim. Tarifsiz bir acı sarmıştı her yerimi. Her yerim acıyordu.

İşte baskı altında tutmak için, senelerdir tüm gücümü harcadığım ancak bir türlü beceremediğim bu istenmeyen düşüncelerim, savunma mekanizmamın zayıfladığı anda, daha da büyük bir güçle geri gelmiş ve beni intihara sürüklemişti. Altı yaşında yaşadığım bu travma, hâlâ dipdiri ilk günkü gibi duruyordu hafızamda. Derinlerde bir yerlere öyle itmiştim, su yüzüne çıkmasın diye öyle büyük bir güç harcamıştım ki, potansiyelimin çok üstünde ne yaptıysam olmamıştı. Yaşadığım travma artık bana meydan okuyacak güçteydi. Hele ki ölümün bir gün gelip, beni hiç umursamadan, ailemi de benden koparacağı ve benim aynen kazada olduğu gibi çaresizce orada bakakalacağım düşüncesi her şeyi çığırından çıkarmıştı. Ailemin evde olmadığı bir geceydi intihara sürüklendiğim an. Sözde tedavi için kullandığım tüm ilaçlardan intikam alırcasına yutmuştum. Gerisini hatırlamıyorum. Yoğun bakımda geçirdiğim birkaç günün ardından taburcu olup eve geldiğimde, sanki ailem yaşlanmıştı. Ne yapmıştım ben? Konuşmak için kelimeler mi bitmişti, ben mi bitmiştim? Yaşıyordum ama ölmek mi istemiştim?...

Senelerdir, beni ve hayatımı alt üst eden travmaya ait bu anılarla kendi kendimi, bir tekerliğin üzerindeki sincap gibi tekrar etmiştim. Tam mesai huzursuzluklar yaşamak beni artık öyle bir noktaya getirmişti ki, duygusal bir patlama beraberinde bana başka gerçekleri de bir bir gösterecekti zamanla. Şanslıydım, çünkü hâlâ yaşıyordum. Ve o gerçeklerle yüzleşebilmek için hâlâ şansım vardı...

Doktora gitmeye devam ediyordum. Aynı doktor, aynı ilaçlar. Bir gün intihara teşebbüsümün, ne demek olduğunu anladım. İntiharın ne demek olduğunu. Bir şeyler yanlış gidiyordu. Ve eksik olan çok şey vardı. Kendimi doktoruma teslim etmeyecektim. Aslında hiçbir şeye teslim etmeyecektim. Ne ilaçlara, ne doktoruma, ne de anılara. Seanslara başladığımın üzerinden neredeyse 2,5 ay geçmişti ve ben hâlâ kaygılarımdan bahsedememiştim. Minimum telkinle geçen bu seanslarda, ilaçların sersemliğiyle pelte haline getirilmiş beynim ne anlatacaktı ki ona?
Senelerdir üzerini örttüğüm bir şeyi artık konuşmak istiyordum. Kazaya ait istemsiz olarak sakladığım her anıyı, istemli olarak konuşmak istiyordum. “Sevgili” doktorum ise bununla ilgilenmiyordu bile. Sanki terapi seanslarını uzatmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Benim bir an önce yüzleşmek istediğim şeyler olduğunu neden göremiyordu? Benim aradığım şey, yüzleşemediğim gerçeklerle yüzleşebilme cesaretiydi. Kimi zaman bir deli cesaretiyle, tüm gerçekleri, travma anını, istenmeyen düşünceleri konuşasım geliyor, kimi zamansa değil bunları konuşmak, aklımdan geçirmek bile beni bir batağa saplıyormuş gibi geliyordu. Başından beri istekli olan ben, zamanla ilaçlara (!) rağmen nasıl oluyor da, daha da kötüye gitmiştim?
Yaşadıklarımı sürekli bana anlatan iç sesimi dışarıya duyurmayı gerçekten istiyordum ama cesaret edemiyordum işte. İlaca başlamadan önceki tüm semptomlar hâlâ devam ediyordu. Önceleri beni uyutmaktan “pelte” kıvamında dolaştıran ilaçlar, sonraları uykusuzluk yapmaya başlayarak “zombileştirmişti” beni adeta. Hiçbir şeyi düzeltmemişti ne ilaçlar, ne de ilaca bel bağlayan ve onlar olmadan hiçbir şey yapamayacağını düşünen psikiyatristim. Aksine ilaçla hiçbir şey yapamadığını neden anlamıyordu?

Neden ilaçla benim dilimi bağlamayı, yüzleşme isteğime tercih ediyordu?
Uyuşmuş bir beyin ve beden beni kendime daha çok döndürüyordu. Bir travmam vardı, geçmiş bir olayı bana hatırlatan ve rüyalarda tekrar tekrar ortaya çıkan. Bu sorun kendini, “aile düşkünlüğüm” maskesi altında “masumca” kendini ortaya koymuştu zaten. Ara ara anksiyete yaşatmıştı ama hiç gitmemişti. Bir şekilde hep hayatımın içindeydi. Hep üstünü örterek, bastırarak görmezden gelmeye çalışmış, böyle bir gerçek yaşanmamış gibi davranmıştım. Bazen de tıpkı ilk lise yılımda olduğu gibi, kendi iç sesimi dinlemeye fırsat bırakmayacak kadar yoğunlaştırmıştım bir şeylere aktivite olsun diye. Ama hiç biri lise ikinci senemdeki kadar kötüye gitmemişti. İlaçlar beni pek çok gündelik işlerimi yapmaktan alıkoyarak, travmama daha da yoğunlaşmama sebep olmuştu. Kendi iç sesimi dinlemek için o kadar çok vaktim vardı ki...

Üstelik yüzleşmemin en iyi seçim olduğuna karar verebilmişken felaketten yıllar sonra ilk defa, nasıl daha da kötüye gittiğime dair yanıtları, daha önce de bahsettiğim “kendimi hiçbir şeye teslim etmemekte” bulmuştum? Önce doktorun verdiği ilaçları içmemeyi istediğimi gerekçeleriyle izah etmeye çalıştım, böylesi bir fikrin tedaviye sekte vuracağını söylüyordu. Israrcı davranmadım, ama bir daha da o ilaçları ağzıma almadım. Doktorumun bundan hiç haberi olmadan ilaçsız 1 ya da 2 seans daha gittikten sonra, beni yüzleştirmeyeceğine kanaat getirdim ve seansları bıraktım.
İlaçları bıraktıktan sonra yavaş yavaş da olsa, gündelik işlerimi yapmaya başlamıştım. Öğrencilik hayatıma aktif olarak geri dönmüş, devamsızlıklarımı raporlandırmam için hiçbir rahatsızlığımın olmadığına karar vermiştim. Başa çıkmak için, ailemden gördüğüm duygusal ve empatik destek benim için çok önemliydi. Annemin kanlar içindeki hafızalarımdaki o son görüntüsüyle kendi kendime başa çıkmama dair süreç, belki size çok uzun gelebilir ama benim için bir o kadar da doyurucu bir süreçti. Üç sene. Evet. Dediğim gibi uzun gelebilir, ama ben bu 3 sene içerisinde hiç o rüyaları görmedim. Ara ara sıkıntılarım olsa da geceleri gözümü kırpmadan geçirdiğim bir gün bile olmadı. Bu 3 sene içerisinde kazayla ilgili sorular sordum aileme. Gazete haberleri okudum. Trafik kazası haberlerini hiç çevirmedim televizyonda. Geçip gittiğini, gerçekten geçtiğini düşündüm. Ve o anılarla yaşamanın bana hayatta neleri kaybettirdiğini. Ailem dışındaki birkaç kişiye kazanın nasıl gerçekleştiğini anlattım. Kazadan hastaneye kadarki geçen süreci, o travma anlarını. Anladım ki başkalarıyla paylaşmak, stres kaynağını daha da kabul edilebilir kılıyor. Bu 3 sene içerisinde annemin fotoğraflarıyla dolu albümlere baktım ilk defa. Bu 3 sene içerisinde kazadan tam 15 sene sonra annemin mezarına gittim kendi başıma. En son kazadan 3 sene sonra gittiğimi ve bayıldığımı anlatmıştım size. Hiçbir şey olmadı, aksine buna ne kadar ihtiyacım olduğunu fark ettim. Bu 3 sene içerisinde üniversiteyi kazandım. Hem de istediğim bölümü. Şu an psikoloji eğitimi de aldığım bir bölümde okuyorum. Bana kazadan kalan tek şey travmalar değil, artık sadece kan fobim var. Buna bir çare hâlâ bulamadım. Kan aldırırken dahi, alkollü pamuk solumak zorunda kalıyorum. Yine de tansiyonum düşüyor ve fenalaşıyorum bazen ama biliyor musunuz, o anlarda bile asla aklıma kaza anları gelmiyor.

Bu travma süreci neden buraya kadar vardı? Çünkü olumsuz duygularla başa çıkmak için derin düşüncelere dalma ya da kaçınma stratejilerini kullanan insanlar olumsuz olayların ardında daha uzun süreli ve daha şiddetli acı çekerler. Benim bunu yapmam, olayı buraya kadar getiren sebeplerden biri.

İnsanların travmalarını ve bunlarla birleşen duygularını aktarmaları (ister başkalarına anlatmaları, ister günlük yazmaları şeklindeki ifadeleri olsun) travmalar üzerine düşünmeyi azalttığını ve kişinin sağlığına bir çok bakımdan yardımcı olabildiğini göstermiştir. Korku ve duyguların sözlü olarak ifade edilmesi, bunlarla daha somut ve böylece daha kolay başa çıkılabilir hale getirmeye yardımcı olabiliyor. Travmalarım ve buna eşlik eden duygularım hakkında başkalarıyla konuştuğum zaman, dinleyenler sosyal destek ve onay sağladılar. Nihayetinde travmadan söz edebilmem, ona alışmamda en büyük etkendi. Alışmak, bu travma konusunu tekrar düşündüğüm zaman ortaya çıkan olumsuz düşünce düzeyini yaratmıyordu.

Ölümün kontrol edilemezliğine gelince. Ailemi kaybetme korkusunu hâlâ yaşıyorum, ama bu ailemden uzakta şehir dışında okuyabilecek kadar küçüldü, ilk fırsatta ailemin yanına gidecek kadar da süreğenliğini koruyor. Her şey kontrolüm altında olduğu sürece hiçbir problem yaşamıyorum 7 yıldır olduğu gibi (intihar vakamın üzerinden geçen süre).

Depresyon insanı derinden vurur. Hele ki depresyonu görmezden geliyorsan... Ciddi bir depresyon içinde olan herkesin öyküsü bambaşkadır, kendine aittir ve yaşanması gereken bir acısı, bir sıkıntısı vardır. Bambaşka depresyon öykülerinin aynı tip ilaçlarla, aynı tip ve empatiden yoksun terapi adı altında geçen “acı arttırma” ya da “teslimiyet” seanslarıyla çare bulması ne kadar mümkün olabiliyor?

Seanslarım esnasında her şey o kadar mekanikti ki... Umarım herkes benim kadar şanssız değildir. Psikiyatri dışında, işini daha duygusal, daha insani, daha empatik tavırlarla yapanlar vardır umarım. Önemli olan ve ön planda tutulması gereken kişinin neye ihtiyacı olduğudur kanımca. Yoksa müdahale kişinin ihtiyacına yanıt olmaktan uzaklaştıkça, kişi o müdahaleyi kendine artı bir yük olarak görebiliyor (“müdahale” diyorum, çünkü yaşadığım seanslara “terapi” diyemiyorum). Böylece müdahale, en iyi tarafından sadece yara bandı olmakla yetiniyor, en kötü tarafındansa yaraya tuz basmaktan öteye geçemiyor.
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Bir “yaşamına Sahip Çıkma” Öyküsü" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.Üstün ÖNGEL'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.Üstün ÖNGEL'in izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     Beğenin    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.Üstün ÖNGEL'in Yazıları
► Üniversite Yaşamına Uyum Psk.Dnş.Hasan Ali GÖNCÜ
► Stresine Sahip Çık (Malı Mı) Psk.İzzet GÜLLÜ
► Sahip Olduğumuz İlk Çocuk "İlişkimiz" Psk.Fatma ÇAKIR ÇALIŞKAN
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 19,543 uzman makalesi arasında 'Bir “yaşamına Sahip Çıkma” Öyküsü' başlığıyla benzeşen toplam 21 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► “şizofreni” Dedikleri… Ağustos 2019
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


21:57
Top