2007'den Bugüne 87,593 Tavsiye, 27,122 Uzman ve 19,365 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Psk.Burçak DEMİRKAN'ın Öykü ve Şiirleri
Psk.Burçak DEMİRKAN
  1. Soğuk ŞİİR | Haziran 2010
  2. Kibrit ŞİİR | Haziran 2010
  3. Biten Günün Ardından ÖYKÜ | Haziran 2010
  4. Döngünün Dönüşümü ÖYKÜ | Haziran 2010
  5. Yeni Başlayanlara İthafen ŞİİR | Haziran 2010
  6. Ne Kadar Bağlı, O Kadar Özgür ÖYKÜ | Haziran 2010
  7. Eskiyenlere ÖYKÜ | Haziran 2010
  8. Çingene Çocuğum ŞİİR | Haziran 2010
  9. Yağmur ŞİİR | Haziran 2010
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
 Yazarla İletişim  


Soğuk
ŞİİR © | Yayın Haziran 2010
Bir adam gördüm bugün,
Ettik çalakalem
Bir kaç cümle
Aşinaydı
Pervazsız sözlerime.
İçine dokundum.
Dedi
Anlat bana, beni.
Dedim
Sanki birini istermişsin de
Başkasına mecbur etmişler seni.
O ağladı,
Ben sustum.
İçine baktı,
Dedi
Bir daha görmeyeceğim seni
Gel, kadınım ol
Dememek için.
O gitti,
Ben ağladım.

Sustuk,
Yine.
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Kibrit
ŞİİR © | Yayın Haziran 2010
Hayatımızın karanlığını,
Paramız yok diye,
Elektrik şirketinden gelen görevlinin
Elektriklerimizi kesmesine bağladık hep.
Döndük durduk o karanlık içinde,
Bir o yana, bir bu yana.
Duvarlara çarptık,
El yordamıyla bulmaya çalıştık köşeleri.
Eşyalar yerinde yok diye
Hayıflandık durduk...
Hayattaki en illet adam oldu o görevli,
Mühürledi beni
Bu kasvete
Diye...
Oysa ki o karanlığın içinde
Ne anılar vardı
Yaşanmış.
Ailelerimiz vardı her şeyden evvel,
Dostlarımız vardı,
Düşe kalka da olsa,
Evin içine girip de,
Her defasında bizimle
Yaralanmaya hazır.

Tüm bu yaralanmalar,
Perdeleri sıkı sıkı kapatıp
Kendimizi mutlak karanlığa hapsetmemizdendi.

Hiç birimizin,
Aklına gelmedi,
Etajerin üzerine iliştirdiğimiz muma,
Kibriti çakmak...
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Biten Günün Ardından
ÖYKÜ © | Yayın Haziran 2010
Ayrılanların günü müydü bugün? Neden böyle oldu ki?

Düşündüm, havalardandır dedim. Yutturamadım kendime bile, değil ki başkasına... Güzeldi, yazdan kalma bir gündü hatta. Dolaştık sokaklarda, alabildiğine arşınladık Taksim yollarını. Ne de güzeldi güneşin kışı ısıtması. El eleydi sokaktakiler. Ama ya benim içimdekiler, bendenler, bendekiler?

Vardı her sevdanın sonunda, ayrılıklar. Hoş, her son bir başlangıç ya. Başlıyor muydu gerçekten her sondan sonra insan? Yoksa her sondan sonra, biraz daha azalarak mı başlıyordu yeniliğe? Sanki artan değil de, azalan frekanstı her ayrılığın ardından gelen yeniler...

Yeniler demişken, aratıyor gelen gideni. Görmedim mi gidenin ardından artmayı? Onu da gördüm. Ama zor oldu. ''En içimdeki''nde gördüm, başlanan yeni mutluluğun da arttırdığını. Ama ne bileyim işte, ben artmadım ya, herhalde inançsızım.

İnançsızım tabii, yalan mı? İnanmak körü körüne bağlanmaktır diyen hep ben değil miydim? İnanmadım o nedenle bilmediklerime, görmediklerime, görüp de bağlanmadıklarıma; bağlanmayacaklarıma. Neden bunu yapayım ki? Nasılsa gitmeyecek mi? İnanmadıkça bağlanmadım; bağlanmadıkça bunaldım, bunaldıkça yine inanmadım. Haklı mıyım, haksız mıyım, zaman gösterecek bunu. Ama savımı sürdüreceğim sonuna kadar; inanmak körü körüne bağlanmaktır.

Her neyse, gelelim kitaplı günün ayrılıklarına. Kocaman kitaplar dünyası yarattım bugün kendime, esnafla dost oldum. Hatta her gittiğimde çay içseymişiz, güzel olurmuş. İşte bunlarla mutlu oluyorum ben. Hediye kitabım bile oldu. Ayırmadı beni esnaf kardeşim kitaplarımdan. Ama her okunanın sonu olduğu gibi geldi haberler bugün... Oysa şendi gün, aydınlıktı; çocuk bahçesinde geçecek günlerdendi. İzmir'de ol da kordonda yürü saatlerce, o kadar umutlu gündü... Hiç bitmeyecek sandıklarımız bitmişti...

Ve doğa, kendi kuralını bir kez daha aksatmadı. Güneş battı, hava yine soğudu.
Yani, zaten sonluydu herşey. Arşınladığımız Taksim yolları da bitti, çocuklar da bahçelerde alabildiğine sessizliğe gömüldüler.
Tek kalan annelerin sesi oldu karanlıkta çınlayan.'' Haydi eve gel artık, güneş gitti, üşüme''.
Yine anne şefkatiydi karanlık geceyi saran...
 
     1 Beğeni    
Şiir-Öykü Listesi
Döngünün Dönüşümü
ÖYKÜ © | Yayın Haziran 2010
Yolların uzayıp gittiği, yağmurlu zamanlar vardır...

Farkındaydım bazı işler çevirdiklerini arkamdan. Meğer sabahlamışlar Taksim'de, ki bu benim tahmin edemeyeceğim bir şey değildi. Onlar için artık bir başka kadının yerimi tutacağını da biliyordum, ama hiç üstüme alınmak istemedim. Bir gece evvelinden taşıyordu içimde, neler neler. O zamana kadar sevmemişlerdi sanırım benden sonrakini, ya da sevmişlerdi de benim kadar değil, ya da benden daha fazla sevmişlerdi de; ben konduramadım bunu onlara. Ya da kendime konduramadım.

Telefonu uykulu açtığında, artık daha iyi anlamıştım, daha az sevdiğini beni. Evet, bir başka kadın benim yerimi almıştı. Hüzün tablosuydu sanki bu. Oysa ki ben bekliyordum, tam da o durakta; sözleşmiştik hani on iki için? Tam da gün ortası. Hay aksi. Belki gülüşü daha başkaydı, belki bira tutuşu, belki sözleri, belki de söz kıvrımları, kim bilir? Kalakaldım öylece giden otobüslerin ardından. Çokça numara geçiyordu da ben varamıyordum ayırdına onların, sanki her yol beni unuttukları yere gidiyordu, daha fazla sevilene...

''Gelmeyeceğim ben'' dedim öfkeyle; oysa bildiğim bir şeydi zararla oturmak. Neden yapıyordum bunu? Az sonra işiteceğimi bildiğim ''çok iyi kız, inan'' ve türevlerini işitmemek için sanki...

Sanki mi? Kandırma kendini dedim, güldüm. Bal gibi gerçek bu, kaçmanın anlamı yok. Bugün değilse, yarın duyacağın bu değil mi? İçinden olan söyler ya bunu, kırılmazmışsın gibi; sanki senin yerinde o olsa ve sen ''çok iyi kız'' dediğinde öfkelenmeyecekmiş gibi, o daha bir dokunur. Varsın dokunsun. Alışkın değil misin kırıklıklara, doğduğundan beri... Hep gideceklerdi zaten, ama gitmenin de adabı vardı. Birilerinin dediği gibi ''barbekü partisi''yapmanın da anlamı yoktu.

Ama yapılmıştı. Halay başı, halay başı olalı, böyle hüzünlü bir mendil sallayışa tanık olmadı. Unutulanın mendil sallayışı idi bu... Allı pullu unutuldum iletimi. Tam da böyle birşey değil miydi zaten unutulmak? Önce oynarsın davullu zurnalı, ardından susar tüm sesler. Uyurken pencerinin dibinde davul çalan ramazan davulcusunun sesi kadar irite edicidir, bundan sonra kulağına gelen tüm sesler...

Dakikalar geçmek bilmedi, o en bildiğim yollardan geçerken. Bildim ben duyacaklarımı. Belleğimin ön hatıraları gibiydi duyacaklarım. Yankılanıyordu zihnimde, kadının iyiliği, ne kadar süreceği belli olmayan. Düşündüm, bir insan ne kadar süreceği belli olmayan bir iyilik haline bu kadar öfkelenir mi diye; beceremedim. Uymadı ruhum beynime. Bertaraf ettim. Uzadıkça uzadı. Şeritler daha da beyazlamıştı sanki. Yeni bir duraktaydım artık.

O geldi; bekleneni anlattı; evet dedi o çok iyi. Şaşılacak şey değildi ki. Beklenen değil miydi? Bir insanı, beklediği şey ancak bu kadar yıkıma uğratabilirdi. Ne günler geçti aklımdan yol dümdüz ilerlerken bilinmeze... O ise farkında bile değildi, limbik sistemimdeki faaliyetin. Oluruna anlatıyordu. Olduğunca... Ben ise olabildiğince sakin kalmaya çalışarak dinledim anılarımı, kendimi...

Sevmemiştim oysa ki O'nu bu kadar...

''...Sorumsuzsunuz, evlenseniz çoluk çocuğa karışırsınız da aklınız fikriniz tozmalarda...'' dedim. Ya evlerine benden önce gidecekse o, tedirginliğiyle. Olamaz mı? Olabilir...

Üniversite önünde çizdiğimiz daireler, sanki hayatın döngüsü gibi yine aynı noktaya döndürüyordu bizi. Her dakika, daha da soğutan ve ıslaktı...

Derinim, erkeğini görünce daha bir mutlandı. Huysuzluğum ise son sürat devam ediyordu, nedeni yazmaya başladıktan sonra daha iyi anlaşılmaya başlanan biçimde.

O esnada, sıcaklığıyla sardı beni İstanbul'dan çıkmış olmanın keyfi. Orada öyle başkaydı ki sıcaklık. Kahvenin dayanılmaz kokusuyla gelen, dumanının iç yakması gibi. Kapının önünde kar vardı halbuki? Nerede şimdi?

Unutturlar tüm kederimi. Bilinçaltımı kilitledim de, bilinç düzeyimde yaşamaya karar verdim bir anda...

Ve o küçük kızın saç buklelerindeydi hayat. Tıpkı halay gibi, tıpkı o dönüp durduğumuz çember gibi, tıpkı her zıplayışında buklelerinin de ışıldaması da ve kıpırtıları gibi; ince, narin ve doğal.

Dönüş yolunda daha tanıdıktı otobüs numaraları... Daha anlaşılırdı yanımda oturup, uyuyan adam.

Ve bariyerlerden atlayarak etekle, aştık engellerini, Haliç Köprüsü yolunda bile. Etek bile engel tanımadı, açtı kendini.

Anladım ki; evlerine, o kadın benden önce giremeyecek, girse de benim kadar sevilmeyecek.
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Yeni Başlayanlara İthafen
ŞİİR © | Yayın Haziran 2010
''En yeniler'' bağımlılarından değilim, Bestseller'i incelemeye bile çoğu zaman tenezzül etmem. Biraz eskimeye yüz tutsun isterim, öyle bağlanayım. Sadece Issız Adam'ı izlemişliğim vardır vaktiyle, tam zamanında. Onun hikayesi de başkadır: Aldatılmışlığımın hüznüne ağlamamamın personasıydı. Görünen yüzü. Tıpkı yeniler gibi, sıradan, yüzeysel, aldatıcı, ve post-modern hayatın geçirgenliğinde eriyip gitmeyi çağrıştıran...


Eski tozludur belki, ama üfleyince aydınlanıverir, ya da küçücük ışık tutmaya bakar aralananı aydınlatmak. Ve bilir en eski, karanlığı nasıl aydınlatacağını, tozu eliyle almanın usulünü de, acıtmadan, kanırtmadan yapar bunu, usulcacık yapar. Ya yeni? Bilmez, tozunu dumanını, zamanında ne fırtınalarla kaplanmıştır bulutların, bilmez. Hoyratça savurur rüzgarlarını haykırışlarıyla. Poyraz sertliği vardır O'nda, lodosun hızlı esmesine karşın yumuşağı ve sıcaklığı yoktur. Her sözünde, her anına dokunuşunda daha bir aralamaya çalışır; kaçmak istersin , sırtını dönüp arkandan essin istersin lakin ne fayda, aralanır bulutlar, kendini her saniyesinde daha karalarsın da, O bilmez; göstermek istemezsin. Sana yabancı olana, neden savurtasın kendini?


Zordur yeniyle, bir balo salonunda, ellerinde uzun dantel eldivenlerle dans... Ne nereye elini koyacağını bilirsin, ne o anda ne söyleyeceğini ya da söylemeyeceğini. Ayağına basma korkusuyla dolusundur da bir de dantel eldivenlerin batışı... Tenin değmez birbirine, dokunmaktan kaçarsın. Bitsin istersin bir an evvel, makyajın da akmış olabilir bilhassa, ya saçların? Muhtemelen dağınıktır. Aynalara koşmak istersin de, bitmesini beklersin.


Bir gün, alelade bir meyhanede dansa kaldırır biri. Ne müzik vardır, ne yabancılık. Ne maskesi vardır, ne masken. Eldivenlerin yoktur, batmaz, acıtmaz. Ne sen yadırgarsın bu yakınlığı, ne masandakiler ne de müzik çığırtkanlık yapar, bu sessiz sözleşmeye. Huzurlusundur, ellerin rahat ayakların uyumludur. Hem ayağına basacağım korkusu olmadan, ne kadar kolaymış diye düşünürsün hem de bassan ne fark eder zaten, bunu umursayacak mı ki? Makyajın mı akmış, böyle de iyi duruyor, saçların mı dağılmış; toplayamıyorsan, bırak dağınık kalsın!


O'dur ki, dansından sonra sohbetinin derin derin, usul usul deva ettiği. Anlatır kendisini sakınmadan, o anlatır, dinlersin en büyük değerinle. ''Uzun zamandır böyle bir insan tanımamıştım, iyi ki seni tanımışım...'' der. Birkaç gece sonra buluşmaya sözleşirsin de, bilemezsin ahenk devam edecek mi? Acaba ayağına bassan bu kez kızar mı?


O, tanımaya başladığın olur...


18:45, ''Yanınıza gelmek isterim ben de'' der, bu sözündelik şaşırtır. Neden şaşırırsın? Sanki, sadece aptalların şaşırdığını bilmezmişsin gibi. Oysa o an farkına varırsın ki, o kadar uzun zamandır bunu, bu sözündeliği yaşamamışsındır. O an '' Uzun zamandır böyle bir insan tanımamıştım'' diye düşünürsün... ''İyi ki '' demek için erken, diye düşünürsün.


O, tanıdık olur.


22.00 ''Haydi hala neredesin? Kapıdayım, açtım kollarımı bekliyorum, gelmezsen ilk gelene sarılacağım bak ona göre'' der, '' Sakın, deneme bile'' diyecek kadar, aralamışsındır sen de kollarını.


O, arkadaş olur...


02.00, sonunda ''..'' olan bir mesaj yazarsın telefonuna, 2 nokta kadar uzağındayken. Yanında bitiverir, dumanın içinde. Üstelik buna bu kez sadece sen şaşırmazsın da, en yakınındaki de şaşırır. Demek ki, tek aptal ben değilmişim. İşte o an farkedersin ki, O, iki noktanın ne demek olduğunu çözmüş de öteye bile geçmiş. Gözlerine bile bakmasına gerek yoktur. Hızla çekip alır seni, olduğun yerden, ''haydi'' demeden.


O, ağabey olur...


02.30, ''kete'' en değerlimizken, Marmara ağabey ile sohbet koyulaşır. '' Sizin yaşınızdayken ben... Yetim büyüdük biz. Yoktu anamız. Siz keteyi falan boşverin de, bu saatte açık market bulursanız gidin alışveriş yapın, eve gidin, yeyin. Biz anamızın yokluğunda böyle yapardık.'' demesiyle, ana olursun da, ağlamak istersin. Tuvalete kaçarsın, gözyaşlarını görmesinler diye. Gözünün yaşında, gözünün saklı yeşilini görecek kadar yakının olmadığını düşünürsün de; döndükten sonra ''gel kız buraya, kete var'' deyince anlarsın ki...


O, dost olur...


03.30, tavlada 4-0 yenilirsin de, bir nebze sinirlenmezsin. Nasıl olur da bir kadın bir adama yenilir? Kızamazsın işte, hırslanmazsın da üstelik.


O, yakının olur...


05.00 ''Keşke daha önce tanışsaydık '' der. Keşke demek için erken mi, diye düşünürsün...


06.45, kahvaltıda, haftaya yapılacakların planları yapılır. Rumeli Hisarı özlemi vardır serde... Hala düşünmektesindir, sinemanın ilk matinesini izleyip de, eve öyle dönmeyi...


07.00, şarkı mırıldanırsın. '' Sesin ne kadar güzelmiş'' der, o kadar sigaranın üstüne mırıldandıklarınla... Yalan mı ne? ''Ama ben seni özleyeceğim'' dersin. Sarılırsınız. Sarılmak herkesin harcı değildir. Bütün harcını karıp da sarılabilense, ''gerçektir''.


O, can olur...


Şimdi düşünüyorum da; sevmenin, güvenmenin evrimleşmesi için sadece zaman mı gerekmiş? Bugün bu tezimi yalanlıyorum. Hayır.


12 saatten daha kısa bir zaman da, bir insan size '' İyi ki'' dedirtebiliyorsa, ki bu olasıymış, işte o insan; tanımaya başladığın, tanıdığın, arkadaşın, ağabeyin, dostun, yakının, canın olabilirmiş.


İyi ki seni tanımışım.
Keşke daha önce tanışsaymışız.


Bunun olmayacağına hala inanmayanlara...
Yeni başlayanlara ithafen...
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Ne Kadar Bağlı, O Kadar Özgür
ÖYKÜ © | Yayın Haziran 2010
Herşeyin sonlu olduğunu öğrenmedik mi, rahme düştüğümüz ilk andan itibaren? İlk ve öncelikli kopuşumuz, o kesikle gelen özgürleşme olmadı mı? Doğuşumuz, ayrılık demekti, bir mucize 9 ayda gerçekleşti. Sıcacık sudan kopup üşümek, daracık tünelden geçmek ise sıkıntıdır, kabul...

İlk adımlar sonra, nasıl da büyük bir özgürlük! Yine koptuk, en yakınlarımızın elinden, hem de ne kopuş! Dünyaları ben yarattım kopuşu idi o. Ne büyük bir özgüven, ''tek başıma ayaktayım ben, bakın bana'' adımları...

İlkokulun ilk günü, çöker ayrılık hüznü, bir süre sonra alışır bizim ufaklık. Arkadaşları, oyunları, büyüklerine övgüyle anlatacağı yeni öğrendikleriyle, emsalsiz bir işe imza atmaktadır.

Geçirilen on üç, on dört yılın sonunda, özgürleşme adımları en hızlı halini almıştır, kendini koşarak uzaklaşırken bulur bizimki. Yalpalar, düşer kalkar, büyüyen ayaklarıyla en sakarı ise yine o. Başkaldırmaları ve özgürlük mücadelesi dillere destandır, kuş uçmaz kervan geçmez yollarda bir başına olmak ister. Odasına birini sokmaması da bundan hep işte! Kim dahil olabilir oraya? Yatağı tek kişilik üstelik...

İlk aşk, ilk aşık. Bütün özgürleşme çabaları gitti mi boşa? Onca yıl çalış, didin, kazan özgürlüğünü de, karşındaki alıversin senden senin olanı, olacak iş mi? Evet, olacak iş. Özgürlükten geçmenin, ilk istemli olanı... Peşinden koşma, sadece ona ait olmak isteme, onun da kendisine ait olmasını... Bencillik mi? Neden olsun? Günler geceler boyu sadece O'nu düşünüp acı çekmedin mi sanki? Sonu olmayacağını bile bile gitmedin mi peşi sıra? Gittin. Ben de gittim. Şarkılar tutmadın mı sadece O ve kendin için? Tuttun. Ve şiirler yazmadın mı, yazdın. Ben de yazdım. Odanın içine ilk kez birini soktun; düşlerinde, şiirlerinde, şarkılarında. Vazgeçtin tek kişilik odandan, paylaşmayı öğrendin onunla. İlk kez bencil değilsin! İlk kez O'nun için sarhoş oldun. Rezilliği de cabası! Yok muydu zaten içinde mide bulantısı da? Varsın olsun...

İşine gücüne atıldın sonra da, unutuverdin çevrendekileri, geçilmedi havandan bir süre. Paran var ya, dünya senin! Aldın, yedin, içtin, gezdin... Sefan olsun! Hakkındır...

İşte ''dünya evi'' ! Kurulmasının sürekli öngörüldüğü yeni evine hoşgeldin! Cicili eşyalarınla ve evinde her daim yanında olacak olan ''eş'' inle, ne de güzel bir yuva burası. Sıcacık. Evet, o insanı bulmak için yıllarca aradın, o evi kurmak için yıllarca para kazanıp, biriktirdin. Şimdi sıra küçük bebeğinizi kucağınıza almada. Ne de güzel, minicik elleri, saçları, gözleri. Büyüğünün yaptığı herşeyi yapabilen, minik organizma. Artık onunlasınız...

Küçük bebeğiniz de, artık sizin aşamalarınızdan geçmesinin vakti gelmedi mi sanıyorsunuz? Geldi de geçiyor bile. ''O kendi hayatını yaşayadursun, bunca zaman çok sıkıntı çektik, ama herkesin kendine ait bir hayatı var, biz vazifemizi tamamladık artık '' dersiniz de, hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ara vermiştiniz nasılsa, görev tamam!

Artık eşiniz yok, ziyaretinize gelen çocuklarınız ve torunlarınız var, yalnızsınız. En büyük sevinç kaynağınız, yıllar boyu çalıştınız didindiniz, onlardan hiçbir şeyi esirgemediniz. Şimdi sıra onların sizi koruyup kollamasında. Öyle değil mi?

Ve bir gün, ansızın çıkagelir, beklenen talihsiz son, yatağında, bir başınayken... Kendinle başbaşasındır sadece...


Rahme düştün, annene bağlandın; doğduğun an özgürleştin...

İlk adımlarını atmadan, bulduğunun eline yapıştın; ilk adımını attın, ''ben buyum'' dedin...

İlk kez okula gittiğin günlerde ağladın; ilk arkadaşlarınla ve öğrendiklerinle ''ben oldum'' dedin...

İlk kez aşık oldun, ona bağlandın; ayrıldıktan sonra ''bana başkası mı yok?'' dedin...

İşe başladın, geceni gündüzüne kattın, ''kendim kazandım, istediğim gibi harcarım '' dedin...

Evlendin, ''eş''ine, çocuğuna bağlandın; sevginle yükselttin, sevgileriyle yükseldin...

Çocuğun evden ayrıldı; gitmesine üzüldün; hayatına kaldığın yerden devam ettin...

Yıllar boyu çırpınıp didindin çocukların için; ''onların da kendilerine göre bir hayatı var'' dedin zaman zaman...

Ömrünce verdiğin tüm emeklere sıkı sıkıya bağlandın, tekrar kavuştun hürriyetine...


Önce bağlandık, sonra özgürleştik; her dönemde bu böyle olmadı mı? Bağlanmadan özgürleşmek? Varsa o kadar yürekli ve becerikli olan, buyursun çıksın.

Giden acıtır derler... İnanmadım... Bağlandınız ve ardından, yine aynı düzende, olması gerektiği biçimde özgürleştiniz.

Böyle işliyor bu süreç. Ne kadar bağlanıyorsan o kadar özgürsün, ne kadar özgürsen bir o kadar bağlı...


Bir yaşıma daha giriyorum! Az kaldı! Acımıyorum gidene, yaşıma... Ve bu bir sene içinde gidenlerime de. Onlarla bağlandım, onlarla özgürleştim. Aileme daha çok bağlandım, eşsiz sevgileriyle daha fazla özgürleştim. Eski dostlarıma yine, yeniden bağlandım; beni yanıltmamalarıyla ve dost ''çıkışlarıyla'', her zaman yanımda olmalarıyla hürriyetimi pekiştirdiler. Yeni arkadaşlar edindim, yaşadıklarımızla bağlandık, yaşadığımız kadar bir o kadar yaşamadıklarımızda özzgürleştik. Mesleğime bağlandım, en sıkı sıkıya sarıldığım yıldı, emek verdim, bağlandım, benim hür fikrimdi.

Ve hayata bir kez daha bağlandım, bana bu kadar özgür olma fırsatını tanıdığı için.
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Eskiyenlere
ÖYKÜ © | Yayın Haziran 2010
Hiyerarşimizin en üst basamağıydı, ihtiyacımız.

Evet, hiyerarşiktik, ve eşit değildi ihtiyaçlarımız; değil başkalarının gereksinimleri ile, kendimizinkiler bile eşit değildi...

Tabakalaşmıştık, katman katmandı içimiz. Belki de bu kaçak katlardandı yaşadıklarımızın artık içimize işlememesi ve katları çıkmamızın suçluluğu. Harçlarını kendimiz kardık da kardık. Biraz su, fazlaca çimento, kardık. Huzursuzluğumuz yıllar geçtikçe arttı, su almamız azaldı, çimentoyu artırdık, katılaştık. Ve kaçak katlarımız ne kadar fazla ise, o kadar yüklendik.

Duvarlarımızı kendimiz ördük. Çivilerimizi kendimiz çaktık. Tablolar astık duvarlarımıza, diye. Kendi yansımamızdı o tablolar. Yakınlarımız, beğendiklerimiz, renklerini, biçimlerini ve hikayelerini en sevdiklerimiz. Kendi duvarlarımızda sadece bizden olanlar vardı. Ben en fazla ekspresyonistleri ve sürrealistleri sevdim, onların tablolarını. İstedim ki, vursunlar düşünmeden fırçalarını içlerinden geldikleri gibi, çarpsın dilediğince, belki de arsızca tuvaline. Ve ben istedim ki, bana anlatmasa da ne olduğunu, darbelerinden ve renginden anlayabileyim nelerle yaşadığını. Bazen sarı olsun hayatı, sarısından tanıyayım hüznünü; kiminde yeşili olsun huzurumuz, gözüme aynalasın yeşilini. Kıskansın rengimizi, bu yeni bahar. İstedim ki, içimden olsun onlar, dostlar evimde görmesin sadece, duvarlarımı renkli ve görkemli göstermesinler kalabalıkları ile, zengin göstermesinler, duvarlarımın çatlaklarını kapatmasınlar. Görkemli çerçevlere sahip olmasınlar, kendi çizdikleri kopyaları olsunlar kendilerinin. Yapraklarını da duvarlarımın çatlaklarından döksünler, en renkli çiçeklerini açsınlar ve zıtlıklarında nihai rezilliklerini de eskiliğin içinde püskürtsünler istedim.

Bu oldu! En canlı çiçekler de gözlerimin önünde açıldı, birbirimizle an azılı kavgaları da diğer tabloları ters çevirerek ettik, ateşlerimizi püskürttük. Renklerimizi birbirimizle karıştırdık, öyle sıcak renklerdi ki karışanlar, tonlara tonlar ekledik. Yaratmanın mutluluğunu kendi çizgilerimizle yaşadık, hazzı tattık.

Evet yarattık.

Emek verdik biz eserimize. Yıllarca, noktalarla katıştık birbirimize. ''İçindekiler'' kısmımızda, hep birbirimizden vardı. Belki de ilk çizgilerimiz birbirine benzerdi de, onun için diğerimizin renk darbelerine ses etmedik.

Kışın yağmurlar ıslattı üzerimizi, kendimizi korumak için az mı didindik? Diğerimiz üzerimizi örttü hemen kollarıyla, en fırtınalı gecelerde. Üşütmedi. Siyahın arasına, kırmızı serpmek, en zor olanıydı.

Yazın en güzel tatillere beraber çıkıldı, tuzlu su hepimizi taktı, güneş hepimizi ısıttı. Gecesinde hırkalar paylaşıldı, içkinin ve sessizlikle mehtabın tadının en güzeli birlikte yaşandı.

En büyük gülüşler, en içten gelen yaşlar beraber paylaşıldı.

Duvarlar örmek yerine, duvarlar yıkıldı..

En güzel gözü çapaklı kahvaltılar, tavla oynamalar, sarhoşluklar, ağlamalar, kahkahalar birbirimiz için ve biririmizle yaşandı.

Hiyerarşi, birbirimize sökmedi, biz birbirimizin en güzel sosyalistleri olduk, çıktık. Zaman zaman kaktüsler gibi olduk, ama yılda en az bir kez güneş aldık.

En iyi günümüzde değil, en kötü günlerimizde birbirimizle olmayı marifet saydık. Yemeğimizi, sigaramızın dumanını paylaştık. Ama paramız olsa da olmasa da hep mutlu kaldık.

Bazen yorulduk, bazen kıırldık, bazen en şiddetli kavgaları birbirimizle yaşadık ama en içten sarılmaları da başkasından görmedik.

İçinde hiç yalan yoktu...

Bugün 23 oldu kat. Çok çiviler var duvarlarımda, örülü olan çok duvarlar var. Ama Onların sarı çizgileri hiç yok. Sarı sınırları çoktan geçtiler. Biz söyledik : ''lütfen sarı çizgiyi geç''

Dün bir kez daha düşündüm. Yeni olan, en mutlu gününde bile yanında yoksa, en kötü gününde yanında olacak mıydı? Hiç sanmıyorum...

En eski en bilen, en anlayan, en tanıyan. Seni konuşman için yormayan, gözüne bakıp anlayan...

Arkandan ''tuhaf bayan'' diye bağırıp, ''deli bu'' diyenlere; kahkahalarla güldüğün, ''evet haklı'' diye İstiklal'i inlettiğin eskiler...

Ve iyi ki eskimişiz...
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Çingene Çocuğum
ŞİİR © | Yayın Haziran 2010
Haykırmak ister insan bazen
Çekip gidesim var, çantamı alııp gideyim diye
Sessizce.
Boş vaatlerle avutur kendini.
Seviyorum bu şehri dersin
Bu şehrin ışıklarını
İnsanlarını
Gecesini
Gündüzünü
Harabelerini
Çingene çocuklarının parlayan gözlerini
Çığlık çığlığa bağıran vapur düdüklerini
Ve
Gece sessizliğinde odanı çınlatan martı seslerini.
Böyle gecelerde vazgeçtim gitmekten herkesten, herşeyden,
Gündüz akıp gitti
Kaptanlar ise hiç tanımadı beni...
Tek tanığım,
Altınboynuz'a serzenen sigara dumanımın grisindeki
Acı çığlıklar oldu.
Korkardım oysa geceyi delip geçen o çığlıklardan çocukluğumda.
Zamanla anladım ki,
Gecenin sesi o kahkahalardı.
''Git, neyi bırakıyorsun ardında?'' ritmik gülüşleri.
Çocukluk korkuma inat,
Gitmem bu şehirden.
Gülün derim, gülün
Tutukluyum ben bu şehre!
Gece karası katar da dumanımı kendine,
Birlikte şakırız biz...

Buğusu bir başka bu şehrin,
Hüznümü de, sevincimi de ifade etmeyi
Onda öğrendim ben.
Tanışmalarımla çınlattım en geniş caddelerini,
Ve ayrılıklarımla tekrar yıktım
Yıkık harebelerini.
Beni aldatmadı hiçbiri.
Tanıdıklarımla her gün tekrar buluşturdu beni, en işleklerim
Benimle güldü
Ve ayrılıklarımı sarmaladı yıkıntılarım,
Harbinin koynuna aldı.
Kim bilir?
Belki de
Gidenlerin de ısınmaya ihtiyacı vardı...

En çok istiklalimi yaşadığım yerini sevdim
Öyle özgürdüm ki,
En şiddetli kavgalarımı da orada ettim,
En güzel birlikte doğuşları da.
Her yenide,
Yeniden doğdum.
Tabelalarana bakmadan,
Hürriyetime koştum
Ezberden.
En güzel sarhoşluklarımı da tattım,
Sabah olmasın istediğim,
Gecelerini de.
Ve bir gece,
Bir kara gözlü çocuğun bakışlarında buldum gidemeyişimi.
Bir parçamı verdim ona,
En kakaolusunu,
Isırışında
Gitme dedi,
Gitme...
Nerede kaldı hürriyetimin caddesi
Dedim.
Sessizce,
Ağzımda kalsın şekerlemenin tadı
Dedi
Ürperten simsiyah kirpiklerinin altından.

Üşüyordu taşın üzerinde
Bildim.
Aldım, sardım koynuma.
Kokusunu içime çektim.
Altınboynuz'a serzenen sigaramın gri dumanıydı kokusu
Işıklarımla yanımda olan,
Ve martılara inat,
Kal diye
Kahkahalar atan...

Unutmayacağım seni
İki yaşındaki
Suratına sümükleri bulaşan
Ama hayatım boyunca o mis kokuyu duyamayacağım
Kara gözlü çingene çocuğum...
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Yağmur
ŞİİR © | Yayın Haziran 2010
Yağmurumdu,
Ellerin.

Sadece damlamadığında bile,
Nemiyle boğulduğum,
Derin iç çekişlerimde,
Yaşamımı
soluyamadığım...

Geleceğini bildiğim,
Zamanını bilmediğim
olduğunu hatırladığım..
Damlaması değil,
Çağlaması yetenim...
Öyle bir bereket ki,
En fazla,
Burnumdan
Ve saç uçlarından
Süzülmesini sevdiğim...

Dinişinde,
Ansızın çekilişiyle
Ürperten,
Soğutan,
Bedenimi toprak kokusuyla saran,
Varlığın yok oluşuna
Mecbur bırakan...
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi

Yazan Uzman
Burçak DEMİRKAN Fotoğraf
Psk.Burçak DEMİRKAN
İstanbul
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi22 kez tavsiye edildi

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarına (Psk.Burçak DEMİRKAN) aittir ve Psk.Burçak DEMİRKAN tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

05:44
Top