1997'den Bugüne 73,109 Tavsiye, 24,339 Uzman ve 16,572 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Bu Karda Baharda
ÖYKÜ | © Yazan Özhan ÖZGÜN | Yayın Ekim 2017
Bu karda baharda diye başlıyor bu yazı … Sakın ha söz sanatı ya da kelime oyunu yaptığım sanılmasın, martın ortasına geldiğimiz halde (ki bugün martın 19’u) dışarıda kar yağıyor. “Bu karda baharda” sözcüğünü kullanmak istemediğim halde mecbur kalıyorum “bu karda baharda” demeye . Aslında bu yazı “bahar” yazısı olacaktı; içinde çiçeklerin açtığına, her yerin yemyeşil olduğuna, kırlara çıkıldığına, baharın yüreğimizin solmayan yanı olduğuna dair kelimeler olacaktı ama kar yağıyor işte, karın yağmasını kimse durduramıyor. Kar bahar ayında yağdığını anlamış olsa gerek yağmak için karanlığın çökmesini beklemiş, o da hoşnut değil bahar ayında yağmaktan…

Belki bu yağan yılın son karı, çocuklar yılın ilk karını karşılar gibi heyecanlı, karın artmasını ve yarın kartopu oynamayı istiyorlar. Yaşlılar soğuklar bitmedi mi diye şikayet edip karı eze eze evin yolunu tutuyor... Memurlar ödeyecekleri yakıt parasını nasıl denkleştireceklerini düşünüyorlar kara kara…

Bu karda baharda, Ankara Altındağ’da bir genç kız beyaz hayallere dalmış, hayal bu ya; beyaz atlı prensinin çıkıp gelmesini, onu uzaklara, belki de denizi olan bir şehre götürmesini düşlüyor, sobanın üstünde öylece duran çaydanlıktaki su gibi kızın yüreği, kaynıyor ama taşamıyor.

Bu karda baharda Mamak’lı Hüseyin yeni bir işe başlamış gözlerinin içi gülüyor. Araya arkadaşlarını koymuş bu işi bulmak için Kızılay’da "vergi iade zarfı" satıyor, vergi iade zarfı deyip geçmeyin araya adam koyulup bulunan bir iş bu ülkemizde, yaza doğru şeffaf askı,yara bandı işine de girdi mi hele Yükselde hediyelik eşya standı açacak parayı biriktirdi mi o zaman görün Hüseyin’i...Hüseyin’in işe başladığı günü beklemiş sanki kar, umutları gibi beyaz... Belki her gün yanından geçiyoruz ama hiç birimizin Hüseyin’in gözlerindeki ışıltıyı görmeye zamanı yok...

Bu saatte ve bu mevsimde Ankara’ya yerini ve zamanını şaşırmış bir kar yağıyor, ben içinde “kar” geçen şiirleri düşünüyorum ve sadece şu iki dize geliyor aklıma;

“Pencereden kar yerine kir geliyor
Kardelenler kar yerine kir deliyor”

Hafızamı zorluyorum ama boşuna, aklıma başka dize gelmiyor, zamansız yağan kar hafızamı dondurmuş, şiirin diğer dizelerini hatırlayayım diyorum o da olmuyor, şairin adı: o da yok, bu şiiri ne zaman nerede okumuşum veya kimden dinlemişim o da gelmiyor aklıma, aklımda bir tek bu iki dize ve martın ortasında yağan kar var…

Bu dizeler günümüzü açıklıyor sanki diyorum kendi kendime , karamsar olabilir ama bu şiir öyle ve aklıma gelen tek kar şiiri… şiirin devamını hatırlasam daha iyimser dizeler çıkacak belki ortaya ama aklımda kalanlar sadece bunlar ... Sonra şiire ve şairine hak veriyorum, her şey hızla kirleniyorsa “kar” ilk kirlenen olacak diyorum renginden dolayı...

Bu karda baharda Ankaranın yolları, caddeleri, çatıları, sokakları bembeyaz olmuş...

Kar baharda da yağsa, kirli de yağsa insanların umut büyütmesine engel olamıyor…
Bu karda baharda, insanlar bahara hazırlanıyor, kimi karda yürüyor, kimi pencereden karı izliyor, kimi karın yağdığından habersiz…

Bu karda baharda, insanlar yersiz yağan kara aldırmadan devam ediyor bembeyaz düşler görmeye….

Bu karda baharda…
___________________________________________
* Öteki Sosyal Hizmet Dergisinin 2. Sayısında Yayınlanmıştır.
 
     1 Beğeni    
İki Soru
ÖYKÜ | © Yazan Özhan ÖZGÜN | Yayın Ekim 2017
10 yaşındayım. Annem bana her zaman koskoca kız oldun hala oyuncak ayıyla oynuyorsun diyor. Ama o oyuncak değil ki benim arkadaşım “Susu”, ondan başka arkadaşım yok. Sadece Susu benimle oynuyor ve beni dinliyor. Beş yıldır annem ve arkadaşım Susu ile buradayız. Okulda öğrendim burası başkentmiş, kalenin arkasında ya da yüksekte olduğu için başkent demişler galiba.

Sokakta oynarken kimse beni oyununa almıyor. “Neden geldin buraya?” diyor çocuklar. Neden geldiğimi bende bilmiyorum. Susu’ya soruyorum neden geldik buraya o da bilmiyor. Geldiğim yerden aklımda kalanlar, geceleyin gökyüzünün aydınlanması ve ardından seslerin duyulması, annem korkma kızım bunlar fener alayı diyordu. Ama fener alayını izlemek için dışarı çıkan çocuklar eve dönemiyordu. Babam nerde ona ne oldu onu da bilmiyorum. En son gördüğümüzde “görüşürüz kızım” demişti. Ama sonra onu hiç göremedim.

Annem her gün takvime bir çizik atıyor. Gelecek yıl burada olmayacağız diyor. Neden gideceğiz, nereye gideceğiz onu da bilmiyorum. Susu da bilmiyor ben nereye gidersem benimle beraber geliyor.

Mülteci miyim ama mültecinin ne olduğunu bilmiyorum. Geçen hafta okulda beyaz saçlı, korkunç bakışlı, şişko bir adam gelmişti. Öğretmenimiz “çocuklar bu amca müfettiş size birkaç soru soracak” demişti. Sorduğu sorulara cevap verdim. Müfettiş amca bizimle beraber beslenme saatine kaldı. Müfettiş amca elimdeki poşeti görüp “nerede senin beslenme çantan?” diyince ben korkudan konuşamadım. Öğretmenimiz “müfettiş bey, o mülteci” demişti.

Bende o zaman öğrendim mülteci olduğumu, neydi bu mülteci eve gidene kadar bunu düşündüm. Mülteci beslenme çantası olmayan kişi miydi yoksa. Önce arkadaşım Susu’ya sordum, yüzüme baktı bir şey demedi. Anneme sorduğumda “kızım büyüyünce öğrenirsin” diye cevap verdi. Peki, “anne sen mülteci misin?” diye sorduğumda takvime bakıp sustu.

Neden buraya geldiğimi, gelecek yıl neden gideceğimi de bilmiyorum. Annemin neden çok konuşmadığını, babamın nerede olduğunu bilmiyorum. Neden beslenme çantamın olmadığını hiç bilmiyorum. Susu da bir şey bilmiyor. Bildiğim tek şey mülteci olduğum ama neden mülteci diyorlar onu bilmiyorum.

Annem büyüyünce anlarsın demişti. Siz büyükler belki biliyorsunuzdur. Size sadece iki sorum olacak, biliyorsanız lütfen söyleyin de ben ve arkadaşım Susu öğrenelim;

Nedir bu mülteci?

Ve ben neden mülteciyim?
 
     Beğenin    
Yaratıcıdır Bazen Mutsuzluk
ÖYKÜ | © Yazan Hira Selma KALKAN | Yayın Eylül 2017
Yoğun, yapışkan bir yaz günü poliklinikte elli hasta bakmış, bir şey yapamamış olmaktan , aynı döngüyü tekrarlamaktan umutsuzluğa sürükleniyordum. Beynim kazan olmuştu , yorgundum Kendimi klozet gibi hissediyordum. Son hasta içeri girdi. Otuzbeş yaşlarında , başındaki eşarbı çene altından bağlanmış, renkli bir entari giymiş, güleç yüzlü , çakır gözleri pırıl pırıl ufak tefek bir kadın. “Arkadaşım da girebilir mi” diye sordu çekingence. “Buyurun” dedim


Nerden başlayacağını bilemediğini söyledi mahçup bir ifadeyle. “Baştan anlat” dedi arkadaşı. “Doktor anlayacaktır” .

Arkadaşından yardım umar gibi baktı. Arkadaşı ben çıkayım en iyisi sen anlat diyerek odadan çıktı.

“Tek arkadaşım o , hatta buraya gelmemi o önerdi” dedi. Yutkundu. “Doktor hanım ben kocamdan ayrıldım yedi yıl önce, üç çocuğum var.” Durdu bana baktı. Başımı sallayıp gülümsedim.


“Adam hem içer hem döverdi hem de işgüç bilmezdi. Ayrılmak istedim ailem destek vermedi. Kocandır , katlanacaksın dedi. İyi de ne kocalığını ne babalığını gördüm , niye taşıyayım bu adamı. Karşı apartmanın merdivenlerini silmeye başladım ilkin. Biraz para biriktirip bir göz oda tuttum. En küçük çocuğum bir yaşındaydı. Sırtıma sarıp temizliğe giderdim. Ayrıldım kocadan , bir göz odada duruyordum ama çocuklarımla huzurluydum. Başımı kaldırıp kimsenin gözüne bakmadım. Buralarda yalnız, boşanmış bir kadının işi zordur. Kimse destek olmaz bir de eksik arar, üstüne çullanmak için zaman kollar. Kadınlığımı unuttum zati, çalışıp çocukları büyütmekti tek derdim. “


Buraya kadar hikaye çok güzeldi. Güneydoğu’nun bu kasabasında üç çocuklu bir kadının kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi beni heyecanlandırdı. Bir çok hasta , kocadan benzer sorunları dile getirip nasıl adam ederiz diye danışırken , ayrılmanın “a” sı bile akıllarından geçmezken, yahut başka bir seçenek düşünmezken , bu kadın yedi yıldır mücadele veriyordu. Off hep aynı hikaye deyip çaresizlik hissettiren ve bir türlü kendi başlarına yol bulamayan kadınlardan mutsuzluk hikayesi dinleyip, bir adım yol alamazken , bu kadın ne güzel şeyler söylüyordu. Çalışmanın değil de çaresizliğin , umutsuzluğun öyküsünü anlatanların bıraktığı yorgunluktu üzerimdeki. Günün son hastası başka bir yol çizerek yorgunluğumu aldı. Rahat rahat dinledim O’nu , uzun uzun. O da anlattıkça anlattı. Önce çekingendi , onaylanmayacağı endişesi yaşıyordu , zira kendisini kimse onaylamamıştı , yalnız hissediyordu. Yargısız ve dinlemeye açık birini bulunca rahatladı ve ayrıntıları anlatmaya başladı. Bu hikayeden güzel bişey çıkacağını sanıyordum.


“Yedi yıl böyle yalnız başıma çalıştım , şimdi lokantada düzenli bir işim ve maaşım var. Gördüğünüz arkadaşım dışında kimseyle doğru düzgün görüşmedim. Sonra onunla tanıştım.”

Aha!…hikaye şimdi başlıyordu…


“Benimle konuşmak için çok uğraştı, ilk defa onun gözüne baktım. Bir yandan suçlu hissediyordum kendimi bir yandan da ona bakmaktan, onu görmekten kendim alamıyordum. Sen annesin, çocuklarından başkasını düşünemezsin diyordum ,oysa onunla ilk defa kendimi güzel hissettim, ilk defa kendimi kadın hissettim, ilk defa aşık oldum.”


Yüzündeki kocaman gülümseme benim gülümsememle buluştu. Gözlerimin içine içine bakarak konuşuyordu artık. Aşkı anlatıyordu , çok mutlu olduğunu söylüyordu. Mutluluk bulaşıcıydı , poliklinik odasına yayıldı. Yorgunluğumu aldı. Hastane boşaldı nerdeyse, bizse konuşmaya devam ettik. Sırf mutsuz olunca değil mutlu olunca da psikiyatriste gelen varmış demek. Hala niye geldiğini anlamamıştım. Merakla öykünün devamını bekliyordum. Suçlu hissedecek birşey olmadığını, bu duyguların ne güzel olduğunu ona söyledikçe o da rahatça anlattı durdu. Onay bekliyordu ve onay almıştı. Onaylanmamın rahatlığı ile daha derinleşti konuşma.


“Mutlu olmaktan huzursuzluk duyulur mu doktor hanım? Ben mutlu olduğum için huzursuz oldum. Mutlu olmak yasakmış gibi…”


Evet bu coğrafyada mutlu olmak yasaktı. “Çok gülme ağlarsın” diye büyütülen bir toplum , biraz sonra ağlayacağını düşünerek gülmeye doyamıyordu. Oysa boşverseydi biraz sonrayı …Acı ,mutsuzluk , huzursuzluk olacaktı zaten de o anın mutluluğuna huzuruna niye bırakamıyorduk kendimizi. Nasıl bir suçlulukla yaşatılıyorduk. Mutlu olmaktan nasıl korkuyorduk. Kem göz diyorduk, ardından ağlarsın diyorduk , mutluluğu yasaklıyorduk. Türkülere , halaylara, kilimlere acı dokuyorduk…Biz hak etmiyorduk değil mi mutlu olmayı? Ancak acı çekebilirdik. Belki bazen biraz huzura izin vardı ; o da mesela kadınsan analık üzerinden bir huzur olabilirdi. Katlanman gerekiyordu oluşagelen çirkinliğe; değiştirmek tercihini kullandığında, bunun için mücadele ettiğinde yalnızlaştırılıyordun, suçlu hissediyordun.

“Sonra korkmaya başladım.”

Aşka korkunun gölgesi düştümü geceler gündüze kavuşmaz.

“Aşktan mutluydum , gizli saklı görüşüyordum. O da ayrılmıştı eşinden. Bir süre hapiste kalmıştı siyasi nedenlerden. Bir çocuğu vardı. Çocuğuyla nasıl ilgilendiğine baktım,iyi bir adam bu diye düşündüm , çocuğuna kol kanat geren iyi bir baba. Yazık benim çocuklarım babadan bu şefkati görmemişlerdi. O benim çocuklarımla da ilgileniyordu. Sonra evlenmek istedi benimle. İşte o zaman düştü korku içime. Kalbim aşkın heyecanıyla çarparken şimdi korkuyla çarpıyordu... Ya aynısı olursa , ben yedi yıldır uğraşmış didinmiştim bir başıma, güçlü durmaya çalışmıştım ama şimdi bir yanım sızlıyordu. Eskisi gibi ayakta duramazsam diye korkuyordum . Bu da öbür koca gibi olursa , aynı şeyleri nasıl göze alabilirdim. Kabul etmedim , daha doğrusu emin olmadığımı söyledim , küstü bana, konuşmadı. Duygularını anlatmıyordu bu da beni rahatsız ediyordu , küsüyordu çocuk gibi. Diyordu ki üzülünce, öfkelenince konuşmazmış. Ben ona derdimi anlatmaya çalıştım ama o anlamadı. Beni sevmiyorsun o zaman dedi. Oysa onu çok seviyordum ama korkuyordum işte.”


Her ilişki başkadır oysa, hepsinin dinamiği farklıdır ; dedim O’na da. Üstelik daha önce bir başına çıkmışsın, şimdi niye yapmayasın dedim. Şimdi aşığım ama dedi. Kolum kanadım kırık.

Sonra….

“Sonra görüşmeye devam ettik , ya evlenelim ya ayrılalım dedi bana. İkisine de cevabım yoktu. Benim kararsızlığımla daha fazla durmadı ve gitti. Şimdi çok mutsuzum…O’nun gitmesini istemiyorum ama kal da diyemiyorum , ben kendimi cesur bilirdim şimdi ne korkağım diyorum. Bir daha arayamıyorum da gurur yapıyorum zaar.”


Oysa böyle durumlarda ve aşkta taşınacak silah değildir gurur diyordu şair. Korkuydu , gururdu derken güzellikleri nasıl da yok ediyorduk. Sevgiye nasıl da bırakamıyorduk kendimizi. İki yudum mutluluk zehir oluyordu sonrasını hesaba katınca. Hesaplar girince içine , beklentiler artınca nasıl da sis çöküyordu aşkın üstüne.

Size nasıl yardım edebilirim.

“Bilmiyorum . Şimdi ben ne yapmalıyım?”


İşte en çok sorulan soru … Şimdi ben ne yapmalıyım…Kararı ben vermeyeyim ki sonucuna da ben katlanmayayım yakarışı. En çok ilişki sorunlarıyla geliyor insanlar ve en çok bu soruyu soruyorlar. Cevap bendeymiş gibi. Buraya kadar dayanıklılık örneği sergileyen , mücadeleci kadın da yine aynı soruyla geliyor. Mutluluğun şifresi başkasında değil ki. Korku olacak ama korkuyla birlikte yapılacak ne yapılacaksa. Cesurlar hiç korkmayanlar mı , yo hayır korka korka korktuğunu yapanlar. Mutluluk bir ömür değil ki , anların arasına sıkıştırılmış dilimler. Neyi ne için göze aldığın. Yahut mutsuzluk niye illa da kaçılacak birşey olsun? Yaratıcıdır bazen mutsuzluk… Örneğin kocasıyla sürdürdüğü hayatta mutsuzdu ve mutsuzluk yeni yollar buldurdu kadına. Yedi yıl çok mu mutlu geçmişti? Eskisi kadar mutsuz değildi belki . Hepsi bu. Mutluluk mutsuzluğun karşıtı değil ki. Bazen mutsuz da olmazsın mutlu da olmazsın , sadece olursun. Mutsuzken çare ararsın. Mutluysan da o ana bırakırsın. Ama olmaz illa deşmeli , mutluluğu illa hırpalamalı. Ya sonra ……olursa….. kim bilir? O zaman hiç yaşamayalım, nasılsa sonrasında öleceğiz. Kuş ölümlüdür sen uçuşa bak. Bırak uçuşa kendini , kanatlarına değsin rüzgar , yüzüne değsin, doldursun içini…Orda dur biraz… sonra ? ….sonrası iyilik güzellik….


Bizim kadar hayatını baltalayan canlı var mıdır acep? Bazen bilerek bazen bilmeyerek. Kurallardı, toplumun bakışıydı, gelecek güvenliğiydi derken kendimizi çevresi belirlenmiş , hem de bizim dışımızdakiler tarafından belirlenmiş gölete hapsedip duruyoruz. Derelere bırakamıyoruz...Oysa ne güzeldir dere…bazen sessiz sessiz akar , bazen coşar , bazen berraklaşır bazen bulanır. Denize kavuşmaktır muradı lakin yolda kurumak da vardır…ya dere coşarsa! … ya su başka yana taşarsa!…ya ıslanırsam! … ya kirlenirsem!…ya düşersem!… düşeceksin dostum, korksan da düşmekten vazgeçmeyeceksin, düşeceksin ki bir daha kalkıp koşasın.


Bunların hepsini söyleyemedim tabi. Bu minvalde biraz cesaret verici konuştum. Sonra da durumun olumlu ve olumsuz yanlarını irdelemesini sağladım. Kaybedeceği şeyler üzerine konuşturdum. Kendi bulacaktı elbet yolunu , kimse kimsenin aklıyla, duygusuyla yol bulamayacağına göre o da kendisi bulacaktı elbet. Poliklinikten çıkarken şükran doluydu. “Sevgime sahip çıkacağım dedi, yolumu çizeceğim “. Anladım ki gururu, korkuyu bir cebine koymuş, ağırlığını hissetse de gidecekti sevdiğinin elinden tutmaya. Ya da ben öyle umdum.


Sonra gelmedi bir daha… Aylar sonra çalıştığı lokantaya gittim ve O’nu sordum. Dediler ki çocuklarını alıp gitti buradan . Niye , nasıl ? Kimse bilmiyordu . Gelmiş birgün işi bırakıyorum demiş ve kasabayı terk etmiş. “Beni burada bırakmazlar ki O’nunla demişti. Eski kocam ailem rahat vermez.” O gördüğüm çakır gözler , kararlıydı yanımdan ayrılırken. Gittiğine göre yalnız değildi diye umdum. Bu kasabadan bir kadının kendi rızasıyla ve çabasıyla gidebilmiş olmasından mutlu oldum.

**Psikeart Dergisi "mutluluk" sayısında yayınlanmıştır.
 
     1 Beğeni    
Arayış
ŞİİR | © Yazan Gülderen KILIÇ | Yayın Eylül 2017
...
Bir çocuğa bakarken dikkatli olun
Bilmediğiniz çok şey söyler yüzünüze
Bazen çığlıktır, bazen sessizdir sözleri
Çocukların erişemeyeceği yerlerde
Saklayın yalanlarınızı
Ve bir çocukla anlaşmışsanız
Cennetlik sayın kendinizi.

Zamanda yolculuk dedikleri
Deliliğin ta kendisi
Delirmekten korkmayın
Bir çocuklar
Bir de deliler bilir hakikati.

21.02.2017
 
     1 Beğeni    
Hem Yargıç Hem Suçlu
ÖYKÜ | © Yazan Hira Selma KALKAN | Yayın Eylül 2017
“Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır,biz onu öldürmedikçe.”
Balzac


Hep bir kadın resmi yapıyordu, gözlerinde zaman durmuş, bakışı takılı kalmıştı.Kim bu kadın? Ses yok... Ses yok ama dürtsen çok şey söyleyecek gibi. Bir yandan da sorulmasından çekinir gibi... Kendine yıllardır sorduğu soruyu cevaplayamadığı belliydi. “Bu sandalyede hem yargıcım hem suçlu” dedi sonraları. Önceleriyse inkar ediyordu. “Karına ne oldu ?” “Karımı PKK kaçırdı …ya da kaçırmadı o kendisi gitti…Ben ülkücüydüm ya düşman oldukları için kaçırdılar, sonra da dağda öldürdüler onu . Önce tecavüz etmişlerdir, sonra da istedikleri gibi bir kadın olmadığını görünce öldürmüşlerdir.” "Ne zaman oldu bu ? “ "15 yıl önce.”


Yaklaşık dört hafta bu kızgın bu küskün adam, içindeki savaşı gözlerinde taşıyarak oturuyordu karşımda. Canı yanıyordu. Yine istemediği soruyla karşılaştı : "Karına ne oldu ? " Sessizlik…Şimdi ona bakan kadının resmini yapmıyor yapamıyordu. Gözlerinde bir başkasına devretmek istediği iki damla yaş asılı kalmıştı. “Karımı ….ben öldürdüm galiba… ” “kaçmadı ya da kaçırılmadı yani?” “ Öyle…ama öldürdüğümü düşünmek daha acı verici. Yıllardır bu acıyla yaşıyorum. Unutmak için sızana kadar içiyorum. Oğlumun yüzüne bakamıyorum. Neyse ki arada hastalanıyorum da unutuyorum … Karımı benim düşmanlarımın kaçırdığını düşünmek daha rahatlatıcı. Yoksa çok kıskanıyordum öldürdüm demek ….ben yıllardır bu sandalyede kendimi sorguya çekiyorum ,hem yargıcım hem suçlu. Bir gün kararımı vereceğim “


Gerçeği gizleyen psikotik dönemde rahattı adam, birtek sürekli yaptığı resim ele veriyordu acısını. Niye yaptığını bilmiyordu ama sürekli o kadın portresini yapıyordu. Sonra gerçeği fark ettiğinde kendiyle yüzleşme dönemi başlıyor, içinde uyuklayan yargıç harekete geçiyor ve dünyayı zindan ediyordu. Depresyonun çukurunda kıvranıyordu. Oysa ki psikozun kucağı onu hayatta tutuyordu. Tüm algılarında olduğu gibi vicdanı da berraklığını yitiriyordu psikotik dönemlerinde. “Bir insanın hem de en çok sevdiğim insanın canını aldım, bunu yaptıktan sonra …benim canım ne ki?” Oğlu affetmişti babasını, biliyordu ki hastaydı ve annesini öldürdüğünde o, sevdiği güvendiği babası değildi. Oğlu anlamıştı bunu. Ya da adamın düşündüğüne yakın biçimde annesini öldüren babası ancak hasta olabilirdi, hasta olduğu için affedilebilirdi. Kıskançlık hezeyanları içinde kıvranırken, ruhunu saran bu hezeyan illetiyle boğuşurken hem sevdiğinden hem kendinden vazgeçmişti. Ancak böyle kurtulmuştu bu illetten. Evet artık hezeyan yoktu, artık nesne yoktu. Şimdi içini didikleyen illet, vicdan azabıydı. Azabından uzaklaşmak için kullandığını söylediği alkol, tersine dağılan algıyı tetikliyor, kurtulmak istediği illet zaman zaman üstüne yapışıyor fakat bu sefer acı değil huzur veriyordu ona. O zaman karısını öldürdüğü bilgisi alkolün içinde eriyip gidiyordu.


Bir arkadaşımın evinin duvarında gördüm ilkin Sewusen’in fotoğrafını. Delici bakıyordu, ”Kim bu” dedim ve sonra öyküsünü dinledim. Dinlediğim öykü etkileyiciydi, tüylerim dike diken oldu... Öyküde hem eksikler hem fazlalıklar vardı. Bir deliyi yüceltme vardı. Heykeli yapılmış, kente mal olmuş bir deli…Bu nasıl bir deliydi ki heykeli yapılıyor, herkese değiyordu. Bu nasıl bir kentti ki delisine heykel yapıyor, kent meydanına koyuyor ve onda simgeleşiyordu?


Kadının gözlerine bakan kamerayı Dersim’in gözelerine çeviriyoruz. Öyküler, anılar, acılar ve yaslar diyarına…Her yamaçtan, dağın köşesinden, suyun şırıltısından bir insan hayatı akıyor, insanların bireysel öyküsü kentin kolektif öyküsüne karışıyor. İnsanların belleği kentin belleği oluyor insanların vicdanı kentin vicdanı…


Yıllarca dört dağın içinde izole kalmış, bazen da izole bırakılmış. İçindekiler ve dışındakiler oluşmuş, bazen da oluşturulmuş. Bu durum onları birbirine, inançlarına kitlemiş, bağlamış, benzeştirmiş birbirlerine. Munzur nehrinden birer damla olmuşlar. Ötekileşmişler de…Dağın dışındakilere öteki olmuşlar. Kaçılması, onlardan saklanılması gereken tehlikeliler olmuşlar. Dillerini , inançlarını uzak tutmuşlar, korkulmuş onlardan. Oysa onlar da korkuyormuş kendilerinden korkanlardan. Öfkelerini, acılarını, umutlarını dağa bağırmışlar, nehre bağırmışlar . Yo bağırmamış, yakarmışlar… Dağ, taş ,su ,ağaç tüm doğa canlıymış,kutsalmış. Dağa kurban adanırmış , bazen kanlı bazen kansız. O dağlarda evlatlarını kurban edenler de olmuş. Kimi zaman zorla göç ettirilmiş , anadan babadan kardeşten topraktan koparılmış dağıtılmış, kimi zaman rızkını bulmaya kendileri çıkıp gitmiş. Göçebelik varmış ruhunda zaten. Mal mülk neymiş ki bugün var, yarın yok. Dağ taş zaten herkesin, su hava ağaç herkesin. Hem onların da kendi canı, kendi zamanı varmış. Doğayla iyi geçinilmeliymiş. Atalar cezalandırırmış.


Travma var, yas var kentin tekrarlayan tarihinde. Sarıldıkları, kimliklerinin bir parçası haline getirdikleri travmaları var. Yaşanılanlara anlam aramak, travma sonrası ayakta kalabilmek için inanca ihtiyaçları var. Travmalarına sığınmak , hissettikleri mağduriyeti onurlu kılmış bazen, bazen çaresiz bazen öfkeli, çoğunca da birbirine sığınmışlar. Acılarını türkülere katmış dağa, suya salmışlar. Bilmişler ki, su temizleyendir, alıp götürendir, yenileyendir, kapsayandır. Mağdur kimliği de taşıyan halk için mağdur olanın yanında olmak vicdan borcu olmuş. Delileri mağdur etmemeye çalışmış. Onlar başka bir donda gelmiş, parayla dünya nimetleriyle işi olmazmış, başka bir alemin habercileri, başka bir alemin bağ kurucularıymış. Onları incitmeden sahip çıkmışlar, elindekini paylaşmışlar, oldukları gibi kabul etmişler. Vurup kıran saldıran oldu mu deli olmuş gözlerinde, ya sarıp sarmalayarak ya toplumdan izole ederek o saldırgan olanları değiştirmişler. İşte kimseye zararı olmayan, kimseye saldırmayan, para pula tamah etmeyen o delilere veli demişler.


Anadolu'nun birçok küçük kentinde, birçok kasabasında herkesçe tanınan deliler vardır. Her evin evladı, herkesin oğlu-kızı-amcası-teyzesi… Herkese, kendine durduğu mesafe kadar eşit mesafede durabildikleri için deliler, herkesi birleştiren bir merkez noktasıdırlar. Kendi öykülerinin peşinde koşan insanlar arasında, bir öyküsü var mı umursamadan dolaşan deliler kentin öyküsü olurlar. Ve belleği ve vicdanı…


Kentin sokaklarıyla, rengiyle kokusuyla, dokusuyla hem hal olan deliler, kent uyanmadan uyanır, sokakların, ağaçların , evlerin üzerine sinen gecenin o ürpertili perdesini kaldırır, her tarafına dokunur. Bir deli için bir kent evi gibidir. Oysa hezeyanları etkisinde karısını öldüren adam için evi hapishanedir, kent kimsesizliğidir.


Toplum deliler sayesinde kendi vicdanıyla hesaplaşıyor. Onları görmek kendilerin bütünlüklü yanlarına bir tehdit aynı zamanda, belki de herkeste varolan psikotik çekirdek titreşiyor bu görmeyle. Onlara yanlış yapmaktan zarar vermekten korkuyorlar, temelde cezalandırılmaktan korktukları için. Çünkü onların hangi ruhlarla ne tür bağlantılar içinde olduğunu bilmiyorlar. Belki bir sırrı var, kerameti var…Mucize beklentileri var yani…Bunca travmanın içinde yaşarken tekrar tekrar inanacakları, tutunacakları bir nesneye veya duyguya ihtiyaçları var. Biraz da arka çekmecede saklanan, unutulan, orda öylece bırakılan, aslında bilinen ama bakılmayan gibi kentin delileri. Ordalar biliyorsun, ama kurcalama…Bilinmez var onda , medet de var. Kurtarıcı özlemi de... Sırlı olduğuna göre, dünyası farklı olduğuna göre, düşünce şekli varoluş biçimi farklı olduğuna göre, kurtarıcı da, iyileştirici de olabilir. Bazen süperego olur deli. Halkı sınırlar durdurur, korkutur ceza beklentisiyle, bazen suçlulukla korkutur. Bazen id olur, içindeki dürtüleri, başıboşluğu akıtır. Onda saf halde, çıplak insan ruhunu, aslında id’ i , aslında immatür, olgunlaşmamış, aslında ayrışmamış kendilerini görürler, rahatlarlar. Kendilerindeki kötülüğü boşaltırlar, günahları… Günah çıkarırlar, suçluluk duygularını onda tamir ederler, çıkarsızlığı, tartıp düşünmeden davranabilme hayallerini, fütursuzluğu onda giderirler. Bazen takılır dalga geçer eğlenirler , severek eğlenirler. Yüklü duyguları ona bırakırlar. Dersimli bir nine tek cümleyle durumu özetlemişti : “ Onlar bizim günahımızı taşıyorlar “


Kimi için şifacı olur Sewusen, ağrıları dindiren, kimi için bilici olur umut veren, kimi için mülksüzlük olur, dünya nimetlerine sırt çeviren bir ermiş, para pulla işi olmaz. Kimi için bu dünyanın boşunalığının hatırlatıcısı olur. Bir çoğu için kardeş olur.
Kent, Sewusen için yardımcı ego-benlik olur. Kentle bir birlik olur, parçalanmış, sınırları dağılmış benliği kentin sokaklarıyla insanlarıyla sınırlanır.


Karısını öldüren adam katil olur. Belki yük olur oğlu için, belki bitmeyen yası olur anasının, babasının hastalığıyla uğraşırken anasızlığın acısını yüklenmekten kurtulur. Bakırköy Ruh Sinir Hastanesi’nde sosyal şifada nüks olur, ülkücü arkadaşları için “kim o ,o bizden değil” olur. Sığamaz adam bir yere. Kendi sandalyesinde hapis olur. Belki kendini bekleyen kendisinin celladı olur.
Deli kelimesinin sözlük anlamı “aklını yitirmiş olan, mecnun” manalarına karşılık gelmekte. Hak’ka varmanın, akıllı kalmaktan ziyade ancak deliliğe meyletme sayesinde gerçekleşebileceği kabul edilmiş. Aklı bu denli kurban edebilme cesaretine sahip olanların hakikate, dolayısıyla gerçek aşka ulaşabileceklerine inanılmış. İşte bu özellikleri nedeniyle delilik kutsiyet kazanmış ve delilik ile velilik arasındaki bu belli belirsiz çizginin varlığı delilere gösterilen yarı saygının nedenlerinden biri olmuş. Ancak karısını öldüren adam bu mertebeye çıkamamış. Arada asılı kalmış. Ne tümden deliliğe meyletmiş ne nehirlere bağırmış ızdırabını… arada, arafta asılı kalmış. Hakikati bazen hastalığının sisinde kaybolmuş, duyduğu tek hakikat vicdan azabıymış.


Şehre dışarıdan gelen bir yabancı tarafından, sokakta uyurken başı taşla ezilerek gerçekleşen Sewusen ‘in ölümü halk için çok acıtıcı olmuş. Yas ilan edilmiş, yılların yasını taşımışlar onun tabutuyla. Hiç ölmeyecek gibi gördükleri Sewusen öldüğünde ölen sadece Sewusen değilmiş, O’nunla birlikte kentin masumiyeti , muzipliği de ölmüş. Yüzünün gülen yanına bir tokat inmiş, gözyaşları gözünde kalakalmış. Vicdanı darbe almış. Tabi burada derin bir suçluluk hissi de var. Onu koruyamamaktan dolayı, sahip çıkamadıkları için cezalandırılmışlar gibi. Bir yabancı tarafından haksız yere katledildiği için haksızlık duygusu, bu kadar yüceleştirdikleri kişiyi ölüm giysisinde görmekten dolayı hayal kırıklığı var, insanın ölümlü olduğunu tekrar hatırlattığından dolayı kızgınlık var. Kızgınlıktan dolayı utanç var. Ve onunla kurdukları bağlardan dolayı , ona yüklediklerinden dolayı şimdi boşluk, kimsesizlik duyguları var. Bütün bunları taşımak zor… Mezarlar, ölüm ritüelleri yası kolaylaştıran , kişinin öldüğünü ama ondan bir parçanın taş da olsa bir yerde durduğu için simgesel olsa da devam ettiğini göstermesi açısından önemli. Ölümün kabulunu ve baş edilebilmesini kolaylaştırıyor. Sonrasında ölene sevgisini göstermek için gidip çiçeklerini sulayabileceği bir mezar bulunması bir parça rahatlatıyor. Bu, ölenin ardında kalanların ihtiyacı…Heykeli de O’nun şehirdeki konumunu gösteren bir şey. İnsanların vicdanlarını rahatlatabilmek , duygularını yönlendirebilecek bir mecra olması bakımından da önemli. .


Büyük Baba Kureyş aslana binmiş aslanı yürütmüş Baba Mansur evinin duvarını yürütmüş. Kureyş, bu keramet karşısında “Sen taşa can verdin “ diyerek Baba Mansur’un elini öpmüş. Büyük Baba Mansur olmuş. Bu halk bu değerleri yaratmış ve ona inanmış. Belki bu değerleri yaratıp inanmasa, ya da inanıp yaratmasa yaşamın elini tutamayacak. Adam, zaman zaman psikotik dönem geçirip karısını kendisinin öldürdüğü gerçeğinden uzaklaşınca, düşmana kaçan karısının öldürüldüğüne inancına yaşayabiliyor. Tutamadıkları yası, unutmak istemedikleri değeri bir heykelde bir adamda simgeleştiren halk vicdan azabıyla ve suçluluğuyla yüzleşirken, adam psikotik dönemlerinde gözlerinden kaçtığı karısını donakalmış bakışıyla resmederek, sağlıklı dönemlerinde kendini yargılayarak vicdan azabını sandalyeye bağlıyor. Adam, ender de olsa başını kaldırıp çevresine baktığında, diğer insanlara, haberlere , televizyona yani bakabildiği ne varsa baktığında , insanların alkol ve hezeyan olmadan içlerindeki mahkemeyle nasıl yaşadıklarına şaşırıyordu. Vicdanları neredeydi bunların ? Bunca kötülüğe, ötekinin yok sayıldığı bu dünyaya, vicdanları varsa nasıl dayanıyorlardı ? Gizli gizli içiyorlar mıydı acaba,yoksa çaktırmıyorlardı da tümden bir hezeyan içinde mi yaşıyorlardı? Ne yapıyorlardı ? Nasıl beceriyordu bunca insan ayıkken vicdanı cebinde taşımayı. Şçedrin’ in vicdan kayboldu öyküsünde cepten cebe atılıp kurtulunmak istenen vicdan nereye gitmişti? Sonra buldu adam; denize atmışlardı vicdanı. Vicdan denize atıldığında o sarhoştu herhalde. Belki de… deniz kendisiydi…


**Psikeart Dergisi “vicdan” sayısında yayınlanmıştır.
 
     Beğenin    
Her Şey Dile Gelmez Dedi..
ÖYKÜ | © Yazan Funda DOĞAN | Yayın Eylül 2017
Anlat dedi, anlat ve rahatla. Sözcükler anlatmak içindir…

-Dile gelmeyen yoksunluklar vardır dedi.

Kalbini acıtan şeyleri dile getir, dile getir ki ne olduklarını duyabil diye yineledi..

-Acısını duymadan yaşayanlar vardır diye cevapladı.

Acını duyabilirsen, duyulduğunu da göreceksin dedi.

-Ya duyacak kimse olmamışsa diye sordu?

Bak buradayım, seni duymak için diye cevapladı.

-Kimse olmamışsa daha önce duyacak, sözcüklerin yoktur anlatmak için dedi.

Sözcüklerinin olmadığı bir hikayeyi nasıl anlatırsın diye bu sefer O sordu.

Senin küçük olduğun bir hikayeye benziyor dedi, küçük olduğun ve yalnız kaldığın. Bu yüzden bugün nasıl anlatacağını bilmiyorsun, dedi.

-Seni ilk defa duymaya başladım dedi kırık bir sesle.

O halde dedi, seninle paylaşmaya başladık.

-Bu neyi değiştirecek diye sordu?

Olmuş olanı değiştirmeyecek, ama anlamlandıracak, dedi. Sen duydukça ve ben dinlendikçe geçmiş konuşmaya başlayacak.

-Onu duymak istemiyorum ki.

Bu zor olmalı. Yani dönüp bakmak, seni üzüyor olmalı bugün.

-Zor mu bilmiyorum ama gereksiz, dedi.

Seni o zamanlar biri dinlesin ister miydin diye geçmişten bir soru sordu bu sefer.

-Gözleri doldu, belki çok şey farklı olurdu, dedi.

O zaman duy, o çocuğu dinle, yalnız bırakma dedi.

Sessiz kaldı.
Ve devam etti. Onu duymak olmuş olanı değiştirmeyecek ama seni değiştirecek.

-Beni mi, dedi. Ben hayatımın değişmesini hep isterdim. Şansızım, dedi.

Sen değiştikçe, hayatın değişecek dedi. Aynı yerler olsa dahi baktığın, yeni gözlere sahip olacaksın. Ve yeni yolların olacak elbette. Çözmek istediğin düğümleri çözebil diye..

-Bu konuşma benim için farklı, dedi. Aynı yerde duruyorum sanki ama sarsılıyor sanki yer. Sanki bir deprem olacak, korkuyorum ama deprem durduğunda yeni bir düzen olacak, heyecanlanıyorum da, dedi.

Sarsılan seni sen yapan taşlar, dedi. Ve sarsıntı hafiflediğinde, artık daha az korkacaksın, dedi.

Gözünün önüne çok eskilerden unutmaya çalıştığı küçük bir çocuğun hayali ilişti o an, sarsıldı birden ansızın canlanan bu hatırayla. Kısa bir süre kaldı orada, o çocukla. Kısa olan ama uzun gelen bir zaman oldu onun için. Korkuyla gelen huzuru ilk defa o zaman hissetti.
 
     6 Beğeni    
İki Renk
ŞİİR | © Yazan Gizem AKTÜRK | Yayın Eylül 2017
Dünyada sadece iki renk olduğunu hayal ettim bir an.



İkisi de ayrı ayrı o kadar güzel ve anlamlılardı ki.
Ama yine de bir araya geldiklerindeki kadar büyüleyici olamıyorlardı.



Beyazı beyaz yapan beyaz olmayanlardı.

Beni ben yapanın benden olmayanlar olduğu gibi zira.

...
Siyahın yanına en çok yakışan beyazın, ona en "zıt" olması ne de anlamlı.
Zıt dedim ama emin değilim.
İki ayrı uç denilen aynı şey olabilir miydi?
Birbirine en uzak gördüklerimiz birbirine en yakın mıydı yoksa?
Birbirinden en farklı gördüklerimiz birbirine en çok benzeyenler mi yoksa?
...
Kendimizi tanımak istiyorsak hiç konuşmadığımız insanlarla konuşmayı denemeliyiz sanırım.
Sahi o insanla niye hiç konuşmadık?
Kendimizi tanımak istiyorsak önyargıyla yaklaştığımız ve her defasında yüzümüzü çevirdiğimiz o insanların yüzüne bu sefer daha cesurca bakmalıyız belki de.
Belki de biz en çok onlarda kendimizle yüzleşeceğiz.
Biz en çok onlarda tanıyacağız bizi.
...
Şükür ki her insan ayrı bir renk.
Şükür ki dünya sayamayacağım kadar renk ve tonuna sahip.
 
     1 Beğeni    
Eşiğin Öbür Tarafı
ŞİİR | © Yazan Gizem AKTÜRK | Yayın Eylül 2017
Bir banka otursam,
Tanımadığım o kişi dönüp baktığında;
‘Renklerim, renksizliğim,
Hissedip hissedemediklerim,
İçime yuva yapıp içime sığdıramadıklarım,
Uzun ince yolum’
Dilimde can bulsa.

Eşiğin öbür tarafında güçlü adımların ritmine ayak uydurmaya çalışan yorgun pabuçlar görüyorum.
Yağmur yüklü bulutları kıskandıran sisli gözler var mesela.
Zemheri kışları aratan sözler bile var.
Bunlar hep var ve var olmaya da devam edecek.
Olsun.
Eşiğin öbür tarafında bir uçurtmanın sevinciyle dünyayı gülümsetebilen yüzler de görüyorum.
Mesela çıplak ayaklarıyla toprağın tüm alçakgönüllülüğünü özümseyen birileri de var.
Papatyaların, frezyaların güzelliğine bu dünyayı daha yaşanılır gören güzel gözler de var.

Gözler neyi görmeye niyetlenirse onu görür.
Sen neye niyet edersen o sana kendini gösterir.
Sen sevgiyi görmek istersen o kendini aşikâr eder.
Sen güzellikleri görmek istersen ama gerçekten istersen evet göreceksin.
Çünkü sen niyetlerinde gizlisin.
İster geceyi görürsün ister yıldızları,
İster yağmura söversin ister toprağın bereketini, kokusunu çekersin içine,
Hiç mi olmadı bir şemsiye açar yine yoluna bakarsın.

Eşiğin öbür tarafında bir hayat var.
Pek afili yalnız.
Bir banka sığdırılamayacak kadar da detaylı ve destansı olanından bir hayat.
Koşalım o vakit.
Niyetimiz sağlam olsun biz koşalım, bir yerlerde yolumuz kesişir elbet.
Bir yerlerde varır buluruz kendimizi.
Bir yerlerde görürüz görmek istediklerimizi.
Biz koşalım.
 
     1 Beğeni    
Depresyona Şiir
ŞİİR | © Yazan Emine ARMAN | Yayın Ağustos 2017
KAYIP

Sahilde bir kum tanesiyim;
Kumsaldan uzak..
Güneş yalnız beni gölgeliyor;
Deniz yalnız beni ıslatmıyor;
Elim yetişmiyor...
Ayaklarım koşamıyor kumlara,
Deniz yıldızını kıskanıyorum,
Kucaklayışını damlaları...
İstiridyeye bakıyorum,
Kendime acıyorum,
Bağrımda büyümüyor bir inci,
Kanatlarımı açamıyorum,
Kendimi büyütemiyorum,
Hangi kayanın ahını alıyorum ?
Savunmasızım ...
Rüzgarda savruluyorum istemsizce,
Rengim solmuş,
Kendimden habersizce...
Geçmiyor içime suyun soğuğu,
Göremiyor gözlerim,
Işıldayan yosunu...
Balık benimle alay etmekte;
Ben miyim bugünkü kurban ?
Ağların misafiri mi beni gülmekte ?
Çaremde de boğulurum çaresiz;
Ölmekte yok ki kader de...
 
     1 Beğeni    
Sofra
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Temmuz 2017
Zengin sofrasında
Doymak yoktur
Çıkarlar çarpışır
Tek konu konuşulur
Fakir nasıl soyulur

Orta direk sofrasında
Karamsarlık paylaşılır
Bunalmıştır yalanlardan borçlardan
Devam eder akıntıya karşı
Küreğini çekmeye

Fakirin sofrası yoksul
Derdi kıştan sağ çıkmak
Paylaşacağı tek umudu
Zenginler doyunca bitecek
Fakirlik ve yoksulluk…

21 06 2017, Küçükyalı
 
     1 Beğeni    
Son
ŞİİR | © Yazan Beste KALKAN | Yayın Mayıs 2017
Gözlerimin sana son kez değdiği gündü sevgilim.
Son bakışlardaydı hüznümüz..
Nefesimin nefesine son kez değdiği gündü sevgilim.
Volkan olmuştu yangınımız.
Son bakışlardaydı yanışımız.
Baktık ve gittik sevgilim…
Baktık ve gittik…
 
     2 Beğeni    
Özlem..
ŞİİR | © Yazan Beste KALKAN | Yayın Mayıs 2017
Sessizliğimin içinde avaz avaz haykırır ismin. Gözlerin bir ışık gibi aydınlatır ruhumu. Bir meleğin gülümsemesi gibidir gülüşün; aydınlık ve sıcacık.. Yazmışlar gönlüme özlemini ve sonra dalgaları coşmuş bir nehir misali olur yüreğim. Coşar coşar durulur. Öyle bir yangındır ki senin özlemin, öyle uçsuz bucaksız bir aşkın içinde tutsağım ki sevgine.. Bir ömür bile birlikte geçse sevdiğim, asla yetmeyecek özlemini gidermeye.
 
     1 Beğeni    
Her Gün
ŞİİR | © Yazan Beste KALKAN | Yayın Mayıs 2017
Her yeni günümde uykumda uyanıklığımda, sesimde ve sessizliğimdesin.
Gözlerimde yanan ışık, yüreğimde kor olmuş bir alevsin.
Kalbin kalbime yazılmış, adın kazınmış dudaklarıma
Sonra haykırırım ismini inatla; bıkmadan usanmadan…
 
     1 Beğeni    
İmtihan!
ŞİİR | © Yazan Mehmet UZUT | Yayın Mart 2017
Kişi en sevdiğiyle imtihan olur.
Bir bakarsın yar olmuş,
Bir bakarsın evlat,
Bir bakarsın anne- baba,
Bir bakarsın para.
Ya da peşinden koştuğun her ne varsa.
Nelerden kopamıyorsan,ayrılmamam,onsuz olamam diyorsan,
işte o senin imtihanın.
Hani Yakup Yusuf Yusuf diye kaybetmişti ya gözlerini,
işte Yakub'un imtihanıydı Yusuf.
Hani Yusuf sırt çevirmişti ya züleyha'ya,
işte imtihanıydı züleyha.
Nuh sınanmıştı evladıyla,
Ve kıvranmıştı acılar içinde Eyyub, onlar da imtihandaydı.
ve daha nice peygamber
Ve onlar en sevilen kullardı Rabb'in,
ama en çileli imtihanlara garkolanda onlardı.
Farkedemiyoruz acizliğimizi ve her imtihanda çakıyoruz, çakılıyoruz.
Akledemiyoruz;
her çakışımızda sevgiliden uzaklaştığımızı.
Ya da yaşama gayesi ve imtihan olgusunun farkındasızlığını.
O nedenledir ki,
her başarısız imtihanda sürekli başkasını suçlayışımız,
Kendi mücadelemizi başkasının veya başka bir gücün sırtına yükleyişimiz.
O sebep oldu! Onun yüzünden oldu! O olmasaydı!
hep çaresizliğimizin suçlusunu arama çaresizliği,
Ve çaresizliğimizi sorgulayamamanın dengesizliği.
Ve o nedenledir ki,
Sınavda başarısız olan öğrenci suçlar öğretmenini,
Maçta kaybeden takım suçlar hakemi,
Seçimi kaybeden parti suçlar rakibini.
.....
Ve;
Çıkarlarımıza ilişen herşeye direnişimiz
Ve daha niceleri...
Kimse dönmez kendisine,
ve sormaz kendisine.
Ya ben!
Hiç mi suçum yok?
Peki ben ne yaptım?
Sessizlik,
Ve Kendimize cevap verememe acizliğimiz...
İşte Hepsi,
imtihanın farkında olmamanın sonucu...

Psk.Mehmet UZUT
 
     6 Beğeni    
Adım Su
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Şubat 2017
Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede doğdum. Su hayattır.Yerüstü ve yeraltı, bereketli toprakları olan ülkemde yaşarım.Bir kız cocuğuyum.
Annem ve babamla Ege’de bir köyde hayatımız.Hepimizin babası madende calışır. Vardiyalı çalışırlar onlar. Bekleriz yollarını her vardiye dönüşü. Bazen uyanık, bazen uykuda sıcaklığını hissederiz babamızın. Babamın kazma, kürek tutan güçlü elleri vardır ve diğer amcaların.TAK, TAK,TAK,TAK Ellerini öperim babamın , bembeyaz ellerini. Ben uykudayken saçımı okşayan ellerini. Biliyorum o eller eldiven takmadığında, kömür karasıdır. Sadece eller mi? Yüzü kömür karası. O yüzden ışıldar iki cift göz , yıkanmadan önce. Bazen hüzün vardır o gözlerde. Bazen sevinc vardır , bazen muzurluk ısıltışı. Hele evine geldiğinde huzur vardır o gözlerde.
Alısılşa da madende , yerin altında çalışmaya acaba bir kaza-patlama-yangın olur mu? Korkusu vardır. Babamın ve diğer amcaların.Kelle koltukta ÖLÜM . İS, AŞ.. Karın tokluğuna
Helal para ve alın teridir evlerimize giren.Yetmez para çoğu zaman
Krediler alınır bankalardan, borç olunca daha mecburdur çalışmak
Bereketli topraklarda yaşıyoruz dedim ya. Aslı öyle olmamış, destek olunmayınca üretime, tarıma, toprağa.Tütün para değil, pamuk para değil.Nereye gitsin babamlar köyden başka.Okumadıklarından.Çalışırlar kömür ocaklarında,yerin yedikat dibinde.GÜNIŞIĞI GÖRMEDEN.Doğmuş cocukları ve doğacak çocukları vardır. Onların geleceği. Herşey onlar içindir.
Dedeleri, dayıları, amcaları ve ağabeyleri madenden gecinen kız ve erkek arkadaslarım vardır. Eğer okumazlarsa erkek arkadaşlarımın da kaderi madenci olmaktır. Ben bu sene okula başlayacağım.Köyün okuluna gideceğiz arkadaşlarla. Babam benim icin hayaller kurar. Büyüyüp, meslek sahibi olmamı istiyor.
Annem de isterki kızım, kınalı kuzum yani kızı ben Su , okusun, gelin olsun. Eşi madenci olmasın, kendi gibi olmasın. Eşi ve cocuklarıyla daha korkusuz yasaşın…
Annem sabahları babama, arkadaşlarıyla ocakta yemek için azık hazırlar. Domates, peynir, soğan olmazsa olmaz.Sıcak yemek de olur bazen. Bir parça tavuk,et, kurufasulye.. Konur bir poşete. Sabahları tüm amcaların elinde olur bir azık torbası.. Annemin başında, kenarında oyası ,desenli yazması, ici kıpır kıpır, kocasının işten gelişini bekler her vardiya dönüşü. Bir kardeş istiyorum. Annemle babam akşam yemeğine oturduğumuzda onlara, sıkılıyorum diyorum.Bir kardeşim olsa ne güzel onunla oynardım diyorum. Babam da istiyor ama gecim kaygısı, gelecek kaygısı. Ama ikna ettim galiba, annem de istiyor bir kardesim olsun.Kardeslerini ve sevgilerini hissederken.
Gündüzleri ev işlerini bitiren komşu teyzeler ve annem , evlerde buluştuklarında sohbetler ederler, şakalasırlar, danteller ve oyalar yaparlar bize, çeyizimize. Okuyup büyük insan olduklarımızı hayal ederler. O köyden onlar çıkamasa da, çocukları icin umutları vardır. Dertlenirler zaman zaman.Sıcak bir çay unutturur herşeyi. Sohbet ve çocuk cıvıltıları. Sek sek, ip atlamak, evcilik oyunlarımız arasındadır. Tüm çocuklarla yakantop ve saklambaç oynamayı çok severiz. Arada sırada kavgada ederiz ama barışmak çok uzun sürmez. Ağaçlara tırmanız, derede yüzeriz,kırlarda koşarız, düğünlerde oynarız. Severiz birbirimizi köyümüzde.
Biz çekirdek aileyiz. Bir haberim var size, annem bebek bekliyor. Kardeşim olacak.Erkek olacakmış. Simdiden adını ben koyacağım diye tutturdum. Adı TOPRAK olsun istiyorum. Onu çok seveceğim, ona masallar anlatacağım, umut ve sevgi dolu masallar.Çiçekleri, böcekleri , dağları ve insanları, sevgiyi. Abla oluyorum abla.


Günlerden bir gün. Sokaktayız, hava daha aydınlık.MAYIS AYINDAYIZ 2014 SAAT 15 CİVARI.. Köyde bir telaş baslar, Köyde bazen düğünler birlestirir bizi bazen de acılar. Madende yangın var, mahsur kalmış babalarımız, dedesi, abisi, akrabası olanlar var. Annemin yanına koşuyorum. Daha kücüğüm anlamaz sanıyorlar, biliyorum, babam icerde ve onu bir daha göremeyebiliriz ve diğerlerini.Kardesim daha doğmadı, yoksa babamı hiç tanıyamayacak mı?Korku, bekleyiş, gözyaşları. Annem ağlıyor, ona sımsıkı sarılıyorum. Aradan saatler gecti , saatler birbirini kovalar. Bitmek bilmeyen saatler ve yürek çarpıntısı.
“KADINLAR BEKLESİYOR MADEN OCAĞININ BAŞINDA” Kadınlar bekleşiyor ve cocuklar bekliyor annelerini evlerde ..Köye haber geliyor “babama ulaşılmış,ölmüş”. Ellerini öptüğüm, saçlarımı okşayan sert elli,kalbi yumuşak BABAM..7 YASINDAYIM AMA ÖLÜMÜ ÖĞRENDİM Biliyorum bir daha gelmeyecek . Karnı da açtı , ona yemekler yapmıstım, gelecekti diyor annem. Karnı actı.Gidenin ardından..Bu sene okuyacağım okulun bahçesinde kılındı cenaze namazları babamın ve mesai arkadaşlarının. Yan yana gömüldüler mezarlığa.
Acımızı yasarken bize giysi, oyuncaklar geldi. Bizim ihtiyacımız yok ki onlara.. Aramıza, bize desteğe ağabeyler ablalar geldi. Psikologlarmış ve gönüllüler.. Bazen hiç konusmadan sarıldık. Sadece sarıldık. Birlikte ağladık. Bazen annemlerle konuştular. Yası ve acıyı ve geleceği.. Gruplar halinde resimler yaptık, oyunlar oynadık. Bazımız resimlerde aileyi bir arada çizdik, bazılarımız da baba yoktu resimlerde. Bazılarımızda erkek olan arkadaşlarımız evin erkeği olmuştu. Bazı arkadaşlarımın huyu değisti. Öfkeli, kızgın.”Baba neden öldün?Bizi niye bırakıp gittin diyor?”

Bazı arkadaşlarım çok sessiz. İçine kapandı. Susan susan ama bir oyunda içini döken arkadaslarım.Madenci Seti oyununda madenci olup kurtardılar madenciyi.Döktüler içlerindekini dısarıya. Altını ıslatan,tırnak yiyen arkadaşlar.Fotograflar çekti bazı arkadaşlar atölye kuran abiyle.Ellerinde hayattan kareler.
Anneler sakin görünmeye çalışıyorlar ama çocuklardan çıkarıyorlar acılarını, öfkelerini. Bi başına kaldılar. Geçim sıkıntısı, çocuklar, kolay olmayacak bir de yürek yarası, bir yastığa başkoyulan esin yokluğu..Halbuki ağlasalar,babalarımızı özlediklerini bize söyleseler,biz daha anlayacağız ölümü. Çekirdek aile olamayacağız. Çoğumuz büyüklerin evine sığınacağız. Paylaşacağız sofrayı.
Kader diyen var. Bu nasıl kader olur? Neden ülkemizde maden ölümleri var. Dünyada da madenden geçim sağlanıyormuş derdi babam.Anlatırdı. Maaşlar iyiymis. Cocuklarını rahatça okutabilirlermiş.Ölümler oralarda çok azmış.Çin de bile.Çünkü tedbirler alınırmış.Hava odaları varmış, İs tedbirleri varmış, maskeler bilem farklıymış.İş bitince madende bekletilmezmiş,çıkılırmış. Yapılan iş beğenilmediğinde tekrar tekrar yaptırılıp, mesaisi kesilmezmiş işçinin . Rapor aldığında da anlayışsız olmazmış patronlar.İşçi bir eksiği görüp söylediğinde baskı olmazmış. Susturulmazmış.. Korkutulmazmış. Onun dediği önemsenirmiş. Hemen tedbir alınırmış. Denetlemeye gelen amcalar hani babamdan çok çok maaş kazanan amcalar ve evine –çocuğuna o parayla bakan amcalar sadece ilk katlara bakarlarmış. Yerin yedi kat dibine inmezlermiş.Zaten önceden bilinirmiş denetlemeye gelecekleri. Onların denetledikleri iş sahipleri de sıcak yuvalarında, devletimizin zarar ettiği maden ocaklarında düşük maaliyetlerle işçi sırtından kazanır ve kazandırırmış. Sendikacılar da susarlarmış parayla.


İyi , dürüst çalışan, insana-çalışana değer veren firmalar da varmış artık. Ama sayıları azmış daha. Masal gibi dinlerken babamı uykum gelirdi ve huzurla uyurdum.Babama birşey olmaz derdim. Acı haberler ilk değildi benim bereketli topraklarımda. 1941..Armutçuk,Amasya,Kozlu,Amasra,Sorgun,Ermenek,Küre,
Dursunbey,Odaköy,Karadon,Kesan,Kücükdoğanca,Soma??
Türküler yakıldı yıllarca “Madenciye Ağıt” “kara elmas tabut olmus,gerekirse ölüm derler”“Açık yoksulluk var diye ,Bu kadar da ucuz ölünmezki”“Yanar bedenler” “Yitip giden umutlar” “Oy gülüm oy Oy gülüm Oy. “Yetim kalır,oğlu kızı”
Aylar geciyor. Kendi gücümüze ihtiyacımız var. Bu sadece bizim acımız değil. Toplumun acısı. Kayıp acısını yoğun yasıyoruz. Daha güçlü ve yeterli değiliz. Değersiz ve ezilmiş hissediyor büyükler. Çaresizlik var.Öfke var.Hakkını aradığında yıllar önce Yeni Çeltekde işçiler, tutuklanan ilk maden işçileri olarak tarihe geçerler dünyada.. “Birgün gelir,Kazma kürek yürüyeceklerse yeryüzüne ,Değişecek yazgıları ,Hey gülüm hey”..Geride kalanlar Adalet istiyorlar. Güvenmek istiyorlar devlete ve işverenlere. Biliyorlar ki yine çalışacak kalan, kurtulan erkekler tekrar madende Borçlar var. Kız, oğlan evlenecek.
Ölümden kurtulan babamın arkadaşı diyorki
“BEN ÖLÜYÜM ZATEN İNSAN KAÇ KERE ÖLÜR”Kİ
ADIM SU,Annem SOLUDUĞUM HAVAM,BabamKOR ATEŞİM YÜREĞİMDE 5 AY GECTİ.Kardeşim doğdu. Adını TOPRAK koydum.
Her gece yatağımda usul usul ağlarım, güzel kızım, canım kızım diyen babamın yastık altındaki fotografına bakarken anneme hissetirmeden...Biliyorum anneler çökerse çocuklarda çöker Ege dağlarının ateşinde.
 
     3 Beğeni    
Herediya Herediya
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Şubat 2017
Uzun bir otobüs yolculuğu boyunca pencere kenarından dısarıyı seyrederek giden bir kadın. Uzun, bukle bukle saçları, kuzguni renginde. Üzerinde yeşil uzun keten elbise. Gerdanını açıkta bırakan geniş yakasının kenarlarına renkli ipliklerle kırçiçekleri işlenmiş, varacağımız coğrafyanın çiçekleri gibi. Bileğinde yöre kadınlarının tülbentlerindeki gibi zarif yuvarlak ve renkli boncuklar. Kulağındaki küpe, büklümlü gümüşten ucunda tek yeşil taş. Engebeli doğa gibi.Sol elinde Fadima ananın yüzüğü. Şifa ve bereket temsilcisi. Düzgün bawo gibi.
Gözlerindeki ışıltıyı zaman zaman dalgınlığa bırakıyor.Bakıyor yol boyunca gördüğü yeşilliklere, dağlara,topraklara, sarı, mor kırçiçeklerine. Hüzün kaplıyor sanki varacağamız yere doğru. Çalıyor hafif kısık sesteki yörenin türküleri. Bir yanık aşk ezgisi söyleniyor erkek sesinden.Kendine küsen kadına,sevdiğine söyler.Herediya herediya
Erzingan değil ki gidip getireyim
İstanbul değil ki gidip göreyim
Almanya çok uzak
Almanya çok uzak



Yüreğinde biryere dokunur zazaca ezgi. Bir damla gözyaşı süzülür yanaklarından.Gerisini içine akıtmıştır sanki.
Gün ağarmaya başlıyor. Sabaha karşı herkes derin uykuda. O uyanık. Yavaş yavaş gün doğmaya başlıyor, ışık hüzmeleri ağaçlarda ve onun yüzünde. Bir canlılık geliyor sanki. Hüzünlü türküler neşeli ezgilere bıraktı. Dilbera Dersime, halaylar..Yavaş yavaş uyanmaya başladı herkes.
Sarp kayalardan, griliklerden oraya varılır. Kekik,reyhan kokulu dağlar. 1938 Dersim .. Munzur, 33 Kurşun, Nevala Kasaba ,Harçik ırmağı beş yüz metre aşağısına kıpkırmızı akar. Yalnız bir kadın kendini suya atıp, Harçik ırmağını geçer. Sadece Mazgirt tarafına giden bir gelin kurtulur.." Türkler, Kürtler, Zazalar, Aleviler, Ermeniler, Türkmenler.. Sürgüne gönderilen ailelerden zorla alınan Dersimin kızlarından güzel ve sağlıklı olan seçilip subaylara evlatlık verilir.Türkleştirme adına batıya gönderilirler.Dersimin kayıp kızları olarak tarihe geçerler. Diğerleri KARA VAGON da sürgün yolculuğuna çıkartılır. Sürgünde hayatta kalanlar dağılmışlar ülke coğrafyasının bir yerlerine. Zorla sünnet edilen, dini değiştirilen Dersimli Ermeniler halen tanıklar arasındadır.Süngüyle karnından darbe alan bir kadın hamiledir.Kızı doğar o ölürken ve topuğunda taşır o süngü izini hala hayatta.Şahit olan bir asker sonra bir hamal “Ben Dersim savaşında askerdim o kadar Kürt öldürülüyordu ki bende kendi halkımı öldürmemek için elime kurşun sıktım'' der eşyalarını taşırken genç öğrencinin .Kopan sağ elin parmaklarıdır.Genç öper başına koyar o eli..
Geçmişle yüzleşmelidir.
Dersimliler Yıllarca beklemişler götürülenleri. Beklemişler,beklemişler.Ağıtlar yakmışlar.Kalanlar kan kırmızı olan nehirlerinden umudu yeşertmişler.
BARIŞIN geldiği bir dönem. Merak edilen coğrafya ve insana yapılan yolculuk. Yokluk,yoksulluk ve kanlı topraklardan geçenler .Özgürce ve insanca yaşamak istemişler.Dersimde..Dersim dört dağ içinde
Dersim, dört dağ içindeGülü, bardağ içinde
• Dersimi hak saklasın,
• Bir gülüm, var içinde.
• Ne oldu ağama ne oldu
• Sarardı benzin soldu
• Ağam burdan gidelim
• Bu yerler viran oldu


Yıllarca önce burada başlamıştır kavuşulamayan aşk öyküsü.İnsana ve doğaya duyulan aşk. Gönül sevdalanmış yamaçlara.Gurbetlik ve hasretlik öyküsü.Uzun boylu, esmer, beyaz saçlı adam. Gözünde gözlük. Dingin ve huzurlu bir ifade var yüzünde.

İnsan psikolojisinden anlıyor olması bir başka yapmıştır onu. 20 yıl aradan sonra memleketindedir. Sürgün olmak vatanından uzakta ve sevdiklerinden. Nasıl hisseder diye düşünürdü kadın.Geride bıraktıklarının özlemine nasıl dayandı adam.Geridekiler neler hissetti acaba onu özlerken ve kavuştuklarında. Uzakta hayatını teröre karıştırmadan meslek sahibi olarak yaşaması tek tesellileri.
Orada , aynı evde tesadüf karşılaştılar. Sıcak aile ortamı, kahvaltılar, sohbetler.. Merak edilen ilde gezme planları yapıldı. Fotograf makinası kadında.Adam elinde küçük bir defter. Tepeden yükseğe doğru çıkılır. Yaşlı bir teyzenin yanına varılır. O tepede babananne-nene vardır. Beyaz , boncuklu tülbentinin altından kınalı saçlar görünür. Yüzü esmer, kırışıklıklar içinde . Elleri yılların izlerini taşıyan eller, renkli taşlı yüzüklerle süslü parmaklar. Adam ona eskileri sorar. Yazar, yazar. 90 yaşında maniler söyler onlara. Çaylar yudumlanır. Kadın hayran hayran bakar adama. Onlar konuşurken kendi dillerinde. Küçük sarı saçlı bir kız çocuğu vardır. Tepede , adı Rojda.Güneşin doğuşudur adının anlamı. Güneş batmaya başlar .Sarı ışıklar sarar kadını, aşağıda sıra sıra evler. Uzakta Munzur çayı görülür. Üzerinde köprüsüyle.Yanından geçip gidilen çay. Aşağıya inildiğinde şehirdeki fotografçıdan hatıra alınır yörenin bahardaki görüntüleri ve karlı fotoğrafları. Kar unutturur mu acaba geçmişi, siler mi acaba kırmızları olan nehirlerdeki acıları..
Birlikte planlar yapılır. Gün ortasında Munzur çayına gidilir. Yaz aylarından biri. Hava sıcak.Suda yüzülür, koyup götürecek gibi olan sularda dertler de sıkıntılar da atılır. Çocuklar gibi eğlenilir. Dağlar sarar etraflarını. Geçit vermez dağlar.
Ertesi gün Ovacığa-gözelere gidilir. Piknik yapılır. Sohbetler edilir. Adam kendi dünyasında.Adama telefon gelir uzaklardan. Bekleyeni vardır. Hayat arkadaşı. Planları vardır evlilik için.Uzakta.
Kadın adama hayran, suya hayran,toprağa hayran,insanlara hayran .Sıcak ve canayakın insanlara.Kadın yeşillikleri, geçilen geçitleri, yükselen dağları seyreder, seyreder.
Bir efsanedir oralarda Düzgün Bawo.Hani şu babasına ismini söyledi diye dağlara çıkan, çıkarken yollarda ayak izi olan, yaşadığı mağarada su çıkan efsane, kutsal insan. Dürüstlüğün temsili sayılmış, şifalar bulmuş insanlar yıllarca.
Ziyaret yerine giderken kadın minübüsde. Kalabalıklar. Kıvrıla, kıvrıla çıkılan dağ yolu. Sarı toprak. Uzakta yeşiller arasında köyler. Tepeye varıldığında kalabalık, kurban kesenler ve herköyde görebildiğiniz oraların geleceği kızlı, erkekli çocuklar.Sürgüne gönderilenlerin siyah beyaz fotograflarındakinden farklı, bakımlı,renkli giysiler içinde Çocuklar bunlar.
Kadın ve adam sohbete başlarlar köylerden gelen çocuklarla. Okula giden çocuklar kışın ailelerden ayrı, bölge okulundadırlar. Kadın ister onlardan birer anı. İster onlardan resimler. Çizerler dağlarını,nehirlerini,evlerini, okullarını, arkadaşlarını , çiçeği, böceği,nehirdeki balıkları.Onlar o coğrafyanın çocukları.Ülkemin çocuklarına hem çok yakın hem çok uzakta yaşarlar dünyalarında.Adları Sibel,Eda,Ufuk,Salime,Birgül,Serkan,Şahin,Sebahat,Gülistan,Leyla,Gülseren...
Birlikte fotograf çekinirler. Tek tek fotograf makinasını incelerler, kareler çekerler amatörce ve heyecanla..Kadın mutludur. Adam mutludur. Kadın hayran çocuklara, kadın düşünür Düzgün babayı.Dürüstlüğün timsalini, dertlere deva efsaneyi. Seyreder ve hisseder doğayı. Daha çok insan görmeli buraları. Adam hayran hayran bakar kadına. Okumuş, aydın bir Türkiyeli kız. Gurur duyar onunla ve onun gibilerle.
Memlekete hasret adam , daha sonra yine gelecektir buralara. Kadın ondan önce yola koyulucak Erzingana doğru. Uğurlanır dost ellerle. Kadın uzun dar , ıssız yollardan, evlerin olmadığı yollardan geçer, gider gider.Minübüsteki sıcak, samimi insanlarla. Geçmişlerinde ne acılar vardır .Yüzlerine ve yüreklerine iz bırakmış. Işınlanmış gibi hisseder kadın oralara. Geride dağlar. Yanık bir ezgi çalar dönüş yolunda. Munzur, karşılıksız bir duygu. Sevmek için karşılık gerekir mi? der kadın. Koşulsuz ve karşılıksız da sevilir.
İstanbula vardığında bir başkadır soluduğu hava, kalbi. Türküleri dinler ,zazaca. Anlamasa da hisseder yüreğinde ezgileri. Hisseder o toprakları ve kalp çarpıntısını. İçine kapanır, acısa da içinde bir yerler, yemeden içmeden kesilse de bir süre.. Elgajiye türküsündeki gibi,
Çıkınımda sevgi vardı bir de hasretlik eklendi
• Viran eller viran eller
• Gülüm benim gülüm benim Viran eller
Hayatta bir şans vermek ister kadın kendine. Acaba?Düşer yollara. Kadın gider Almanyaya. Alman arkadaşı ona bir davetiye gönderir. Petradan Adamı arar ve trenle yola çıkar.
Küçük, kitaplarla dolu evindedir onun.Kadının öğrenci kuzeni de katılır onlara. Tanışırlar. Bir albüm hediye eder kadın adama Munzur fotoğraflarından oluşan ve birlikte geçen bir haftanının anılarından sevdiklerinin fotoğrafları. Adam şiirler yazmıştır, kendi dilinde. Okur kitabından şiirler ONLARA. BİR CAFEDE Birlikte Munzuru anlatırlar ve ülke topraklarının güzelliğini fotograf gösterisiyle..Gezerler işyerini,kasabayı. Adam,İnsanlardan uzak, evlerine kapanmış, ruhsal sıkıntılı birçok insan vardır der bu evlerde hastalarından yola çıkarak. Alman hayat arkadaşı misafirini ağırlar. Dost sıcaklığında gezdirir kadını sonbaharında Almanyanın. Sarı, kırmızı,yeşil yaprakların bastıklarında çıkan hışırtı sesinde, kalede ve nehir kenarında. Kahve yudumlarlar birlikte ve sohbet. Adam uğurlarken kadını mis gibi kokan kahve dükkanından bir kahve makinası hediye eder. Kadın döner İstanbula . Anlamıştır artık birbirlerine bir söz etmeselerde . Mutluluklarını ister onların. İçerken kahvesini, tutar dumanında adamın yüzü ve hüzün kaplar yüreğini. Boğazda 45 dak kalır.
Kadının ağzından o anlar…
Zorunluluklar,koşuşturmalar sürerken,gelgitlerle dolu insan ilişkilerimin arasında ben kendim için ne yapmak istiyorum? dediğimde İSTİNYE iskelesindeki İSKELE çay bahçesindeydim.
Saat 16.15
Kasım 18
Deniz kenarı...
Yuvarlak masam ve önümde bahçe duvarına monte edilmiş bir lamba.İki yakayı birleştiren ikinci köprü karşımda.Üzerinde arabalar. Solunda Mihrabad korusu, sağında Rumelihisarüstü. Henüz Yokolmamış ağaçlar...
Garsondan önce bir çay istiyorum.Cam bardakta çayım geliyor.Gökyüzünde salına salına uçan kuşlar gözüme çarpıyor.Gri lekeler halinde. Aklımda Şamil ve Almanya'da tanıdığım dostlar: Hasan,Soner,Metin,Güven,Cumali,Elif,Ulrike,Petra...
Şamil, kendim için ve senin için tüm manzarayı belleğime işliyorum.Elimde fotograf makinam yok,fırçam yok.Önümde ise eşsiz bir fotograf,bir tablo var.Ben o tablonun hem içinde hem de dışındayım.Gökyüzünde beyaz bir kuyruk,küçük bir ışık uzanıyor.Yeşilköy'e giden bir uçak.İçinde sizlerin olduğunu ve birazdan burada buluşacağımızı hayal ediyorum.
Hasan,Soner,Metin,Güven,Cumali,Elif,Ulrike,Petra...
Sis bastırıyor.Sahil boyunca arabalar farlarını yakarak geçiyor.Sokak lambasının yanan ışığının aksi boğaz sularında.Aksin içinde süzülen balıkçı teknesini görüyorum. Solumdan,sağımdan,köprünün altından tekneler geçiyor;birer,ikişer.Bir tarafta büyük bir sakinlik,ahenk hakim. Bir tarafta yerinde duramayan deniz dalgaları, ışıltıları,yosun kokusu.
Dinginliğin içinde,sağa sola yalpalayan bir sonbahar yaprağı.Biz miyiz acaba?

Aklıma okuduğum bir yazı geliyor."Denizsiz sehir kanaatkardır. Deniz tuhaf şeydir.Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara.Bu yüzden, Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir.Bu yüzden insanlar kırıp dökmeye cesaret edemez kolay kolay."
Gürültüden, kavgalardan uzak bir İstanbul köşesi,sisli İstanbul akşamı.Tepelerde dantel gibi ağaç silüetleri.Bir dost sesi duymak istedim.Aynı şehirde ve denizden uzakta ve sizler.

Yüreğimde dostum Turgut.Denizi ne çok severdi.Ve hayatı, YENİKÖY'ü.
"Hala gülüyorsak böyle içten,Yaşamak isteğimizdendir böyle derinden" demişti.
Ezan sesi geliyor kulağıma.Dilimde onun dizeleri.,
"Ve nalınlar, bir cami avlusunda,
Belki bir hikayenin sonunda.
Belki yeni başlangıçlarda.."

Yüzüm denize dönük...Deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan,denize kalır,kendine...
Orta şekerli kahvem gelmişti.Senin için içiyorum Şamil...
Masamın önündeki küçük lamba yandığında: sahil boyundaki sokak lambalarının, yalıların ışıkları ve sudaki akislerini seyrettim.
Ayrılık vakti gelmişti.Önümden bir adam geçti. Elindeki iplerde sarı,kırmızı,mavi,yeşil, rengarenk büyüklü-küçüklü balonlar gökyüzüne çekti beni.Çocuklar ve çocukluğumuz geldi aklıma.Yaşayabildiklerimiz, senin dediğin gibi Şamil,yaşayamadıklarımız.Şansımız veya şansızlığımız.Eşit başlamamıştık veya öyle sanıyorduk.Yaşatacağımız içimizdeki çocuk ve umut...

Yanımda gayrimüslim yaşlı çift " sizde mi şiş'liye"...
İstanbul..
Saat 17.00
45 dakika
Yıl 2000

Kadın için yazgı devam ediyor. Düzgün baba bilirdi hızır orucunda rüyasında gördüğü ona su veren adamı.Muradı çıkacaktı karşısına kadının aylar sonra. Adam evlenecekti Almanyadaki Alman hayat arkadaşıyla ..Kadın evlenecekti İstanbulda .Doğacaktı çocukları adamın ve kadının.
Munzur,doğa ve Düzgün baba çağırmıştır sanki kadını oraya tekrar yola çıktığında..Yanında Muradı ve adını Barış koydukları üzüm gözlü oğluyla ..
 
     3 Beğeni    
Salkım Söğüt
ÖYKÜ | © Yazan Salime YILMAZ ALTUNBAY | Yayın Şubat 2017
Sıcak bir yaz günü. Vücudumuz yapış yapış. Akdeniz’in nemli havası, nefes almak zorlaşıyor. Toros dağları sakin, heybetli, devinimiyle, inci gibi Konyaaltı sahilinin yanında uzanıyor.Uzaklarda Çıralı, Olimpos.Tanrıların yeri.
İlkbaharda dağlardayken; içime çektiğim havayı, kekik kokularını, çamları hafızamda canlandırıyorum. Bedenimin ve ruhumun enerjiye, güce ihtiyacı var. Çocukluğumun geçtiği bu şehirde Antalya’da, şimdi oğlum ve eşim yaşıyoruz. Üniversitede okuduğum Ankara’dan sonra yerleştiğim geride bıraktığım gönlümün ve gençliğim şehri İstanbul hala kalbimde. Antalya’da oğlumu ailemle büyütür, eşime destek olabilirim diye buradayız. İstanbullu biri “oradan uzakta zor yaşar” diye düşünürüm hep. Ancak eşim çok istedi Antalya’da olmayı, oğlumuz için.
Eve doğru yürüyorum. Kapıyı açtığımda eşim masanın başında. Önünde sabahtan beri birikmiş sigara dolu kültablası.Etrafa yayılmış küller. Şişeler sıralanmış. Gözler kıpkırmızı. Kafasını kaldırdığında beni farkeder gibi oldu. “Artık yeter dediğimde”, beni duymuyordu sanki. Uzun süredir ilaçlarını içmiyor, kısır döngü halinde hastalığıyla boğuşuyor, içkiyi artırıyordu.
Fotograf sergisinde tanışmayla başlayan , gazete ve sanat dergilerine konu olan aşk evliliğimiz 10 yılını doldurmuştu. Oğlumuz 5 yaşına gelmişti. Anneanne ve dede sevgisiyle. Canı kadar onu seven teyzesiyle. Bana kreşten geldiğinde “Anne, babam yine çakır keyif mi ?” diye sorduğunda içim cız ederdi. Kendi kendine konuşup, sızan babayı görmek onu üzerdi.
“Onu yalnız bırakmayalım anne. Ben onu çok seviyorum anne”derdi.Onun yanında uyumak isterdi.Yalnız hissetmesin diye.
Ertesi günü beni ve oğlumuzu bir başka adam beklerdi.
“Canım, yavrum, aşkım ben kötü bir insan değilim” diyen. Özür dilerdi önceki gün için. Babamız “bir var dı bir yoktu”.
İnce, hassas duyarlı, karıncayı incitmeyen, bir de beynine söz geçiremeyen, duygularını kontrol edemeyen, kendi dünyasında anlamsız söyler söyleyen, gerçeklikten kopan , mutsuz bazen aşırı sevinçli, bazen mutlu bir baba.
Oğlumla ben, 3.5 yaşından beri “ Ebru sanatı” ile ruhumuza şifa buluyoruz. Kitrenin iyileştirici gücü ve suya yapılan resim bize iyi geliyor.
Oğlum anneannesinin yanında .Babasının bu geceki halini görmedi. Masa başında, sızmış ve kopmuş.
Kendine bir zarar verir endişesiyle,içim rahat değil. Hastane yatırma süreçleri ülkemizde hiç de kolay olmuyor. Hasta isteği çok önemli. Ancak “ Duygu durum bozukluğu-bipolar” hastalığında içgörü kaybı olunca bu süreç sağlıklı olamıyor. Hasta yakını olarak yatışı içine sindirme süreci sancılı. Bu kararsızlık hastaya da zarar vermeye başlıyor.
Ben ve oğlum , babamızı çok seviyoruz. Bizim için çok değerli. Yuvamızda sağlık ve huzuru özledik.
Güçlü olmaya çalışıp telefona sarılıyorum. Herşey yolunda ve su gibi gitsin diye dua ediyorum
112 arıyorum. Mesleğimi söylüyorum. Özel durumumuzu anlatıyorum.Sesim titriyor. Karşıtaraftaki ses , doktora bağlıyor. Anlayışlı biri. Derdimi anlıyor. Adresi zor veriyorum. Gözlerim doluyor. Destek olarak polis arabasıyla, ambulans geliyor. Sakin, soğukkanlılar. Yalnız olmadığım için seviniyorum. Bilseler de yaşayan daha iyi bilir ya, her geldiklerinde bir aileye, bir insana nasıl hayat veriyorlar. Sihirli bir değnek gibi. Acı acı çalan siren sesi , rastgele duyduğmuzda nasıl içimizi acıtır. Dua ederiz içindekine. Bizim için de bir umut, kurtuluş. Balkonlardan merakla bakan komşular. Ambulansdaki sağlık elemanları, doktor, ATT ler. Gencecik , pırıl pırıl insanlar. Apartmanın 3. katına, komşumla çıkıyorlar. Eşimin bana düşmanlık beslememesi için yanlarında değilim.Onlara zorluk çıkarmadan aşağıya iniyor. Ben de saklandığım diğer binanın bahçe duvarının arkasından onu izliyorum. Oradaki komşu genç adam bana bakıyor, anlam veremiyor. Can dost, komşu amca arabasıyla beni hastaneye götürüyor. Hala “insanlık var” diye seviniyorum. Çoğu zaman ne yazıkki akrabalarınız değilde, kan bağı olmayanlar halden anlıyor. Kendileri de yaşamışlarsa sıkıntılar. Yakınlarınızın yüreği kaldıramıyor bu süreci. Bana ve oğluma üzüldüklerinden.
Hastaneye vardığımızda acilden içeri giriyoruz. Beni de içeri aldılar.Hasta kayıda kayıt yaptırdım. Acilde açık servisde perdeler arkasındaki her yatakta bir hasta.Yanlarında yakınları. Ortadaki büyük deskin arkasında, bilgisayarlar. Telefonlar sürekli çalışıyor. Acil planlamalar yapılıyor. Servislerle diyaloğa geçiliyor. Personel yönlendiriliyor.Radyografi çekimleri için. Sinema filmlerindeki gibi çalışan bir yer orası. Deneyimli bir ekip var. Babamın hastalığından sık sık gittiğimizden biliyorum. Hasta yakınları anlayışlı ve sakinse , oradakiler bir başka motive oluyorlar. Yakınlar, bazen ağlamaklı, bazen kızgın, öfkeli, sabırsız. O zamanlar da hastayı düşünüyorlar.Krizi iyi yöneterek.
Hayranlıkla oradaki ekibe bakarken biz arka taraftaki müşahade odasına alınıyoruz.Tek yatak var. Asistana “uzun süredir ilaçları almadığını” söylüyorum. İğneyi yaptırıyor. Ben yanındaki sandalyede eşimin elini tutuyorum.İlk hikayeyi benden alan asistan, doktor ile görüşmeye gidiyor. Doktor diğer bölümde, hasta başında,asistanlarla..
Eşim beni farketti. Gülümsüyor. İğnesi yapıldıktan sonra tuvalete gitmek için koluna giriyorum.Dualar ediyorum, yatış kararı çıksın. Onun ruhunun acısını yaşamasam da anlayabiliyorum. 18 yaşında ortaya çıkan bu hastalık, yıllardır onunla. Benim ve oğlumun sevgisi ailemize yetmiyor. “Kimyasal sorun, ilaç şart diyorum” ama içgörü gittiğinde herşey başa sarıyor.
Asistan yanımıza yaklaşıyor. Servisde yatak yok , başka şehire göndereceğiz diyor. Ben üzgün, kırgın,yalnız,çaresiz. Çalışıyorum, izin alamam , eşimin hiçbir yakını sahip çıkmıyor. Anne , babası hayatta değil. Ablası ve yakınları “başlarına kalır diye” arayıp sormuyor.”Lütfen , biz bekleriz , Oğlum küçük, maddi olarak başa çıkamam diyorum.” “Bekleyin” diyorlar. Eşim uyumaya başladı. Kapıda birçok acile gelen hasta yakınlarına laf anlatmaya çalışan güvenlik görevlilerinden izin alıp, bir kahve için çıkıyorum. Hastane bahçesindeki kafede kahvemi yudumluyorum. Nöbetçi doktor ve sağlık personeliyle. Etrafta hasta yakınları, sigara içenler. Nem hala yüksek.Gece yarısı , ağaçlarda bir kıpırtı yok. 10 dakika içinde geri dönüyorum. Yatış olursa diye evden eşyalarını aldırmıştım. Eksikleri komşum marketten alıyor. Odaya gittiğimde eşim hala uyuyordu. Ben sabırsızlıkla gelecek cevabı bekliyorum.Müdürüme geceden haber verdim durumu. Oğlum, anneannede.Telefon açıyorum, “Biz iyiyiz, seni çok seviyoruz, babanı merak etme diyorum” İçimde fırtınalar. Biliyorum her fırtınanın arkasından bir dinginlik olacak. Umutsuz yaşanmıyor. “Eğer gece yanında kalacaksanız , sabah yer boşalıyor dendi”. Çok mutluyum, rahatladım. “Çok şükür diyorum.” Ambulans bizi gece yatılı psikiyatri servisine doğru götürüyor. Binaya girmeden, havadaki nemin azaldığını bedenimde hissediyorum. Bahçedeki salkım söğüt ağacı dikkatimi çekiyor.Yaprakları huşuyla salınıyor. Hemşire kayıt yapıp, beyaz odaya bizi alıyor. Sessiz ve sakin bir servis gecesi.Odalar kapalı. Soğuk odada tek battaniyeye sarılıyoruz. Birlikte yatıyoruz.Ben hasta yakını olarak daha yorgun hissediyorum,ondan önce sızıyorum.Huzurlu bir uykuyla. Herkesin uğramak istemediği acil kapısı , bana ve aileme umut vermişti.Öğlene doğru onu emanet edip, odasına yerleştirip huzurla çıkıyorum.
Akdenizin sıcağı yüzümü ve bedenimi ısıtıyor.Acilde herşey yolunda gidip, insani davranıldığı için şükrediyorum. Biliyorum ki biz ordan gece çıksaydık , kendi isteğiyle tekrar hastaneye gelemeyecektik.
1,5 ay süresince öğlen ziyaretler yaptık, baba toparladıkça son zamanlarda salkım söğüt ağacının altında bahçede oğlumla babası kısa kısa görüşmeler yaptı, öptü, kokladılar birbirlerini . Bir gün ağacın altında oğlumun kulağındaki mp3 de Emre Aydın “soğuk geceler” çalıyordu.
“Durdu zamanım bir şey diyemedim,
Gitmek istedin ve gittin.
Aynı gökyüzünde, ayrıydı güneşin,
Söyle bari, iyi misin?
Burası soğuk, soğuk odalar,
Yoksun neye yarar örtünsem kat kat yorganlar.
Soğuk, soğuk olanlar,
Vurdum dibe kadar halimden yalnız uyuyanlar anlar.”

Deniz ve Toroslar doğal ilacımız, soğuk odalar geride kaldı. Salkım söğüt bizi sarıp sarmaladı rüzgarda dans eden yapraklarıyla.
 
     3 Beğeni    
Yalnızlığım
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Aralık 2016
Yalnızlığımı
Sarar sarmalarım
Endişelerimden bir bere başına
Karamsarlığım, atkı boynuna
Sırtına, hüzünlerimden bir palto

Geceleri
Korkularımdan, kalın battaniye üstümde
Sarınırım

Mevsim değişmez
Buz kar her yer
Soğuk ve sessiz
Yıllardır
Üşür
Titrer içim

Bahar gelsin
Yaz gelsin
Yıllardır beklerim…
 
     5 Beğeni    
Öğretmenim
ŞİİR | © Yazan İsa Ozan GÜN | Yayın Kasım 2016
Yağmur yağıyordu hafiften usul usul
Mehtaba çalan renk kıpkızıl
Bir an yüreğimin coşkusunu hissettim
Karşıdan gelen en çok sevdiğim öğretmenim

Her bir harfi sabırla, mutlulukla öğreten
Bizim için bir ömür hayatını veren
40 yıl değil bin yıl çalışsam ödeyemem
İyi ki varsın öğretmenim

Yorulurdum her daim çalışmaktan
Anlamazdım hiç kimyadan, matematikten
Bana yurdumun güzelliğini, yardımseverliği
Sabırla sen öğrettin öğretmenim
 
     8 Beğeni    
Karanlıkta Kine Sesleniş
ŞİİR | © Yazan Melek DEMİR | Yayın Kasım 2016
Gökler maviyken, dallar yeşilken yaşam uzun
Yürek severken, kalp atarken hayat güzel.
Gel sende ver elini çık o karanlık köşelerden
Gel sende tut elimi, yansıt içinde ki o ışığı dünyaya,
İnsanların, senin ışığına ihtiyacı var, gömme onu karanlıklara.
Göster gülüşünle yaşama parlamayı,
Öğret insanlara gülümsemeyi,
Senden bir tane daha sen yok, kimse senin gibi gülemez, kimse senin gibi ağlayamaz, kimse senin gibi saramaz sevdiklerini, kimse senin gibi sevemez...
Çık o karanlıklardan tut elimizi, tut sevdiklerinin elini,
Yem olma ucu bucağı olmayan girdaba,
Kalk! Ayaklarının üzerinde dur, içinde ki senle gel yanımıza,
Bizi sensizliğe mahrum etme,
Bu dünyayı seni sevenlerin göz yaşlarına boğma,
Her şeyin bir çaresi var, Yalnız değilsin kocaman bu evrende,
Kimsesizlik kavramı yoktur bu dünyada,
Belki sokakta kalan bir kedinin umudusun, belki aç kalmış bir köpeğin kurtarıcısı.
Kim bilir belki bir insan hayatının dönüm noktası,
Var bu hayatın her anın sana ihtiyacı.

''Evrenin nefes alan her canlıya ihtiyacı var, Çünkü her canlının yaşama muhakkak katacağı şeyler vardır, ya dün ya bugün yada yarın''
Psikolog Melek Demir
 
     4 Beğeni    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

09:23
Top