TavsiyeEdiyorum.com
TavsiyeEdiyorum.com  
.com
Arama : | Site İçi Arama

Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY'ın Öykü ve Şiirleri
Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY
  1. Adım Su ÖYKÜ | Şubat 2017
  2. Herediya Herediya ÖYKÜ | Şubat 2017
  3. Salkım Söğüt ÖYKÜ | Şubat 2017
  4. Yıllar Yıllar Önceydi ÖYKÜ | Ocak 2015
  5. İstanbul Ritüelleri Anadolu Yakası –kadıköy ÖYKÜ | Eylül 2014
  6. Ebristan-Hikmet Barutçugil ÖYKÜ | Eylül 2014
  7. Moda Yolunda ÖYKÜ | Eylül 2014
  8. Ağabey,abi,abi'm ÖYKÜ | Eylül 2014
  9. Bonzai ŞİİR | Temmuz 2014
  10. Kaçkar Sevdalılarına ÖYKÜ | Temmuz 2014
  11. İstanbulda Cumartesi Ritüeli ÖYKÜ | Temmuz 2014
  12. Sağanak ÖYKÜ | Temmuz 2014
  13. Mermerli Plajına Veda ÖYKÜ | Haziran 2014
  14. Kadınlar Hamamı ŞİİR | Haziran 2014
  15. Kadın Yollarda ŞİİR | Haziran 2014
  16. Eskişehir Yollarında Sevdalar ÖYKÜ | Haziran 2014
  17. Anadolu Kavağı İstanbul ÖYKÜ | Haziran 2014
  18. Orda Bir Köy Var Uzakta ÖYKÜ | Nisan 2014
  19. Zülfinaz ÖYKÜ | Nisan 2014
  20. Değişim-Annem ÖYKÜ | Nisan 2014
  21. Üç Kadın ÖYKÜ | Şubat 2014
  22. O An ŞİİR | Ocak 2013
  23. Kınalı Pamuk Saçlar ŞİİR | Kasım 2012
  24. Yol ÖYKÜ | Ocak 2011
  25. Gemile Koyu ÖYKÜ | Şubat 2010
  26. Boğaz'da 45 Dakika-2000 ÖYKÜ | Kasım 2008
  27. Şerife Teyze ÖYKÜ | Aralık 2007
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google Plus'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
 Yazarla İletişim  


Adım Su
ÖYKÜ © | Yayın Şubat 2017
Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede doğdum. Su hayattır.Yerüstü ve yeraltı, bereketli toprakları olan ülkemde yaşarım.Bir kız cocuğuyum.
Annem ve babamla Ege’de bir köyde hayatımız.Hepimizin babası madende calışır. Vardiyalı çalışırlar onlar. Bekleriz yollarını her vardiye dönüşü. Bazen uyanık, bazen uykuda sıcaklığını hissederiz babamızın. Babamın kazma, kürek tutan güçlü elleri vardır ve diğer amcaların.TAK, TAK,TAK,TAK Ellerini öperim babamın , bembeyaz ellerini. Ben uykudayken saçımı okşayan ellerini. Biliyorum o eller eldiven takmadığında, kömür karasıdır. Sadece eller mi? Yüzü kömür karası. O yüzden ışıldar iki cift göz , yıkanmadan önce. Bazen hüzün vardır o gözlerde. Bazen sevinc vardır , bazen muzurluk ısıltışı. Hele evine geldiğinde huzur vardır o gözlerde.
Alısılşa da madende , yerin altında çalışmaya acaba bir kaza-patlama-yangın olur mu? Korkusu vardır. Babamın ve diğer amcaların.Kelle koltukta ÖLÜM . İS, AŞ.. Karın tokluğuna
Helal para ve alın teridir evlerimize giren.Yetmez para çoğu zaman
Krediler alınır bankalardan, borç olunca daha mecburdur çalışmak
Bereketli topraklarda yaşıyoruz dedim ya. Aslı öyle olmamış, destek olunmayınca üretime, tarıma, toprağa.Tütün para değil, pamuk para değil.Nereye gitsin babamlar köyden başka.Okumadıklarından.Çalışırlar kömür ocaklarında,yerin yedikat dibinde.GÜNIŞIĞI GÖRMEDEN.Doğmuş cocukları ve doğacak çocukları vardır. Onların geleceği. Herşey onlar içindir.
Dedeleri, dayıları, amcaları ve ağabeyleri madenden gecinen kız ve erkek arkadaslarım vardır. Eğer okumazlarsa erkek arkadaşlarımın da kaderi madenci olmaktır. Ben bu sene okula başlayacağım.Köyün okuluna gideceğiz arkadaşlarla. Babam benim icin hayaller kurar. Büyüyüp, meslek sahibi olmamı istiyor.
Annem de isterki kızım, kınalı kuzum yani kızı ben Su , okusun, gelin olsun. Eşi madenci olmasın, kendi gibi olmasın. Eşi ve cocuklarıyla daha korkusuz yasaşın…
Annem sabahları babama, arkadaşlarıyla ocakta yemek için azık hazırlar. Domates, peynir, soğan olmazsa olmaz.Sıcak yemek de olur bazen. Bir parça tavuk,et, kurufasulye.. Konur bir poşete. Sabahları tüm amcaların elinde olur bir azık torbası.. Annemin başında, kenarında oyası ,desenli yazması, ici kıpır kıpır, kocasının işten gelişini bekler her vardiya dönüşü. Bir kardeş istiyorum. Annemle babam akşam yemeğine oturduğumuzda onlara, sıkılıyorum diyorum.Bir kardeşim olsa ne güzel onunla oynardım diyorum. Babam da istiyor ama gecim kaygısı, gelecek kaygısı. Ama ikna ettim galiba, annem de istiyor bir kardesim olsun.Kardeslerini ve sevgilerini hissederken.
Gündüzleri ev işlerini bitiren komşu teyzeler ve annem , evlerde buluştuklarında sohbetler ederler, şakalasırlar, danteller ve oyalar yaparlar bize, çeyizimize. Okuyup büyük insan olduklarımızı hayal ederler. O köyden onlar çıkamasa da, çocukları icin umutları vardır. Dertlenirler zaman zaman.Sıcak bir çay unutturur herşeyi. Sohbet ve çocuk cıvıltıları. Sek sek, ip atlamak, evcilik oyunlarımız arasındadır. Tüm çocuklarla yakantop ve saklambaç oynamayı çok severiz. Arada sırada kavgada ederiz ama barışmak çok uzun sürmez. Ağaçlara tırmanız, derede yüzeriz,kırlarda koşarız, düğünlerde oynarız. Severiz birbirimizi köyümüzde.
Biz çekirdek aileyiz. Bir haberim var size, annem bebek bekliyor. Kardeşim olacak.Erkek olacakmış. Simdiden adını ben koyacağım diye tutturdum. Adı TOPRAK olsun istiyorum. Onu çok seveceğim, ona masallar anlatacağım, umut ve sevgi dolu masallar.Çiçekleri, böcekleri , dağları ve insanları, sevgiyi. Abla oluyorum abla.


Günlerden bir gün. Sokaktayız, hava daha aydınlık.MAYIS AYINDAYIZ 2014 SAAT 15 CİVARI.. Köyde bir telaş baslar, Köyde bazen düğünler birlestirir bizi bazen de acılar. Madende yangın var, mahsur kalmış babalarımız, dedesi, abisi, akrabası olanlar var. Annemin yanına koşuyorum. Daha kücüğüm anlamaz sanıyorlar, biliyorum, babam icerde ve onu bir daha göremeyebiliriz ve diğerlerini.Kardesim daha doğmadı, yoksa babamı hiç tanıyamayacak mı?Korku, bekleyiş, gözyaşları. Annem ağlıyor, ona sımsıkı sarılıyorum. Aradan saatler gecti , saatler birbirini kovalar. Bitmek bilmeyen saatler ve yürek çarpıntısı.
“KADINLAR BEKLESİYOR MADEN OCAĞININ BAŞINDA” Kadınlar bekleşiyor ve cocuklar bekliyor annelerini evlerde ..Köye haber geliyor “babama ulaşılmış,ölmüş”. Ellerini öptüğüm, saçlarımı okşayan sert elli,kalbi yumuşak BABAM..7 YASINDAYIM AMA ÖLÜMÜ ÖĞRENDİM Biliyorum bir daha gelmeyecek . Karnı da açtı , ona yemekler yapmıstım, gelecekti diyor annem. Karnı actı.Gidenin ardından..Bu sene okuyacağım okulun bahçesinde kılındı cenaze namazları babamın ve mesai arkadaşlarının. Yan yana gömüldüler mezarlığa.
Acımızı yasarken bize giysi, oyuncaklar geldi. Bizim ihtiyacımız yok ki onlara.. Aramıza, bize desteğe ağabeyler ablalar geldi. Psikologlarmış ve gönüllüler.. Bazen hiç konusmadan sarıldık. Sadece sarıldık. Birlikte ağladık. Bazen annemlerle konuştular. Yası ve acıyı ve geleceği.. Gruplar halinde resimler yaptık, oyunlar oynadık. Bazımız resimlerde aileyi bir arada çizdik, bazılarımız da baba yoktu resimlerde. Bazılarımızda erkek olan arkadaşlarımız evin erkeği olmuştu. Bazı arkadaşlarımın huyu değisti. Öfkeli, kızgın.”Baba neden öldün?Bizi niye bırakıp gittin diyor?”

Bazı arkadaşlarım çok sessiz. İçine kapandı. Susan susan ama bir oyunda içini döken arkadaslarım.Madenci Seti oyununda madenci olup kurtardılar madenciyi.Döktüler içlerindekini dısarıya. Altını ıslatan,tırnak yiyen arkadaşlar.Fotograflar çekti bazı arkadaşlar atölye kuran abiyle.Ellerinde hayattan kareler.
Anneler sakin görünmeye çalışıyorlar ama çocuklardan çıkarıyorlar acılarını, öfkelerini. Bi başına kaldılar. Geçim sıkıntısı, çocuklar, kolay olmayacak bir de yürek yarası, bir yastığa başkoyulan esin yokluğu..Halbuki ağlasalar,babalarımızı özlediklerini bize söyleseler,biz daha anlayacağız ölümü. Çekirdek aile olamayacağız. Çoğumuz büyüklerin evine sığınacağız. Paylaşacağız sofrayı.
Kader diyen var. Bu nasıl kader olur? Neden ülkemizde maden ölümleri var. Dünyada da madenden geçim sağlanıyormuş derdi babam.Anlatırdı. Maaşlar iyiymis. Cocuklarını rahatça okutabilirlermiş.Ölümler oralarda çok azmış.Çin de bile.Çünkü tedbirler alınırmış.Hava odaları varmış, İs tedbirleri varmış, maskeler bilem farklıymış.İş bitince madende bekletilmezmiş,çıkılırmış. Yapılan iş beğenilmediğinde tekrar tekrar yaptırılıp, mesaisi kesilmezmiş işçinin . Rapor aldığında da anlayışsız olmazmış patronlar.İşçi bir eksiği görüp söylediğinde baskı olmazmış. Susturulmazmış.. Korkutulmazmış. Onun dediği önemsenirmiş. Hemen tedbir alınırmış. Denetlemeye gelen amcalar hani babamdan çok çok maaş kazanan amcalar ve evine –çocuğuna o parayla bakan amcalar sadece ilk katlara bakarlarmış. Yerin yedi kat dibine inmezlermiş.Zaten önceden bilinirmiş denetlemeye gelecekleri. Onların denetledikleri iş sahipleri de sıcak yuvalarında, devletimizin zarar ettiği maden ocaklarında düşük maaliyetlerle işçi sırtından kazanır ve kazandırırmış. Sendikacılar da susarlarmış parayla.


İyi , dürüst çalışan, insana-çalışana değer veren firmalar da varmış artık. Ama sayıları azmış daha. Masal gibi dinlerken babamı uykum gelirdi ve huzurla uyurdum.Babama birşey olmaz derdim. Acı haberler ilk değildi benim bereketli topraklarımda. 1941..Armutçuk,Amasya,Kozlu,Amasra,Sorgun,Ermenek,Küre,
Dursunbey,Odaköy,Karadon,Kesan,Kücükdoğanca,Soma??
Türküler yakıldı yıllarca “Madenciye Ağıt” “kara elmas tabut olmus,gerekirse ölüm derler”“Açık yoksulluk var diye ,Bu kadar da ucuz ölünmezki”“Yanar bedenler” “Yitip giden umutlar” “Oy gülüm oy Oy gülüm Oy. “Yetim kalır,oğlu kızı”
Aylar geciyor. Kendi gücümüze ihtiyacımız var. Bu sadece bizim acımız değil. Toplumun acısı. Kayıp acısını yoğun yasıyoruz. Daha güçlü ve yeterli değiliz. Değersiz ve ezilmiş hissediyor büyükler. Çaresizlik var.Öfke var.Hakkını aradığında yıllar önce Yeni Çeltekde işçiler, tutuklanan ilk maden işçileri olarak tarihe geçerler dünyada.. “Birgün gelir,Kazma kürek yürüyeceklerse yeryüzüne ,Değişecek yazgıları ,Hey gülüm hey”..Geride kalanlar Adalet istiyorlar. Güvenmek istiyorlar devlete ve işverenlere. Biliyorlar ki yine çalışacak kalan, kurtulan erkekler tekrar madende Borçlar var. Kız, oğlan evlenecek.
Ölümden kurtulan babamın arkadaşı diyorki
“BEN ÖLÜYÜM ZATEN İNSAN KAÇ KERE ÖLÜR”Kİ
ADIM SU,Annem SOLUDUĞUM HAVAM,BabamKOR ATEŞİM YÜREĞİMDE 5 AY GECTİ.Kardeşim doğdu. Adını TOPRAK koydum.
Her gece yatağımda usul usul ağlarım, güzel kızım, canım kızım diyen babamın yastık altındaki fotografına bakarken anneme hissetirmeden...Biliyorum anneler çökerse çocuklarda çöker Ege dağlarının ateşinde.
 
     3 Beğeni    
Şiir-Öykü Listesi
Herediya Herediya
ÖYKÜ © | Yayın Şubat 2017
Uzun bir otobüs yolculuğu boyunca pencere kenarından dısarıyı seyrederek giden bir kadın. Uzun, bukle bukle saçları, kuzguni renginde. Üzerinde yeşil uzun keten elbise. Gerdanını açıkta bırakan geniş yakasının kenarlarına renkli ipliklerle kırçiçekleri işlenmiş, varacağımız coğrafyanın çiçekleri gibi. Bileğinde yöre kadınlarının tülbentlerindeki gibi zarif yuvarlak ve renkli boncuklar. Kulağındaki küpe, büklümlü gümüşten ucunda tek yeşil taş. Engebeli doğa gibi.Sol elinde Fadima ananın yüzüğü. Şifa ve bereket temsilcisi. Düzgün bawo gibi.
Gözlerindeki ışıltıyı zaman zaman dalgınlığa bırakıyor.Bakıyor yol boyunca gördüğü yeşilliklere, dağlara,topraklara, sarı, mor kırçiçeklerine. Hüzün kaplıyor sanki varacağamız yere doğru. Çalıyor hafif kısık sesteki yörenin türküleri. Bir yanık aşk ezgisi söyleniyor erkek sesinden.Kendine küsen kadına,sevdiğine söyler.Herediya herediya
Erzingan değil ki gidip getireyim
İstanbul değil ki gidip göreyim
Almanya çok uzak
Almanya çok uzak



Yüreğinde biryere dokunur zazaca ezgi. Bir damla gözyaşı süzülür yanaklarından.Gerisini içine akıtmıştır sanki.
Gün ağarmaya başlıyor. Sabaha karşı herkes derin uykuda. O uyanık. Yavaş yavaş gün doğmaya başlıyor, ışık hüzmeleri ağaçlarda ve onun yüzünde. Bir canlılık geliyor sanki. Hüzünlü türküler neşeli ezgilere bıraktı. Dilbera Dersime, halaylar..Yavaş yavaş uyanmaya başladı herkes.
Sarp kayalardan, griliklerden oraya varılır. Kekik,reyhan kokulu dağlar. 1938 Dersim .. Munzur, 33 Kurşun, Nevala Kasaba ,Harçik ırmağı beş yüz metre aşağısına kıpkırmızı akar. Yalnız bir kadın kendini suya atıp, Harçik ırmağını geçer. Sadece Mazgirt tarafına giden bir gelin kurtulur.." Türkler, Kürtler, Zazalar, Aleviler, Ermeniler, Türkmenler.. Sürgüne gönderilen ailelerden zorla alınan Dersimin kızlarından güzel ve sağlıklı olan seçilip subaylara evlatlık verilir.Türkleştirme adına batıya gönderilirler.Dersimin kayıp kızları olarak tarihe geçerler. Diğerleri KARA VAGON da sürgün yolculuğuna çıkartılır. Sürgünde hayatta kalanlar dağılmışlar ülke coğrafyasının bir yerlerine. Zorla sünnet edilen, dini değiştirilen Dersimli Ermeniler halen tanıklar arasındadır.Süngüyle karnından darbe alan bir kadın hamiledir.Kızı doğar o ölürken ve topuğunda taşır o süngü izini hala hayatta.Şahit olan bir asker sonra bir hamal “Ben Dersim savaşında askerdim o kadar Kürt öldürülüyordu ki bende kendi halkımı öldürmemek için elime kurşun sıktım'' der eşyalarını taşırken genç öğrencinin .Kopan sağ elin parmaklarıdır.Genç öper başına koyar o eli..
Geçmişle yüzleşmelidir.
Dersimliler Yıllarca beklemişler götürülenleri. Beklemişler,beklemişler.Ağıtlar yakmışlar.Kalanlar kan kırmızı olan nehirlerinden umudu yeşertmişler.
BARIŞIN geldiği bir dönem. Merak edilen coğrafya ve insana yapılan yolculuk. Yokluk,yoksulluk ve kanlı topraklardan geçenler .Özgürce ve insanca yaşamak istemişler.Dersimde..Dersim dört dağ içinde
Dersim, dört dağ içindeGülü, bardağ içinde
• Dersimi hak saklasın,
• Bir gülüm, var içinde.
• Ne oldu ağama ne oldu
• Sarardı benzin soldu
• Ağam burdan gidelim
• Bu yerler viran oldu


Yıllarca önce burada başlamıştır kavuşulamayan aşk öyküsü.İnsana ve doğaya duyulan aşk. Gönül sevdalanmış yamaçlara.Gurbetlik ve hasretlik öyküsü.Uzun boylu, esmer, beyaz saçlı adam. Gözünde gözlük. Dingin ve huzurlu bir ifade var yüzünde.

İnsan psikolojisinden anlıyor olması bir başka yapmıştır onu. 20 yıl aradan sonra memleketindedir. Sürgün olmak vatanından uzakta ve sevdiklerinden. Nasıl hisseder diye düşünürdü kadın.Geride bıraktıklarının özlemine nasıl dayandı adam.Geridekiler neler hissetti acaba onu özlerken ve kavuştuklarında. Uzakta hayatını teröre karıştırmadan meslek sahibi olarak yaşaması tek tesellileri.
Orada , aynı evde tesadüf karşılaştılar. Sıcak aile ortamı, kahvaltılar, sohbetler.. Merak edilen ilde gezme planları yapıldı. Fotograf makinası kadında.Adam elinde küçük bir defter. Tepeden yükseğe doğru çıkılır. Yaşlı bir teyzenin yanına varılır. O tepede babananne-nene vardır. Beyaz , boncuklu tülbentinin altından kınalı saçlar görünür. Yüzü esmer, kırışıklıklar içinde . Elleri yılların izlerini taşıyan eller, renkli taşlı yüzüklerle süslü parmaklar. Adam ona eskileri sorar. Yazar, yazar. 90 yaşında maniler söyler onlara. Çaylar yudumlanır. Kadın hayran hayran bakar adama. Onlar konuşurken kendi dillerinde. Küçük sarı saçlı bir kız çocuğu vardır. Tepede , adı Rojda.Güneşin doğuşudur adının anlamı. Güneş batmaya başlar .Sarı ışıklar sarar kadını, aşağıda sıra sıra evler. Uzakta Munzur çayı görülür. Üzerinde köprüsüyle.Yanından geçip gidilen çay. Aşağıya inildiğinde şehirdeki fotografçıdan hatıra alınır yörenin bahardaki görüntüleri ve karlı fotoğrafları. Kar unutturur mu acaba geçmişi, siler mi acaba kırmızları olan nehirlerdeki acıları..
Birlikte planlar yapılır. Gün ortasında Munzur çayına gidilir. Yaz aylarından biri. Hava sıcak.Suda yüzülür, koyup götürecek gibi olan sularda dertler de sıkıntılar da atılır. Çocuklar gibi eğlenilir. Dağlar sarar etraflarını. Geçit vermez dağlar.
Ertesi gün Ovacığa-gözelere gidilir. Piknik yapılır. Sohbetler edilir. Adam kendi dünyasında.Adama telefon gelir uzaklardan. Bekleyeni vardır. Hayat arkadaşı. Planları vardır evlilik için.Uzakta.
Kadın adama hayran, suya hayran,toprağa hayran,insanlara hayran .Sıcak ve canayakın insanlara.Kadın yeşillikleri, geçilen geçitleri, yükselen dağları seyreder, seyreder.
Bir efsanedir oralarda Düzgün Bawo.Hani şu babasına ismini söyledi diye dağlara çıkan, çıkarken yollarda ayak izi olan, yaşadığı mağarada su çıkan efsane, kutsal insan. Dürüstlüğün temsili sayılmış, şifalar bulmuş insanlar yıllarca.
Ziyaret yerine giderken kadın minübüsde. Kalabalıklar. Kıvrıla, kıvrıla çıkılan dağ yolu. Sarı toprak. Uzakta yeşiller arasında köyler. Tepeye varıldığında kalabalık, kurban kesenler ve herköyde görebildiğiniz oraların geleceği kızlı, erkekli çocuklar.Sürgüne gönderilenlerin siyah beyaz fotograflarındakinden farklı, bakımlı,renkli giysiler içinde Çocuklar bunlar.
Kadın ve adam sohbete başlarlar köylerden gelen çocuklarla. Okula giden çocuklar kışın ailelerden ayrı, bölge okulundadırlar. Kadın ister onlardan birer anı. İster onlardan resimler. Çizerler dağlarını,nehirlerini,evlerini, okullarını, arkadaşlarını , çiçeği, böceği,nehirdeki balıkları.Onlar o coğrafyanın çocukları.Ülkemin çocuklarına hem çok yakın hem çok uzakta yaşarlar dünyalarında.Adları Sibel,Eda,Ufuk,Salime,Birgül,Serkan,Şahin,Sebahat,Gülistan,Leyla,Gülseren...
Birlikte fotograf çekinirler. Tek tek fotograf makinasını incelerler, kareler çekerler amatörce ve heyecanla..Kadın mutludur. Adam mutludur. Kadın hayran çocuklara, kadın düşünür Düzgün babayı.Dürüstlüğün timsalini, dertlere deva efsaneyi. Seyreder ve hisseder doğayı. Daha çok insan görmeli buraları. Adam hayran hayran bakar kadına. Okumuş, aydın bir Türkiyeli kız. Gurur duyar onunla ve onun gibilerle.
Memlekete hasret adam , daha sonra yine gelecektir buralara. Kadın ondan önce yola koyulucak Erzingana doğru. Uğurlanır dost ellerle. Kadın uzun dar , ıssız yollardan, evlerin olmadığı yollardan geçer, gider gider.Minübüsteki sıcak, samimi insanlarla. Geçmişlerinde ne acılar vardır .Yüzlerine ve yüreklerine iz bırakmış. Işınlanmış gibi hisseder kadın oralara. Geride dağlar. Yanık bir ezgi çalar dönüş yolunda. Munzur, karşılıksız bir duygu. Sevmek için karşılık gerekir mi? der kadın. Koşulsuz ve karşılıksız da sevilir.
İstanbula vardığında bir başkadır soluduğu hava, kalbi. Türküleri dinler ,zazaca. Anlamasa da hisseder yüreğinde ezgileri. Hisseder o toprakları ve kalp çarpıntısını. İçine kapanır, acısa da içinde bir yerler, yemeden içmeden kesilse de bir süre.. Elgajiye türküsündeki gibi,
Çıkınımda sevgi vardı bir de hasretlik eklendi
• Viran eller viran eller
• Gülüm benim gülüm benim Viran eller
Hayatta bir şans vermek ister kadın kendine. Acaba?Düşer yollara. Kadın gider Almanyaya. Alman arkadaşı ona bir davetiye gönderir. Petradan Adamı arar ve trenle yola çıkar.
Küçük, kitaplarla dolu evindedir onun.Kadının öğrenci kuzeni de katılır onlara. Tanışırlar. Bir albüm hediye eder kadın adama Munzur fotoğraflarından oluşan ve birlikte geçen bir haftanının anılarından sevdiklerinin fotoğrafları. Adam şiirler yazmıştır, kendi dilinde. Okur kitabından şiirler ONLARA. BİR CAFEDE Birlikte Munzuru anlatırlar ve ülke topraklarının güzelliğini fotograf gösterisiyle..Gezerler işyerini,kasabayı. Adam,İnsanlardan uzak, evlerine kapanmış, ruhsal sıkıntılı birçok insan vardır der bu evlerde hastalarından yola çıkarak. Alman hayat arkadaşı misafirini ağırlar. Dost sıcaklığında gezdirir kadını sonbaharında Almanyanın. Sarı, kırmızı,yeşil yaprakların bastıklarında çıkan hışırtı sesinde, kalede ve nehir kenarında. Kahve yudumlarlar birlikte ve sohbet. Adam uğurlarken kadını mis gibi kokan kahve dükkanından bir kahve makinası hediye eder. Kadın döner İstanbula . Anlamıştır artık birbirlerine bir söz etmeselerde . Mutluluklarını ister onların. İçerken kahvesini, tutar dumanında adamın yüzü ve hüzün kaplar yüreğini. Boğazda 45 dak kalır.
Kadının ağzından o anlar…
Zorunluluklar,koşuşturmalar sürerken,gelgitlerle dolu insan ilişkilerimin arasında ben kendim için ne yapmak istiyorum? dediğimde İSTİNYE iskelesindeki İSKELE çay bahçesindeydim.
Saat 16.15
Kasım 18
Deniz kenarı...
Yuvarlak masam ve önümde bahçe duvarına monte edilmiş bir lamba.İki yakayı birleştiren ikinci köprü karşımda.Üzerinde arabalar. Solunda Mihrabad korusu, sağında Rumelihisarüstü. Henüz Yokolmamış ağaçlar...
Garsondan önce bir çay istiyorum.Cam bardakta çayım geliyor.Gökyüzünde salına salına uçan kuşlar gözüme çarpıyor.Gri lekeler halinde. Aklımda Şamil ve Almanya'da tanıdığım dostlar: Hasan,Soner,Metin,Güven,Cumali,Elif,Ulrike,Petra...
Şamil, kendim için ve senin için tüm manzarayı belleğime işliyorum.Elimde fotograf makinam yok,fırçam yok.Önümde ise eşsiz bir fotograf,bir tablo var.Ben o tablonun hem içinde hem de dışındayım.Gökyüzünde beyaz bir kuyruk,küçük bir ışık uzanıyor.Yeşilköy'e giden bir uçak.İçinde sizlerin olduğunu ve birazdan burada buluşacağımızı hayal ediyorum.
Hasan,Soner,Metin,Güven,Cumali,Elif,Ulrike,Petra...
Sis bastırıyor.Sahil boyunca arabalar farlarını yakarak geçiyor.Sokak lambasının yanan ışığının aksi boğaz sularında.Aksin içinde süzülen balıkçı teknesini görüyorum. Solumdan,sağımdan,köprünün altından tekneler geçiyor;birer,ikişer.Bir tarafta büyük bir sakinlik,ahenk hakim. Bir tarafta yerinde duramayan deniz dalgaları, ışıltıları,yosun kokusu.
Dinginliğin içinde,sağa sola yalpalayan bir sonbahar yaprağı.Biz miyiz acaba?

Aklıma okuduğum bir yazı geliyor."Denizsiz sehir kanaatkardır. Deniz tuhaf şeydir.Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara.Bu yüzden, Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir.Bu yüzden insanlar kırıp dökmeye cesaret edemez kolay kolay."
Gürültüden, kavgalardan uzak bir İstanbul köşesi,sisli İstanbul akşamı.Tepelerde dantel gibi ağaç silüetleri.Bir dost sesi duymak istedim.Aynı şehirde ve denizden uzakta ve sizler.

Yüreğimde dostum Turgut.Denizi ne çok severdi.Ve hayatı, YENİKÖY'ü.
"Hala gülüyorsak böyle içten,Yaşamak isteğimizdendir böyle derinden" demişti.
Ezan sesi geliyor kulağıma.Dilimde onun dizeleri.,
"Ve nalınlar, bir cami avlusunda,
Belki bir hikayenin sonunda.
Belki yeni başlangıçlarda.."

Yüzüm denize dönük...Deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan,denize kalır,kendine...
Orta şekerli kahvem gelmişti.Senin için içiyorum Şamil...
Masamın önündeki küçük lamba yandığında: sahil boyundaki sokak lambalarının, yalıların ışıkları ve sudaki akislerini seyrettim.
Ayrılık vakti gelmişti.Önümden bir adam geçti. Elindeki iplerde sarı,kırmızı,mavi,yeşil, rengarenk büyüklü-küçüklü balonlar gökyüzüne çekti beni.Çocuklar ve çocukluğumuz geldi aklıma.Yaşayabildiklerimiz, senin dediğin gibi Şamil,yaşayamadıklarımız.Şansımız veya şansızlığımız.Eşit başlamamıştık veya öyle sanıyorduk.Yaşatacağımız içimizdeki çocuk ve umut...

Yanımda gayrimüslim yaşlı çift " sizde mi şiş'liye"...
İstanbul..
Saat 17.00
45 dakika
Yıl 2000

Kadın için yazgı devam ediyor. Düzgün baba bilirdi hızır orucunda rüyasında gördüğü ona su veren adamı.Muradı çıkacaktı karşısına kadının aylar sonra. Adam evlenecekti Almanyadaki Alman hayat arkadaşıyla ..Kadın evlenecekti İstanbulda .Doğacaktı çocukları adamın ve kadının.
Munzur,doğa ve Düzgün baba çağırmıştır sanki kadını oraya tekrar yola çıktığında..Yanında Muradı ve adını Barış koydukları üzüm gözlü oğluyla ..
 
     3 Beğeni    
Şiir-Öykü Listesi
Salkım Söğüt
ÖYKÜ © | Yayın Şubat 2017
Sıcak bir yaz günü. Vücudumuz yapış yapış. Akdeniz’in nemli havası, nefes almak zorlaşıyor. Toros dağları sakin, heybetli, devinimiyle, inci gibi Konyaaltı sahilinin yanında uzanıyor.Uzaklarda Çıralı, Olimpos.Tanrıların yeri.
İlkbaharda dağlardayken; içime çektiğim havayı, kekik kokularını, çamları hafızamda canlandırıyorum. Bedenimin ve ruhumun enerjiye, güce ihtiyacı var. Çocukluğumun geçtiği bu şehirde Antalya’da, şimdi oğlum ve eşim yaşıyoruz. Üniversitede okuduğum Ankara’dan sonra yerleştiğim geride bıraktığım gönlümün ve gençliğim şehri İstanbul hala kalbimde. Antalya’da oğlumu ailemle büyütür, eşime destek olabilirim diye buradayız. İstanbullu biri “oradan uzakta zor yaşar” diye düşünürüm hep. Ancak eşim çok istedi Antalya’da olmayı, oğlumuz için.
Eve doğru yürüyorum. Kapıyı açtığımda eşim masanın başında. Önünde sabahtan beri birikmiş sigara dolu kültablası.Etrafa yayılmış küller. Şişeler sıralanmış. Gözler kıpkırmızı. Kafasını kaldırdığında beni farkeder gibi oldu. “Artık yeter dediğimde”, beni duymuyordu sanki. Uzun süredir ilaçlarını içmiyor, kısır döngü halinde hastalığıyla boğuşuyor, içkiyi artırıyordu.
Fotograf sergisinde tanışmayla başlayan , gazete ve sanat dergilerine konu olan aşk evliliğimiz 10 yılını doldurmuştu. Oğlumuz 5 yaşına gelmişti. Anneanne ve dede sevgisiyle. Canı kadar onu seven teyzesiyle. Bana kreşten geldiğinde “Anne, babam yine çakır keyif mi ?” diye sorduğunda içim cız ederdi. Kendi kendine konuşup, sızan babayı görmek onu üzerdi.
“Onu yalnız bırakmayalım anne. Ben onu çok seviyorum anne”derdi.Onun yanında uyumak isterdi.Yalnız hissetmesin diye.
Ertesi günü beni ve oğlumuzu bir başka adam beklerdi.
“Canım, yavrum, aşkım ben kötü bir insan değilim” diyen. Özür dilerdi önceki gün için. Babamız “bir var dı bir yoktu”.
İnce, hassas duyarlı, karıncayı incitmeyen, bir de beynine söz geçiremeyen, duygularını kontrol edemeyen, kendi dünyasında anlamsız söyler söyleyen, gerçeklikten kopan , mutsuz bazen aşırı sevinçli, bazen mutlu bir baba.
Oğlumla ben, 3.5 yaşından beri “ Ebru sanatı” ile ruhumuza şifa buluyoruz. Kitrenin iyileştirici gücü ve suya yapılan resim bize iyi geliyor.
Oğlum anneannesinin yanında .Babasının bu geceki halini görmedi. Masa başında, sızmış ve kopmuş.
Kendine bir zarar verir endişesiyle,içim rahat değil. Hastane yatırma süreçleri ülkemizde hiç de kolay olmuyor. Hasta isteği çok önemli. Ancak “ Duygu durum bozukluğu-bipolar” hastalığında içgörü kaybı olunca bu süreç sağlıklı olamıyor. Hasta yakını olarak yatışı içine sindirme süreci sancılı. Bu kararsızlık hastaya da zarar vermeye başlıyor.
Ben ve oğlum , babamızı çok seviyoruz. Bizim için çok değerli. Yuvamızda sağlık ve huzuru özledik.
Güçlü olmaya çalışıp telefona sarılıyorum. Herşey yolunda ve su gibi gitsin diye dua ediyorum
112 arıyorum. Mesleğimi söylüyorum. Özel durumumuzu anlatıyorum.Sesim titriyor. Karşıtaraftaki ses , doktora bağlıyor. Anlayışlı biri. Derdimi anlıyor. Adresi zor veriyorum. Gözlerim doluyor. Destek olarak polis arabasıyla, ambulans geliyor. Sakin, soğukkanlılar. Yalnız olmadığım için seviniyorum. Bilseler de yaşayan daha iyi bilir ya, her geldiklerinde bir aileye, bir insana nasıl hayat veriyorlar. Sihirli bir değnek gibi. Acı acı çalan siren sesi , rastgele duyduğmuzda nasıl içimizi acıtır. Dua ederiz içindekine. Bizim için de bir umut, kurtuluş. Balkonlardan merakla bakan komşular. Ambulansdaki sağlık elemanları, doktor, ATT ler. Gencecik , pırıl pırıl insanlar. Apartmanın 3. katına, komşumla çıkıyorlar. Eşimin bana düşmanlık beslememesi için yanlarında değilim.Onlara zorluk çıkarmadan aşağıya iniyor. Ben de saklandığım diğer binanın bahçe duvarının arkasından onu izliyorum. Oradaki komşu genç adam bana bakıyor, anlam veremiyor. Can dost, komşu amca arabasıyla beni hastaneye götürüyor. Hala “insanlık var” diye seviniyorum. Çoğu zaman ne yazıkki akrabalarınız değilde, kan bağı olmayanlar halden anlıyor. Kendileri de yaşamışlarsa sıkıntılar. Yakınlarınızın yüreği kaldıramıyor bu süreci. Bana ve oğluma üzüldüklerinden.
Hastaneye vardığımızda acilden içeri giriyoruz. Beni de içeri aldılar.Hasta kayıda kayıt yaptırdım. Acilde açık servisde perdeler arkasındaki her yatakta bir hasta.Yanlarında yakınları. Ortadaki büyük deskin arkasında, bilgisayarlar. Telefonlar sürekli çalışıyor. Acil planlamalar yapılıyor. Servislerle diyaloğa geçiliyor. Personel yönlendiriliyor.Radyografi çekimleri için. Sinema filmlerindeki gibi çalışan bir yer orası. Deneyimli bir ekip var. Babamın hastalığından sık sık gittiğimizden biliyorum. Hasta yakınları anlayışlı ve sakinse , oradakiler bir başka motive oluyorlar. Yakınlar, bazen ağlamaklı, bazen kızgın, öfkeli, sabırsız. O zamanlar da hastayı düşünüyorlar.Krizi iyi yöneterek.
Hayranlıkla oradaki ekibe bakarken biz arka taraftaki müşahade odasına alınıyoruz.Tek yatak var. Asistana “uzun süredir ilaçları almadığını” söylüyorum. İğneyi yaptırıyor. Ben yanındaki sandalyede eşimin elini tutuyorum.İlk hikayeyi benden alan asistan, doktor ile görüşmeye gidiyor. Doktor diğer bölümde, hasta başında,asistanlarla..
Eşim beni farketti. Gülümsüyor. İğnesi yapıldıktan sonra tuvalete gitmek için koluna giriyorum.Dualar ediyorum, yatış kararı çıksın. Onun ruhunun acısını yaşamasam da anlayabiliyorum. 18 yaşında ortaya çıkan bu hastalık, yıllardır onunla. Benim ve oğlumun sevgisi ailemize yetmiyor. “Kimyasal sorun, ilaç şart diyorum” ama içgörü gittiğinde herşey başa sarıyor.
Asistan yanımıza yaklaşıyor. Servisde yatak yok , başka şehire göndereceğiz diyor. Ben üzgün, kırgın,yalnız,çaresiz. Çalışıyorum, izin alamam , eşimin hiçbir yakını sahip çıkmıyor. Anne , babası hayatta değil. Ablası ve yakınları “başlarına kalır diye” arayıp sormuyor.”Lütfen , biz bekleriz , Oğlum küçük, maddi olarak başa çıkamam diyorum.” “Bekleyin” diyorlar. Eşim uyumaya başladı. Kapıda birçok acile gelen hasta yakınlarına laf anlatmaya çalışan güvenlik görevlilerinden izin alıp, bir kahve için çıkıyorum. Hastane bahçesindeki kafede kahvemi yudumluyorum. Nöbetçi doktor ve sağlık personeliyle. Etrafta hasta yakınları, sigara içenler. Nem hala yüksek.Gece yarısı , ağaçlarda bir kıpırtı yok. 10 dakika içinde geri dönüyorum. Yatış olursa diye evden eşyalarını aldırmıştım. Eksikleri komşum marketten alıyor. Odaya gittiğimde eşim hala uyuyordu. Ben sabırsızlıkla gelecek cevabı bekliyorum.Müdürüme geceden haber verdim durumu. Oğlum, anneannede.Telefon açıyorum, “Biz iyiyiz, seni çok seviyoruz, babanı merak etme diyorum” İçimde fırtınalar. Biliyorum her fırtınanın arkasından bir dinginlik olacak. Umutsuz yaşanmıyor. “Eğer gece yanında kalacaksanız , sabah yer boşalıyor dendi”. Çok mutluyum, rahatladım. “Çok şükür diyorum.” Ambulans bizi gece yatılı psikiyatri servisine doğru götürüyor. Binaya girmeden, havadaki nemin azaldığını bedenimde hissediyorum. Bahçedeki salkım söğüt ağacı dikkatimi çekiyor.Yaprakları huşuyla salınıyor. Hemşire kayıt yapıp, beyaz odaya bizi alıyor. Sessiz ve sakin bir servis gecesi.Odalar kapalı. Soğuk odada tek battaniyeye sarılıyoruz. Birlikte yatıyoruz.Ben hasta yakını olarak daha yorgun hissediyorum,ondan önce sızıyorum.Huzurlu bir uykuyla. Herkesin uğramak istemediği acil kapısı , bana ve aileme umut vermişti.Öğlene doğru onu emanet edip, odasına yerleştirip huzurla çıkıyorum.
Akdenizin sıcağı yüzümü ve bedenimi ısıtıyor.Acilde herşey yolunda gidip, insani davranıldığı için şükrediyorum. Biliyorum ki biz ordan gece çıksaydık , kendi isteğiyle tekrar hastaneye gelemeyecektik.
1,5 ay süresince öğlen ziyaretler yaptık, baba toparladıkça son zamanlarda salkım söğüt ağacının altında bahçede oğlumla babası kısa kısa görüşmeler yaptı, öptü, kokladılar birbirlerini . Bir gün ağacın altında oğlumun kulağındaki mp3 de Emre Aydın “soğuk geceler” çalıyordu.
“Durdu zamanım bir şey diyemedim,
Gitmek istedin ve gittin.
Aynı gökyüzünde, ayrıydı güneşin,
Söyle bari, iyi misin?
Burası soğuk, soğuk odalar,
Yoksun neye yarar örtünsem kat kat yorganlar.
Soğuk, soğuk olanlar,
Vurdum dibe kadar halimden yalnız uyuyanlar anlar.”

Deniz ve Toroslar doğal ilacımız, soğuk odalar geride kaldı. Salkım söğüt bizi sarıp sarmaladı rüzgarda dans eden yapraklarıyla.
 
     3 Beğeni    
Şiir-Öykü Listesi
Yıllar Yıllar Önceydi
ÖYKÜ © | Yayın Ocak 2015
Yıllar yıllar önceydi.
Adam elinde demli çay bardağını yudumlarken, gözlerindeki ışıltıyla anlatıyordu karşındaki kadına. Kadın can kulağıyla dinliyor.İçinden hasretle andığı babasının yerine koyuyor onu. Kirli sakal, kırışıklıklarla dolu yüzde olduğundan daha yaşlı görünüyor.
Sohbet koyulaşmaya başlıyor. Emekli olduğu işine girişini bugün yaşıyormuş gibi anlatıyor. Açık hava, kış rüzgarı masanın etrafında. Kars’da başlayan hayatın İstanbul ve Ankara dönüm noktaları. Soğuk, sıcak sohbet ve çayla karşılıklı ısıtarak sürüyor.
Akrabasının yanında,işe girdiği Ankarada bir hükümet işine başvurudan haberi oluyor. Ya kısmet. Umut, başvurusunu yapıyor. Hanımı ve 6 çocuğu köyde. Haber mektupla gelecekmiş. İstanbul’a çalışmaya gidiyor. Bir gün koşarak, elinde bir zarfla müjdemi isterim amca diyen bir kız çocuğu sesi. Adam heyecanlanıyor. Memurluğa kabul yazısıydı. Torpili de yoktu. Hemen hazırlıklara başladı. Sağlık raporu gerekiyordu. Gece yarısı yengesinin kapısına dayanır. Sağlık raporunu İstanbulda alacağını bile unutmuştu. Ankarada hastanede işini halleder. Ona İstanbul da bir müzede odacılık görevi verilmiştir. Takım elbisesi, saygın insanlarla başlar göreve. Tarihi İstanbulda , tarihi koruyan yerde. Çocukları getirmek kalmıştı köyden. Kara trenle çıkarlar yola. İstanbulda akrabalara sığınılır. Bir arsa satın alır, taksitle. 2 göz oda için. Komşulardan elektrik veren de vardır, kapılarını kapayan da. Ev büyütülür, çoluk çocuk yaşarlar birlikte.Yeni yuvalarında.
Emekli olur, duramaz boş. Arkasından onu ve çalışkanlığını anar arkadaşları. Başlar ufak ufak koşturmalara, İstanbul yollarında , tarihin içinde , torunları ve onların dedelerinden beklediği şekerlerle ..Bir evlat toprağa verir, yollar unutturamasa da acısını, güler yine gözleri ve Anadolu sıcaklığı, insanlığı yüreğinde.
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
İstanbul Ritüelleri Anadolu Yakası –kadıköy
ÖYKÜ © | Yayın Eylül 2014
İSTANBUL RİTÜELLERİ
ANADOLU YAKASI –KADIKÖY


Bu Cumartesi sabah her zamankinden erken uyandım.Yağmur sesi ve havanın temizliğini odamın açtığım penceresinden içime sindirdim. Yatak keyfini seviyorum 40 ımdan sonra. Oğlumla edindiğim alıskanlık. Muratın da saygı duyduğu.O erkencidir Nazan gibi .

Bonzaiden size yazdığım sevgili genç hastanede. Kurtuldu ve tedavi sürecinde .Onu ziyarete gidiyorum. Anneye moral olsun diye. Semsiyem yok. Biraz ıslanmak hosuma gidiyor. Ağaçları bol -kır bahçeli hastanedeyim. Beyaz tenli, güzel yüzlü, içi yüzüne yansımıs kadın beni karsılıyor. Birkaç önerim oluyor. Umarım sonra daha çok faydam olacak onlara.

Yolum Kadıköy-söğütlüçesme caddesinde. Gelinlikçiler arasında..Çok güzel modellerler çıkmıs arkadaslar. Haberiniz ola. Daha bir saat var. Yağmur az da olsa devam ediyor. Sokak kesfetmeyi her zaman cok sevmisimdir. Eski Salı pazarının etrafı olan bölgedeyim. Kendime güzel silebezi bir elbise alıyorum.Yesil, rahat, uzun ve dantelli ..Export fazlası ürünleri uygun fiata bulabilirsiniz. Güleryüzlü ve isini bilen bir satıcı ile daha sık görüseceğimi düsünüyorum. Oradan ayrılırken , ıslanmıs saçlarımla yağmura aldırıs etmeden kücük esnafları seyrederek yürürken Kusdili caddesinde Karadut sokak da Kekik Ege Mutfağı yazılı lokantayı görüyorum. Dısarda durmak istiyorum.İçerden seçimi yapıyorum, temiz ve güleryüzlü çalısanlarla konusup.oturuyorum.Ayvalık da evliliğimin ilk 9 ayında yasamak ve İzmirli meslektaslarımdan Ege ye ilgim baska. Tabii “gönlüm egede kaldı” ile Sezen Aksu nun hissettirdikleriyle..
İçerde bir kitap rafı ilgimi çekiyor. Cahit Kara yazarın adı. Lokantanın sahibinin abisi. Edebiyat öğretmeni İzmirde. Sinoplu aile ilgili İzmire ve ege mutfağına. Gençler servis yapıyor, sıcak ,samimi. Hüseyinden rica edince bir fotografım oluyor oradan sizin de uğramanızı, tatmanızı diliyorum.KEKİK sizi bekliyor.
Oradan ayrıldığımda randevu saati gelmisti. Ales sınavına girmek istiyorum. Bana destek olacak sevgili Özgür ÖĞRETMEN. Oldukça tatmin edici danısmanlık hizmetinden sonra yeni bir yolculuğa yelken açacağımı hissediyorum.
Eve hemen dönmek istemiyorum . Hava açmaya basladı. Kalabalık artıyor. İlerlerken kadıköye doğru, Kendimi bir örgü malzemesi satan dükkanların birinde buldum. Bebek yünü aldım. Bir yelek yapmak istiyorum pofuduk iple. Bir kitap öneriyorum kasadaki bayana. Sohbet baslıyor. Okumak ve örgüen derken. İkinci üniversite okuduğunu, daha önce el sanatları hocalığı yaptığını ve yüksek lisan da istediğini öğreniyorum. Karsılıklı motive ve bilgilendirici konusmadan sonra yola çıkıyorum elimde yünler ve yeniden hatırlayacağım Matematik derslerinin heyecanıyla.. Boğadan asağıya , ara sokaklardan Balık pazarına geliyorum. Heryeri ayrı dünye .Bizim kadıköyümüz. Sevgili Lernanın çocukluğunu geçtiği Kadköy. Heryeri tarih kokan , rum ve ermeni ve türklerin yasadığı ilce.Simdi gençler ve yabancı tursitler ayrı bir tat veriyor.
Balık pazarının esnafı güleyüzlü. Tertemiz ürünlerin olduğu sarküteler. Meyveler, sebzeler ve balıklar. Kekse geçim esitliği olsa ülkemizde herkesin alım gücü iyi olsa. Biliyorum çoğu kisi için lüks buralar. Murata sevdiği birkaç sey alıyorum. Bana her zaman saygılı davranmıs kayınpederimin sevdiği balık ürünleriyle onu anıyorum.. Karsıdaki Beyoğlundaki Balık pazarından alırdı oda balık yumurtaları vb..Kadıköy ,Küçük lokantalar, fırınlar , baharatçılar ve köz atesinde kahve yapan dükkanları.. Görmek lazım.Çiya ev yemekleri.Yıllar önce bir kere tatmıstım oradaki lezzetleri.
Sabahları tercih edin derim.Ben Beyoğlunu da sakinken –erkenleri severim. Sokak çalgıcılarının performansları, kitapçılar en güzeli. Bankaların kitap dükkanlarına muhakkak uğrayın özellikle çocuklar için güzel yayınlar var. Nasreddin Hoca hikayelerini, çocukluğumun klasiği Çocuk Kalbini ve Oz Büyücüsünü kampanyadan tanesi 2.75 alıyorum. Barsa telefonda söylediğimde cok seviniyor. Kendim de duramıyorum. Leyla Erbil daha önce okumamıstım. 1931 –kaybettiğimizde 2013 dü.KALAN kitabını, Ahmet Arif’in ona yazdığı mektupların kitabını “Leylim Ley “ ve ona ithafen Leyla Erbilin yayınlanmasını göremediği “Tuhaf Bir Erkek” kitaplarıyla çıkıyorum. Elimde sanki bir hazine tasıyorum.

Ahmet Arif SİİRLERİNİ ilk kuzenim Mustafa bana hediye ettiğinde tanımıstım. Sabırsızlıkla okumayı istiyorum. O esnada Mefhisto da müzik albümlerine bakıyorum. Ne kadar özlemisim buraları, kalabalıkta kaybolmak ve kendinle kalabilmek. Bu sehrin büyüsü burada. Seslerden bir süre ayrılmak istedim ve yıllar önce oturduğum Baylanın bahçesinde buldum kendimi. Buket UZUNERİN “Kumral Ada Mavi Tuna” dan tanınan O özel yer. Salas, tepesinde yesil yapraklarla bezenmis –korunaklı bahçe. Dost sohbetler, yalın... Klasiği olan Kup griye yerine Adisababa’yı deniyorum ve türk kahvesini içerken hikayesini masadaki kitaptan okuyorum. (www.baylangida.com) Okumanızı tavsiye ediyorum. Çıkarken bir tanede kendime aldığım kitaptan yeni seyler öğreniyorum. Gecmis yasanmıs öyküler hep ilgimi çeker zaten.
Alıntı:
Baylan Beyoğlu şubesinin Türk edebiyat tarihinde önemli bir yeri vardır. Özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda birçok edebiyatçı, şair, ressam, karikatürist ve tiyatrocunun “mesken tuttuğu” buluşma ve tartışma yeri olmuştur. Sayıları 40’ı bulan Baylan müdavimlerin bir bölümü Türk edebiyat tarihinde "Baylancılar Akımı" olarak yerini aldı.

Atilla İlhanla baslayan bu yolculukda bayanlardan ne tesadüf Leyla Erbil de yer alır. Simdi bir baksa seviyorum Baylanı ..Asıl Filip LENASLA 1923 yılında baslayan öykü, Harry Lenas ailenin büyük oğlu çocuğu olmadığından simdi bir türk firmasına devretmistir bu hazineyi .İyi koruyacaklarına inandığı icin ve desteği sürdürerek. Bebek de açılan ikinci subesiyle Baylan.. Hele bu dönemde bu ülkenin düsünen, toplumu iyiye yönlendirecek ne çok gerçek sanatcı ve düsünürlere ihtiyac var.Onları bir araya getirecek Baylan gibi yerlerde bulussak isterim onlarla..

Tekrar dısarı cıktığımda Kilise ve camile ve kalabık arkanda kaldı. Vapur iskelesini ve hüzünle duran HAYDARPASA GARINI geride bırakarak minibüse biniyorum.
Elimde yesil silebezi elbisem, pofuduk yünlerim, sislerim, oğlumun ve benim kitaplarım, esime aldığım mezeler..
Kendimi mutlu hissediyorum. Yansıması tüm sevdiklerimi kucaklaması dileğiyle..
İSTANBUL
9 AĞUSTOS 2014
KADIKÖY
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Ebristan-Hikmet Barutçugil
ÖYKÜ © | Yayın Eylül 2014
EBRİSTANBUL-HİKMET BARUTÇUGİL


YIL 2009 22 ARALIK ANTALYA-TALYA OTELİ –YENİ YIL KERMESİ
Çalıştığım Özel Eğitim Merkezinin bir stantı var. Oğlum, annem ve kızkardeşimle ordayız. Yabancıların organize ettiği bu kermesde EBRU teknesiyle sevgili Sevda Sabırlı ile tanışıyoruz. Barış 3.5 yaşında ilk ebrusunu yapıyor Sevda hanımla. Sanatıyla bütünleşmiş, güleryüzlü ve soyadı gibi sabırlı Sevda hocamızla yolculuğumuz başlıyor.

Atölyesinde bir gün Hikmet Barutçugil tekniği sözünü ediyor bize. Barışın doğaçlama yaptığı bir ebruya itafen. Dünya çapında değeri bilinen Ebru Sanatçısı Hocanın albümlerinden eserlerinin bir kısmını görüyoruz. 2013 de barış Mukadeer Kavas hocasıyla çalışıyor ve bir sergide iki eseriyle katılıyor. Ebruhane de başlayan yolculuk , Mukadder Kavas atölyesinde devam ediyor.
2014 İSTANBULdayız. Alışma sürecimi atlattık. Hayalimde tanışmak ve ondan öğretiler olsun hayatımızda dediğim hocayla tanışacağım. Gözüme uyku girmedi. 10.00.da Üsküdar-Salacak da EBRİSTANBUL da olacağım. Telefonda Miki ile tanışıyorum.. Sevecen-sıcak. Taksiyle ulaştığım ahşap köşkün kapısında karşılandım. Kamelyenin üstü üzüm yapraklarıyla donanmış. Ahşap masa ve sandalyeler. Sessizlik ve huzur. Daha yarım saat var. Ortamı içime sindiriyorum. 4-5 kedi oynaşıyor. Onları iziyorum bahçede. Küçük çocuklara benzetiyorum onları.. Miki geliyor. Tanışıyoruz.Masanın üstünde basılı eserler. Elime hocanın ebrularının altlerında -Kuran ayetleri- olan eseri görüyorum. Bir kısmını okuyorum. Huzurla ..Odaya Hikmet Barutçıgil hoca giriyor. Biran yerimden kalkamıyorum. Heyecanlnıyorum.Sanatının ve tevazunun önünde.. Bilge insanla kısa bir tanışma.. Bir öğrencisine yönlendiriyor Barışı..Yollarımız tekrar karşılaşsın istiyorum. İnternetten takip edeceğim kursları. Biraz hayalkırıklığı yaşıyorum Sanıyorumki Ekimde kurs olacak ve biz kayıt yaptıcağız. Birçok projeyle yoğun hocanın tavsiyesini dinleyeceğim. Bakalım hayat bize neler gösterecek. Barışın zorlamadan kendi yolunu bulmasında yol gösteriyorum. Sanat olmalı çocukların hayatında diyor. Ben tavsiye isteyince. Kendi meşrebine uygun olanı yapmalı diyor. Allahaısmarladık diyorum. Birgün Barışla hocayı tanıştırmak için izin istiyorum.
Hacı Mehmet Efendi sokaktan sağa sonra çeşmenin yanından sola aşağı merdivenlerden inerek Salacağa ulaşıyorum. Hep tepeden merak ederdim. İçime manzarayı alıyorum.
Karşımda Sultanahmet cami, Ayasofya, Topkapı Sarayı ve sağımda Eminönü ve uzakta Galata kulesi. Ayrılamıyorum .Aşağıda kafede oturuyorum İşe gitmeden çayımı yudumlarken biraz daha seyrediyorum Şehr-i İstanbulu. Sakinliği, huzuru .
ATLAS fotografçısı bir fotograf sanatçısı -bir şeylerden vazgeçmek gerekir –demişti. Ben de tutkuya inanırım. Heves gibi başlarsa insanlar bir şeye bir süre sonra bitiyor. Emeği verene de saygı önemli. Gerçekten istemeli .Neyse yapmak istediğiniz. Ve çalışmalı TUTKUYLA.

Salacak
Ebristanbul 2014 Ağustos 14
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Moda Yolunda
ÖYKÜ © | Yayın Eylül 2014
MODA YOLUNDA

Daha önceki yazılarımda bahsetmistim. Yıl 1989
İstanbul’da ise giriyorum.
Simdi yerinde residans olan Fransız Pastaur Hastanesi.
Bir İstanbul hanımefendisiyle tanısıyorum orada. Adı Tolon Bingöl ..Sevgili DR.Özdemir Bingölün kızkardesi.Pınarın sevgili annesi.
Robert kolejini bitiren Tolon hanım, siyah çerçeveli gözlükleri, incecik bedeni, kısa kısa adımlarla hızlı hızlı çevik yürüyen, yorulmak bilmeyen bu hanımefendi. Çalıskan, El Cerrahı Dr. Ayan Gülgönenin sağ kolu, asistanı..Masasında titizlikle, disiplinle çalısan Tolon hanım ile bir yolculuk baslayacaktır aramızda. İngilizce mütercim tercümanlık yapmıstır.
Moda dan her sabah Vapur iskelesine –kadıköye -oradan Taksime-İTÜ Taskısla kampüsü karsısındaki hastaneye gelirdi. İngilizce öğrenme sevdamın yanında beni desteklemek istedi. Karar verdik. Hafta sonu Cumartesileri sabahtan Modaya gidecektim. Sevgili Ajda Pekkan sarkısındaki Moda yolları (Söz : Fecri Ebcioğlu & Müzik : Marc Aryan ) böyle baslıyordu.

Sisliden Besiktasa iniyor, oradan Kadıköy vapuruna biniyorum. Boğaz keyfiyle iskeleden modaya yürüyorum. Etrafımda antikacıların , kitapların, cafelerin olduğu parke taslı dar sokaklardan geciyorum.Esnaf yeni yeni dükkanlarını açıyor. Kediler dolanıyor sokaklarda.Tolon hanımda çok sever kedileri. Sevgili kedisini kaybettiğinde evladından ayrılmıstı sanki. Dile kolay onlarca yıllık birliktelik.

Moda ilkokulunu gördükten sonra ,Moda sabit pazarına varmadan sağda bir pastaneyi gecip, sokaktan sağa kıvrıldığımda soldan ikinci apartmanın birinci katında bekleniyordum. Pırıl pırıl ısıldayan bir ev. BEYAZ, AYDINLIK. Oturuken bana ve misafirlerine verilen bir rahatlık hep vardı. Havalar güzel, balkonda güzel bir kahvaltı ve çiçekler beni beklerdi. KAHVALTI sohbetiyle, İngilizce konusur, sohbet ederdik. Bana anlattırır, dinler ve öğretirdi. Birlikte tıbbi çeviriler yapardık. Böylece isyerindeki diyaloğumuz bir baska anlam kazanmıstı. Bu ne kadar sürdü bilmiyorum ama cok keyif aldığımı , yararlı olduğunu hatırlıyorum.

Moda Tolon hanımla hayatıma girmisti ya yıllar sonra yine bir yazımda bahsettiğim oğlu, kızı, torunu ve amerikada yasayan erkek kardesiyle MODALI Oksan hanım hayatıma girer. Moda hayatıdır. Annesinin evi, evlendiğindeki evi ve anıları. KADER Kİ orada taksi çarpar kendisine ..Yıllarca Moda sahilinde yürüyüsler yapan, hızını alamayıp Fenerbahçeye kadar uzanılıp -dönülen yollar..Yürüyüs sporu. Bu spor sayesinde simdi büyük bir azim ve aile desteğiyle sağlığına kavusuyor. Ona Tolon hanımı soruyorum. Vefat ettiğini öğreniyorum. Bir ÇINAR da devrildi demek. İzler bırakarak .

Moda , İstanbulun bir özel kösesi. Biryeri bilerek dolasırsanız baska gelir orası size. İnsanlar –geçmis tarih size yol gösterir.Bir baska bakarsınız sokaklara, evlere.

Fenike uygarlığı yasamıs burada. 19. yüzyılda Osmanlı döneminde Avrupadan gelen azınlıklar, Ermeniler, Rumlar , istanbulda yasayan İngilizler ve sanatcılar, bürokratlar ,bilim insanları yerlesmis. Önceleri 2-3 katlı , bahçeli, küçük evler varmıs orada. Batı okulları ve kiliseler..Sonradan 1960 larda yerini bitisik sıralı binalar almıs.
Modaya cıkarken sağda Haluk BİLGİNERin OYUN ATÖLYESİNİ görürsünüz.Yıllar önce orada Zuhal Olcayı KIRMIZI elbisesiyle –tek kisilik performansıyla izlemistim. “Güller ve dudaklar” Tiyatro ve müzik ziyafeti, duru bir ses, duru güzellik ve tek basına bircok duyguyu bize geciren o yüz ve mimikler. Muhtesemdi..Küçük, kırmızı koltuklu sahneden onu hissetmek..

Yoğurtçu parkından Modaya giderseniz bir lise görürsünüz.
Fransız Saint-Joseph Lisesi Beyoğlundan bu güzel semte tasınmıstır.Acaba bir gün oğlum orada okurmu diye içimden geçiyor.
Moda çıkıs yolunuz da bir seçeneğiniz Nostalji tramvayı olur. Antalyadaki Nostalji tramvayıyla konyaaltı-ısıklar gezisi vazgecilmezimdir. Aynı tadı alırım istiklal caddesi-tünel arasında da . Sakin saatleri tavsiye ederim, hissedebilmek için oraları..

Barış Manço’nun evinin bulunduğu sokağa girdiğinizde, günümüz klasik binaların yanı sıra Manço’nun İngiliz mimarisine sahip evini, karşısında ise 1878 yılında inşa edilmiş Presbiteryen All Saint Kilisesi’ni görürsünüz.Hıristiyan-Türk Türkçe ibadet etmektedir.
Bir baska Fransız Katolik kilisesi -Eglise Notre-Dame de L’ Assomption Kilisesi vardır.
Karsısında Karikaritüst Cem’in Müze evi vardır.
Yine Moda da İlk türk kadın tiyatrocu Afife jale nin sorgulandığı karakol olarak bilinen Rıza Pasa KARAKOLU vardır. Simdi sehit ailelerine rehabilitasyon hizmeti vermektedir.
Moda caddesinde Dondurmacı Ali USTAYI VE DONDURMALARINI bilmeyen yoktur.
Karsısında Piyanist Aysegül Sarıcanın İtalyan mimarisi- SARICA konağı durur.
Moda çay bahçelirinin atmosferi bir baskadır. Salaslığı,rahatlığı hosuma gider. Oradayken Modanı diğer yüzünü de görebilmek lazım.


Tarihi ile simdiki zamanı icice yasayan bir semt Moda. Tahmini 1917 lerde yapılan Moda iskelesi Mimar Vedat Tek tarafından arabesk-türk mimarisi tazında yapılan iskelede 1986 da vapur seferleri iptal edilmis. Cumhuriyet döneminde süslenip, yürülünen iskele yolu bir baska anlamlıymıs. Modada kadınlar plajı varmıs.
Yıllar önce esimle adaları seyredip, günesin batısının izlemistik oradan biramızla.

2002 ler
Evren, Serife ,Nurten
ÜC GENÇ KIZ
Ankaradan gelen üc genc kız
İstanbulda denize karsı otururlar
Onlar deniz olmayan sehirden gelmislerdir, birbirlerine bakar yüzleri, dostlukları hala sımsıcak
Bakarlar Moda burnundan sahile
Yakamozu orda izlerler
Birbirlerine bakabilen bu üç gen kız hayalleri, kırılganlıkları ve umutları ile YAKAMOZDA İSTANULDA MODADA kalabilirler kendikendileriyle

2014
Serife geldiğinde Modada bulusmak isterim onlarla
Yeni yapılan iki büyük gökdelen kessede, bira ve sarap icilemese de yakamozu , hala var orada yaz aksamlarında bizi bekliyor.

İskeleden geriye yürüdüğünüzde sağda Koço restaurant var. Arkadaslarımla dost sohbeti ve güzel –özel bir yer olarak hatırlarım orayı.Hala ziyaret edilen Aya Ekaterini ayazmasına gitmek için üzerine inşa edilen Koço Restaurant’ın içinden geçmek gerekiyor. Konstantinos Koço Korontos tarafından kır kahvesi 1954 den sonra lokantaya çevrilir. Hala özel bir yerdir Modada.

Koconun biraz üstünden sağa dönünce solda bir apartman. Mimar Emin Onatın yaptığı apartman. Atiye
Apartmanında oturur Oksan hanım. Komsularıyla. Lale Belkısla.. Hayat ardasını kaybetti o sanatcımızda kendi gibi bir sanatcı olan yol arkadasını YALCIN beyi…

Anıtkabirin mimarı ( mimar Orhan Arda ile birlikte)Mimar Emin Onat birzamanlar İngiliz-Türk yat klübü olan Moda Deniz Klübünü onarmıs.Suan eski bina olarak Müze olmayı bekleniyor Modalılarca. Yeni bina faaliyette.

Oksan hanımla tedaviye ara verdikten sonra balkonunda bir kahve için sözlesmistik. Yaz ayı, klubte havuza girmeye baslar Oksan hanım. Cumartesi öğleden sonra hep kapısından gectiğim moda deniz klübündeyim. Oldukca sağlıklı görünüyor oksan hanım, floridadan onun için gelen kardesiyle tanıstırıyor. Çay keyfi yapıyoruz. Modadan söz ediyoruz. Eski modadan .Komsusu Nazım Hikmet Ran dan . Oğlu Mehmet ten.Küçükken onunla ilgilenisinden. Münevver hanımdan. Ülkesinden 3 aylıkken oğlunu bırakıp gitmek zorunda kalan Mavi Gözlü DEVDEN –SAİRDEN-
Karşı yaka memleket, sesleniyorum Varnadan,
işitiyor musun, Memet! Memet!
Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret,
deli hasret oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun?
Memet! Memet!

Anılarını yazmalı bence oksan hanım. Karsımda deniz. Beyaz kücük yelkenler, onlarca. Solda Fenerbahçe ,karsımda adalar. İçime almaya çalısıyorum manzarayı. Sonra bana havuzdaki hareketlerini göstermek istiyor, hastam. Rehberi, koçu atletik bir bayan geliyor. Füsün hanım. Birlikte suya giriyorlar. Çocuk havuzunda, ayaktaki hareketlerini izliyorum. Cesaretleniyor, makarnasını çıkarıp, açılıyor. Omzunu suyun içinde hareket ettiriyor. Gözlerine yapılan katarakt operasyonundan sonra yeniden kazançlar baslıyor. Füsun hanımın motivasyonu, abisinin varlığı ve Kızı Mervenin hediye ettiği kolye. Hz.Fatıma Eli kolyesi ona sifa veriyor.
Sudan cıktığımızda gökyüzünde onlarca leylek. DANS EDİYORLAR SANKİ. Göç yolundalar ve çalan hafif müzikle kalkıyoruz.
Birlikte evine doğru yürürken , tekrar Barısı da alıp gelmek -yüzmek üzere sözlesiyoruz. Mücadelesiyle gurur duyuyorum.
Modaya duyarlı Modalı Oksan hanım,sağlıcakla kalın.
 
     1 Beğeni    
Şiir-Öykü Listesi
Ağabey,abi,abi'm
ÖYKÜ © | Yayın Eylül 2014
AĞABEY,ABİ,ABİ’M

Sevgili Zeynep, 8. sınıfa geçti. Bir genç kız. Hastalığıyla barısık, ona meydana okuyan bir beyin. Hedefi TEOG da full çekmek. Sadece derslerde değil hayatta da önde biri. Büyük biri gibi anlatır, yorumlar hayatı. Babası, annesi ve erkek kardesinden olusan ailesinde bir de yardımcı ablası vardır. Benim tanıdığım zeki ve azimli bir anne o da. Zeynebi ayırmıyor iki evladından. Eli, kolu onun ve Zeynebin annesinin destekçisi.
ZEYNEP
İngiltere de okumak hayalidir. Okumadan önce de OXFORD da olacaktır, kısa bir süre. Azimlidir. Hayatta onun için çok önemli birinden bahseder bana seanslarda. Yağız delikanlı, abisi. ABİM BENİM der.
Onun yeri bir baskadır. Aralarında 7 yas var. Teyzesinin oğlu-kuzeni-abisi-abiskosu.
Abi , güvendir. Abi destektir. Abi sırdastır. Birbirlerine verdikleri sırları vardır. Biri hata yaptığında diğeri korur ONU.. Anlatırlar , gülerler, eğlenirler. Her Samsundan İstanbula geliste her İstanbuldan Samsuna gidiste. Abi ona çok zaman ayırır. Arkadaslarından bile fazla. Zeynep İstanbula gelir.Yerlesirler Atasehire. Abi, destekçisi,sırdası, güvendiği Yağız delikanlı okumaya Amerikaya gider. Koç lisesinden baslayan yolculuk Bentley’de bitmistir. Simdi ise Miami de geleceğini-isini kurmaktadır. Hayatında özel biriyle.Avrupalı genç bir kızla. Zeynep sever onu. Arar her zaman onu, teknoloji olanaklarıyla görüsürler. Birbirlerine çok yakıstırır onları. Sever abisini , onu ziyarete gidecektir .TEOG belli olduğunda.
Abi bastacıdır.

Zeynep abisini anlattığında onu yazmamı istediğinde düsündüm.Benim abim hiç olmadı. Ben doğmadan ikiz ağabeylerim olacakmıs.Annem bir kazanı kaldırdığında ikisinide düsük yapmıs. Ara ara düsünürdümYasasalardı nasıl olurduk diye. Yani genelde ülkemizde kızkardesini gözaçtırmayan, onu korumak adına hayatına karısan, baskı uygulayan ağabeyler mi olacaklardı yoksa bazı ağabeyler gibi üzerine titredikleri , korudukları, bir kır çiçeği gibi davrandıkları biri mi olacaktım. Oğlum gecen gün laf arasında sen ağabeylerini kaybettin ama bende iki dayımı kaybettim dediğinde sasırıp kalmıstım teyzesiyle.
Aile dostumuzun kızına yıllar önce okula giderken bir araba çarpmıstı. Hastanede ameliyat kapısında iki abisinin bekleyisi , acıları hala gözümün önündedir. Aradan 30 yıl gecti ve o abiler hala gözünün içine bakarlar ve hic yalnız bırakmazlar kızkardeslerini. Hicbir sey eskisi gibi değildir ama abiler hala yanarlar onun için.

ABİ, AĞABEY
Yıllarca bu lafı halalarımdan duymusumdur. Babam icin. Gölgesi ağır denirdi babam icin. Yani herkes cekinirdi ondan.Otoritesi, disiplini nedeniyle. O baba gibiydi kızkardesleri için.Büyük cüssesinde yumusacık bir kalbi vardı kızkardeslerine. Almanyaya yerlesip , ara ara ülkesine gelen kızkardesinin emekleri bosa gitmesin, malı mülkü olsun istemisti. Korurdu onu hayata karsı. Yanlıs anlasıldığı olsa da o düsünmüstü kızkardesini, gurbetteki emeğini. Öldüğünde esine ve evlatlarına faydası olmustu o evlerin. Halam ağabey dediğinde yürektendi. Serde gurbetlik vardı .
Diğer halam küçük gelinlerdendi.Onun evlendirildiğini duyduğunda kendinden büyük, 3 çocuklu biriyle, gidip almak istemisti gelin gittiği köyden . Hani dağların arasında küçük evler, içerisinde renkli yorgan-yastıkların olduğu, el emeği kanaviçelerin olduğu yüklükleri olan kerpiç evlerden. Etrafında hayvanlar ve tarlalar olan köyden. Koluna yapısmıs , götürmek istediği köyden önüne enistemin akrabaları çıkmıs. Ölene kadar halamı çok seven ve değer veren enistem. Ona boy boy evlatlara veren enistemin yakınları. Arif efendi dur yapma demisler. Onu götürürsen bu çocuklar tekrar annesiz kalacaklar demisti. En küçük oğlan , halamın arkasından anne diye seslendiğinde babamın yüreğinin yağı erimis oracıkta bir damla gözyası, yoldan geri tek basına dönmüs. Geride ağabey diyen, yıllarca ona değer veren, ölüm döseğinde de yanında olacak olan kızkardesi. Her nefes almadığında ona nefes olmaya calısan, tarlada elinde uzun orakla her buğdaya dokunusunda bilirdiki arkasında ona destek, güvendiği bir abisi vardı. Ölmeden abisi son görevini de yapmıstı. Kızkardesi ondan izin istediğinde, yeni bir hayat yoldasına evet demis ve gözü arkada gitmemistir onu emanet ederken…
Dayılarım, annelerimin ağabeyleri. Onları severim. Değer veririm. Annem yıllarca onlardan çekinirmis. Erkenden evlendiğinde büyük dayım da önce karsı çıkmıs bu duruma. Sözü gecmemis. Onunla gurbetlik varmıs aralarında ama geldiğinde uğrarmıs annemede. Çocukluğumda hatıramda elinde sazıyla dayımın fotografı vardır evimizde, duvarda. Küçük dayımin siyahbeyaz askerlik fotografı albümümüzde. Onu daha sık görürüz. Ayrı sehirlerde de olsa ..Kücükken annemin okumasına engel olmuslar ama sonradan kızçocuklarını okutmuslardır. Severler kızkardeslerini. Karısmazlar onun aile hayatına. Ama bir gölge gibi hissettirirler desteklerini, güvencelerini. Yıllar içersinde aradaki iletisim daha da artar. Konusurlar, dertlesirler, paylasırlar hayatı. Anneleri öldükten sonra bir baska yakınlasırlar kendilerinden uzaktaki –gurbetteki kızkardeslerine.Esini kaybettiğinde de kapılarını acarlar ona.

Abim yoktu ama erkek kardesim de abi gibidir bize. Her zaman yanıbasımızda, olgun ve anlayıslı.

Barısımız tek çocuk.Abisi yok gerçekte ama vardır, akrabalar, dostlar. Ona sihirbazlık öğreten Turan abisi, ona hassasiyetle yaklasan Fırat abisi, oğluyla bir tutan Hakan abisi , Arman abisi, Caner abisi,çok sevdiği Sezgin abisi….

Geçen hafta bir baska abi sevgisi gördüm. Arkadasımızın kızı doğdu.O da Zeynep. Küçük Uzay yanıbasında. Uzanıyor, ellerini tutuyor. Seviyor, incitmeden öpüyor. Simdiden annesine destek oluyor.Paylasan, seven küçük abi..

Abi nasıl olmalı…
Toplumun verdiği yükle ve sorumlulukla , kendinden vazgeçercesine kardeslerine adayan mı? Babalar öldüğünde yükleri daha da artan mı?
Onları kollayan ama hayatını da unutmayan mı?
Baskılayan ve özgürlük kısıtlayan mı?
Anlayıs ve sevgi dolu mu?
Roller verilir bize …
Zeynep
Anlatırken gözleri bir baska ısıldar, yüreği bir baska çarpar abisine ve yasadıklarına…Bir kez de onun ağzından-kaleminden abisi…


"Abi sevgisi anlatılamaz : Çok özel , duyguların çok yoğun olduğu bir sevgi . Abimin olması bana güven veriyor . Ona sarıldığım da , kendimi güvende hissediyorum her seferin de . Sıcacık gülüşü en zor anlarım da bana umut veriyor . Abi'm benim örnek aldığım kişi , didiştiğim , beraber ağladığım , güldüğüm kişi . Ne kadar uzakta olursa olsun , benim için yapamayacağı hiçbir şey yok . Abimin benim için yaptığı fedakarlıklar , öğütler benim için büyük önem taşıyor . Abimin bende yeri çok farklı . Abim benimle barbie bebeklerime oje süren , saçımı ören kişi . Bana doğruları gösteren , hayatımı aydınlatan kişi . Benim ne kadar değerli olduğumu hissettiren kişi . O benim Abi'm . Ve ben abimle gurur duyuyorum . Başarıları, hayatta olan sevgisi , güçlü olması , pes etmemesi ve sıcacık olan sevgi dolu kalbi ile gurur duyuyorum . Umarım Abi'm hep mutlu olur . Çünkü mutlu olmayı hak ediyor. Seni seviyorum abi seni çok seviyorum"
Sizin de abiniz var mı?
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Bonzai
ŞİİR © | Yayın Temmuz 2014
BUM BUM
Yatıyor boylu boyunca
Can
Anasının kuzusu
Beyaz ten, uzun bacaklar
Gençlik GÖZÜMÜNÖNÜNDE
Masum bir yüz
Arkasında bahçemizin kırmızı gülleri
Kırmızı

Doğduğu gün daha dün gibidir
Anasının kuzusu
Sakin,efendi, terbiyeli
Can
Geçen gün görmüştüm,
Anahtarı yoktu, kapıyı açmıştım ona

Alıştırmışlardı BONZAİye
Hasteneye yatacaktı iki gün sonra
Onbeş gündür almamıştı
Halisünasyonlar başlamıştı

Ruh acı çeker
Çaresizlik midir
Başka bir dünyaya geçişmidir
Yoksa bir yardım çağrısı mı

BUM BUM

1.kat BALKONUMDAN BAKTIĞIMDA
6 KATTAN AŞAĞI
DÜŞEN
KOMŞUMUN OĞLU
Yatıyor boylu boyunca
Can
Anasının kuzusu
Beyaz ten, uzun bacaklar
Gençlik GÖZÜMÜNÖNÜNDE

Kırmızı güllerin altında
İKİ DAMLA KAN
KIRMIZI

Şimdi hastanede,
Yoğun bakımda, yaşarsa felç riski var
Uzakta değil,
Yanıbaşımızda
BONZAİ

ATAŞEHİR-TEMMUZ 2014
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Kaçkar Sevdalılarına
ÖYKÜ © | Yayın Temmuz 2014
KAÇKARLAR SEVDALILARINA

YIL 1994
Nişantaş-İstanbul
Manus El Grubunda iki cerrah arkadaşımla meslek aşkıyla çalışıyoruz.
Keşfetmek ve gezmek arzusu beni yollara düşürecek.
Ailem ve işarkadaşlarım..Beni şaşkınlıkla ve biraz korkarak uğurlayacaklardı ..
Ogzala Lazca yürümek demek. Sevgili Ardeşenli Erhan SaraLoğlunun liderliğinde
“TRANS KAÇKAR” gezisine çıktık.
18 kişi tura kayıt yaptırmıştık. Sahilden giden otobüs ile Artvin –Yusufelinden , Rize-Aydere yürüyeceğiz. 3937 metre yükseklikteki Kaçakara zirve yapılacak.

Ozamanlar Beyoğlundaki Treking malzemesi satan dükkandan hi-tech ayakkabılarımı aldım. İlk defa uyku tulumu ve matım olacak. Çadırlar Ogzaladandı …
Bilirmisiniz Mavı turda ve dağ gezilerinde gruplar önemlidir. Birbirini tanımayan insanlar deniz ve doğa şartlarına alışık olamadığından sıkıntılar yaşanabilir. Kavgalar olabilir, geri dönmek isteği olabilir. Bizim grup oldukça uyumluydu. İfsaktan sevgili Hakan ve diğer arkadaşlar.
Otobüsümüzden Artvin Yusufeline vardığımızda, eşyalarımız –sırtçantalarımız eşeklerle paylaştırıldı. Hafif çantalar biz de kaldı.
Arçlarla Hevek Yaylası oradan olgunlar mahallesine geçildi.Oradan Dilbedüzüne yürüyerek varılarak kampı kurduk.Çadır kurmayı ilk defa öğrendim orada. Yürüyüş ve dinlenmelerle her anına şahit olmuştuk havanın .Isındık, üşüdük, yağmurdan iliklerimize kadar ıslandık, rotayı şaşırdık.Deniz gölünü görmek bizi heyecanlandırmıştı. Sabah göl kenarlarında sisler içinde uyandık. Kardelenler, sarı çiğdemler etrafımızda, elimizi uzatsak bulutları sanki tutabiliyorduk. Liderlerin yaptığı yemekler ve işbölümüyle yemekler yendi. Gece ateşler yakıldı.Sohbetler edildi. Naletleme tepesi geçitinden sonra (3100m) Kaçkarın zirvesine 16 arkadaş çıkmıştı. Ben ve bir arkadaşın eşi son 200 metrede kaldık. Ben de yükseklik korkusu vardı .Ama zoru severim ve korkuların üstüne gitmek lazım. Son bir cesaretle Sevgili Erhanın uzattığı el ve zirvedeyim. İstanbuldan km .uzakta tanıdıklarıma anlatacak bir anım var ..Zirve defterine bir şeyler yazıyorum. Diğerleri gibi ..Kara Deniz, Büyük Deniz ve Mekerel göllerinde gezi yapıyoruz.. Dönüş yolu başlıyor.
Son gün Aydere çok az kaldı. Aşağı Çeymakçur Yaylasındayız. Yaylada dedesiyle kalan bir kız çocuğu ..Yıldız.. Onun fotografını çekmek istiyorum. Grubun arkasında kaldım. Deklanşöre basıyorum.NİKON FG 20 ..Manuel makinem…El sallayarak Yıldıza ve dedesine Aydere doğru yaklaşıyoruz. Bir haftadır banyo yapmamıştık. Yaylada bir kaplıca olduğunu öğrendik. Sıcak sulara kendimizi bıraktık. Karadeniz kadınlarının bakışlarında , turistlerin rahatlığıyla şifa bulduk. Pansiyonumuzda yemekler hazırlanmıştı. Mıhlamamızı yedik..Aldığımız Karadeniz puşusuyla, bağlamasını öğrenip fotograflar çektirdik. İstanbula döğru yola çıkarken Ardeşende Laz böreğinin tadına baktık. Sanki hayal dünyasındaydık hala Kaçkarın doğası, ormanları ve bitki örtüsü zihnimizde. Bedenimiz yorulmuştu ama ruhumuz dinlenmişti.
İFSAK-Fotograf derneğimizdeki ayın yarışmasında sevgili Cengiz Karlıova benim fotografımı ikinci seçince sevincimi unutamam. Yıldız -Ayderde yaylada ..-istanbulda

Kanınıza girdi mi dağlar ve fotograf duramazsınız , çağırır yollar sizi ve tekrar Yayla turuyla-Çamlıhemşin bölgesine gidiyorum yıllar sonra. Oradan dostlar kalmıştır yine bana pansiyonda odamızı paylaştığımız. Sevgili Sevim ve Huriye.. Bir de çekirgeler grubu olarak fotograflarımızı hazırlamıştı sevgili Ahmet ve arkadaşları. Yayla insanlarını tanıdık. Kimi sevecen, kimi ürkek. Kültürlerini yabancılar bozacak diye düşünenler de vardır. Sıcak karşılayanlar da .Tarlada çalışırken elindeki orağı ve yanında geliniyle işi yarılamış gördüğüm teyze –gitte anlat Karadeniz kdının çilesini, şehirde söyle. Eşler kahvede biz tarladayız demişti. Yıllardır şehirde de tanıdığım Karadeniz kadınları bir başkadır benim için çalışkan, cabbar ve becerikli..Karadeniz kadını.. Acısı henüz taze sevgili Rizeli Mustafanın rizede yaşarken kaybettiği annesi. Rahmetle…
Aydere ikinci kez geldiğimizde gecenin sessizliğinde TULUM çaldılar bize kamp liderlerinin olduğu yerde-Muhammedin yerinde. Muhammedi tanıdık orda. Kendine münhasır ve felsefesi ve yüreğiyle..Hala anlayamam oraların havasını soluyan, dağlara çıkan bu insanlar şehre indiğinde nasıl alışırlar… Ne hissederler .. İstanbula dönmüştür Muhammed ..BİR YANLARI DAĞLARDA VE DAĞLAR HEP ONLARI ÇAĞIRIR diye düşünürüm.
Yine yeni coğrafyalar beklemektedir bizi.
Oğlum ve eşimde görsün istiyorum Doğu Karadenizi, kısmet bakalım.
Yürüyüş aşkını bize aşılayan, Karadenizi tanıtan, yıllar sonra hayallerini İzmit-Yuvacıktaki OGZALA çiftliğinde gerçekleştiren sevgili Erhan Saraloğluna –Ogzalaya çok teşekkürler …
2014 istanbul
FİZYOTERAPİST SALİME YILMAZ ALTUNBAY
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
İstanbulda Cumartesi Ritüeli
ÖYKÜ © | Yayın Temmuz 2014
İSTANBULDA CUMARTESİ RİTÜELİ

28 Ağustos 2014 İstanbula geri dönüş yolculuğum başladı
İşler, alışma, uyum süreci , zaman geçiyor
Anadolu yakasındayım-sakin huzurlu Ataşehirde
Yıllarımı geçirdiğim Avrupa yakası, yaşanmışlıklarım
Aklım orada
Tamamlayıcı Tıp Uzmanı Hüseyin Nazlıkul hocanın ekibinde –Dr.Tijen hanımla tedavim başlayacak. Cumartesileri Fulya’da olacağım. Vapura binmek için bir sebep. Kendimi daha sağlıklı ve zinde hissetmek için başlayacak tedavim ( nöral terapi, fototerapi, akupuntur ..vs)
Cumartesi sabahtan
Ritüel başlıyor
Evden Üsküdar minibüsüne yürüyorum
Oradan motor iskelesine
Geçerken sahilden , Tandoğan büfeden yenilen bir tost
Yıllardır tanıdığım, büyümesine şahit olduğumuz çiçekçi kız “Murat abiye selam söyler her zaman”
Yalnızım
Kendime nadir ayırdığım vakitlerden, içime sığmayan İstanbul
Motorda deniz havası ve Beşiktaşa varış
Fulya da tedavi
Bir saat oldu
Titiz, saygılı ve bilimsel çalışan ekipten ayrılıyorum
Yürüyüş başlıyor
Heyecanlıyım, yıllar önce ara ara kaçtığım Ihlamur Kasrı sağımda. 1 TL giriş ile bahçesindeyim. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili bu yerin dışında kalabılık kalıyor. Ihlamur ağaçları, servi ağaçları karşılıyor beni. Bahçede bazen bir kahve bazen bir keyif çayı içiyorum. Çay tabağımın arkasında Milli Saraylar-Yıldız Porselen adı yazılı, üzerinde yeşil desenler. Cam bardakta çayımı yudumlarken fıskıyeli havuzu seyre dalıyorum. Yanlara yelpaze gibi açılan fıskiyeden akan sulardan güneş ışıkları oyun oynuyor sanki. Suda deniz kaplumbağaları, başları havada salına salına yüzüyorlar, bir, iki.
Sevimli ördekler havuzun dışında ,taşlarda dolaşıp ara ara başlarını suya daldırıyorlar, etrafında 3-4 yaşındaki çocuklar sevinçle onları izliyor. Kırıntı toplayan kuşlar…

Havuzu çevreleyen masalarda tatlı sohbetler, sessiz sakin.. Servis yapan garsonlar..Ahenk devam ediyor.

Yürüyerek kasrın bahçesinde dolaşıyorum Tarihi çeşmeyi görüyorum. Gölgelerin renkli çiçeği -Ortancalar büyümüş, renk renk ,kocaman. Çimlerde, banklarda tek tük oturan insanlar. Yumuşak zeminde –çimde yürümek ayrı güzel. Biraz oturuyorum çimlere.. Kendimle baş başa..Kalktığımda salına salına özgür dolaşan bir Tavus kuşağı görüyorum. Biraz ilerliyorum bir kamlumbağa keyifte.

İki köşkten oluşan kasrın bahçesinden çıkasım gelmiyor ama beyaz boyalı demir baçeden çıktığımda kalabalığın içinde buluyorum kendimi. Beşiktaş semtinin pazarı var. Yiyecek ve giysi pazarı. Nişantaşından ıhlamura uzun bir merdivenden inerdim. Basamakları renklere boyamışlar. Pazarın yeri yukarı alınmış. Yazın cıvıltı renkleriyle donanmış, pazarda dolaşıp çıkıyorum.Herkesde bir tatil-deniz hazırlığı var. Şapkalar deneniyor, mayolar alınıyor. Ramazanın verdiği bir sakinlikte hissediliyor.

Beşiktaş sahil yönüne yürümeye başlıyorum. Yapay bir okadar güzel çiçeklerle dolu yılların “KUK ÇİÇEKÇİSİ”.Kibar bir karşılayış, sıkmadan olan ilgi. Güllere bakıyorum O kadar gerçek gibi. Burnuma götürüp kokluyorum. Gülüşüyoruz.. Elimde yapay ortancalarla çıkıyorum. Evimdeki cam vazoya onları koyacağım mor-pembe ortancalar.Bugünün anısına.Evlenmeyi düşünenler, gelin buketinizi almadan buraya muhakkak uğrayın
Yürüyorum, sahile doğru. Sağımda yokuşlardan sokaklar caddeye bağlanıyor. Hüsrev Gerede yokuşu. Orada yıllarını harcamış-mahallenin eczacısı Ahmeti anıyorum.. Eczaneyi kapatmıştı. Özgür olmak istemişti. Eczanede sadece ilaç satılmaz, komşu teyze amcalara ilaçlar yapılırdı, dertlere çözüm bulunur, kahveler içilir, şiirler okunurdu dost ziyaretlerinde. Nur tanıştımıştı beni de. Arkadaşları olarak uğramadan geçemezdik bu kalabalıkta yalnız adama. Çiçeklerle renklerdiği eczanesinde şifalar vermişti herkese sevgili Ahmet..

İlerliyorum, yol beni akaretlerin girişine çıkarıyor. Ben ayrıldığımda restorasyon çalışması başlamıştı bu şirin yerin. Kafeler yer almış, sağlı sollu. Sola dönüyorum , bu sefer Alkım kitabevine uğramadan karşıya geçiyorum.
Arkamda üç genç sohbet ediyor sevimli Kıbrıs şiveleriyle.
Vapurla Kadıköyden dönmek istiyorum. Geniş vapurda oturduğum cam kenarından seyre dalıyorum. Eminönü, Topkapı sarayı, boğaz ..
Salonda obua ve gitarla “yeni türkü” parçası çalıyorlar, genç müzisyenler. Arkadan akerdiyon çalan iki genç ve kız kardeşleri geliyor. İsteyen para veriyor destek ..
Akerdiyon ezgisi içimde bir yere dokunuyor. Müzik iyileştirir ya insanı ..Babam geliyor aklıma ve İstanbul sevdası. Bu sefer ertelemediğim, kimse görmesin demediğim akan gözyaşlarıyla babamı anıyorum. Sonuna kadar yaşama bağlılığı -yaşama sevinci için onun evladı olduğum için gurur duyuyorum. Yaşarken yaşamı ertelemediği için , ailece iyi ki de yapmış dediğimiz babamız.

Vapur iskeleye yanaşıyor. Evime doğru yola çıktığımda elimde ortancalar ve pazardan aldığım kirazlarla renk ve umut getirmeye…


Ritüellerim devam edecek İstanbul Cumartesilerinde .
Belki bir gün siz de eşlik edersiniz Ihlamur Kasrı bahçesine…
Sevgiler

Salime Yılmaz
Temmuz 2014
İSTANBUL
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Sağanak
ÖYKÜ © | Yayın Temmuz 2014
SAĞANAK

İstanbul Şelalele evlerinde, 8 kattayım. Tedavisine ara verip-dinlendirdiğim emekli öğretmen Gülseri hanımın sırtı pencereye dönük. Yapığımız Egzersizle ve kızını yanında görünce canlanan bu zarif, hassas bayana sanki karamsalığını bıraksın diye gökten, sağanak halinde inci gibi dizi dizi yağmuryağdı birden. Sandalyesinden bastonuna tutunarak, pencereye doğru yol aldı. Camın önündeki saksıları boş görünce, çiçek ekelim bunlara dedi. Yaşama tutunurken..
Okadar güzel yağdıki yağmur, aşağıdaki havuz, şelale restaurant ve yeşillikler bir başka güzel göründü tepeden. Hayat böyle bir şey, umut her zaman vardır. Berekettir yağmur. Gözlerim yağmur sonrası gökkuşağını aradı. Sağanak yağmur hafiflemeye başladı. Sandalyesine geri oturan Gülseri hanım, eşi Cahit bey, Kızları Burcu , kızı gibi gördüğü kalbinin güzelliği yüzüne yansıyan Nergis –sevgi selinde etrafındayken türk kahvemizi yudumladık. Daha iyi olacağına inandığımız hastamız diğer kızını da soruyordu. Mutlu ne zaman gelecek diye. Annelerinin etrafında pervane olan bu iki kadın , iki anne sevgiyle hep yanlarındalar onun..

Oradan ayrıldığımda arkadaşım Evren aradı. Birlikte bir yürüyüş yaptık. Beklediğim gökkuşağını gösterdi Evren. Karşımızda, renkleriyle. İçimden güzel dilekler geçti. Oğlum da bu sene görmüştü ilk gökkuşağını ne kadar sevinmişti babası gösterdiğinde evimizin mutfak penceresinden..
Yolun solunda,aylardır önünden geçip, içini merak ettiğim cafe bizi içeri çekti. Güzel bir bahçe bizi karşıladı. Ahşap masa etrafında oturduk Hava kararmıştı. Huzurlu bir atmosfer ve serinlikte. Sırtımızda şalımızla haftanın yorgunluğunu attık iki dost. Çok sevdiğimiz Koşuyolundaki hayatımız ve Karamel cafe geldi aklımıza . Yıllar önce orada ne keyifler yaşamıştık. O sırada Cafenin adı dikkatimi çekti. SAĞANAK..
Bazen hayat size sürprizler yapar böyle. Yolunuz düşerse birgün Ataşehirin –Küçükbakkalköy –ışıklar caddesindeki bu saklı bahçeye bizi hatırlarsınız …Cezerye eşiliğinde , çini desenli fincanları ve güleryüzlü çalışanlarıyla kahvenizi keyifle yudumlarken..SAĞANAKta…

Ataşehir
2014
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Mermerli Plajına Veda
ÖYKÜ © | Yayın Haziran 2014
MERMERLİ PLAJINA VEDA
Antalyadan İstanbul'a ün kaldı. Yoğun geçen dost sohbetli günlerin sonunda oğlum Barış'la başbaşa Mermereli plajının yolunu tuttuk. Girişinde kuruyemişçi ve Kahramanmaraş dondurmacısı vardır. Dondurma sevdası abinin espirili satışı nedeniyle uğramadan geçemedik. Kahkahalarla 3 top dondurma alındı. Ön bahçede sevgili peyzaj mimarı Ümit arkadaşımızın dokunuşlarıyla can bulan bahçe içimizi açtı. Güleryüzle kaşılandığımız mermerli restaurant girişinden ücretimizi ödeyip,ahşap korkuluklu merdivenlerden inmeye başladık. Manzara tepeden o kadar güzelki bakmadan, bir duraklamadan geçilmiyor. Konyaltı plajı, gezi tekneleri ve Güllük evleri..Tarihi Kaleiçinde pansiyon ve otellerde kalan turistler geliyor bu plaja. Antalyadan çocuklu aileler var bizim gibi.
Çalışkan, güleryüzlü ekip hemen şezlongları-yeri ayarlıyor. Sizi sarmalayan kumsalda, herkes saygılı. Rahatsızlık veren yok. Deniz yatağı ve arkadaş bulan Barış, eğlenirken ben de kendimi sulara bıraktım.Birara kumdan kaleler yaptı. Yalnız kaldığında ben de katiıldım.Kumdan baraj, kale yaptık.Çocukluğumda Larada kampta olduğu gibi.Dalgalar kumları yıktığında tekrar tekrar yaparsınız...
Tekrar sırtüstü denizin üstündeı ,kollarım açık ,gökyüzünü seyrettim. Mermerli restaurantı,solumda yat limanından kaleiçine geçiş yapan yerli, daha çok yabancı turistler..Kayalıklarda oturan gençler, sağımda Murat'ın çok sevdiği zakkumlar-pembe,beyaz ve sıklemen enklerinde.Solda merdivenlerin başında aıllarımdaki kokulu sarı,turuncu çiçekler. Elinize aldığınızda dağılıverir, hayat gibi akar gider .Onun için koparmamalı, kaybetmemeli -elindekinin değerini bilmeli insan.Gözlerimi kapatıp açmayı çok sevrerim.Gökyüzü bir başka görülür. Sırtımı plaja döndüğümde, nem ve sisden Toroslar-heybetiyle. Göremediğim Olimpos dağları..Gezi tekneleri, sessizce süzülüyorlar. Denizin dibindeki kumu ve taşları, küçük kayaları görebiliyorsun. Akşam üstü dalgalar kayalıklara çarpıyor. Kalabalıkta, yalnızlığı da yaşayabiliyorsun. Suya tüm sıkıntıları bırakmak istiyorum. Yaz, güneş ve denizin suyu. İyileştiriyor bedeni ve ruhu.
Akdeniz, mermerli sizi bekliyor. Sevdiklerinizle ve şükürle..
Antalya, Haziran 2014
SALİME YILMAZ
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Kadınlar Hamamı
ŞİİR © | Yayın Haziran 2014
KADINLAR HAMAMI
Etrafta
Beyaz mermer
Taşlar
Akan şifalı sular
Buhar yükseliyor
Tavana
Siyah,beyaz,kınalı saçlı kadınlar
Bir arada arınma yerinde
Kirlerden ve
Dertlerden
Tasların mermere dokunuş sesi
Ortada mermer blok
Sıcacık
Üstünde uzanan
Bedenler
Köpükler altında
Canlanan ciltler
Arınma bitmiş
Ayrılık vakti
Bir nine
Yaklaştı bize
Kolları kalkmıyor fazla
Kurutmak istedi
Beyazlamış saçlarını
Elimde ısıtıcı
Oturtuktan sonra
Başladım taramaya
Saçlarını
Uzun, ince telli saçlar
Isındakça kurudu
Kurudukça ayrıldı, tel tel
Isınan sadece onlar değil
Omuzlara da iyi gelmişti
Anneannemin yerine koydum onu
Taradım saçlarını
Dualarıyla
Ayrıldı benden
Kadınlar hamamındaki teyze
2014 ESKİŞEHİR
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Kadın Yollarda
ŞİİR © | Yayın Haziran 2014
KADIN YOLLARDA
Bir kadın
Zayıf,bakımsız
Çiçekli,uzun,bol bir elbise
Elinde bir çift çorap
KADIN yalnız,
KADIN yollarda
KADIN otogarlarda
Elinde çorap
Arar oğlunu
Kapımız çalmıştı
Birgün ,
Bizi bulmuş
Babamın ,annemin
Adını vermiş
KADIN yorgun
KADIN bitkin
KADINA su ısıttı
Annem
Yıkandı-apak oldu
Sevdi beni ve kardeşlerimi
Okşadı başımızı
Biraz ürksek,korksak da
Sevmiştik onu
Kendi çocuğunu
Arayan KADIN
Bulamamış,
Elinde bir çift çorap
KADIN yollarda
Birgün duydumki
Bulmuş oğlunu
Hasret bitmiş
Kendinden kopardıkları
Oğluyla
Kavuşmuştu
Yıllar sonra
Bir adam Antalyada
O da gitmişti
Elinde oğlunun fotoğrafıyla
Aynı kader mi
ONLARINKİ
KADIN ebediyete gitti
Sahipsiz kalmıştı
Çare olunamamıştı
Hastalanan ruhuna
O adam
O hayatta
Yalnız değil
Kaderiyle
Sımsıcak yuvasında

2014 istanbul Eskişehir otobüs yolculuğunda
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Eskişehir Yollarında Sevdalar
ÖYKÜ © | Yayın Haziran 2014
ESKİŞEHİR YOLLARINDA SEVDALAR

Çocukluğumun Eskişehiri
Kömür kokan
Soğuk,karlı
Odunpazarı hayalimde
Annemin kardeşlerinin-ailesinin Erzincandan göçettiği şehir
Babamın akrabaları da yaşar orada.Çocukluğumdan hatırladığım Dayım ve Yengem, kuzenler.Teyzemler ve çocukları.
Bir seferinde kına gecesinde yaktığım kınalı ellerimi kumaşlarla kapatıp, sarılı Pupuş yengemde yatmıştım.Sabaha karşı elim açılmış, baba tarafının en titiz,pırıl pırıl yengemizin çarşafları kına olmuştu. Çok utanmıştım..
Eskişehirde Nevin adında bir arkadaşım olmuştu.Yüzü, gönlü güzel arkadaşım evlendiğinde ben daha üniversite öğrencisiydim. Hamileyken eşi çatışmada şehit düşmüştü. Gerçek başkaydı. Sırrı hala yüreklerde. Gencecik çocuklarımız yıllarca askerde devlet eliyle de ziyan olmuştu.Geride peri gibi bir kız çocuğu kalmıştı. Yıllar sonra Eskişehirden babası olmayan çocukları bahrına basan Darüşşafakada okumaya başladı arkadaşımın kızı. Annesiyle Şişlide bir sinemada “Titanic” filmini izlemek için buluşmuştuk. Bir başka hissedilmişti ordaki aşk. Gözyaşlarımız Nevin ve Turabi’nin sevdaları içindi.Çocukluğumun Eskişehirine ya tatilde ya da cenazelerde giderdik.Yılbaşı ve bayramlar ayrı bir güzeldir.
En çok da DÜĞÜNlerde gitmeyi severdik. Türkü sohbetleri,sazlarla,sözlerle herkes doğaldır.Olduğu gibidir. Yaşam acı ve tatlısıyla dolu dolu geçer.Paylaşım vardır, acıyı ve sevinci de …Evler tek katlı,içleri tertemizdir. Değişen çağa uyacaktır orası da.Duyduğum tramvay geçecekmiş sokaklardan ve evler 3 katlı apartmanlara dönmektedir..O sokakların dili olsa halayları anlatır bize. Türkmen ve Alevi insanlar birarada yaşar.
Yıldıztepede..

Evlerde Hz. Ali’nin ve 12 imamların fotoğrafı başköşededir. Cemevi vardır. Sevinç ve acıyı paylaştıkları, dualar ettikleri ibadethanede.Helvalar pişer ,kurbanlar kesilir.Hala kabul etmeselerde liderler, inançlar yaşanır binlerce yıl Anadoluda olduğu gibi. Renkleriyiz bu coğrafyanın ve dünyanın. İnanç özgürlüktür.Yok sayılamaz. Asimilasyonların bedelini ilahi adalet sorar dünyada.
Erkeklerin çoğu inşaatta çalışır. Maden kazasından sonra ikinci sıradadır inşaat kazaları. Emek verirler, kazmayla, kürekle, malayla..Alın teri akar akar..Türküler eşlik eder her taşa. Binalar yükselir ve umutlar. Zamanla çocuklar okumaya başlar. Meslek sahibi olurlar. Onlar öğretmen Suat, Kimya mühendisi Nilüfer, Radyolog Ayfer, Havacılıktan Ertan, Doğancan, Cem ve adını ve mesleklerini bilemediğim diğer sevgili Yıldıztepeli gençler.
Değişen dünyada modern düşüncelidir insanlar. Şehrini severler. Yeni çehresiyle Anadolu Üniversitesi şeh-ri Eskişehir. Artık kömür kokmaz. Çalışkan bir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşan. Kuzenimin eşi Betül ,duyduğu gururunu anlatmıştı , onun başarılarını ve kültür faaliyetlerdeki emekleri için.Modern şehir sımsıcaktır. Porsuk çayı geçer ortasından.
Yıllar önce “ Kalabak” suyunu ve çeşmelerini hatırlarım. Dayımların evinden soğuk, karlı –buzlu yollarda da çeşmeye inilirdi. Heyecanla. Taşınırdı bidonlarla, kaplarla sular evlere. Çeşme sohbetleri ve çocuk sesleri hatıramda.
Dayımın Bakkalı vardı. Yengem Gülistan bize ordan çerezler verirdi , bol bol. Şekerler avucumuzda ,sokakta oynardık. Yıllarca işletmişlerdi orayı , gece –gündüz emekleriyle çocukları için. Mahallenin bakkalıydılar..
Bir de kahve açmışlardı sonra evlerinin sokağının köşesinde. Erkeklerin toplandığı. Rahmetli babamda oraya gittiğimizde uğrardı-dost sohbetleri için.

Anneannem yaşardı O şehirde.
Başında kırmızı fesi
Açtığında kınalı saçları, dayımların evinde o zaman gözüme çok büyük görünen çift kişilik yatakta bir seremoniyle kat kat giysilerini giyinişini hatırlarım. Beşi bir yerde (altın) boynundadır.Bir de 5 şişle ördüğü , elinden düşürmediği patikleri vardır. Torunları EBO derlerdi. Selvi Ebonun patikleri torunlarının çeyiz sandığında yerini almıştır.
Dedem beyin kanamasından öldüğünde ailenin büyüğü Anneannem, uzunyıllar yaşamıştır. Yediği içine ekmek doğradığı “yoğurt” hatıramda.
Yıllar sonra kendi gibi yaşlı bir akarabasını teyzemin evinde banyo yaptırırken kalçasını kırmıştı. İki muzip yaşlıyı görür gibiyim. Doktor ameliyatta şaşırmıştı.
90 yaşın üzerindeki nenenin kemiklerine. Genç kız gibi demişti. Zayıflığı ve yediği yoğurttu sebebi.
Düğünüme gelen Anneannem ilk defa boğaz köprüsünden geçmişti. Emek verdiği, büyüttüğü torunlarından değildim ama diyaloğumuz hep iyi olmuştu. Birgece onu rüyamda görmüştüm. Önünde bir tas, içinde su ve elinde türbe toprağı-TEBERİK. Onun hayır duaları ile dünyaya geldi oğlum Barış, diye düşünürüm. Enson onunla telefonla konuştuğumuzda Allah bana bir yol göstersin demişti. Dizleri ağrıyordu. Ona oğlumun fotoğrafını göndermiştim. Bana Karaoğlanı bekliyorum demişti. Gideceğimiz için ona takmak için altın aldırmış-komşusuna. Ertesi gün vefat ettiğinde “huzura” erdiğini biliyordum. Oğlumu görmemişti ama bütün çocukların sevdiği ebo için mahallenin çocukları da üzülmüştü. 5 çocuk yetiştiren, merhametli, çalışkan, eli bol Selvi.
Patikleri-desenleriyle evimde. Yaşarken değer verilmeli insana..

Bir gün Haydarpaşa garından annem ve oğlum Eskişehire doğru yola çıktık. Eşim Murat bizi uğurlamıştı. Dayım Binalinin torunları Hazal, Pelin, Melisa ve komşu çocukları Topaç gibi olan 5 aylık oğlumu ellerinden düşürmemişlerdi. Hasret gidermiştik. Dayımın omzundan inmeyen “can dostu kuşu”nuda tanımıştık.
Eskişehir denilince akla bir de hamamlar gelir. Şifalı sular. Her şehre gelen misafir muhakkak bir hamama götürülürdü. Lise yıllarımda edebiyat dersinde anlattığımda ,öğretmenimiz gülmüştü de utanmıştım. Şifalı sular arındırır bedeni dertlerden.Bir seferinde yaşı biraz büyümüş,tanıdığımız erkek çocuğunu kız kıyafeti ile akrabalar içeriye sokmuştu da , ortaya çıkmıştı gerçek. Çok eğlenceli hamam sefasında bazen yoğun günlerde su-tas kavgaları da olur. İçilen soğuk bir gazoz , yenilen bir simit unutturur herşeyi. Yanakları al al olmuş kadınlar çıkar hamamdan evlerde pişer çaylar ve yemekler. Bir sonraki sefer için tekrar plan yapılarak zaman akar gider.
Dayım bizi Eskişehirin tren garından uğurlarken akrabalarımızı geride bırakarak Haydarpaşaya doğru yola koyulmuştuk.
2014 Haziran ,okullar kapandı.
Bu sefer İstanbuldan trene binemiyoruz. Seferler başlamadı henüz.
Kara yolu kullanacağız.
Barış ve beni eşim Murat uğurlarken Barış “ baba seni seviyorum” dedi ve öptü. Keşke sen de gelseydin baba dedi. Ne kadar az söyleriz –seni seviyorumu –ne kadar az sarılırız en yakınlarımıza. 1992 de Sarılmakta zorlandığımı paylaştığımda İlk psikoloğum demişti bu yüzden mi sık yolculuk yapıyorsun…
Yollar ayıran ve kavuşturan yollar. Sevinçle ve hüzünle, kahkaha ve gözyaşlarıyla.Yüreğini bırakırken ve yüreğini açarken.
Yol hikayeleri
Oğlum ve ben 8 yıl sonra Eskişehir yolundaydık. Otobüsün rahat hat oluşu, televizyon izleme imkanı Barışı çok mutlu etti. Anneme herzaman değer veren, birlikte büyüdükleri amcasının oğlu Mehmet abi davet etmişti. Oğlu Kenan ve Ezginin düğünü olacaktı. Babamın vefatından sonra eşi Nurcan ablayla sık aramışlardı annemi.
Kuzenim Sezgin abisi oğlumu bekliyor.Sesi ve sazıyla sevgisini tellere verir Sezgin. Duyarlı, dürüst, adam gibi adam Sezgin. Çalışsa da başka işlerde sazları ve türküleri yanındadır. Dost sohbetleriyle. Hissederek, anlamlarını düşünerek söyler türküleri gerçek değerini bilenlere. “Babamdan bana miras saz kaldı” der.Yakınlaştırır türküler baba oğulu. Mesafeler azalır. Baba söyler yanık sesiyle, çalar oğlu.

Rıza eniştem, çalışkan ,emektar eniştem. İşini çok sever. Şantiyelerde yurt dışında çalışırken yanık türküler söyler gece yatmadan .Koğuşta herkes hissetmiştir gurbeti. İstediği çocuklarının mutluluğu.Kızı Belgin evlenince kalmıştır severek evlendiği Naciyesiyle..

Yıllar önce Kuzenim Ertanın , “Gaziantep oyunu” oynayışı-coşkusu bizi çok etkilemişti.Lise yıllarında içimde kalan halk danslarına üniversitede kavuşmuştum. Gösteriye bile çıkmıştım.Sonra İstanbuldada tutkum devam etmiş, 1 yıl emek vermiştim.Diğer Kuzenlerim, Ertan gibi halk danslarıyla büyümüşlerdi. Bedenlerinde halaylarımızın ritmi ve davulun ritmi, zurnanın sesi ve ilk temiz aşklar yaşanır sokak düğünlerinde .
Kuzenim Ayferin içli sesi. Dayımın Alevi deyişleri. Muhabbet masasında toplanılır, zaman su gibi akardı.Ah ne güzel hepsi. Hayat galesinde ne kadar az paylaşsak da paylaşılanlar çok kıymetli. Şehriban ve Hüseyinin evlerinde eşimle dost sıcaklığı yaşanmıştı. Kuzen Dilek ve Meral Ankarada yaşasalar da kopamazlar Eskişehirden. Sıcaklığından…
Hasan Dayımda evini açtı yazları.Almanyadan geliyor. Muhabbet dostu-eşi can yoldaşı yengemle. Kendi dünyalarında ve topraklarında.
Sevgili Erdal, büyük amcamızın oğlu. Büyüdü, ailesi oldu. Akrabalarına düşkündür. Sanat ruhu ve yeteneği vardır onda. Çinilerdeki desenlere yansır dünyası ve ahşap işlerine.
Haziran 2014
Geçen sene evlenen kuzen Belgin ve kuzen çocuğu Dilan .Huzur ile yeni yuvalarında . Düğünleri kısmet olmadı ama Kenan ve Ezginin düğünüyle buluştu akrabalar.
Taksiden indiğimizde, sokakta pişirilen yemekler yenmiş, evlerden kadınların elinden çıkmış ince ince sarılmış dolmalar bizi bekliyordu. Davul, zurna ve halaylar. Bir gün önce Ankaraya iki otobüs kız almaya- kız tarafının kına gecesine gitmiş. Otobüsde türkülerle coşulmuş, kız tarafı herkesi güzel bir atmosferde ağırlamış, çerezler, tülbentler dağıtılmış, kız tarafının gelenekleri uygulanmış, sevgi ve saygıyla gençler kucaklanmış .
İkinci kınadayız
Sanki eskiyi yeniden yaşıyoruz. Ertan yine ritme uymuş, eşi ve kızkardeşi Nilüferle coşkularını hepimize yansıtıyorlardı. Nilüferi hiç bu kadar mutlu görmemiştim. Kuzen Dilek erkek kılığına girmiş, yüzene siyah bıyık ve sakal yapmış, erkek kıyafeti ve erkek ayakkabısıyla ..Köy seyirlik oyun yaptılar sevgili Cafer amcanın-Gülbeyaz ablanın kızı Nilüfer ile. Yıllar sonra Dileğin yeteneği beni şaşrttı. Gurur duydum. Umarım Ankarada bu yeteneğini değerlendirir. Halaya ben de katıldım. Oğlum bizi izledi. Kültürümüzü bilsin istiyorum. Bu sene okulda o da folklorda oynadı. Umarım her yöremizi en güzel anlatan halk dansları sevdası yüreğine düşer. Çocuklar büyümüş, halayda onlar da yerlerini, almıştı. Komşular, akrabalar evlerini açarlar,düğün sahibine destek olmak için. Orada tanıştığım Emine evine davet etti –kuzenleri ve beni .Bembeyaz döşediği evinde ağırladı. Çaylar içildi.Zeycan, Aysel, Leyla, Nilüfer….Eskilere gidildi. Çocuklar olmuş, aileler büyümüş..
Misafirler ertesi gün olacak salon düğünü için evlere paylaşıldı. Kuzenim Ertan ve eşi Betül benle Barışı evlerine aldı. Yıllar önce Bakkalcı Hüseyin kızı olarak tanıdığım sarışın –renkli gözlü Hülya da bizimle. İki çocuğu ile güleryüzlü, mantıklı Hülya . Ertesi gün halayda farkettiğim, sarışın –renkli gözlü yakışıklı oğlunun sınavı vardı da geceyi zor etti. Doğa, Pelin ve Barış kaynaştılar evde de. Birlikte oynadıkları top da onları yakınlaştırmıştı. Sabah evde küçük kızların süslenme heyecanı ve zarif,narin Hazal çok tatlıydılar.
Düğünde gelinin sesinden bir türkü ve damadın sazıyla hoş bir sürpriz oldu.Güleryüzleriyle sımsıcaklardı. Bir sevda öyküsü daha başlıyordu.
Bana bir başka sevdayı hatırlattı .
Sevgili Abdurrahman, duyarlı, duygulu, kalbi güzel kuzenim. Antalyada okuduğunda Leyla’ya olan aşkını anlatmıştı.Kavuşacağı için mutluydu. Almanya da düğünü olacaktı. Eğitim için Almanyaya gittiğimde düğününde ben de vardım. Odaya girdiğimde gözlerin nasıl ışıldamıştı. Ben orda sana anneni-babanı hissettirmiştim.Şimdi Leylada burda .Eskişehirde . Senden ona emanet yavrunuzla Encandan bahsettik. Oğlun seninle ayni mesleği okuyor. Annesi onunla gurur duyuyor.Senden ve sevdanızdan bahsettik. Burada sen yoksun. Senin büyüdüğün topraklarda. Leyla.Acı içinde, SAKLASA DA herkesten gözyaşları içine akıyor. Bırakıp gitsen de bizi, döndün topraklarına..
ANNEANNEMİ VE SENİ ZİYARET ETTİKTEN SONRA BAŞLADI YENİ YOLCULUĞUMUZ …
Sevinci ve acısıyla selam olsun sana eski Yıldıztepe…
YILDIZTEPE, ESKİŞEHİR 2014
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Anadolu Kavağı İstanbul
ÖYKÜ © | Yayın Haziran 2014
ANADOLU KAVAĞI

1988
İstanbulda yeni bir hayata başlıyorum. Antalyada devlet hastanesinde çalışmak istememiştim. Arayışım beni Taksim-Elmadağ-Fransız Pasteur hastanesine el rehabilitasyonuna İstanbula getirdi. Bilimsel ve idealist ortamda çok mutlu olmuştum.
Büyüdüğüm şehir Antalyayla kıyaslıyordum 7 tepeli şehr-i İstanbul’u. Burada yaşayacaksam bu şehri tanımalıydım. Bir turist gibi. Kültürüyle, tarihiyle, güzellikleriyle…
Karar verdim, sevmeye .

İSTANBUL ANADOLU YAKASI
Arabada 4 kişiyiz. Uzun, kıvrıla kıvrıla giden sahil yolunda Çengelköy, Anadolu Hisarı,Kanlıcayı geçiyoruz, Beykozdan Anadolu Kavağı yoluna uzanıyoruz. Ahşap evler başlıyor. Sağdan yol Cenevizliler tarafından yapılmış-YOROS kalesine çıkıyor. Solda iskele, balıkçı restaurantları, tatlılar ve kediler…
Anadolu Kavağına aşkım o gün başlamıştı. Kaleden boğazı seyrederken, diğer yanınız Karadenizi görür. TEPEDEN SEYREYLE İSTANBULu..

Yolculuklarım bu küçük balıkçı kasabası şeklinde yaşamı olan yere gönül bağıyla da bağlandı. Arkadaşım Şükranı İngilizce kursunda tanımıştım.Her kurstan bir dost kalır bana.Can dost. Vakur, sağ duyulu, hayatı erken yaşta babasız kaldığında bir başka öğrenmiştir. Sıkıca bağlı olduğu –değer verdiği annesi ve kız kardeşleri benimde sevdiklerimdir. Bir de beni Mehlikayla tanıştırmıştır. Sakin, yeşil gözlü arkadaşım. İyi niyetli…
Üç kişi , Anadolu Kavağı, Doğanay Restaurant…
Sohbetler, tanıştığımız garson,,Bizi herseferinde özenle karşılar ve saygıyla..
Yıllar sonra Sevgili Hocamız El Cerrahı Ayan Gülgönen ve Dr. Yılmaz İnan ile yabancı misafirleri ağırlamak için oraya gittiğimizde çok hoş karşılanmıştım.

Kara yoluyla gittiğimiz Anadolu KAVAĞI yolculuklaımız deniz yoluna dönmüştü. Bazen Sarıyerden geçerdik, Şükran ve Mehlika Yeşilköy ve Bakırköyden gelirdi.

Çoğu zaman DİLENCİ VAPURU nu kullanırdık.. İçindeki yabancı turistlerle yalılara uğraya uğraya giden vapur. Eminönünden kalkar, Beşiktaşa , Kanlıcaya, Sarıyere,Rumeli Kavağına uğrar, isteyen orada iner, isteyen son durak Anadolu Kavağına gider.RUMELİ kavağında da çok sevdiğim Hakan ve Fundayı tanımıştım. Hala dostlukları ve büyüttükleri çocuklarıyla hayatımızdalar.
Anadolu Kavağına indiğimizde gidiş-dönüş olan vapur bileti ile yaklaşık 3 saat oradasınızdır. Para durumuna göre balık ekmek yemek de güzeldir. Sonra başlar kaleye doğru yürüyüş. Annemi ve halamı da götürmüştüm yıllar önce. Kardeşim Nazanla fotograflarımız vardır.
Sonra eşim Muratla gitmiştik. Oğlumuz Barışı da alıp gideceğiz , orayı tanısın istiyoruz.

Bir bakarsınız yağmurlu bir günde ordayım, bir bakarsınız karlı bir günde, bir bakarsınız ışıl ışıl yaz günlerinde. Oturanlar aynı ailelerdir. Oteli yoktur. Bozulmamıştır halkı. Sağlık sorunlarını Beykoz da hallederler. Bir seferinde el hastam oradan gelip giden biri olmuştu.

Fotograf makinamla dolaştığımda evleri de dolaşmış, sohbetler yapmıştım. Evlerin biri Üniversiteli Kadınlar Derneğinin değerli üyelerinden Dr. Elgizindi. Yıllarca veremli hastaları iyileştirmişti. Kardeşi Türkan hanımın omzunu, elini- hırsız-kapakaçtı olayıyla yaralamıştı da öyle tanışmıştık. Birlikte TÜKD de çalışmıştık. Evlerinde dua okunmuştu da o zaman görmüştüm Elgiz hanımın evini.Organize ettiğim “KADININ ADI YOK” adlı fotograf sergisinde YANI BAŞIMDAYDILAR.
YILLAR GEÇTİ.
Haziran 2014
7 yıldır İstanbulda değildim.
Anadolu KAVAĞINA stajeri olduğum GÜLTEN SERHATLI HOCAM VE BENİM STAJERİM OLMUŞ EVREN LE oradayız. Stajer olduğu yıllardan beri , sevincimi-üzüntümü paylaşan, oğluma emeği geçen , birlikte çalışmaktan onur duyduğum dostum, meslektaşım..

Kara yoluyla serin bir günde ulaştık. Kaleye doğru çıktığımda kahvaltı ve yemek yenen salaş yerleri gördük. Onların arasından yukarı çıktık. Karadeniz önümüzde . Acı olan 3. köprünün ayakları dikilmişti. Karşımızda.

Tepede sert esen rüzgar, çekilen fotograflar, anılar. Her zaman kıyıda yemek yerken bu sefer tepedeki yerlerin birinde yemeğimizi yedik. Kahvemizi içtik. Üç kadın. Bu sefer Şükran, Mehlika, Salime değil. Gülten, Evren ve Salime.
YİNE YAŞANMIŞLIKLAR, KIRGINLIKLAR VE UMUTLAR BİZİMLE.
Bol oksijen ve dost sohbetiyle aşağı inerken, salıncakta sallandık. Dalından kiraz topladık. Henüz tam olmasalar da bol bol yedik. Aşağıya inerken yemyeşil ağaçlar , orman hala yerinde diye sevinmiştik. Evren,diğer stajerlerimizle oraya ilk defa benimle geldiğini hatırladı.
İskeleye yaklaşınca kalabalık artmıştı. Midyeler, balıklar, kediler…
Doğanay restaurantın çalışanları kavağın güllerinden hediye ettiler. Sardunyaların önünde fotograflar çektirdim. Kıyıda oturan teyzenin birine DR.Elgizi sordum. Rahmetli olduğunu biliyordum. TÜRKAN hanım da iki yıl önce vefat etmiş. Gönlü iyiliklerle, insanlara yardımla dolu bu insanlar da yeni yolculuklarına gitmişlerdi. Evleri satılmıştı.

Kreplere yan gözle bakarak, lokmadan tadarak, dondurmalarımızı yedik. Evlerin önündeki kayıklara doğru yürüdük. Yıllardır yalıda oturan Kavaklı İstanbul Beyefendisi Mimar bir beyle sohbet ettik. Rahmetli abisi Hidroklimatoloji kürsüsüne yıllarca büyük emek vermişti. Onu andık.

Akşam oluyordu, eve dönme vaktinde yola koyulduk. Beykoz Korusunun yanından bizi bekleyen sürpriz, iki tarafı ağaçlarla olan upuzun yoldan çevre yoluna çıktık.

Gülten hanım İstanbuldan ayrılacak.İstanbul aşkı bizi tekrar bir araya getirecek biliyorum.

Onu tanımanın özelliğiyle, gülüşü ve zerafetiyle, meslek sevdasıyla , iki evladı ve eşiyle mutluluklar diliyorum..
Evren, güzelliğinin yanında iç güzelliğini her zaman koruyacağına inanıyorum.

Anadolu KAVAĞI birleştirir insanları. Şehirden uzakta kendinizi başka bir yerde , sakin ve huzurlu hissedersiniz.
Hala gitmediyseniz orada sizi bekliyor……
Kirazlar olmak üzere.. .
“Dereseki”yolunuzun üzerinde. Yıllar önce makinamı alıp gittiğimde tatmıştım kirazlarını…
ANADOLU KAVAĞI
HAZİRAN 2014
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Orda Bir Köy Var Uzakta
ÖYKÜ © | Yayın Nisan 2014
ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA
Atike ÖZKAN
KALEME ALAN SALİME YILMAZ

Orda bir köy var uzakta
Uzakta değil şuracıkta yakınınızda
Döşemealtı-Yağca köyündeyim
Adım ATİKE
Mavi gözlerim, beyaz tenim
Tülbentimden görünen ak düşmüş saçlarım var
Zengin olmasa da mutlu bir evde geçti çocukluğum. 13
yaşlarındayken başladım halı dokumaya. Üç kişi oturduk halı
tezgâhına. Dokuduğumuz halılar satılırdı hemencecik. Ucuz
ucuz. Şimdilerde değerli ama yapan da yok evlerde. Kalanlar da
evlerdeki sandıklarda, anılarda.
İlkokulu okudum okumasına da kafam almadı bir türlü. Halen
okuyup yazamam, ezberim iyiydi ama. “Muhtar gibi kadınsın”
derler bana, ederim boyumdan büyük laflar. Hayat okulunu
okudum ya. 20 yaşımdayken amcamın oğluyla nişanlandım.
Bekledim asker yolu. Evlendiğimde pamuk tarlalarında çalıştım,
hayvanlara baktım. Yaylada buğday-harman yaptım.
Köyde hamile kalmak da işe göredir. Kışın doğan çocuk büyütülür,
yazın kaynanaya bırakılır, başlanır işlere. Ölü doğan iki
bebeciğimden sonra dört çocuğum var şimdi. İlk çocuk kız. Sonra
doğan erkek çocuk, dışkısını yuttuğu için doğarken, engellidir
Mehmet Ali’m. Ankaralara götürmek istediğimde görümcem
karşı çıkmıştı. Ben “Keşkelerim olmasın” dedim “Bakarsın evdeki
kızcağızıma”. 3 ay Ankara’da tedavi ettirdim. Çaresi yoktu kuzumun.
Ben oralardayken küçük kızım sağmış sütleri, bakraç taşımış
minicik bedeniyle, yokluğumu hissettirmemiş.
Üçüncü bebeğim de kız olmuştu. Büyüdüler, ortaokula
başladılar. Bir gün bir servis kazası geçirdiler köyle-Yeniköy arası 30
116
çocukla. Kafa travması geçirdi büyüğü. Bekledik günlerce yoğun
bakımda. Küçüğünde de kırıklar vardı. Çok şükür iyileştiler. Cebiş
(kurbanlık keçi) kestik. Dualar ettik. Ben “Çocuklarım erkek
eline bakmasın, okusun” dediydim. İki kızım da ortaokul bitince
okumak istemediler. Sonra da şikâyet etmediler hayatlarından.
Evlendiler, çocukları oldu. Şimdi üç torunum var onlardan.
14 yıl aradan sonra dördüncü çocuğum doğdu. Bekletildim
doğum için hastanede. Kanamam vardı. Bir terslik olduğunu anlamıştım.
Bağırıyordum “Kendine zarar vermesin, düşmesin diye
somyaya bağlayacağım bir çocuk daha istemiyorum” diye. Çığlığı
duyan hemşire acıdı da nöbetçi doktora söyledi. “Çocuğu kurtarmalıyız,
kalp atışı yavaşlamış” diye apar topar sezaryene aldılar
beni. “Tüpleri bağlayın, ben üretim çiftliği miyim?” dedim. Sonunda
kocamdan izin alıp bağlamışlardı tüplerimi. Adını Ümit
koydum çocuğumun. Sarışın, çilleri var şimdi yüzünde. Her şeyi
gecikiyordu oğlumun, “Bir şey var” diyordum. Oturması da gecikmişti.
2 yaşında teşhis kondu “Beyin felci” diye. İlk zamanlar
tedavi hizmeti alamadık. Evde ilgileniyordum her şeyiyle. 6 yaşında
başladı rehabilitasyona. Devam ediyoruz şimdi, memnunum
çabalardan. Hiç yalnız bırakmam onu, istese de bedenim biraz
dinlenmek, hep yanıbaşındayım. Arar gözleri beni. Sırtımda taşıdığım
büyük oğlum için köy evimizin dışına bir asansör yaptırdık
şimdi. Rahatladım ecik. Eve kapamıyorum onu, bahar geldiğinde
o da canlanır toprak gibi. Bir de kaynanam vardır benim, hani
ben çalışırken çocuklarıma bakan. Geçirdi yarım felç, benzedi
kaderi torunlarına. Gelir 3 ay bende kalır, sonra diğer çocuklarında.
Bir de garip anam vardır. Bunama hastalığından oldu o da.
Kardeşlerim ilgilenir onunla. Gönül koysalar da bana, edemem
daha fazlasını. Son yıllarda uykusuzluk başladı bende de. Sabahı
erdim. Bedenim bıraksa beynim bırakmaz, beynim bıraksa bedenim
başlar sızlamaya. Uykuya hasretim şu sıralar. Hiç geçirmedim
kuzularımdan başka bir yerde bir gün. İyi gelecek biliyorum.
Bir nefes alsam, bir dinlensem. Sonra onlara da iyi olacak benim
yeni halim. Kısmet, bir gün olur herhal.
Yağca’da bahar başkadır. Nar çiçekleri açar. Geleneksel Nar
Festivali yapılır her yıl. Bakarım çocuklara binerler bisikletlerine.
Ah bir konuşabilselerdi, anlasam da gözlerinden, seslerinden her
117
şeyi. Ah bir yürüselerdi, onların ayakları da olsam giydirebilsem
ışıltılı ayakkabıdan Ümit’ime, koşsaydı. Binselerdi renkli bisikletlerine.
Bir ben mi yanarım onlara? Babaları benden yangın.
Akşamın sessizliğinde, çocuklar uyuduğunda kalırız baş başa,
dertleşiriz beraber “Biz ölürsek ne olacak?” diye. Az mı akmıştı
gözyaşlarım pamuk tarlarında çalışırken, gizli gizli? Az mı akmıştı
gözyaşlarım dokuduğum halıların ilmiklerine?
Benim kaderim, şekerlerim derim onlara…
Uzakta değil
Yanıbaşınızda
Şuracıkta
Yağca köyünde
Ben Atike!


ANTALYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ YAYINLARI: 12
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
II
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
MART 2013
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Zülfinaz
ÖYKÜ © | Yayın Nisan 2014
ZÜLFİNAZ
Onu yıllar öncesinden hatırlıyorum. Komşumuz, annemin
iyi dostu, dert ortağı.
Çalışkandı, işine giderdi, dört çocuğuna kanat germişti. Kısa
boylu, kıvırcık saçlı. Sokağı dönüşünde yalpalayarak yürüyor.
Dizleri rahatsız. Onlar bir dile gelse neler anlatır bize. Yılların
yorgunluğu…
1945 Erzincan-Tercan-Karaçay köyü doğumlu. Ağa kızı Serfinaz
ile Kazım’ın ikinci çocuğu. Annesi ahırın yanındaki bir odada
büyütmüş onları. Annesi okumamış ama kültürlü. Babasıyla
evlenince annesi zenginlikten düşmüş yokluğa ama sabırlıymış.
Arpa ekmeğiyle büyümüş Zülfinaz. Nüfus çoğalınca 3 yaşındayken
dedesi yanına almış onu. 7 yaşına kadar kardeşlerinden ayrı
yaşamış.
Okul çağı gelince ailesinin yanına dönen Zülfinaz, anne ve
babasının sevgisine hasret. Kardeşleri kucaklar onu sevgiyle ve o
da okullu olur. Ancak bir dönem okuduktan sonra ailesi tekrar
göndermez onu okula. Oysa hayali okuyup öğretmen olmaktır.
10 yaşına gelince nenesi ölür. Gözleri görmeyen dedesine baksın,
onun gözü-eli-kolu olsun diye tekrar gönderirler onun yanına.
Arkada gözü yaşlı kardeşleri.
15 yaşına geldiğinde çok hizmet etmiştir. Saçları belinde, güzel
mi güzel, akıllı mı akıllı bir genç kız olmuştur. Dedesi altınlar
aldığı bir çocuğa söz vermişti. Gelin olacaktı Zülfinaz. Kader bu
ya bir genç gelir atın sırtında, öğretmenlik yapacakmış. Camın arkasından
gördüğü bu uzun boylu, yakışıklı Yaşar amcadır. Tanıştıklarında
utanmıştı ama kaymıştı gönül. Çareyi kaçmakta buldular
rıza olmayınca. Bir ayın sonunda dede razı gelir ve başlık
parasıyla yaşı büyültülerek nikâhları kıyılır. O sırada babası onu
gördüğünde akıtır gözyaşını kızı için gizliden. Uzaktan da annesi.
Gelinliği dikilir. Bir odada işlemeli yastığa oturtulur. Uzun saçlarını
ellerinde taraklarla kızlar tarar, tarar. Maniler eşliğinde 10
tane ince örük örülür. Zülüfleri kesilir.
53
Mendilim el ele
Düşmüşüm gurbet ele
Yedi mendil çürüttüm
Gözyaşım sile sile
Kına yakıldı. Davul zurna tutuldu. 3 gün 3 gece yemekler
yendi, halaylar çekildi. Amcası duvağı örttü. Göl kıyısında gezildi.
Gelin olacağı eve vardığında atın üzerindeydi. Gökten bir
elma attı Yaşar, düştü Zülfinaz’ın duvağına ve kalbine. Bir inek
verdi kaynana. Süpürge koydu önüne, aldı. Demir kondu, aldı.
Gelenekmiş. Çalışkan dediler ona. Kaynana çivi çaktı ayaklarının
önüne, evlilikleri sağlam olsun diye. Diğer köye öğretmen olarak
gitti eşi her sabah. İki evlat verdi ona Zülfinaz, biri erkek, biri kız.
1966 yılında Erzincan depremi olur. Devlet ev verir ama karar
verir eşi İstanbul’a taşınırlar. Daha bir ay geçmeden haber gelir
ve daha önce de çalıştığı Karayolları, Antalya’da iş imkânı sunar.
Böylece Karayollarında Muhasebe Müdürü olur ve TRT’deki mutlu
yuvalarında başlar yeni hayatları. Akşamları elinde fileyle gelirdi
kocası. Tatlıydı dili. Değer verirdi. İsteyerek evlenmişti onunla.
Bir kat yatakla başlayan hayatlarında hiç unutamadığı tel dolabıdır.
Özenerek kaplarını yerleştirdiği. Bir erkek, bir kız daha katılır
aileye. Dört çocuk olmuştur. Okula gönderir onları. Şehre uyumu
çabuk sağlamıştır Zülfinaz. Geçim sıkıntısı başlar zamanla. Kazanıyordur
eşi ama paylaşıyordur da bir o kadar akraba, eş-dostla.
Eskiden ilk olarak çekirdek aile düşünülmezdi şimdiki gibi. Önce
başkalarıydı. Hatırlar, misafir geldiğinde çocuğunu banyoda yazılıya
hazırladığını. Çalışmak ister. “Sırt sırta verelim” der. “Kadın
parası yemem” derdi o zaman erkekler. Ayıp değildi çalışmak.
Antbirlik’e işçi alınacaktı. Gece okulunda okur-yazar belgesini de
alıp başlar, çalışanların çocuklarına kreşte bakmaya. Vardiyalı çalışır.
Hem eve bakar, yemek, temizlik yapar, hem kocasına hizmet
eder. İşini çok sever. İki yıl sonra işi fabrikada iplik başındadır.
HER İPLİK BİR ANIDIR. Her iplik dertlerden uzaklaşmaktır.
Zamanla yaralar açılır yaşamında. Mutlu insanları istemez ya
mutsuzlar, kıskanırlar ya. Zarar verseler de Zülfinaz güçlüdür, o
annedir ve eştir. Sarılsa da yaralar, kalır izleri. 21. yılında emekli
olduğunda 3 çocuğunu evlendirmişti.
54
Erkekler gurbete Almanya’ya giderler. “Onlar uzakta da olsa
mutlular ya başka ne isterim” der. Gelinleri ve torunlarının mutlulukları
tek isteği. Zülfinaz ve Yaşar’ın toplam yedi torunu var.
Her zaman ona karşı anlayışlı olan eşiyle sürüyor hayatı. Kırgınlıkları
bırakmalı geride, affetmeli ve vedalaşmalı hayatla.
Bir yastıkta başlayan sevdalarının, bir yastıkta devam etmesi
dileğiyle. Ölene kadar.zülfinaz
SALİME YILMAZ-ANTALYA


ANTALYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ YAYINLARI: 12
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
II
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
MART 2013
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Değişim-Annem
ÖYKÜ © | Yayın Nisan 2014
DEĞİŞİM
Salime YILMAZ
Kış zamanı, yıl 1951… Erzurum Aşkale’nin bir köyünden
dokuz aylıkken Erzincan’ın Tercan ilçesi Yaylacık köyüne
taşınırlar. Beş kardeşin ortancası olarak dünyaya gelir. Yuvarlak
yüzü, al yanağı uzun örgü saçlarıyla annem Sakine Pekgöz.
İlkokula başlar, kızlı erkekli sınıflarında. Dayılarım “kız kısmı
okumaz” derler, annem çok üzülür ve okulu yarım kalır. Sessiz,
sakin, tarlada çalışır, koyun sağar, ekmek pişirir annem. Aklında
hep kitapları. Babası istermiş okumasını ama ağabeylerin sözü
geçmiş. Her ne kadar o ağabeylerin kızları üniversite okusa da o
zaman öyleymiş. Yıllar geçmiş annem on beş yaşına gelmiş.
Köyün yakışıklı, sesi güzel, türküler söyleyen, halayda başı
çeken genç delikanlının da etrafında bir sürü hayranı varmış. Kendi
de bunların farkındaymış. Küçük yaşta annesi ölünce İstanbul’a
gurbete gitmiş. Karda, soğukta, Cağaloğlu’nda gazetelerin
üstünde yatmış. Adapazarı–İstanbul trenlerinde limon satmış,
bahçıvanlık yapmış. Sonra askerliğini bitirince babası onu devlet
kurumunda işe koymuş Antalya da. Köye döndüğünde babası
artık oğlu evlensin istemiş. Onu idare edebilecek, çalışkan, iyi
aile kızı annemi düşünmüş “Hanlı Yusuf ’un kızı Sakine- gelinim
olsun” demiş ve bunu babama söylemiş. Aklı havalarda babam
evlenmeyi daha düşünmüyormuş ama yine de “Tamam” demiş.
46
Annemi bir akrabası evine çağırdığında babam da gelmiş.
Annem çok korkmuş. Babam elini tutmuş ve “Seni babandan
isteyeceğiz” demiş. Annem yüzüne bile bakamadan kaçmış. Onu
tanıyormuş ama “gölgesi bile ağır” gelirmiş. Elini de tuttu. Artık
hayır diyemez. Namus…
Annem, dedemden istenmiş. Anneme sormuşlar. Elini
tutmuştu ya hayır diyemez. Aslında başka gençler de varmış
annemi isteyen. Kader demişler. Annem gelinlik giymiş, atın
sırtında. Geleneklere göre damdan bir elma atılırmış gelinin
başına. Elma düşmüş… Davullar, zurnalar, yemekler, halaylar…
Annem büyükbabamın evine gelmiş. İlk aylarında hamile
kalmış. Bir gün tandırın üzerinden banyo kazanı kaldırırken
düşük yapmış. Yaşasalardı iki ağabeyim olacakmış. Aradan
daha bir yıl geçmeden bana hamile kalmış. Dağların arasında,
kerpiçten yapılmış evlerin olduğu, baharda rengarenk çiçeklerle
bezeli şirin yerde dünyaya gelmişim 1967’de. Köyün ebesiyle
devletin ebesi kavga etmiş benim için doğurturken. Toprak
bağlanırmış bezime sıcak tutsun diye. Tahta beşikte sallıyorlarmış
beni. Dedem koymuş adımı: Salime. Annem, halalarımla, üvey
babaanneyle iyi anlaşırmış ve dedem değer verirmiş. Ama babam
yanımızda değilmiş. Dedem düşünmüş ve “Böyle olmaz gelsin
ailesini alsın. Sorumluluk alsın, ayrılık olmasın” demiş. Babam da
gelmiş ve bizi Antalya’ya getirmiş.
Annem, babam, ben ve bir yatak. Şark Ekspresi. Trende
yolculuk. Çok açmışım üzüm, ekmek yemişim bol bol. Annemin
sütü yetmezmiş, aç kalırmışım çoğu zaman. Artık her şey daha
iyi olacak bir arada ve şehirde. Eski Sanayi Mahallesi’nde, şimdiki
binaların olduğu yerde gecekondular varmış. Bir tanıdığın mutfağı
annemin evi olmuş. Ağzı beyaz tülbentle kapalı annemin; ağzı
var dili yok. Babam, Köy Hizmetleri’nde sürveyan olarak sürekli
köy yollarını yapmaya gidiyormuş. Annem, ben bir de yanımızda
annemin küçük görümcesi varmış. Kimseye gitmezmiş,
korkarmış. Komşular ve tanıdıkları gündüz yanına gelirlermiş.
47
Babam bana çok düşkünmüş, evine karşı sorumluymuş ama
çok titizmiş; yemekte, ütüde ve hayatın her alanında. Bir odalı
evden Fethiyeli Şükrü Amca’nın iki odalı evine geçmişler. Çok
iyi insanlarmış. Babamı evladı gibi sevmişler ve bizi de. Bir gün
babam yokken ayağıma çaydanlıktan sıcak su dökülmüş ve bir ay
boyunca annem beni pansumancı Hasan Amca’ya bir de Sigorta
Hastanesi’ne götürmüş. Sonraları bakılmış ki annemin bacağına
da o sıcak sudan dökülmüş. Korkudan söylememiş. Babam çok
kızgınmış. Susmuş, susmuş… İkinci kız kardeşim doğmuş gece
yarısı, babam arazide, görevde. Komşular doğurtmuş. Annem
şehirde ama doktora gitmeye korkarmış doğum için. Kardeşime
yaşamaz demişler zor doğunca. Babam haber alıp gelmiş ve bir iş
arkadaşının adını koymuş kız kardeşime, Nazan.
“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete
kız vermesinler” türküsünü her duyuşunda annem köyünü
özlermiş, dağlarını… Ailesi yanında olsa çok mutlu olacakmış.
Ama ne çare “gurbet o kadar acı ki ne varsa içinde”. Annem ve
babam bir evleri olsun istemişler. Zeytinköy’de elleriyle taşınıduvarını
yaptıkları, güzel-büyük bir ev. Bir süre suyu dışarıdan
taşımış annem. Babam kırk tane ağaç dikmiş; yarma şeftaliler,
elma vb. Fasulyemiz, çileğimiz… 1971 Kıbrıs Barış Harekâtı
zamanı helikopterler geçerdi, ajanslar can kulağıyla dinlenirdi.
Üçüncü kardeşime hamile olan annem için ambulans çağrılmış.
Tam kapıya geldiğinde doğmuş Ercan. Babam en sevdiği
arkadaşı olan mühendisin adını koymuştu. Kız erkek ayrımı
yoktu babamda. Hepimizi çok sever ve okutmak isterdi, özellikle
kızlar okumalıydı. Annem ve babam karar almışlar “burada
çocuklar okuyamaz daha iyi bir çevreye taşınalım” diye. Evlerini,
komşularını çok seviyorlarmış ama dünyaya bakışları farklıymış.
Orada kadınlara ilk defa pantolon giydirmeyi babam sağlamış.
Ailecek hafta sonları gezmelere, pikniklere, denize gitmekte
babam örnek olmuş. Geleceği düşünen annem ve babam
Bahçelievler’e taşınmışlar.
Annem okuma–yazma kursuna gitti, sonra diplomasını
48
aldı. Çok mutluydu. Babam destekledi. Halk Eğitim’de biçkidikiş
kursuna gitti. Yeni muhitinde çocukları Barbaros
İlkokulu’na gidiyordu. Orada, oğlunun öğretmeni ona çok örnek
oldu. Nezihe Budak Hoca’dan çok şey öğrendi; hakkını aramayı,
sesini çıkarmayı. Dört çocuk olacaktı “Hayır” diyebildi. Annem
çocuklarına karşı hep ilgiliydi. Okuldan evimize geldiğimizde
hep bizi karşılardı. Annem ev hanımıydı, diğer çocukların
anneleri de çalışmıyordu ama annem farklıydı. Evde annesini
bulamayan, yemeği pişmemiş çocukları da evine alırdı. Birlikte
o sıcaklığı yaşardık. Ev eşyasına önem verilmezdi ama akşam
sofralarında bir arada olmak önemliydi bizim için. Eğitimimize
ve gezmemize değer verildi. İlk ansiklopedimizi aldıklarında
ne kadar heyecanlanmıştık. Bize hiç “ders çalışın” denmezdi,
biz zaten çalışırdık. Annem, ev işlerini kendi üstlenirdi. Veli
toplantılarımıza muhakkak gelirdi. Erkek kardeşim anaokuluna
yazdırılmıştı ve hepimiz çok mutluyduk. Ben ve Nazan Antalya
Lisesi’ni bitirdik. Üniversite sınavında ben Hacettepe Fizik Tedavi
ve Rehabilitasyon bölümünü kazandım 1984’te. Şehir dışına kız
çocuğunu göndermek normal değildi o zaman ama bağırlarına
taş basıp beni gönderdiler. Yurtta kalarak okudum. İki yıl sonra
da Nazan, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünü
kazandı ve İstanbul’a gitti. O da yurtta kaldı. Annem ayrılığımıza
zor alıştı. Evde el işleri, dantel yaptı sattı, yıllardır da yapardı.
Sonra bir bebeğe bakmaya başladı ve bu hem bebek için hem
annem için çok iyi oldu. Halen haberleşirler Atıl’la. Sonra Ercan;
evden uçtu kuş misali. Onunla iletişim olsun diye hayatında hiç
yapmadığı halde futbol maçını izlemeye başlamıştı. Çok sever
oğlunu, o da annesini. Anadolu Lisesi’ni bitiren oğlu İstanbul’da
İşletme okudu ve bankacı oldu. Şu an bir bankada şube müdürü.
Annem ve babam gurur duyuyorlardı bizimle. Önceliği
hep çocukları olmuştu. Şu zamanki gibi sevdalardan değildi
onlarınki. Didişirlerdi. Annem hep gönlü alınsın isterdi, babam
anlatamazdı sevgisini. Annem istemezdi ne eşya ne para. Değer
verilmekti, ömür boyu istediği. Gözünü onda açmıştı. Sanki
babam onu da bizimle büyütmüştü. Öyle derdi. Annem zaten
49
gelişmeye açıktı. Türk kadını olarak yöneticiydi, yumuşaktı
ama ailesi için her türlü savaşa girerdi, aslan kesilirdi. Gizli bir
sevgi diliydi aralarındaki. Sanki didişen onlar değildi biz bir
şey söylediğimizde, hemen babam korurdu annemi. Annem ve
babam bir bakarsın bir konuda söz birliği etmiş, tek duvar olur
karşımıza çıkarlardı. İnsanlara yardımı severlerdi. Annem her
zaman yaşlının, hastanın yanındadır. Bize de örnek olmuştur.
Bir tas çorba, bir ziyaret onun hayatındadır, paylaşır. Genç
anneleri hep girişimci olmaya zorlamıştır. Başarmıştır. Şimdi
onlar birer çalışan, üreten kadındır. Okuyamadı ama üç çocuk
okuttu. Sadece okutmadı onlara güzel değerler verdi. Babam üç
çocuk okuttum derken çevremiz ve biz bilirdik ki gizli kahraman
annemdi.
Ben İstanbul’da işe başladım. Annem, babam ve üç kardeş
tekrar İstanbul’da bir araya geldik. Annem, Antalya’da dolmuşa
hiç binmemişti “Bu şehirde herkes koşuyor normal yürüyen yok”
demişti, şaşırmıştı. Artık tek başına bir yerlere gidebiliyor, küçük
şehirdeki gibi toplum baskısı da yoktu. Kişisel olarak kendini
bulduğu yer oldu İstanbul. Okuma–yazma bilmeyen kadınları
organize etti, kurslar açtı, onlarla birlikte oldu. Annem bizimle,
tiyatrolara, sinemalara geldi, söyleşilere katıldı. İlk fotoğraf
sergimde gelip annemi bizim için tebrik etmişlerdi. Yıllar sonra
bir fotoğraf sergisinde fotoğraf konusunda yorum yaparken onu
duyunca çok şaşırmıştım. 2001’de annem ve babam Antalya’ya
döndü, kız kardeşim döndü. 2006’da ben ve eşim “oğlum
anneannesinin yanında büyüsün” diye Antalya’ya döndük.
Bıraktığımız kadar olmasa da Antalya’da yaşamak kolaydı.
Deniz ve güneş… Annem kırk altı yıllık hayat arkadaşı babamın
koah hastalığıyla son iki yıl uğraştı. Babam, annemi yanından,
gözünün önünden ayırmak istemedi. Yıllar sonra ağzından tatlı,
övgü dolu sözler çıktı. Çocuklar değil, gerçek olan hayat arkadaşı,
eşiydi. Bir de ilk torunları için çok beklemişlerdi ama şu an
altı yaşında olan Barış onlara yaşam enerjisi olmuştu. Hastalık
sırasında ikinci torun haberi de geldi. Oğlunun kızı olmuştu:
50
Defne Lavin. Yıllar sonra hastalık nedeniyle güneş gören, birinci
kat bir eve taşınıldı. Annem, aydınlık mutfakta ona yemekler
yaptı. Balkonunda kahve içtiler. Hayat zorluklarıyla da olsa
güzeldi. “Ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasaydı” derdi annem,
annesine doyamadığında gurbette. Şimdi ölüm yakınındaydı.
Eylül 2011’de babamı kaybettik ve bir çınar devrildi yetmiş
üç yaşında. Geride onun yokluğunu her an hisseden bir eş ve
çocukları. Annem, Sakine Yılmaz, yine ayakta, yine çocuklarına
kol-kanat olmaya devam edecek.

SALİME YILMAZ

Antalya Büyükşeh İr Belediyesi İ YAYINLARI: 7
HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
BAŞARILI KADIN HİKÂYELERİ PROJESİ SAHİBİ:
Antalya Büyükşehir Belediyesi
Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
Mart 2012
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Üç Kadın
ÖYKÜ © | Yayın Şubat 2014
Ocak 2014

Yağmur çiseliyor
Nemli, ıslak bir Antalya akşamı
Şehrin ışıkları yanmaya başladı

Büyük şehirlerden farkı erkenden insanlar evlerine çekilmiş, sokaklarda yaz aylarının canlılığı yok, sakin ve huzurlu.

Üç kadın , üç dost Antalya sokaklarında..

Onları birleştiren iş anlayışları, onları birleştiren insana önem vermeleri, onları birleştiren yüzlerinde maskenin olmaması..

Maskeleri olmayan insanlar gönüllerini açar birbirlerine, dertlerine çözüm olamasalarda yanlarında hissederler birbirlerinin, maskeleri olmayanlar hala insanlığı yüreğinde kaybetmeyenlerdir.

Tek tük kalan turunç ağaçlarının eşliğinde , yürüyen üç kadın…

Şehrin yat limanına bakan çay bahçesinde tente altında tek kuru kalmış masa etrafında başladı sohbet. Hem birlikteydiler hem de kendi dünyalarında. Geziniyordu düşünceleri, hayalleri,umutları.. Üç ayrı yaş kuşağı; 20 li,30lu,40lı yaşlar....

Aşağıda yat limanının tekneleri, küçük anfi tiyatrosu, restaurantların masaları, boşluk,,,,
Mermerli çay bahçesi her zamanki heybeti ve güzelliğiyle karşıda.Arkasında Karaalioğlunun Kalesi…Mermerli plajı . Babamın çocukken bizi orada yüzdürdüğünü anlatır annem. Bir gün oğlumu orada yüzdüreciğimi hayal ediyorum.
Akdeniz, dalgalarıyla Mermerlinin plajına ,kayalara çarpıyor. Bembeyaz köpükler. Her çarpan dalga hayatın zorluklarını anlatıyor sanki. Kayalardan çarpıp dönen sular tekrar tekrar devinim halinde..Bazen zorluklar çıksa da hayatımızda su temizler her şeyi. Her şey yerini bulur hayatta ..Su akar bulur yolunu derler ya..Yalnız değilseniz varsa yanınızda dostlarınız her şey kolay gelir size..

Üç kadın , yağan yağmur, şehrin ıslaklığında ve sukunetinde sıcacık olur yürekleri…

Nemli, ıslak bir Antalya akşamı

OCAK 2014
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
O An
ŞİİR © | Yayın Ocak 2013
Bir gitar, anne
Yanında gitarın tellerinde minik elleri dolanan oğul,can
Akşam karanlığı,dar sokaklarda seke seke yürüyor oğul
Yolun bir sağında bir solunda
Anne bir süprizim var der
Oğul söyle anne söyle anne
Oyuncak mı? Hangi oyuncak? Ne kadara aldın? der
Cansız değil oğul
Canlı birşey der anne
Yoksa bir tavşan mı?Sabret oğul
Nerede
Yolun sonunda
Yolun sonu göründü
Nerede anne nerede
Yolun karşısında
Süpriz
Oğul koşar, O koşar, öyle bir sarılmaktır ki
Baba dizler üzerinde yere çöker
Oğul sarılır
Öpülür, kucaklanır
Baba sarılır
Oğul güler,yanaklar kızarır
Baba öper
Özlemdir o
Sevgidir o
OĞUL, CAN
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Kınalı Pamuk Saçlar
ŞİİR © | Yayın Kasım 2012
Gözler kapanmış

Nefes azalmış

Kınalı pamuk saçlar

Avuçlarımda

Okşarken başını

Geçmişti hayatı

Film şeridi gibi

Açtığında gözlerini

Umut ve kuzusu ÖZLEM”e

Başladı yeniden hayat…..



12 Kasım 2012 Antalya
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Yol
ÖYKÜ © | Yayın Ocak 2011
İstanbul’dan yola çıkış.Uzun bir otobüs yolculugu.
Sevgili Eylem’le ,
Yıl 2000 aylardan Agustos
Şehire girerken gri,keskin kayalar arasında yolumuz ilerliyordu.
Griyle bütünleşmiş panzerler vardı.Hani her bölgenin cografyası farklıdır ya insan gibi.Doğa sinmiştir insanın yapısına,kişiligine,kültürüne...
Su gibi ya sakin akar o insanlar.
Ya da hırçın,azgın akar
Ya merttir,güçlüdür
Ya sakin,içine kapanıktır.
Ya da cıvıl cıvıldır.Dünya umrunda degildir.
Ya bir nehirdir ya bir çağlayandır.
Grilik devam edecek mi acaba ?
Keskinlik,sarp kayalar gibi mi insanlar ?
Grişte karşılayan gri manzara şehrin içinde kendini yeşile bırakıyor.
Büyük bir nehir akıyor Munzur.
Gezebildikçe görüyorsunuz gözeleri,ovacıgı.
Baktıkça daglara gizem kaplıyor sizi.
Keşfedilmemiş,yaşamadığımız kanyonlar mı var acaba ?
Dağcıların doğa severlerin dikkatini çekebilecek yerler olmalı.
Bir gün bir minübüsle yola koyuluyoruz.Düzgün Baba’ya gidilecek.Adağı olanlar kurban kesecek.
Sarı,turuncu,bakır renginde kıvrıla kıvrıla çıkılan tepeler,topraklar.
Befor the rain – yagmurdan önce filminde gibi.Balkanların havası var burada da.
İnsanlar sıcak,samimi dostlar.
Minibüsten iniyoruz.Adak yerinde kalabalık,ilkokul-ortaokul çağında çocuklarla tanışıyoruz
Adları Sibel,Eda,Ufuk,Salime,Birgül,Serkan,Şahin,Sebahat.Ailelerinden okul dönemi ayrılıp,bölge okulunda okuyorlarmış.
Sohbet ettik.Ziyarete gidenleri beklerken onlardan resim yapmalarını istedim.Bana resimler çizdiler dağları,evlerini,yollarını,güneşi,çiçekleri,nehirdeki balıkları,agaçları.
Gönlümde saklarım hepsini.Şimdi büyümüş üniversiteli olmuşlardır.Belki bir gün karşılaşırız ne dersiniz.
Kıvrıla kıvrıla indik yollardan.
Zamanın neresindeydik, ışınlanmış mıydım buraya.Dönüşüm Erzincan üzerinden olacaktı.
Yüzdüğüm Munzur geride kaldı.Dağlar,çiçekler,insanlar.
Tunceli-Erzincan yolu minibüste uğurlanan yolcularlayım.
Sessiz,sakin in cin top oynar gibi yollar.Tedirgindik aralarda jandarma kimlik kontrolü.
Köprüler geçiyoruz.
Kendimi doğduğum şehirde Erzincanda buluyorum.Geride kalan şehir sanki kilometrelerce uzakta.
Yıllarca uzakta bir yer.Tanıma,havasını soluma şansı bulduğum topraklarımız tüm bölge topraklarımız gibi insanımız....
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Gemile Koyu
ÖYKÜ © | Yayın Şubat 2010
GEMİLE KOYU

Araba ile başlayan yolculuğumuzda 5 kişiydik. Yağmur,şehirler,kasabalar,köyler ve gece…Geride bıraktığımız ise umutlar şehri İSTANBUL.Uzun yolculuğumuz boyunca dağlardaki kar bizi yalnız bırakmadı.1998 yılının son günündeydik.Güneye doğru güneş ışıkları bedenimizi ve gönlümüzü ısıtmaya başladı.

İlk durağımıza vardığımızda bir bekleyenimiz vardı.Yumuşak sesi, sevecenliği ve bilemediğimiz iç dünyası ile Çiğdem(çidoş).Alışverişimizi yaptıktan sonra onsuz yola koyulduk.Deniz, dağlar eşliğinde toprak yolda ilerledik.Son durağa geldiğimizde oksijen ciğerlerimize doldu. Yüklerimizle patikadan inmeye başladık.Karanlıkta gördüğümüz ışık ve tahta kapılar, bizi Turan abiye götürdü.El arabasındaki odun ateşi,doğanın konusu bütün yorgunluğumuzu almaya yetti.Sait’in taşıdığı odunlarla ateşimiz hiç sönmedi.

Arkadaşlarımız geldiğinde neşeyle soframıza oturduk.Sevdiklerimizden uzakta ama sevgi dolu yüreklerimizleydik.Yeni yıla girmeye az kalmıştı. Saat 24 olduğunda Bige ve ben, Çetin babanın yanına gittik.Dileklerin tutulmasıyla 1999 a girdik. Ay ise şahidimizdi.Gece, dalgaların sesine bizi sürükledi.Kumsalda ateşimizi yaktık. Çıplak ayaklarımız denizin suyunu hissetti, bedenimiz olumsuz duygularını suya ve kuma bıraktı; rahmetli Turgut’un söylemiş olduğu gibi. Konuşmalar,uykunun sessizce gözlerimize çöküşü ve uyku tulumlarına giriş.

Yeni yılın ilk günü; Suay be Bige’nin sevimli hediyeleri ile uyandık.Karanlıkta geldiğimiz yerde; sardunyalar,çam,kekik kokusu ve dost sıcaklığı vardı.

Balıkçı teknesi bizi bekliyordu. Sepetimiz, yiyeceklerimiz,çayımız ve paylaştıklarımızla motorun sesi bütünleşiyordu.Lacivert sularda hayallerimizi bırakıp,döndük.


Ateş başında diğer arkadaşlar ve köpekleri ile oturduk. Bizi bir araya getiren yamaç paraşütleri; onlara hayat veren Can ve Alimdi. Samimiyetleri, doğallıkları,yaşam sevinçleri ve enerjileri ile.

İkinci günümüzde,doğanın kucağında kahvaltımızı yaptık. Kulaklarımıza dağlardan akan suyun sesi geliyordu. Sanki bizi çağırıyordu. Paraşütle uçulmamıştı ama yürüryüşe başlanmıştı. Ömer ve Gülnihal ile. Kalp atışlarının hızlanışı,vücut ısısının yükselişi, ter kokusu,arkasından tatlı bir yorgunluk.

Son gecemizdi. Işınlandığımızı düşündüğümüz koyda ateşin başındaydık.Nurgül topladığı adaçayını yaptı. Batur ve Sevilay uçuş anıları anlattı.Suay ezgilerini söyledi. Zafer ve Kadir dost sıcaklığını sundu. Yiyeceklerimiz,Alimin kamp ocağında yaptığı tatlımız,sigara,puro kokusu ve şarabımızla…Dolunayda buz gibi deniz suyuna girdik. İki çılgın.

Gün ağarmaya başladı.Gitme vakti gelmişti.Gemile koyu-kabak köyünden uzaklaşırken; geride kalan kendini bulma yolunda yaşananlardı.
1999 FETHİYE-KABAK
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Boğaz'da 45 Dakika-2000
ÖYKÜ © | Yayın Kasım 2008
BOĞAZ'DA 45 DAKİKA

Zorunluluklar,koşuşturmalar sürerken,gelgitlerle dolu insan ilişkilerimin arasında ben kendim için ne yapmak istiyorum? dediğimde İSTİNYE iskelesindeki İSKELE çay bahçesindeydim.
Saat 16.15
Kasım 18
Deniz kenarı...
Yuvarlak masam ve önümde bahçe duvarına monte edilmiş bir lamba.İki yakayı birleştiren ikinci köprü karşımda.Üzerinde arabalar. Solunda Mihrabad korusu, sağında Rumelihisarüstü. Henüz Yokolmamış ağaçlar...
Garsondan önce bir çay istiyorum.Cam bardakta çayım geliyor.Gökyüzünde salına salına uçan kuşlar gözüme çarpıyor.Gri lekeler halinde. Aklımda Şamil ve Almanya'da tanıdığım dostlar: Hasan,Soner,Metin,Güven,Cumali,Elif,Ulrike,Petra...
Şamil, kendim için ve senin için tüm manzarayı belleğime işliyorum.Elimde fotograf makinam yok,fırçam yok.Önümde ise eşsiz bir fotograf,bir tablo var.Ben o tablonun hem içinde hem de dışındayım.Gökyüzünde beyaz bir kuyruk,küçük bir ışık uzanıyor.Yeşilköy'e giden bir uçak.İçinde sizlerin olduğunu ve birazdan burada buluşacağımızı hayal ediyorum.
Hasan,Soner,Metin,Güven,Cumali,Elif,Ulrike,Petra...
Sis bastırıyor.Sahil boyunca arabalar farlarını yakarak geçiyor.Sokak lambasının yanan ışığının aksi boğaz sularında.Aksin içinde süzülen balıkçı teknesini görüyorum. Solumdan,sağımdan,köprünün altından tekneler geçiyor;birer,ikişer.Bir tarafta büyük bir sakinlik,ahenk hakim. Bir tarafta yerinde duramayan deniz dalgaları, ışıltıları,yosun kokusu.
Dinginliğin içinde,sağa sola yalpalayan bir sonbahar yaprağı.Biz miyiz acaba?

Aklıma okuduğum bir yazı geliyor."Denizsiz sehir kanaatkardır. Deniz tuhaf şeydir.Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara.Bu yüzden, Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir.Bu yüzden insanlar kırıp dökmeye cesaret edemez kolay kolay."
Gürültüden, kavgalardan uzak bir İstanbul köşesi,sisli İstanbul akşamı.Tepelerde dantel gibi ağça silüetleri.Bir dost sesi duymak istedim.Aynı şehirde ve denizden uzakte ve sizler.

Yüreğimde dostum Turgut.Denizi ne çok severdi.Ve hayatı, YENİKÖY'ü.
"Hala gülüyorsak böyle içten,Yaşamak isteğimizdendir böyle derinden" demişti.
Ezan sesi geliyor kulağıma.Dilimde onun dizeleri.,
"Ve nalınlar, bir cami avlusunda,
Belki bir hikayenin sonunda.
Belki yeni başlangıçlarda.."

Yüzüm denize denik...Deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan,denize kalır,kendine...
Orta şekerli kahvem gelmişti.Senin için içiyorum Şamil...
Masamın önündeki küçük lamba yandığında: sahil boyundaki sokak lambalarının, yalıların ışıkları ve sudaki akislerini seyrettim.
Ayrılık vakti gelmişti.Önümden bir adam geçti. Elindeki iplerde sarı,kırmızı,mavi,yeşil, rengarenk büyüklü-küçüklü balonlar gökyüzüne çekti beni.Çocuklar ve çocukluğumuz geldi aklıma.Yaşayabildiklerimiz, senin dediğin gibi Şamil,yaşayamadıklarımız.Şansımız veya şansızlığımız.Eşit başlamamıştık veya öyle sanıyorduk.Yaşatacağımız içimizdeki çocuk ve umut...

Yanımda gayrimüslim yaşlı çift " sizde mi şiş'liye"...
İstanbul..
Saat 17.00
45 dakika
Yıl 2000
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi
Şerife Teyze
ÖYKÜ © | Yayın Aralık 2007
ŞERİFE TEYZE

Yıllar önceydi…
İstanbul Eyüp sokaklarında bir bahar pazarı. Arkadaşım Bilal’la sokakları keşfe başladık. Ellerimizde fotoğraf makinaları. Eyüp Sultan camiye çok yakınız. Dar bir sokağa sapıyoruz. Uzun, üzeri Arapça yazılı mezar taşları ve arkasında yeşil kapılı ahşap bir ev dikkatimizi çekiyoruz. Kapıya dayalı, elinde baston , gözünde kalın camlı gözlüklerle minyon bir teyze vardı.Laf atmadan geçemedik. Komşusuna ziyarete gelmiş, biraz ilerde oturuyormuş. Görkemli ahşap ev kullanılmıyordu.Orada tek odada ve dipdibe 5 kişilik aile yaşıyordu.

Fotoğrafını çekmeye ikna ettik. Tekrar geri gelecek ona fotografını verecektik.Takma dişlerini çıkarıp bize komiklik yapan teyzeyi geride bırakarak ilerledik. Pier Lotiyi onu istanbula geri getiren sevdiği AZİYADE’nin hikayelerinin düşünerek, haliç’e bakan kır kahvesinde kahvelerimizi yudumladık. Tekrar geri gelmeyi umut ederek dönüş yoluna koyulduk.

Fotograflar çıkmıştı. Şerife teyzeye ulaştırmak için bu sefer yalnız Eyüp sokaklarındaydım. Onun aşevi civarında olabileceğini söylediler. Yanıma mahalleden bir çocuğu rehber olarak kattılar. Aşevini ilk defa görüyordum. O bölgenin fakir insanları buradan karınlarını doyuruyormuş.Eski,tarihi bir yapı. İçerde kadın-erkek ahçılar büyük tencerelerin başında pişirdikleri yemeği dağıtıyorlardı. Neşeli grubun yan tarafında kurban verilen hayvanlar kesiliyordu. Kırmızı hırkası,kalın gözlüğü, elinde 3 lü sefer tasıyla Şerife teyze sıradaydı. Aklıma annemin babama işe giderken hazırladığı sefer tası gelmişti. Ne güzel günlerdi onlar; emeğin, alın terinin değeri vardı o zamanlar ve ailenin….

Onunla sıramızı bekledik,üç kap yemeğini aldık.Meydana doğru yürüdük. Bir banka oturduk. Yiyeceğini sandığım yemekleri yere koydu, açtı; kediler etrafımızı sarmıştı. Kedileri için hergün yemek alırmış meğerse… Ona simit ikram ettim. Sohbete başladık.Fotografını verdikten sonra tekrar geleceğimi söyleyerek yanından ayrıldım

Yaz geldi.Sıcaklar başladı.Şehirden uzak geçen gezilerimizle yollardaydık.Sonbahar geldiğinde kendi kabuğumuza biraz çekiliriz ya işte o gelmişti aklıma…Onun sokağına girdim. Komşusu şerife teyzeye haber verdi. Evini bilmiyordum. O gelene kadar aileyle sohbete başladık. Liseye giden büyük kız iyi bir işte çalışmak, ailece normal bir evde yaşamak istiyordu. Umutları var dı yani…Teyzem geldiğinde canı biraz sıkkındı. Aşevinden dönerken zabıtalar ayaklarıyla tekme atarak onun oturduğu yerden kalkmasını istemişler. 0 dilenci değildi ki….Gururu incinmişti.

Oturduğu evi, hayatını merak ediyordum. Anlatmaya başladı. Gençliğinde Safranbolu’da bir konağa hizmetçi olarak girmiş.Evin beyinin ona zorla sahip çıkmasıyla bir çocuk doğurmuş.Sonra çocuğu alıp onu dışarı atmışlar. Düşmüş İstanbul yollarına.Yıllarca çocuğunun görememenin acısı çökmüş yüreğine. Neler yaşadı bu zamana kadar daha konuşamadık ama geçen yıllarda oğlu onu bulmuş. Arada arıyormuş. O arada evini göstermeye razı oldu. Ahşap 2 katlı bir evdi.Kırık dökük tahta merdivenlerden, loş ışıkta yukarı çıktık. Avlu gibi ortaya açılan 4 kapı vardı. Her birinde bir aile yaşar mış .Onun evim dediği bir odada büyük bir yatak vardı. Bir küçük tüp ve kırık bir cam. Hani şu kedilerinin girip çıktığı, birlikte uyuduğu yer. O tüp üzerinde kap ta çamışarlar vardı. Orada kaynatıp yıkarmış.Kedilerin sinen kokusu ise odada.Utandığı için bana göstermeyi geciktirdiği evi.
80 yaşındaki teyzeme teşekkür edip yanından ayrıldım.
Aradan 1 yıl geçmişti.Dünya dertleri ya arayamamıştım onu. Komşunun ve onun hatırını sormak için açtığım telefon elimde, donakaldım. Şerife teyzenin çamaşırını kaynattığı tüpten yangın çıkmış ve ciddi yanıklarla samatya hastanesinde yatıyormuş.
Ölümü yakın hissettiğimde hep ayaklarım geri giderdi ya onu görmeye gidemedim. 1 hafta sonra aradığımda onu kaybetmiştik. Onu eskisi gibi hatırlamak istemiştim. Gözyaşlarım ise geri getirmeyecekti ….
Safranbolu da başlayan yazgızı ve sonu
Kalbimdesin güzel yüreğin ve gururunla, her eyüp sokaklarından geçerken seni düşünerek….
1995 EYÜP
 
     Beğenin    
Şiir-Öykü Listesi

Yazan Uzman
Salime YILMAZ ALTUNBAY Fotoğraf
Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY
İstanbul
Uzman Fizyoterapist
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi17 kez tavsiye edildiİş Adresi Kayıtlı

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarına (Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY) aittir ve Uzm.Fzt.Salime YILMAZ ALTUNBAY tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

16:43
Top