2007'den Bugüne 81,462 Tavsiye, 25,881 Uzman ve 18,112 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Büyük Yarış
ÖYKÜ | © Yazan Beria Bilge ŞENER | Yayın Eylül 2019
Büyük yarış
Sabahın iyot kokan, serin havasını içime çekerek yaptığım hızı bir yürüyüşten sonra biraz soluklanmak için deniz kenarındaki banka oturdum. Bir birini kovalayan dalgaları seyrediyordum ki yanıma genç bir adam oturdu. Yarısını yediği simitten küçük parçalar kopararak önümüzde kayıtsızca dolaşan martılara atmaya başladı. Martılar biraz daha hareketlendiler. Genç adama sordum: “Martılar mutlu mu?” diye. Genç adam “Mutlular” dedi. Devam etti “Ne güzel hiçbir kaygıları yok, öylece yaşayıp gidiyorlar”. Duramadım “Sen mutlu musun?” diye sordum. Yüzünde bıkkın bir ifadeyle “hayır” dedi. “Ne zaman mutlu olursun?” , “Sınavda 40.000. sırayı tutturabilirsem mutlu olurum”, “40.000. olunca ne olacak?”, “İstediğim Üniversiteye gireceğim.”, “O zaman ne olacak?”, “Beni sevecekler, yani ailem”, “Peki sen ne olmak istiyorsun?”, “mutlu olmak, o da benim sınavda 40.000. olmama bağlı”
Bu düşüncesinin nasıl oluştuğunu sordum, hatırlayamadı. Öyleyse ben sana anlatayım doğruysa söyle dedim. Çocuklar okula başladıkları günden itibaren yaşadıklarını düşündüm. Başlangıçta nasıl da heyecanla okula gitmişlerdi. Ama sonra yaşadıkları karşısında etkilenip her biri kendilerince bu sisteme karşı bir tutum geliştirmişlerdi. Elbette çocukların hepsi aynı tepkiyi göstermiyordu. Ama bazı tepkiler birbirine benziyordu. Ona şöyle anlattım:
"Okula başlıyorsun, arkadaşlarla oynamak, yeni bilgiler öğrenmek ne hoş. Sonra bir gün öğretmen sınıfta sınav yapıyor, sende bildiklerinle soruları yanıtlıyorsun. Öğretmenden tam not alıyorsun, eve gidiyorsun. Annen baban sana sarılıyorlar, seni seviyorlar, çok mutlular, tabii ki sen de. Bu yıllar boyunca böyle devam ediyor. Bir gün işler karışıyor, zayıf not alıyorsun, evdekilerin yüzünde ciddi bir ifade, şimdi ne olacak? Sonra yine durum düzeliyor, teşekkürler, takdir belgeleri, evdekiler akrabalara hep senin ne kadar başarılı olduğunu anlatıyorlar. Artık seni bir korku alıyor, ya başarısız olursam. Artık tek hedefin var başarılı olmak, sınavlarda yüksek notlar almak, hatta diğerlerini geçmek. Ne olmak istediğini unuttun bile."
Beni dikkatle dinledi ve yanıtladı:“Evet hepsi doğru”
Tam bu sırada genç adamın kız arkadaşı geldi. Genç adam aynı şeyleri kıza tekrar etti, onaylamasını istercesine. Kız “doğru” dedi. Kıza sordum “Sen mutlu musun?”, “mutluyum ama korkuyorum”, “neden korkuyorsun?”, “okulun sınıf yerleştirme sınavı yaklaşıyor, iyi bir sınıfa yerleşemezsem, alt sınıflarda kalırsam çok kötü olur”, “daha önce oldu mu?”, “evet oldu”, “o sınıfta iyi bir şey oldu mu?”, “aslında oldu, en iyi arkadaşlarımı bu sınıfta kazandım. Üstelik ben çok çalışınca sınıfta altı öğrenci daha etütler kalıp çalışmaya başladı, bu da beni çok mutlu etti.”
Onlara hayatın hiçbir döneminde diğerleriyle yarışmanın insana mutluluk getirmediğini, aslında diğerleriyle yarışırken kendi hedeflerimizi kaçırabileceğimizi, buna karşılık hayatta sürekli kendilerini geliştirmelerinin gerekli olduğunu ve bunu sadece kendileri için yapmaları gerektiğini anlattım. Hedeflerine ne zaman ulaştıklarının önemli olmadığı ama o yolda olmalarının onlara kendilerini huzurlu hissettireceğini ve bir gün mutlaka asıl hedeflerine ulaşacaklarını söyledim.
Hayat yolda olmaktır. Başarı ise hayatın kendisidir.
Güldüler, vedalaştık. Elele tutuşup neşe içinde konuşarak yürümeye başladılar. Genç adam hızlı adımlarla yürüyordu, kız ona yetişmek için arada bir sıçrayarak yürürken rüzgârdan yüzüne gelen saçlarını başı ile arkaya atıyordu. Genç adam ise göğsünü biraz daha şişirerek kızın elini sıkı sıkı tutarak yürümeye devam ediyordu. Öylece gözden kayboldular.
Beria Bilge Şener
 
     Beğenin    
Mevsimler
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Ağustos 2019
Baharda

Akmasa burnum

Hapşırmasam

Kısılmasa sesim



Yazın terden

Tutulmasa oram buram

Kış üşütmese

Fıtık etmese öksürükten



Severim aslında

Diyeceğim olmayacak mevsimlere…



Barbaros İrdelmen
 
     1 Beğeni    
Yakarış - 23 Nisan
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Ağustos 2019
Bu gün benim bayramım

Hediyedir bana Atamdan

Kıskanırken tüm dünya

Sevinç taşar içimden



Kaldırın engelleri

Ne olur okuyayım

Cahil bırakmayın

Öğrenmeye açım ben



Soldurmayın kirletmeyin

Kırmayın onurumu

Koruyun ve sevin

Çocuğum daha ben



Yarınlarınız

Geleceğiniz benim

Bana doğruları

Gerçekleri öğretin...



Barbaros İrdelmen

23 04 2018, İstanbul
 
     1 Beğeni    
Sol Yanım Ağrıyor
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Ağustos 2019
Sol kolum uyuşuyor

Midem de bulanıyor

Kötü hissediyorum kendimi

Aşk bu mu?



Salaklık etme bu yaşta

Kalp krizi olabilir

Boyun fıtığı da

Ya damar tıkandıysa



Bak



İyi bir hastane biliyorum

Gastroskopi colonoskopiyle başlıyorlar

MR Tomografi, biyopsi sintigrafi

Anjiografi ile devam ediyorlar



Yüzlerce tahlil yapıp, göz kulak burun boğaz

Ortopedi, cildiye çocuk cerrahi ve en son

Kadın doğum konsültasyona sokup

Sonra neyiniz var dı? diye soruyorlar



Siz bulamadınız mı? diye sorarsan

Önce nörolojiye

Sonra psikiyatriye gönderiyorlar



İstersen yatıp

İstediğin ya da istedikleri

Ameliyatı da olabilirsin

Kısacası; iyi bir hastane…



Barbaros İrdelmen

İstanbul, 26 06 2019, 23:27
 
     1 Beğeni    
Acil Nöbeti
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Ağustos 2019
Meslekte

Yoğun bakımlarda çok çalıştım

Oldum olası

Severim gece çalışmayı



Emekli olunca dedim

Maaşıma katkı olur

Özel bir hastanenin

Acilinde gece nöbet tutayım



Görüşüyoruz başhekimle

Ufak tefekmişsiniz, dedi

Sıkın yumruğunuzu

Var gücünüzle

Vurun bakim elime



Ciddi olamaz

A… vallahi ciddi

Uzattı avucunu bana doğru

Bekliyor vurmamı



Vuramam hocam dedim



Önce kendimi tanıtayım

Astımı

Şeker komasını

Beyin kanamasını

Kalp enfarktüsünü

Safra krizini

Böbrek taşı

Dalak rüptü…



Bırak dedi, bırak zırvalamayı

…

Acile gelince şıp diye tanırı…m



Kes, sen vursana elime

Bilgin tecrüben ilgilendirmiyor

Yumruğunun kuvvetine göre

Alacağız seni işe



Şu an iki sumo güreşcisi

İki kick-boksçu

Bir siyah kuşak karateci aldık

Yetmiyor gece acil nöbetine…



Barbaros İrdelmen,

İstanbul, 15 06 2019, 03:33
 
     1 Beğeni    
Beyaz'ın Ölümü
ÖYKÜ | © Yazan Mustafa Burak ARABACI | Yayın Ağustos 2019
Kardeşlerimin aksine Yeşil'i severdim ben. Onlar kış, bense baharım. Onlar karanlık ve Beyaz, bense ağaçların ve çiçeklerin rengiyim. Hiç yadırgamadılar beni kendimi bildim bileli, ilkmişim de ben içimizden, biliyorum babam diyeli beri. Çayıra, Yeşil'e göçmüş atalarımız da varmış, ancak onlar iki ayaklı şeytanlarla dost olmuşlar, boyun eğmişler; Beyaz'a değil de ağacın, toprağın ve çiçeğin rengine bağlıymış onlar, bizim Beyaz'a bağlı olduğumuz gibi. Görünürde onlara benziyor olabilirim; aramızda onlara benzeyen başkaları da olabilir gelecekte; ama özümüz dağlı kardeşlerimizle; Beyaz'a bağlı olanlarladır. Ne ben ne de kardeşlerim; canımız pahasına da olsa, hepimizin ,biz ki Beyaz'ın, soğuğun efendileri, sonsuza dek unutulması pahasına da olsa, asla boyun eğmeyeceğiz iki ayaklı şeytanlara ya da başka bir düşmana. Bazılarımızı Beyaz'dan toprağa, toprağın ve Beyaz'ın kardeşçe yaşadığı tundralardan sürüp Beyaz'ın asla uğramadığı çayırlarda yaşamak zorunda bırakmış olabilirler. Beyaz'a tekrar ulaşma zaferinin tadını alamasak da, evlatlarımız elbet geri alacak bizim olanı.

Beyaz'ı hatırlayabiliyorum. Hatırladıklarımın içine ailemin Beyaz'ı kaybetmemek için canlarını ortaya koyarak verdiği mücadelelere dair hatıralarım eklenince de tam zihnimdeki halini alıyorlar, atalarımın can suyu ile boyanmış ve kahramanlıklarıyla bezenmiş halini. Doğduğumda annem altıncı baharını yaşıyormuş; babamsa yedinci, henüz topraklarımıza iki ayaklı şeytanların ayak basamadığı zamanlarmış. Annem ilk evladı olduğum için hem çok heyecanlı, hem de çok endişeli olduğunu anlatırdı hep. Ben de onun hem endişesi, hem de heyecanı olarak doğmuşum. Heyecanım ve coşkum ruhuma hükmeder dolu dizgin, endişem ise onların mahmuzlarını elinde tutar. Babamınsa gözü karalığıyım, cesaretiyim. Ben, kardeşlerim ve atalarım; ana-babalarımızın evlat sahibi olma isteğinin bunu eyleme koyuşları ile perçinlenmesinden ibaret değil asla doğuşumuz. Ruhların harmanı olarak dünyaya geliriz, Beyaz şekillendirir bizi, biz ise O'na hükmederiz. Bahar mevsiminde başladı benim bu hükmetme maceram; ilk avıma babamla birlikte çıkmıştık. Öncesini hatırlayamıyorum. Toprak rengi boynuzlu yaratıkların benim için kolay bir "ilk" olacağını söylemişti babam.
"Doğa ile bütünleş!". İlk kuralımız buydu, ilk kurala uymamak hem farkedilmeye açık olmak, hem avı kaçırmak hem de her tür düşmanın saldırısına açık olmak demekti. Doğa ile bütünleşmek benim için kolaydı oldukça, ben de onun bir parçasıydım sonuçta.

- Beyaz'a olabildiğince yakın ol, yer ile bütünleş. Sessiz ol, nefes dahi alma! İşaretimi bekle.

Avlanırken ve düşmanlarımıza karşı dururken her şeyden önce sabırlı olmalıydık. Babamın bana ilk öğrettiklerinden biri "Bekle, sabret ve düşün, hesapla, planla!" idi.Tek vücut olmalıydık, hem doğa ile hem de birbirimiz ile. "Ben"den çok "biz"in önemini kavramalıydık.

O gün ikimiz vardık, babam ve ben. Gözümüze kestirdiğimiz toprak rengi boynuzlu yaratığın olduğu yere konuşlandığımızda avımızı ortamıza alabileceğimiz yerlerde durmuştuk, babam tam karşımdaydı. Sakin hareketlerle, Beyaz'ın üzerinde adeta bir lekeymişçesine parça parça, azar azar konuşlanmış çalılar ile karnını doyurmakla meşguldü toprak rengi boynuzlu yaratık. Onu izlerken bir gözüm ve bir kulağım da babamdaydı, işaretini bekliyordum. Babamın rüzgara karışan derin hırıltısıyla, sırtımı hafifçe yukarı kaldırıp ağırlığımı ön ayaklarımın üzerinde toplayabileceğim bir pozisyon aldım; saldırmaya hazırdım. Kalbim bana "Sen annenin heyecanı ve endişesisin." dermişçesine, delice çarpıyordu beklerken. İkinci ve daha belirgin hırlamayı duyar duymaz atıldım, dişlerimi boğazına geçirdiğim anda avımın iniltileri başladı, yavaş yavaş çığlığa dönüşerek tüm yamacı sardı. Dilimde hissettiğim ıslak sıcaklık arttıkça iniltiler zayıflıyor, başlangıçta beni sırtından atarak sağa sola savurmaya uğraşan avım gitgide güçsüzleşiyor, durgunlaşıyordu. Onu yere devirmemin üzerinden çok geçmeden bir can suyu gölü oluşuverdi oracıkta. Artık avımın etkisiz ve kıpırtısız kaldığını düşünmeye başlamış, dikkatimi çevrede olup bitene vermeye başlamıştım ki; aynı avımınkine benzeyen mırıltılar duymaya başladım. Kulak kesilince farkettim ki iniltilerin kaynağı, toprak rengi boynuzlu yaratığın adeta küçük birer kopyalarıydı. Avımın can suyunun tadı ve sıcaklığı irademi öylesine kontrolsüzleştirmişti ki onlara da saldırmak için düşünmeden üzerlerine hızla ilerlemeye başladım; o ıslak sıcaklığı dilimde yeniden hissetmek için. Gözüm hiçbir şey görmüyor gibiydi, kulaklarımın tek işittiği ise onların ürkek iniltileri ile bezenmiş ayak sesleri ve gökten yağan Beyaz'ın rüzgara eşlik ederken çıkardığı uğultu idi. Onlarla aramda engel olarak nitelendirilebilecek tek şeyin aramızdaki kısacık bir mesafe olduğu düşüncesinin rahatlığına sarıldığım anda üzerime ne olduğunu anlayamadığım bir şey çullandı. Çok geçmeden açlığın ve tutkunun irademi ele geçirişinin etkisinden kurtulup düşüncelerimi bunun ne olduğunu anlamak üzere işler hale getirdim, tüm duyularım da bunun için çalışıyordu. Yamaçtan aşağı yuvarlanırken hem sırtım acıyor, hem de ağırlığın etkisiyle canımın da acıması yüzünden istemsizce bağırıyordum. Yuvarlanma ve boğuşma kısa bir süre sonra bittiğinde anladım ki, üzerime çullanan ağırlık babamdı. Karşı konulmaz bir kuvvetle göğsüme bastırıyor, bu da beni hareketsiz kılıyor ve yerde tutuyordu.

- Yeter! Ne bu açgözlülük!

Bu azarlama ve sitem karışımı nida, avımın can suyunun tadını dilimde hissettiğim ilk andan beri gözümün hiçbirşey görmemesinin sebebini bir anda anlamama vesile oldu: Açgözlülük. Ruhumu delebilecek bir hışımla gözlerimin içine bakarak konuşmasına devam etti:

- Onlar bizim düşmanımız değil, hiç olmadılar. Sadece karnımızı doyurmak için onlara ihtiyacımız var, hepsi bu; vahşet için, irademizi devreye sokmadığımız sürece doymak bilmeyen aç gözlü ruhumuzu tatmin etmek için değil. Beyaz'ın yasası gereği karnımız onlarla doyacak; dilimiz can sularıyla, midemiz etleriyle tatmin olacak. Ama asla fazlası değil!

Haklıydı babam. Bir anda gözüm dönmüş, asil bir Beyaz iken açgözlü ve vahşi bir yaratığa dönüşüvermiştim. Ayaklarını göğsümden çekti, üzerimden kalktı ve arkasını dönüp usulca yürümeye başladı. Başım önde peşine takıldım, avımızın yanına dönmeliydik. Vardığımızda "Zaferini kutla, kardeşlerinle paylaş!" diye gürledi babam. Anlayamamıştım. Bu halim bakışlarıma da yansıyınca babam hiç beklemeden bana yol gösterdi, ulumaya başladı. Eşlik ettim; ardından yamacın, dağın ve karşımızda uzanan yaylaların dört bir yanındaki kardeşlerim. Ulumalarımız yeri göğü inletiyor, karanlığa gebe gökyüzünün dinginliğine isyan edercesine, rüzgarın uğultusu eşliğinde bir zafer nidasıymışçasına yankılanıyordu. O an, zaferin yalnızca bana değil, "Biz"e ait olduğunu iliklerime dek hissettmiştim. Şimdi düşünüyorum da, aslında benim sahiden "Ben" olmamı sağlıyor bu olay. O zamandan beri yaşadıklarımı düşündüğümde, sanki hepsinin temelinde bu yatıyormuş gibi geliyor.

- Artık sen de bir Beyaz'sın.

Ben büyüyüp kuvvetlendikçe, babam da gitgide yaşlanıyordu. Yıllar akıp geçtikçe, bununla birlikte büyük ailemizin fertlerinin sayısı arttıkça doğanın şartları bizim aleyhimize zorlaşıyordu. Elbet ki bu zorlaşmanın sebebi ne biz idik, ne de doğa. Bozan, talan ve işgal eden, onlara boyun eğmeyenlere yaşam hakkı tanımayan iki ayaklı şeytanlar; yaşam alanımız ve besin kaynaklarımızı bencilce ve sanki hiç tükenmeyecekmişçesine yağmaladıkça, onlara engel olamayan bizim aleyhimize dönüyordu doğanın şartları. Aynı babamın bana ve tüm Beyaz'ların evlatlarına o ilk av sırasında öğrettiği gibi biz de, düşmanımız, dostumuz ya da avımız olanlar da, doğanın yaşayan ve nefes alan tüm parçaları da yalnızca ihtiyacımız kadarını alırdık; fazlasını değil. Hepimizin ne yiyecek ne de barınak sıkıntısı çekmeden yaşamımızı sürdürebilmemizin yegane sebebi bu ilkeyi benimsemiş ve her eylemimizin içeriğinde ona yer vermiş olmamızdı. Beyaz'ın bu temel yasasına uymamakta ısrar eden tek bir tür vardı: İki ayaklı şeytanlar. Biz bir toprak rengi boynuzlu yaratığı avlayarak, yedinci güneş doğana dek tüm aile, açlığımızı dizginleyebilmemize rağmen, onlar yavru ya da yetişkin, karnında bir can taşısın ya da taşımasın dinlemeden her gelişlerinde onlarcasının canını alıyorlardı. Tek başlarına yakaladıkları kardeşlerimizi sadece kürkleri için hunharca katlediyorlar, ağaçları ve çalıları ellerindeki parlak keskin çubuklarla düşüncesizce yok ediyorlardı, doymak bilmezce. Babama defalarca saldırmayı önerdim. Eğer biz onları yok etmezsek onlar bizim ve Beyaz'ın sonunu getireceklerdi. "Beklemeliyiz." cevabını alıyordum hep. Hiç şüphesiz bu bitmez bekleyişimizin sebebi iki ayaklı şeytanların Güneş'ten çalıp ağaç çubukların ucuna aktardığı yakıcı Güneş parçaları ve bir gümlemeyle doğrultulduğu kişiyi öldürebilen "gümleyen çubuklar"dı. Bizim gibi göğüs göğüse çarpışsalar galip gelmelerinin imkanı yoktu, tek bildikleri böyle korkakça ve haince, sihirle saldırmaktı.

Beklenmedik bir saldırı ihtimaline karşı gün geçtikçe nöbetleşe uyur ve ölmeyecek kadar az yemek zorunda kalır olmuştuk. Sayımız yirmiden sekize dek düşmüştü; babam, annem ve üç yaşlımız hariç genç ve dinç olan kardeşlerimin sayısı ise ben ile birlikte üçtü. Beyaz'ın hüküm sürdüğü mevsimin, kışın gelmesine az kaldığı günlerden birinde, her zaman olduğu gibi bize uykuda saldırdılar. O gün nöbet bendeydi, kahretsin ki yamacın benim olduğum tarafından değil de diğer tarafından geldiler. Farkettiğim an tüm gücümle uludum. Çok geçmeden Güneş'ten çalınmış çubuklar parlamaya, gümleyen çubukların seslerini ise kardeşlerimin initileri izlemeye başlamıştı. Geç kalmıştım onlara haber vermekte. Koştum, rüzgar benim için çok yavaştı. İki ayaklı şeytanların tüm o haince, korkakça saldırma biçimlerine rağmen kahramanca çarpıştık o gece. Babamda, annemde ve çarpışan tüm kardeşlerimde o ilk avımdaki açgözlülüğümü gördüm, ancak arada ince bir fark vardı; onlar özgürlüklerine ve bizim olanın bizde kalmasına açtılar. Güneş hırsızlarının sıcak ve yakıcı Güneş parçalarından korkmuyor, gümleyen çubukların can suyumuzu akıtması hiçbirimizin umrunda olmuyordu. İki ayaklı şeytanların bacakları, ön ayaklarının parçaları, can suları ve çığlıkları havada uçuştu. Yakaladıklarımızı hunharca parçalıyorduk, acımak nedir unutmuştuk. Doğanın ve Beyaz'ın kanununa karşı gelmişlerdi, bu yaptıklarımızın yüzlerce katını bile hak ediyorlardı.

Gece soğuk ve sessizdi, onların korkak çığlıkları hariç; gece uzun ve sonsuzdu, onların dişlerimizin arasında yok olmaya mahkum ömürleri hariç. Her birimiz gecenin kahramanlarıydık, istisnasız. Ancak iki ayaklı şeytanlar tükenmek bilmiyordu, sanki her öldürdüğümüzün yerine üç tanesi daha, daha fazla gümleyen çubuk ve Güneş parçası ile geri geliyor gibiydi. Bizse çaresizdik, gitgide yoruluyor ve tükeniyorduk. Yenilgi kaçınılmazdı. Biz sekiz kahramandık o gece, ama sekiz ölümsüz olduk. Önce babamın acı iniltisini duydum; çevresini saran onlarca iki ayaklı şeytan onu köşeye sıkıştırmış, yamacın keskin bir kenarından yaralanmış bedenini boşluğa, uçuruma itmeye uğraşıyorlardı. Başarılı da oldular. Babam aynı yaşadığı gibi onurlu bir biçimde süzüldü boşluğa, sessizce ve şikayet etmeden.

Ağlamak, bağırmak, tüm o iki ayaklı şeytanları milyonlarca parçaya ayırmak istedim. Babamla son gözgöze gelişimde gördüğüm o nefreti paylaşıyordum, bir dolunay gibi parlayan nefretini, intikamla yanıp tutuşan ruhunun gözlerine yansımış o soğuk alevini. Annem beni çekiştirdi: "Gitmeliyiz, hadi!". Bir ona bir de çaresizliklerine rağmen hala çarpışmakta olan kardeşlerimin babamınkilerle eşdeğer duygularla dolup taşmış gözlerine baktım. Annem yaralıydı, onunla gitmemem onun ölmesi demekti. Belki çarpışmayı bırakıp beni takip ederler umuduyla son bir kez uludum, cevap gelmedi kardeşlerimden. Annemle olağanca hızımızla yamacın aşağısına, çayırın ıssız yanına doğru indik. Yol boyunca birçok kardeş ve türdeşlerimizin ölü bedenlerine rastladık, bizim ailemize olan onların da başına gelmişti. Rastladığımız ilk mağaraya yerleştik, annem en azından üç tane gümleyen çubuk yarası almıştı, onlar iyileşmeliydi. Tam yedi güneş ve yedi ay zamanı boyunca onu iyi etmeye uğraştım; yaralarının acısını dilimle hafifletmeye, vücut direncini taşıdığım yiyeceklerle geri kazandırmaya. Nafile, annem sekizinci güneşin vakti nefes alamaz olmuştu. Çaresizdim, kabullendim, tepki veremedim. Artık "biz" kalmamıştı, Beyaz çok uzaklardaydı, kardeşlerim , türdeşlerim, annem ve babam da. Artık ruhumda taşıyordum özlemlerini, soğuk intikam isteklerini, yanan bakışlarını. Artık "biz" kalmamıştı, ama onlar da "ben" ileydi. Annemin cansız bedenini orada bırakıp dışarı çıktım. Uludum sağ kalmış bir kardeşim beni duyar umuduyla, uzun uzun, tüm çayırı, tüm Beyaz'ı inleterek, tüm doğaya acımı ve intikam isteğimi duyururcasına. Birkaç güneş ve ay vakti boyunca tekrarladım bunu; gücümü geri kazanmaya da uğraşıyordum. Ulumalarıma cevap gelmeyince iki ayaklı şeytanların izini sürmeye başladım, çaldıkları Güneş parçaları yaşadıkları bölgeyi bulmamı kolaylaştırdı, bir zamanlar en tehlikeli silahlarından ve koruyucularından biri olan Güneş parçaları, onların sonu olacaktı. Etraflarında gözükmeden uzun süre gözlemledim, en zayıf anlarını kolladım.

Ben annemin heyecanı ve coşkusuyum; babamın gözü karalığı, cesareti. Bugün onların benimle son kez nefes aldığı gün! Ay'ın Güneş'i kıskandırdığı o gece, biz son kez karşı durduk, saldırmadan önce uzunca uludum, kulaklarım bana gelen bir cevap olmadığını söyledi, ama ruhum asla öyle olmayacağını biliyordu. Tüm kardeşlerim benimleydi, bizimleydi. Yerleşim yerine Beyaz'la, toprakla bütünleşerek, aynı babamın öğrettiği gibi sabırla ve sessizce yaklaştım. İlk gördüğüm iki ayaklının boynuna atıldım, bir tane daha ve bir tane daha. Gümleyen çubukları ve Güneş parçaları olmadan karşımızda birer hiçtiler. Beni farkedenler silahlara ulaşmaya çalışıyor, bense fırsat vermiyordum. Gitgide kalabalıklaştılar, ağaçların onların yuvaları olabileceğini tahmin edememiştim, oralardan daha onlarcası çıkıverdi. Gümleyen çubuklarını üzerime yönelttiler. Parlak keskin çubuklarından sırtıma inenler olduğunu hissettim, direndim, hırladım, dişlerimi gösterdim, bağırdım, ama bir tane daha indi, ve bir tane daha. Can suyumun sırtımdan toprağa süzüldüğünü hissediyordum; ayakta durmak zorlaştı, ben de arka ayaklarım üzerinde çömeldim, çömelmek de zorlaştı gitgide, toprağa bıraktım kendimi. Bir parlak keskin çubuk daha! Ah! Ruhum kardeşlerime kavuşuyordu, dolunaya baktım son kez, o da bana, sanki "Gel!" der gibiydi.
 
     Beğenin    
Aşkın Psiko- Kimyası
ÖYKÜ | © Yazan Barış YILMAZ | Yayın Ağustos 2019
İnsanoğlunun bilme ve kendini anlama çabası çağlar boyu devam etmektedir. Bu bilme ve anlama arayışı sonucunda devamlı olarak aradığı yegane şey aslında ‘’Ben’’ kavramıdır.
Ben ne olacağım? Ben nereden geldim? Nereye gidiyorum?
Daha sonra insanlar ile etkileşime girer ve kendini bulma çabasında bir adım daha atar.
Yalnız bu adımları atarken pek de sağlam adımlar atamaz. İnsan kendisini tam buldum, derken aslında yolun yarısına gelmemiştir bile...
Bu bulma ve anlama arayışını en sonunda aşk dediğimiz göz yanılması ile devam ettirir.
Evet evet, göz yanılması yanlış duymadınız!
Çünkü aşk dediğimiz şey tamamen karşımızda görmek istediğimiz özelliklerin bütünüdür. Dolayısıyla aşk tamamen bütüncül olmasıyla aşk adını almıştır.
Aşkı, şöyle tanımlayabilirim.
Bir kadının kendisinde görmek istediği erkeksi yani maskülen özellikleri karşısındaki kişide araması. Erkek için de tam tersi olan feminen tarafını bilme ve anlama çabasıdır. Hem de eksiksiz ve kusursuz bir şekilde diyebilirim.
Farkındaysanız yine burada incede olsa bir bencillik görüyoruz.
Peki neden görmek istediğimiz “Beni” görmek isteriz?
‘’Çünkü insan insanın kurdudur’’demiştir Hobbes.
Temelde insanı en çok rahatsız eden durum karşısındakinin kendisiyle olan benzerliğidir aslında. Bu insana acı ve korku verir. Çünkü kendisi kadar acımasız bir bireyi görmek istemez karşısında. İnsan bu durumu kabul edemez ve oradan en kısa sürede uzaklaşmaya çalışır. Aslında sosyal toplumda da hepimizin bildiği normlar vardır.
‘’İkinizde aynı karaktersiniz, o yüzden anlaşamazsınız.’’Derler.
Bu durum, “Aşkın kimyasına aykırıdır.” diye düşünülür.
Yazdığım birçok makalemde ve denemelerimde hepsinin hayatımda gördüğüm, yaşadığım anılarımdan ibaret olması galiba beni size, sizi de bana bu kadar çok bağlayan bir neden oldu.
Şimdi ise aşkın süresi ile alakalı bir bilgi vermek istiyorum.
Yine klinik gözlemlerim sonucudur. Tanışmak, görüşmek ve birlikte olduktan sonra geçirilen süre sonunda en başta da dediğim gibi göz yanılması (aşk) üzgünüm ki sadece 6 ay gibi kısa bir süre sonunda bitmektedir.
Bu süreç herkeste böyle mi işler?
En azından gördüğüm ve çalıştığım insanların %80 inde bu durumu gözlemledim, diyebilirim.
Daha sonraki süreçte salgılanan endorfin hormonu ile güven, içtenlik ve sevgi devreye giriyor.
Aslında birlikteliğimiz artık bu üçgenin etrafında dönüyor.
Kötü haber ise şu;
Aşk bitti. Artık aşık değilsiniz.
Ardından devam eden hormonumuz ise oksitosin hormonudur. Bu hormon ile artık günümüz ilişkilerinin en büyük problemi olan ve birçok yazımda da yer verdiğim güven, sadakat devreye giriyor.
Sözüm meclisten içeri olsun o halde.
Kimilerinde bu hormon asla ve asla salgılanmıyor bile. Bırakın salgılanmayı önünden bile geçmiyor.
Oksitosin hormonu bir tek çiftlerde ya da sevgililerde salgılanmıyor. Bu hormon annenin çocuğuna karşı beslediği güven ve sadakat için de önemlidir.
Bununda özellikle altını kırmızı kalem ile çizmek istiyorum. Çocuğun anneye karşı güvenli bağlanması bu noktada çok önemlidir.
Aşkın kimyası ve aşkın psikolojisi derken yine size yazacaklarımın bir kısmını daha kaleme almadan burada bitiriyorum.
Aşk hormonun bol salgılandığı yaşamınız olması dileğiyle sevgi ile kalın…

UZMAN PSİKOLOG BARIŞ YILMAZ - 0533 509 35 75
 
     Beğenin    
Kırlangıç Zamanı
ÖYKÜ | © Yazan Aygün ÖZER | Yayın Haziran 2019
Hayatımda hiç kırlangıç görmedim dedi kadın,denizin üzerinde süzülen martılara bakarak. Adam içinden onların bir kısmının deniz kırlangıcı olduğunu söyleyerek martı vurgusunu düzeltti. Sonra etrafa şöyle bir baktı gösterebileceği bir kırlangıç var mı diye. Yoktu.

Adam gülümseyerek kadına sana deniz kırlangıçlarından bahsettim az önce sessiz,kırlangıçların yokluğunda. Bir de Ebabil kuşları var onları bilirsin tahminimce. Ebabil deyince kadının gözleri ışıdı. Adam kadının mitlere meraklı olduğunu biliyordu. Kadın efsaneyi bir çırpıda daha dün yaşanmış bir vaka gibi duraksamadan aktardı.Birinci elden olan bitene tanık olmuş bir anlatıcı gibi. Hani şu Ebabillerin gagalarında taşıdıkları taşlarla fillerle donanmış orduyu bozguna uğrattıkları savaş. Adam ebabillerin kırlangıç sayılıp sayılmayacaklarından emin değildi. Kadın da daha önce Ebabil gördü mü, bilmiyordu. Ebabil kadın için iç kuşuydu,has kuşuydu.

Kadının zihnine kırlangıçlar neden üşüştü bu bir sırdı.

Adam dükkanın önünde tavandaki floresan lambasına yapışık yuvadaki faaliyeti,kırlangıçlar geleliberi izliyordu.Bir sabah işe geldiğinde yuvanın tam dibindeki dışkı birikintisinin içinde yarım yumurta kabuğunu gördüğünde içinden bir sevinç dalgası yükseldi.Demek yavrular yumurtadan çıktılar diye düşündü.Zaman hızla geçiyordu,beş ay olmuştu bu işe başlayalı.Üç mevsimi yaşamıştı bile.Kış,ilkbahar ve yaz.Kırlangıçlar yazın taşıyıcılarıydı.

Adam zihninde çocukluğundaki kırlangıçlara dair anılara uzandı .Yuvalarını ,su birikintilerine yaptıkları sayısız sortilerle nasıl da sabırla çamurdan ördüklerini hatırladı.Köhne,unutulmuş bu kasabada zamanın geçtiğini doğa hatırlatıyordu işte böyle.Yoksa yeterince yaşanmamış bir kesitin,kayıp bir zamanın esiri olacaktı adam.İçindeki doğanın tıkır tıkır işlediğini,hiçbir şeyin yerinde saymadığını biliyordu.O sadece her yerde hüküm süren yaşamın ve yıkımın inkarını acıklı buluyordu.

Sorular sökün etti sonra.Yaşarken,eksik yaşama duygusu neden peşini bırakmaz insanın? Kader mi bu? Her şey olacağına mı varacak sonunda?Debelenmek,ayak diremek,itirazlarını ileri sürmek boş bir çaba mı?

Öyle ya, döngüde olmak tüm canlıların kaderiydi.Doğum ve ölüm çizgisinde bir yolculuktu kader.Bu durumda kırlangıçları ayrıcalıklı yapan neydi peki?Depresif bir kırlangıç olmayacağını düşündü adam.Hepsi de yaşama uğraşına öyle coşkuyla katılıyordu ki.Anne ve baba kırlangıç çığlık çığlığa yavrulara yiyecek taşıyordu.Anne-babalarını görünce yavruların sarı-pembe ağızları pürtelaş sonuna kadar açılıyordu.

Adam yuvanın,yuvaların içindeki yavruların,yetişkin kırlangıçların fotoğraflarını çekti.Kırlangıç dünyasını kadına göstermek istiyordu.

Fotoğrafları görünce kuyrukları ne güzel,ne kadar da uzun dedi kadın.Fotoğraflarda çok da görünmeyen yavrulara işaret etmek için sürekli aç olan yavrulardan bahsetti adam.Doyursanıza onları dedi kadın.Onları anne-babaları gayet güzel doyuruyor diye karşıladı adam.Biz karışmayalım onlar ne yapacaklarını biliyorlar diye ekledi sonra.Kadın güldü,hep bu psikoterapi işleri dedi.Adam kesinlikle diyerek onayladı; hem biz doyuracağız diye onları boğabiliriz.Doğal ebeveynlik diye bir şey var.Hayvanlar içgüdüsel bunun bilgisine sahipler dedi.Kadın yine güldü,ölürlerse açlıktan görürsün dedi.Sanki doğal ortam var da doğal ebeveynlik olsun.Adam düşüncesinde ısrar etmek istiyordu.

Sen merak etme,burası Kapıdağ,burada besin kaynakları zengin dedi.Bunu der demez adamın beyninde bir şimşek çaktı.Kadının yavruları doyurun ısrarını anladı.Kadın bir anneydi,ne kadar yedirirse yedirsin yavrular aç olacaklardı.Bunu kadına söylediğinde kadın kahkahalarla güldü.

Her ne yaşanırsa yaşansın,döngüde olmak eşsiz bir deneyim diye düşündü adam.İnsanı asıl tüketen içinde bulunduğu gerçeklikten azade olduğunu sanmak,inkar içinde olmak.Her ne kadar hayatın kıvamı bazen ağırlaşsa da,ona asıl rengini verecek olan biziz diye düşündü adam.Ona göre aslolan hayata verdiğimiz anlamdı;anlam da beklentilerden apayrı bir varoluşsal durumdu.

Kırlangıç zamanı sıcak ve kıpırtılı bir zaman diye düşündü adam.Hızla büyüme ve olgunlaşma zamanı.Aynı zamanda derin bir hoşgörü zamanı.Civar esnafın yuvalardaki pirelerden,oraya buraya saçılan tüylerden,pisliklerden şikayetlerinin yalandan olduğunu biliyordu.Öyle ya da böyle yuvaları bozmayı kimse göze alamazdı.Kadim inanışa göre yuva bozanın yuvası bozulurdu.İçten içe yuvalardaki yavrulara merak ve şevkat duyuluyordu.Yavrular yuvadan vakitsiz ayrıldığında,eskaza oralarda dolanan bir kedi yavruyu kapar diye yürekler ağza gelirdi.Aceleyle yuvanın altına getirilen merdivenle yavru yuvasına mutlaka kavuşturulurdu.

Adam derin bir nefes aldı,kırlangıçları daha kaç kere gökyüzünde göreceğim diye düşündü.Bir de kaç kere onları özlemle bekleyeceğini.Adama göre hayat insan yapımı bir zamanda donup kalıyordu.Hayat kırlangıç zamanıyla akıyordu.
 
     1 Beğeni    
Como El Aqua (Su’dan Gelen)
ÖYKÜ | © Yazan Aygün ÖZER | Yayın Mayıs 2019
Ahmet yine iskelede.Elinde oltası,gözlerini denize dikmiş büyülenmişçesine gidip geliyor.
Hafta içi okul çıkışı bazen önlüğü üzerinde-hafta sonu zaten öyle-hemen sahilde bitiveriyor.
Ahmet yaşında bir çocuk denize nasıl böyle bağlanabilir?
Biliyorum,Ahmet karadan umudunu kesmiş çocukluğum benim.
Karadan beslenemiyor; o da çareyi sınırları ufukla çizilmiş su kütlesinde arıyor.Deniz,onun için şefkatli bir ana gibi.Derinliğinde,uçsuz bucaksızlığında rahatlayıp ferahlıyor.
Karada nefes alamıyor Ahmet.Kendini koruyamıyor.Ruhu,sürekli talim edilen deneme tahtası.
Deniz,onun sınırlarını yeniden çiziyor.Denizin enginliğinde koruma duvarlarına tekrar kavuşuyor.
Kara insanları denizden korkuyor.
Denizi mekan tutmuş Su’dan Gelen,kara insanlarının kulaklarına taa bebeklikten fısıldanmış bir varlık.
Zaman zaman karaya ayak basıp,rüzgarlı karanlık sokaklarda onlara göründüğünde bir daha geri gelmemecesine akıllarını başlarından alıyor.
Anlatılanlara göre kişi yüzüne baktığında Medusa görmüş gibi taşlaşıyor.Delici kapkara gözleri bakanın elini kolunu bağlıyor,sonsuz açılabilen mavi-kırmızı ağzı zavallı kurbanını yutup sonsuzluğa yuvarlıyor.
Böylece efsanelerle harlanmış deniz kara insanları için canavarlaştıkça,Ahmet denize sarılmayı öğrendi daha çok küçükken.Bir de canavarları sevmeyi.
Kara insanlarının evlerinin kapıları denize sıkı sıkıya kapalı.Evlerin pencereleri minik,yumulmuş gözler gibi.Sahilde evlerinin önünde ahşap sandalyelerinde otururken sırtlarını denize dönüyorlar.
Kara insanları sırtlarını denize döndükçe,Ahmet daha çok bağlanıyor denize.
Günden güne sabırla büyümeyi bekleyip iskeleden ayrılacağı gün kendine eşlik edecek Su’dan Gelen’i n yolunu gözlüyor.Her gün bir ayine gidiyormuş gibi bıkmadan sahile inmeye devam ediyor.
Ahmet henüz bilmiyor.Su’dan Gelen asla gelmeyecek.Ahmet bunu anladığında asıl serüven işte o anda başlayacak.
 
     Beğenin    
Sepetli Kadın
ÖYKÜ | © Yazan Aygün ÖZER | Yayın Mayıs 2019
Kasaba yeni bir güne uyandı.
Kuruluşundan epey bir zaman sonra gelen mübadillerin yerleşmesiyle miskin bir varlık gibi yerinde sayan,denizin karşısında yükselen tepeler üzerine kurulmuş dar yılankavi sokaklarda sıralanmış taş evleriyle tipik bir Ege kasabası.
Herşey, rengarenk iplerle örülmüş sepetiyle uzaklardan gelen kadının kasaba çarşısına yaptığı alışveriş ziyaretleriyle başladı.
Çarşının kuzey-doğusunda uzun zamandır kullanılmayan altında mağaza denilen büyükçe bir mekanın,üstünde de dört oda ve banyo- mutfaktan oluşan yaşam alanının bulunduğu iki katlı yapının bir süre önce birilerine satıldığı duyulmuştu.
Rivayetlere göre binanın altındaki mağaza, mübadeleden önce Rumlar zamanında şaraphaneydi,en son hali ise marangozhane.Son zamanlarda üst kattaki odalarda ise zeytin ve zeytinyağı depolanıyordu.Üst kattaki zeytin ve zeytinyağı kokusu,alt kattaki reçineli ahşap malzemeden yükselen kokuyla harmanlanıp çarşıya günün farklı zamanlarında farklı yoğunluklarda sızardı.
Binanın satışınına kasabadan bir emlakçı aracılık etmişti.Bir gözü camdan dev cüsseli bu adam, bir hafta boyunca heyecanlı gür sesiyle her zaman gittiği kahvede bu şatışı tüm ayrıntılarıyla ballandıra ballandıra anlatmıştı.
Söylediğine göre binayı alan Almanya’dan gelen bir kadındı.Tuhaf bir kadın demişti.Evin görülmesinden satışına kadar tüm süreçte hiçbir duraksama yaşamadan,yüksek bir irade gösterip,iyi de bir pazarlık yapıp,sanki evvelden beri kendisinin olan bir şeyi emanetçiden geri alıyormuş gibi evin yeni sahibi olmuştu.
Buralardaki kadınlarda görülmeyen bir özgüveni ve keskin bir netliği vardı.Kararlı duruşu,insanın içine işleyen derin koyu gözleri,ağzından düşürmediği sigarası,başındaki geniş siperli şapkasının altından dökülen bal rengi saçları,dökümlü rengarenk uzun elbisesiyle içinde durduğu uzamı tam manasıyla dolduruyordu.
Doldurmakla kalmıyor,hareket ettikçe komşu boşluklara Emlakçının tanımadığı ezgileri,renkleri,anlamları bulaştırıyordu tılsımlı varoluşuyla.Emlakçı, o zamana kadar kasaba meydanının bu kadar boş olduğunu düşünmemişti.
Evde ilk günden itibaren dışarıdan bakan dikkatli bir gözün görebileceği değişimler olmaya başlamıştı.Küçük fakat tutkulu dokunuşlarla ev yeni kimliğini buluyordu.Çarşıda akşam saatlerinde müzik sesleri ve kahkahalar duyulmaya başlamıştı.
Kadın,haftada iki kez kurulan kasaba pazarına kolunda sepetiyle mutlaka geliyordu.Tezgahlar arasında dans edercesine dolaşırken dikkatle seçtiği taze sebze ve meyveleri sepetine yumuşacık koyuyor,tüm bunları yaparken pazarcılarla,alışverişe gelenlerle gülümseyerek içtenlikle sohbet ediyordu.Sonra sıra sepette yerini alacak yöresel peynirlere geliyordu.Her pazar alışverişi mutlaka şarapevinde son buluyordu.Dikkatle seçtiği bir şişe şarapla ritüel tamamlanmış oluyordu.
Kadına göre şarap hayatın özüydü.Kişi yaptığı şarap seçimine göre kendini ele verirdi.İyi şarabı seçen insan kendini,ne istediğini bilendi ona göre.O asla kötü şarap içmezdi,içenlerden de uzak dururdu.
Kasaba, sepetli kadının gelişiyle yüzyıl önceki parlak günlerine göz kırpmaya başlamıştı.Birşeyler değişmiş,taşlar yerinden oynamış kasaba yeniden derin,taze nefesler almaya başlamıştı.
Evle beraber evin bahçesinde de hummalı bir faaliyet vardı.Sepetli kadının yanında daha önce buralarda görülmeyen bir adam çalışıyordu. Birlikte bahçeyi kazıyor, çiçeklerle çeşit çeşit bitkilerle,sebzelerle donattıkları bahçeyi nakış nakış işliyorlardı.Anlaşılan o ki,ev ve bahçenin bütün işlerini sepetli kadın ve adam yapıyordu.
Adam dingin,sessiz duruşuyla görenlerde önceleri belirgin bir duygu uyandırmıyordu.Dikkatli bakıldığında ise kararlı,merhametli,çalışkan biri olduğu anlaşılıyordu.
Adamla kadın bir şekilde yollarını birleştirmiş,kararlı bir yönelişle yeni bir hayatın temellerini birlikte atıyorlardı. Önceleri olan biteni kayıtsızlıkla izleyen kasabalı,sepetli kadının ve adamın güven veren kapsayan yaklaşımıyla kabuklarından sıyrılmaya başladı.Günler geçtikçe,kayıtsızlık yerini merak ve şefkat duygularına bırakmaya başlamıştı.Eve yaptıkları ziyaretlerde kadın ve adama bir yardıma ihtiyaçları olup olmadığını soruyor,onlara hediyeler getiriyorlardı.
Sepetli kadın ve adam,bu ziyaretleri güleryüzle karşılıyor,gelenleri yeniden doğan evle görünür olan farklı bir dünyanın aydınlık yüzüyle tanıştırıyorlardı.
Kasabada geriye döndürülmeyecek bir dönüşüm başlamıştı. Evden ve bahçesinden yükselen güçlü ışık,hiçbir karanlık bırakmamacasıına sokakları ve tüm mekanları temizliyor,aydınlatıyordu.
Sepetli kadın kasabaya karışmış,kasaba sepetli kadına akmıştı.
Kasabadaki boşluklar ve sınırlar yeniden çiziliyordu.
Kasaba sezgiyle biliyordu.Herşey mükemmel olmak zorunda değildi.Ama kesin olan bir şey varsa o da tüm olan biten zamanın ruhuna uygun ve olduğu gibiydi.Ne bir eksik, ne bir fazla.
 
     Beğenin    
Neden Vurdun Bıçakladın Doktoru?
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Nisan 2019
Sakat kalacak

Belki ölecek

İşinin başında

İşini yapıyordu



Neden soruyorsun ki?



İşini aksatan

Herkes gibi

Bırak ölsün

Hak etti



Hiç hayvan sevgisi yok doktorun

Vahşi sanıyor bizi...



Barbaros İrdelmen

08 03 2019, İstanbul
 
     1 Beğeni    
Vapur
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Nisan 2019
Karşıya geçeceğiz
Fırtına var denizde
Kaptanlar endişeli
Fırtına geçince gideriz

Bir kaptan haykırıyor
Binin, dolunca kalkıyoruz
Bindim doldu tekne
Kalktık gidiyoruz

Rüzgar sert
Dalgalar yüksek
Bir sağa bir sola yatıyoruz
Şehadet getirerek

Kaptan haykırıyor
Eyyyt rüzgar
Eyyyt dalgalar
Siz kim oluyorsunuz

Biraz daha bağırsa
Sanırsın
Fırtına korkup sinecek

Tekne, battı batacak
Biri sordu kaptanlığın nereden
Kaptanlığa yeni atandım dedi
Hayvan Bahçesinde müdürdüm…


Barbaros İrdelmen
10 04 2019, İstanbul
 
     1 Beğeni    
Rubailer
ŞİİR | © Yazan Selçuk ONART | Yayın Mart 2019
Hayam şaraba vurmuş rubaide kendini
Böyle aşmış varlığının bendini
Ey Hayam,
Değişmedi, insanoğlu gelişmedi zamanla
Harap etmiş, tasa etmiş, boşa yormuşsun kendini.

-----------------------------------------------------------------

Yarab ne oldu bize her yerimiz satılık
Ne devlette mal kaldı, ne köşede akçamız
Nasıl düştük bu hale, nasıl oldu bu afet
Hepimiz şaşkın olduk, göklerde feryadımız.

-----------------------------------------------------------------

Allahım, gerçek dostu eksik etme başımdan
Akraban olsa dahi, dönüp bakmaz arkandan.
Kendine çok dikkat et, düşme yere makamdan
Soran olmaz sonra bak, ne uzak, ne yakından.


---------------------------------------------------------

Aradık sorduk beyi, bulamadık makamda
Dediler ki; şimdi o dolaşmada, talanda
Hokkabaza döndürmüş yaptığın işler seni
Duam; Allah saklasın, hem toplumu, hem beni
İttin kaktın başa geçtin, tüh tüh sana maşallah
Gezdin yedin başa gaçtin, tüh tüh sana maşallah
Her devirde boyun büktün, bel kırdın, takla attın
Bu ne surat, bu ne yüz, tüh tüh sana, maşallah
-----------------------------------------------------------

Bir sahte cilve ile, salınıp geliyorsun
Faal, yorgun, görünüp, bizi aldatıyorsun
İllizyon üstadısın, şirinlik yapıyorsun
Bizlere her dem komik ve ibret oluyorsun

------------------------------------------------------------

Bu yıl erken geldin ey güzel bülbül
Bütün bir kış hasret idim sesine
Ötte sesin duyulsun, ey güzel bülbül
Ezanı geçirmedin, hiç bir zamanda

-------------------------------------------------------------

Erbab-ı namus olmuş tüm düzenbazlar bu gün
Hepsinin kuyruk altı kir dolu bütün bütün
Böyle pislik ne şarkta, ne de garpta görüldü
Her birinin sırtı kalın, her biri cipli bugün

------------------------------------------------

Gel gitme buradan kardeş, devir artık değişti
Hile, hurda, haram, huram artık hepsi pekişti
Fuzuli dert yanmıştı zamanında bunlardan
Görseydi kahrolurdu, doğsaydı bugün baştan

--------------------------------------------------------

Aynı sancak altındayız, yaşıyoruz birlikte
Dinle neyden ki şikayet etmede
Müzik olur, yazı olur, söz olur
Taş atılmaz, gaz sıkılmaz, ar olur
Genç bir fidan, erişince dağ olur
Sözle, sazla, yola gelir gençliğim.

-------------------------------------------------

Kar mı yağdı tanrım memleketin üstüne
Hapisler doldu taştı, suçlu, suçlu üstüne
Bu devirde iki yılda, tahliye oluyorsun
Nazım’ı okuyunca, kahrolup ölüyorsun

-----------------------------------------------------
Evet dostlar bu dünyada AK Partinin işi iş
Sen de doldur torbanı Türkiyemiz çok geniş
Nasıl olsa zamanla bu düzen değişecek
Bulursun yeni parti, kurulup yerleşecek

--------------------------------------------------------

Gel gitme buradan kardeş, devir artık değişti
Hile, hurda, haram, huram artık hepsi pekişti
Fuzuli dert yanmıştı zamanında bunlardan
Görseydi kahrolurdu, doğsaydı bugün baştan

-------------------------------------------------------------------------

Kar mı yağdı tanrım, İnsanlığın üstüne
Ahlak, sevgi kalmadı,, suçlu, suçlu üstüne
Bu devirde her yerde, iyi insan arıyorsun
Arayıp bulamayınca, oturup kahroluyorsun
 
     Beğenin    
Hayat İşgalcileri
ŞİİR | © Yazan Osman Olcay YAMAN | Yayın Aralık 2018
Çok severiz birbirimizi
O kadar severiz ki
Bedenimiz olmuştur sevdiğimiz kişi

Bu kişi
Kiminin çocuğu
Kiminin kardeşi
Kiminin karısı ya da kocası
Kiminin arkadaşı
Kiminin anne ya da babası

Değişir elbet durum, zaman ve yere göre
Bu çok sevenler, çok düşünürler sevdiklerini
Sevdiklerine kıyamazlar
İri iri yutarlar onun için
Tek lokma tek beden olmuşlardır

Sevdikleri yerine karar alırlar
"Doğru" yola götürmek için
"Doğru" yere getirmek için
"Doğru" kıyafeti giydirmek için
"Doğru" mesleği vermek için
"Doğru" güzelliği göstermek için
"Doğru" yiyeceği sunmak için
"Doğru" kalbi bulmaları için

Doğruları tektir bu çok "sevenlerin"
Doğrusu yoktur bu çok "sevilenler"
Teslim olmuşsa eğer bu sevilen
İşgal edilmiştir artık hayatı
Sevenleri tarafından
Gözleri kapalı
Acıtmadan ve acımasızca.
 
     Beğenin    
Dip Kadın
ŞİİR | © Yazan Osman Olcay YAMAN | Yayın Aralık 2018
Dip boyası gelmişti kadının
Boyattı
Yüzünün en güzel mevsimindeydi
Ömründe o kadar güzel bir daha açmayacaktı
Kapattı

"Usluydu" kadın
Hem de o kadar usluydu ki
Kendini yok saydı
El alem için

Kadın, saçlarını boyatmıştı
Bakım da yaptırdı
Fön de çektirdi
Parlıyordu da saçları
Ama kuruydu
Ne yapsa ne etse o kuruluk gitmiyor

Ömrünün en güzel mevsimindeki kadın
Dip sevgisi gelmişti
O yoktu
Bulamazdı da
El alem aklıyla beraber
Arzusunu da almıştı
Kadın bitmişti
Kadın sönmüştü
Kadın olamadan.
 
     Beğenin    
Yürekle Kavga
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Aralık 2018
Yüreğim
Sen var ya
Seviyorum seni
Sözüm söz
Günümüzü gün edeceğiz

Biliyorum
Vaktimiz dar ikimizin
Dara sokmayacağım seni
Eğleneceğiz
Birlikte yaşadığımız sürece

Anlıyorum
Anlıyorum seni arkadaşım
Peki tamam
Önce yoğrulmak istiyorsun
Her duyguyla
Dün azap
Bu gün hüzün
Yarın ıstırap

Bildiğin halde sonunu
Aşk istiyorsun
İhtirasla

Ayrılık hasret umut ve özlem
Mutluluk aramıyorsun anladığım
Tatmak istiyorsun
Esaret eziyet vesaire

İyi de
Ben
Bağdaşmıyorum senin istediklerinle
Mutlu yaşamak istiyorum
Kırmasın kimse
İstemesin kimse para benden
İçelim birlikte sarhoş olalım
Keyif alalım yaşamaktan

Sıhhat saadet ve bereket
Eksik olmasın
Gezelim
Tadını çıkartalım
Birlikte olmanın

Şaşıyorum sana
Hiç sevmediğim şeyler istiyorsun benden
Kusura bakma ama
Burada ayrılıyoruz birbirimizden
Mazoşist misin nesin?
Arkadaş olmaz senden
Yeter, yeter be
Bıktım
Kriz mi
Ne geçireceksen geçir de
Ayrılalım birbirimizden…

Barbaros İrdelmen
 
     1 Beğeni    
Sağlık ve Spor
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Aralık 2018
İnsan sade şeyler yemeli,
Acı ekşi, tatlı tuzlu bozuyor dengeleri
Önce kızıyorsun, başka lezzet mi var
Ne yiyeceğim ben şimdi

Sonra vazgeçiyorsun,
Neyi nerde yemeli
Kimse söylemiyor doğruyu
Neyi, ne kadar yemeli

Kilo alıyor
Sığmıyorsun giyeceklerine
Azalıyor hareketin
Birkaç beden büyük giyiyorsun

Geçiyor seneler merak başlıyor
Sağlığım ne alemde

Tahlilde
Doktor diyor
Dikkat etmemişsin yediğine
Kanda yağın şekerin sınırın üzerinde
Tansiyon ilacı da vereceğim
Yutacaksın bundan böyle
Az yer spor yaparsan
Keseriz belki ilaçları
Gel üç ay sonra kontrole

Geçiriyorsun içinden
Spor yapmadık bilemedik
Yapsaydım olmazdım böyle

Üye oluyorsun, başlıyorsun
Yaşına göre fitnesse, tenise
Başlıyor dizin dirseğin ağrımaya
Doktor diyor, spor hiç yapmamışsın
Antrenmansız zorlamışsın
Bırak ikisini de,
Yapamazsın

Yürürüm ben de
Yürüyorsun
Topuğundan diken çıkıyor yürüdükçe
Doktor diyor, istirahat
Sakın yürüme

Bir yandan unutamıyorsun,
İçine işlemiş lezzetler
Balığı , kuruyemişi helvayı aldığın
Dondurmayı, tatlıyı
Eti kebabı pideyi yediğin yerleri

Ne yapsan beyhude
Büyütmüşsün mideni, diyor
Doktor , yeme bu kadar
Gazdan patlayacaksın

Bir gün doktor diyor aniden
Yağlar tıkamış kalbinin damarını
Onun için nefes alamıyor, tıkanıyorsun
Anjiyo yapılacak sonra stant takılacak
Yatacaksın pazartesi servise
Hepsi hastanede yapılacak

Korkmuşsun kalbinden
Pişmansın spor yapmadığına
İçinden geçiriyorsun
Valla çok yemeyeceğim bir daha
Yemin ediyorsun

Beklerken anjiyo için röntgende
Yanına bastonuyla zar zor yürüyerek gelen
Belli senden genç
Karşına oturan zayıf adama
Sohbet olsun, soruyorsun;
Sizin zorunuz ne?
Ben milli sporcuydum lisanslı
Ömrüm sporla geçti
Yıpratmışım belimi kalçamı dizimi
Röntgen istediler
Sırayla
Protez takacaklar hepsine…
 
     1 Beğeni    
Yeni Evli
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Aralık 2018
Yeni evliyiz
Ev açtık, İki koltuk bir kanepe
Masa dört sandalye
Pek yok bir şeyimiz
Dediler
Zamanla olur her şeyiniz

Tebrik için gelenler var
Nikaha gelemeyenler

Biri diyor, koysanıza
Kanepeyi koltuğun yanına
Bir diğeri,
Aa … Hiç olmamış, diyor
Neden koymadınız kanepeyi buraya

Eşya desen, zaten bir kaç parça
Bulamadılar yerlerini
Kanepe koltuk bir gün burada
Yarın orada

Tepem attı,
Koydum kanepeyi dikine
Şaşırdı gelenler
Bu ne?

Ne zormuş öğrenmek
Rahatladım sonunda,
Benim evim
Size ne…

Barbaros İrdelmen
 
     1 Beğeni    
Erken
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Aralık 2018
Bizim ailede

Erken vefat vardı hep

Ama şimdi tıp ileri

Korkmuyorum artık



Dedem, yüzü geçmişti sizlere ömür

Elli sene içip altmış beşinde bırakmıştı

Sigaradan öldü dedi tıp, yetersizdi o zaman

Bilinmiyordu çok şey



Eser element çinko yerine

Koenzim q verilmiş

Yanlış teşhisten gitti anneannem

Seksen sekiz yaşındaydı öldüğünde



Kayınvalide merdiveni görmedi

Doksan sekiz yaşında gitti

Sarı noktadan

Okuvit yoktu o zaman



Annem de erken gitti

Seksen altı yoktu düştü başını vurdu

Beyin kanaması

Aspirin yutulurdu o zaman



Babam doksan bir yaşındaydı

Aniden kaybettik

Omegasına kolesterolüne

Hiç dikkat etmemiş meğer



İlerledi tıp şimdi öyle mi?

Makineler koyuyor teşhisi

E Reçete yazmayı bilen

Kararnameyle doktor oluyor zaten



Yakın gelecek gösterecek

Erken vefat

Yanlış teşhis kalmayacak

E reçetesi doğru çıkan yaşayacak…



Barbaros İrdelmen

03 08 2018, İstanbul
 
     1 Beğeni    
İnsan
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Aralık 2018
İnsanca doğmalı

Büyümek
Okumak
İnsanca olmalı

Çalışırken
İnsanca doymalı insan

Saygı sevgi ve onurla
Sevenleriyle yaşamalı
Gezmeli ağzının tadıyla
İnsanca yaşlanmalı

İnsanlık
Hakkı olmalı insanın…

Barbaros İrdelmen
30 09 2018, İstanbul
 
     1 Beğeni    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

18:44
Top