2007'den Bugüne 75,597 Tavsiye, 24,802 Uzman ve 17,010 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!


Uzman Üyelerimizin Öykü ve Şiirleri

Site üyemiz uzmanlar tarafından yazılan şiir ve öyküleri tarih sırasında sırasına göre aşağıda bulabilirsiniz.

Turşu
ÖYKÜ | © Yazan Cemile AKTAN | Yayın Nisan 2018
Turşuuuuuuu………
Turşuuuuu….
Turşu… gel oğlum.
Tünediği tahta sopanın üzerinde kanadını yelpaze gibi açıp sesin geldiği yöne başını çevirdi. Dikleşti, tekrar sesi dinledi. Hala, pürdikkat sesin geldiği yöne bakıyordu. Konuşmaya başladı. Ne dediğini anlamıyorum ki…
Seni çok özledim mi ? dedi
Sıkıldım … çıkart beni kafesten mi? dedi
Yada verdiğim yemi beğenmemiştir….. şikayet ediyordur.
Kafesin başında durdum. Hayran hayran buz mavisi renginde, uçuşan tüllerden yapılmış elbise gibi duran tüylerine bakarak muhabbet kuşumu seyrettim. Üç aydır bana misafirdi kendisi. İlk günler çok korkmuştu. Hiç sesi çıkmıyor, yokmuş gibi sessizce tahta tünekte bekliyordu. Bıkmadan her fırsatta kafesin başına gidip adını tekrarladım. Nihayet hareketlenmeye başladı. Cıvıldayarak kafesin içinde dolandı. İçgüdüleri ona güvende olduğunu, yeni evini tanıması gerektiğini haber veriyordu. O kadar çaresiz ve savunmasız ki. .Her hareketten her sesten ürküyor, içgüdüsel olarak delice kanat çırpıyordu. Hele birde kıskanç köpeğimiz sheldon havlamaya başladı mı….. oyyyyyy oyyyyyyy ortalık birbirine giriyordu.
Şimdi nasıl bir güven geldiyse sesi apartmanı inletiyor. Susturmak ne mümkün? Hiç susmuyor. Sürekli, sağa sola başını çevirip bir şeyler anlatıyor. Cikcik konuşuyor… Bu haliyle balkondan sarkıp, günlük havadisleri mahalleliye yayan yaşlı teyzeler gibi.
Turşu, kafesini ve yeni evini öyle benimseyip sahiplendi ki, suyu bitince suluğunu gagasıyla oynatıp gürültü yaparak su istediğini haber veriyor. Artık, sheldonun havlamalarını da saf dışı etti. Öyle ki sheldon kafese gelip havladığında, oda kafesin kenarına gelip ona çemkiriyor. Ve kızımız sheldon gidip yerine oturuyor. O kadar hızlı öğrendiler ki birbirlerinin alanına girmemeyi.
Turşu konuşunca, sheldon susuyor hiç duymamış gibi davranıp yan yan kesiyor turşunun kafesini.. Sheldon havlamaya başlayınca da turşu susup dinliyor.
Böyle anlarda insanların neden birbirlerini anlamamak için savaştıkları geliyor aklıma. Halbuki mutlu olmak ve birlikte yaşamak için ihtiyaçları olan her şey var.
Akıl, mantık, saygı, sağduyu, vicdan, merhamet, ahlak, iyi olma içgüdüsü, sevgi, empati, hoşgörü ve daha fazla duygu.
Oysa her şeyi ötekileştiriyoruz, bir kalıba sokuyoruz. Herkese bir isim takıyoruz. Kadın olmak, güzel olmak, şişman olmak, yabancı olmak, uzun olmak, zayıf olmak, zengin olmak, köylü olmak, kentli olmak, okumuş olmak, dindar olmak, ateist olmak, yardımsever olmak. Örnekler sonsuz olabilir. Farklı olmak sadece yaşamın bir rengidir. Doğada, insandan başka hiçbir canlı diğerine farklı olduğu, güçsüz olduğu için kin gütmez, eziyet etmez.
İnsan olmak çok zor. Güçlü olmak sorumluluk getirir, başka yaşamlara saygı gerektirir. İnsan dediğimiz canlı türünün büyük çoğunluğu, bu bilincin farkına bile varamadan ölüp gidiyor. Hırsları, açgözlülüğü, sahiplenme duygusu ve egosu farklı yaşamları yok ediyor. Acı olansa, zekasıyla her zaman bu kötülüğüne bir kılıf uyduruyor olabilmesi. Evrensel olan bu sorunun ilk basamağı ise ailede başlıyor. Bunun farkında olmak ne büyük yük. İçim daraldı…… İyi ki doğada hayvanlar ve bitkilerde var. Onları seyretmek bile insan olmaya çabalamak için güç veriyor.
Şuan da olduğu gibi ikisi birlikte sessiz kalıp ortalığı bana bıraktıkları da nadiren olmuyor değil. Sessizlik zamanı benim tahsilat zamanım diye düşünüyorum… ikisini de seviyorum, besliyorum, bakım yapıyorum. Güven de yaşamalarını sağlıyorum. Onlarda bana saf sevgilerini veriyorlar. Biri ellerimi gagalıyor diğeri kollarımı tırmalıyor.
Çizik içindeki ellerime her baktığımda içgüdüleri sayesinde bana güvenmeyi öğrenen, birbirinin alanına saygı duyarak aynı ortamda birbirini saf dışı bırakmayı becerebilen ve bedelini de sevgileriyle ödeyen turşu ve sheldona minnettarım.
Tahsilat zamanı beni hiç yormuyorlar….
 
     Beğenin    
46 Yıl Rüya Gibi Geçti, Umarım Bu Rüya Bitmez!
ÖYKÜ | © Yazan Mehmet AKSÜT | Yayın Şubat 2018
25 yaşındaydım Akçadağ Aşağı Örükçü Köyü öğretmeniydim. 4-5 sınıfları okutuyordum. Öğrencilerimi parasız yatılı okullar sınavına hazırlıyordum. Sekiz öğrencim sınava girdi ve sekizi de kazandı. Sene sonu mesleki toplantısında başarım dile getirildi. Kaymakam takdir etti. Ama İlçe Milli Eğitim Müdürü bozuldu. Sonraki yıl 13 öğrencimi hazırladım. O yıl optik form icat oldu. Benim öğrencilerime form verilmedi. İlçeden Malatya Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gittim. Yöneticiler form yok dediler. Bir odun at sobaya keyfine bak dediler!

Gömlekçi Ramazan ÖZBİLDİRİCİ’den 200 TL borç aldım. Ankara’ya Talim Terbiye Kurulu Ölçme Değerlendirme Şube Müdürlüğü’ne gittim. Basılamaz, yetişmez dediler. TTK koridoruna çöktüm. Ağlamaya başladım. Ne kadar ağladığımı bilmiyorum. Bir hizmetli omzuma dokundu:

– Delikanlı niye ağlıyorsun?

– Malatya’da öğretmenim öğrencilerimi sınava hazırladım, amirlerim kasıtlı olarak form vermediler. Burada da süre az yetişmez diyorlar. Öğrencilerim için ağlıyorum.

– Dert etme arkadaş, Vahap ÇEPE daire başkanı ve Malatya’lı. Gel seni O’na götüreyim.

Vahap ÇEPE önünü ilikleyerek karşıladı. Yer gösterdi. Hala ağlıyordum (Şimdi bu satırları yazarken de ağlıyorum) Beni dinledi. Telefona sarıldı. Az önce görüştüğüm büro ile konuştu. Bana döndü “2 gün Ankara’da kalacak yerin var mı? dedi. Kalırım, diye ünledim. 50 form basıldı, köyüme döndüm 13’ünü öğrencilerime doldurdum, kalanını İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü aracılığı ile ihtiyacı olan köylere ulaştırdım. Sınav sonuçları açıklandığında; öğrencilerimin yanında kod numarasından anladığıma göre yüzünü görmediğim ama getirdiğim formu doldurup sınavı kazanan köy çocukları da vardı…
 
     4 Beğeni    
O İmza
ŞİİR | © Yazan Murat SARISOY | Yayın Şubat 2018
Uykularımın en tatlı yerinde adını duymak;
bir kar tanesinin dilinden…
ve adımlarım karışırken aşkının sarhoşluğunda
tutabilmek yaz akşamları bir cennet bahçesinde elinden…
yol ki uzanıp gidiyor önümüzde;
ne güzel, ne dingin ne huzurlu…
ve asla bitmeyecek içimdeki tutkunun lüzumu.
o kadar güzelsin ki; korumalı mı bilmem;
seni kıskanan gözlerimden
ve sabahlar olmuyor uyusamda yanında;
dinmeyen özleminden…
ne kadar da zor geliyor, gündoğumunu görmeden yola çıkışlarım;
ve gitmiyor gözümün önünden,
o imzayı attığımdaki bana bakışların…


Seni ilk günkinden de çok seviyorum
ve seninle aynı yastıkta kocamak istiyorum…

EŞİN Murat SARISOY
20.06.2017
 
     Beğenin    
Şiddet
ÖYKÜ | © Yazan İdil Cemre ÖZTEP | Yayın Aralık 2017
Bir haber; kocası dövmüş kadını. Uzun uzun, hınçla, doyana, tatmin olana kadar. Fotoğrafını çekmiş, arkadaşlarına göstermek, onlara evde işlerin nasıl yürüdüğünü göstermek ve “kontrol bende!” demenin hazzını yaşamak için. Fotoğraf sansürsüz. Dokunmaya değil, bakmaya kıyamayacağınız güzellikte ve özellikte bir kadının üzerine adamın parmaklarını, kemiklerini seçebiliyorsunuz. Berrak vücudunun nasıl mora boyandığını… Bir fotoğrafta oturuşu ile diğer fotoğrafta oturuşunun farkını… Hepsi gözler önünde. Bak diye, gör diye.

Kadın öldü. Bedeninden önce ruhu öldü kanımca. Göz ucuyla bile baksanız farkındasınız bunun. Bilirsiniz bazı insanlar bedenlerinden önce ölürler, bazı insanlar bedenlerinden önce öldürülürler.

Ruhum sarsıldı.

Hayat bu kadar çirkin miydi? Biz büyürken gerçekten kirlendi mi Dünya? Hani sevgiydi? Hani aşktı?

Bir hissim vardı bugüne dair. Randevu almış olan danışanıma yönelik bir tedirgin bekleyiş. Sezgilerimin farkında ama onları çok da kale almayan bir yapım var. Yine de randevu verdiğim günden beri beni rahatsız eden bir his. Dün de uyutmadı beni, sabah da belki de ilk defa alarmımı 4 defa ertelememe neden oldu.

Bazen bilirsiniz. Bazen hissedersiniz.

Algı bu. İlk gördüğün şey kadının çenesinin yanına doğru duran, silinmeye yüz tutmuş ama varlığı ve büyüklüğü ile orada duran morluk. Ruhum sarsılmış, tedirginliğim had safhada, titrek sıktım elleri ve buyur ettim. “Şu anda bir bezelye tanesi olsam ve koşarak kabuğuma geri dönsem, örtse de beni az biraz saklansam” diye dua ederek oturdum karşılarına. Ne ben bezelye tanesi oldum, ne de birisi gelip “affedersiniz, yanlış kâbus. Kalkabilirsiniz” demedi.

Her şey gerçek.

Ben, sarsılmış ruhum, kadın ve kadının elinde ıslanmış peçete adamın bağırarak halletmeye alışık olduğu her şeyin altında ezilmiş vaziyetteyiz. Bakmayın öyle… nasıl hasta yakını olmak en az hasta kadar zorsa, şiddete bir pencere olmak, tanık olmak da o kadar zor. Bir süper kahraman olmadığımı uzun zaman önce anlamış biriyim ben. İnsanım, kırılabiliyor hatta incinebiliyorum.

17 yıl. Benim tüm okul yıllarım, onların tüm şiddet anıları…

Dinliyorum dinlemesine ama bedenim kaskatı. Yüksek sesten korkuyorum ben. Bunu söylemekten hiçbir zaman utanmadım. Ses sürekli yükseliyor, ben sürekli durduruyorum. Ses kontrolünü kaybediyor, ben kontrolümü kaybediyorum. Giderek güçsüzleşiyorum, şiddete tanık iken şiddete maruz kalıyorum. Bir uyku dalgası üzerimde, müthiş bir kaçma isteğinin yanında mis gibi kadını sarma sarmalama hissi.

Yapmışlığım var. Seansta değil, korkmayın hemen. Bir alışveriş merkezinde, yaklaşık iki saat kadar kendi özel hatalarımla yüzleştirildiğim; şöyle kötüsün, böyle hatalısın, şundan dolayı yapamazsın tadında doğruluğu sorgulanmaya açık bir konuşmanın arkası. Kendimi tuvalete saklamış, oturuyorum. Bir kadın nasıl dolu dolu anlatıyor, gür sesli, inanç akıyor sesinden. Diğeri yalnızca “hm hm”’lıyor.

“Babam sattı beni, 16’ıma bastığım an yüzünü görmediğim bir adama veriverdi… Okula gitmek istiyorum diye köyü kaldırdım ayağa, onu değil beni tuttular ama yılmadım. Adam başladı dövmeye, daha ilk gece. Ya sabır dedim, o dövdü ben öğrendim. Kaçtım evden. Okuyorum ha bir yandan! Ağabeylerim buldu beni, döve döve gerisin geri koydular o eve. Yılmadım. Çocuk da yapmadım. Kendimi korudum önce. Tekrar kaçtım. Ya 4, ya 5 ben bile bilmiyorum. Oldu ama… Şimdi lise bitiyor işte, sertifikamı da aldım mıydı değme keyfime. Bu Dünya’da bir tek ben varım kardeş! En güzeli de en değerlisi de benim! Şiddet kadermiş, hah! Onu benim kıçıma anlatsınlar…”
Toparlandım çıktım kabinden. Önce elimi yıkadım sonra döndüm kadına, “gel bir gel” dedim ve sarıldım. Kaç dakika bilmiyorum. Ona ben, bana o iyi geldi. Sırtım daha dik, kalbim daha temiz çıktım o tuvaletten. Adını bile bilmiyorum ama bende bıraktığı o hissi biliyorum. O his bana emanet.

Fırladı kalktı koltuğundan, bana fotoğraf gösterecekmiş. Durmuyor, durduramıyorum. Mahkemenin önünde 32 diş fotoğrafını çekmiş, gülümsüyor. Meydan okumak yetmemiş, belgelemiş. Suratında bir zafer, dişleri her şeyi anlatıyor. Engelleyemedim, o fotoğrafa da baktım. “Dur, dur bak İdil Hanım…”; ağızda hanım ama elleri ile kolumu dürtüyor. Bir an sonrasını hayal ediyorum. O parmaklarından tutup onu odadan çıkardığımı hayal ediyorum ama bedenimin kendi kararları var. Harekete geçemiyorum.

Telefonu çalıyor ve sanki biz onun emrindeymişiz gibi “ben telefonla konuşup geliyorum, siz devam edin” diyor, elleri adeta emrediyor. Kalıyoruz karşılıklı kadınla. Ben ne diyeceğimi bilmiyorum, o ne anlatacağından emin değil. Tek bir sorum var, “neden?”

“Sevgi vardı, seviyordum” diyor.

Bir dakika! Burası hiç yaşanmamış saysak olmaz mıydı? Ben hiç sormamış olsaydım, o da bana bunu söylememiş olsaydı olmaz mıydı? Artık uyansam mı ben? LÜTFEN!

Sessizce birbirimize bakıyoruz ama ben içimden deli gibi konuşuyorum. Sevgi… Murathan Mungan “bütün güllerden derin, bir sesi var gözlerinin” diye betimler sevgiyi benim için. Nadir Göktürk “terliklerimle gelsem sana” diye anlatır. Ahmed Arif “üşüyorum, kapama gözlerini” der. Daha da buraya, bu akla, bu kalbe sığdıramayacağım nice betimlemeler.

Aşk dolu ruhum, sevgi dolu kalbim inciniyor bu acıya “sevgi” adı verildikçe. Aşka olan inancım üzülüyor bu karanlığa “aşk” denildikçe… O kutsal duygu böyle ellerde gezdikçe daha çok sevmek, daha çok aşık olmak istiyorum ben. Diyemiyorum, bunların hiçbirini diyemediğim için göz pınarımda bir ufak su damlası ile bakıyorum. Acıma değil hayır, tanık olma.

Annem geldi aklıma; “birbirinizi güzel sevin”. Babaannem arardı; “olsun İdil, sen sev o davranışını düzeltir”. “Yeter ki sen mutlu ol diye yapmayacağım bir şey yok bil bunu” dedi babam hep anneme. Dedem hep harçlığımı fazla verir “sadece kendine alma, say herkese al, beraber yiyin” diye tembihlerdi benim. Her şeyi bir yana bırak “küçük kısa aşk şiiri” benim adım. Şans mı dersiniz, tuhaf mı bulursunuz bilmiyorum.

Gerçek aşk var. Orada bir yerde.

Gerçek sevgi var. Etrafımda, her yerde.

Yeter ki sevin ama ne olur güzel sevin…

Aşk’la

Klinik Psikolog & Psikodramatist
İdil Cemre ÖZTEP
 
     Beğenin    
Kızıl Toprak
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Fildişinden kulesinde kırmızı kaftanıyla yaşayan paşazade, zenginliğine zenginlik katabilmek için uçsuz bucaksız topraklarında buğday yetiştirmesi gerektiğini biliyordu.

Topraklarını kontrol etmek için pencereden baktı.

Bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Gri bir hava vardı. Böylece camda hafifçe beliren bir aksi oluştu. Bakışlarını gökyüzünden yeryüzüne çeviren paşazade toprağın kızıl olduğunu gördü.

Bu toprak kızıl dedi, verimsiz dedi paşazade. Bu toprakta buğday yetişmez dedi ve pencereden uzaklaştı.

Halbuki toprak kahverengiydi. Onu kızıl gösteren paşazadenin kırmızı kaftanının cam üzerindeki yansımasıydı.
 
     Beğenin    
Kumdan Kale
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Evde oturmaktan sikilan çocuk, evin penceresinden kumsala dogru bakti ve bu gri havada kumsala kumdan kale yapmak için gitmeye karar verdi.

Aldi kovasini, tirmigini ve küregini disari çikti. Temiz havaya çikinca ayildi, kendine geldi. Üzerindeki agirlik uçup gitmisti.

Sahile vardi. Deniz yavasça kumlari döverken, o da aldi islak kumu sekillendirmeye basladi. Uzun ugraslar vererek islak kumu görkemli bir kaleye dönüstürdü. Felaketli günlerinde buraya saklandigini hayal etti. Içi isinmisti.

Hava kararmaya basladiginda kalesinin karsisinda oturmayi birakip eve dönmeye karar verdi. Kumsaldan uzaklasirken arkasinda bir gürültü koptu. Baktiginda, iki serseri çocugun kumdan kalesini yiktigini gördü.

Kalesi tekrardan bir kum yiginina dönüsmüstü.
 
     Beğenin    
Sivrisinek
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Uzun ve yorucu bir günün ardından yapmak istediği tek şey yatağına girip uyumaktı. Üzerindekilerden kurtulup pijamalarını giydi. Artık uyumaya hazırdı.

Yatağa uzandı. Kendisini uykuya tam bırakacağı anda bir sivrisinek vızıltısıyla tüm keyfi bozuldu. Bu sinir bozucu vızıltıyla uyuyamazdı ki. Sivrisineğin kanını emmesine razıydı, yeter ki şu sesi kesilsin.

Bitkin bünyesinin şu an istediği tek şey birazcık uyku. Sivrisinek onun uyumasını engelliyordu. Uykusuna kavuşmak istiyorsa bu engeli kaldırmalıydı.

Kalktı ayağa, ışığı açtı. Elinde bir gazete ile sineği kovalıyordu. Köşe bucak, odada ayak basmadık yer bırakmayınca anladı, sineği yakalayamayacaktı.

Vazgeçip yatağına döndü. Tam uykuya dalacakken sinek yine tüm gürültüsüyle saldırmaya başladı. Kafasını yorganın içine çekti. Sivrisineğin sesi kesilmişti. Kafasının yorgan içinde olması biraz boğucuydu ama sinek vızıltısından kurtulmuştu.

Sinek hala dışarıdaydı ve o kafasını dışarıya çıkardığı anda tekrar saldıracaktı.
 
     Beğenin    
Deniz
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Denize düştüğünde ne yapacağını bilmiyordu. Şaşkındı, kendini bir anda denizin orta yerinde bulmuştu. Etrafında ne tutunacak bir tahta parçası, ne de yardım için seslense duyacak bir insan parçası vardı.

Yüzme biliyordu aslında, fazla pratiği olmasa bile yüzebilmek için ne yapması gerektiğini biliyordu. Kendini suya bırak, su zaten seni kaldırır.

Bugüne dek hep kıyılarda yüzmüştü, yorulduğu zaman yüzmeyi bırakıp ayaklarının üzerinde durabildiği yerlerde. Şu an ise bunu yapamazdı. Su derindi.
 
     Beğenin    
Işık
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Bir süredir karanlıkta duran adam, etrafını görebilmek için ışığı açtı. Işık birden tüm parlaklığıyla odaya dolunca, adamın gözleri acıdı. Gözlerini açamıyordu.

Gözlerinin odada oluşan bu yeni aydınlığa alışıp etrafı kolaçan edebilmesi için zaman gerekiyordu. Kapalı olan gözlerini ara ara aralayan adam gözlerinin aydınlığa alışıp alışmadığını kontrol ediyordu ama ne zaman bir cesaret gözünü biraz daha fazla açmaya kalksa canı yanıyordu.

Aydınlığı istiyordu adam, istemiyor değildi. Takıldığı konu, aydınlığın şu an canını acıtıyor olmasıydı. Biliyordu, çok az daha beklese alışacağını, etrafına doya doya göz atacağını. İstediğine ulaşmak için ille de kurban vermesi, acı çekmesi mi gerekiyordu? Çektiği çile kazandıklarını değerli mi kılacaktı?

Adam tam gözleri alışmak üzere iken aydınlığa, kızdı ışığa. İstemedi onu. Işığın ona verdiği acı, ışığı daha değerli kılmadı ve adam ışığı kapattı.
 
     Beğenin    
Sürgün
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Kral babası tarafından sürgüne gönderilen prens, ülkenin uzak kıyılarına yakın bir kayalığa çıktı. Kayalığı gözüne kestiren sürgün prens burada yaşamaya karar verdi.

Burada yaşayacaktı, orası kesindi ama sürgün de olsa bir prensti ve çıplak bir adacığın üzerinde yaşayamazdı. Bir kale inşa edilmeliydi. Tek başına olmasına aldırış etmedi ve kendisini dışarıdan koruyacak olan kaleyi kayalığın üzerine inşa etmeye başladı. Aslında kendine itiraf edemiyordu fakat kale onu hiçbir şeyden korumayacaktı. Sadece dışarıdan bakıldığında burada soylu birisinin yaşadığını gösterecekti ele güne. Fakat ülkenin bu uzak kısmında kimsenin de umurunda olmayacaktı.

Sürgün prens kaleyi tamamladı ve içinde yaşamaya başladı. İlk kışı çok fırtınalıydı. Dev dalgalar kalenin duvarlarını acımasızca dövüyorlardı. Sanki önlerine çıkan bir engelmişçesine davranıyorlardı kaleye. Tüm bunlara rağmen kale tüm gururuyla onlara dayanıyordu. Etkilenmemiş gibi gözüküyordu. Hala gereğinden fazla ihtişamlıydı, sanki denize meydan okuyordu.

Sonra bir gün kale dayanamadı fırtınalara ve yıkıldı. Kaleyi yıkan fırtınaların sürekliliğiydi. Kış başladığından beri bir rahat yüzü göstermemişti. Kalenin yıkıntıları arasında kalan sürgün prens kendini çaresiz hissediyordu.
 
     Beğenin    
Nem
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Ormanda kaybolmuş bu umutsuz adam, karanlığın çökmesiyle artık iyiden iyiye korkar olmuştu. Ne zamandır dolandığını bilmiyordu. Nerede olduğunu bilmiyordu, etrafta ağaçlar vardı. Burası bir orman olmalıydı. Hava kararmıştı. Eğer bir şey yapacaksa bile şu an geç kalmış sayılırdı. Etrafını göremezdi.

Hava kararmadan evvel keşke yönünü tayin etmek için bir şeyler yapsaydı. Ağaçların yosunlu tarafına bakmak gibi… Derken aklına kutup yıldızına bakmak geldi yönünü bulmak için. Yukarı baktı. Ağaçların kasveti gökyüzünü göstermiyordu. Engeldi. İç geçirerek bir ağacın dibine çöktü adam. Şu durumuyla ilgili elinden gelen bir şey olmadığını hissediyordu.

Üzerinde hissettiği ağırlık nemden mi kaynaklanıyordu, bunu söylemesi zordu. Nefes almak zorlaşıyordu gittikçe. Artık ne yapsa fayda etmeyecekti sanki. Kurtulamayacağını kabullenmek istemiyordu.

Koştu. Nefesi kesilene kadar koştu. Zaten üzerinde nemden olduğunu tahmin ettiği bir ağırlık vardı, fazla koşamadı aslında. Öne doğru eğilip elleriyle dizlerini tutmuş nefesinin düzelmesini bekliyordu. Kafasını kaldırdığında bir ışık gördü. Işığa doğru yürüdü. Gördüğü şey tüm bu kasvetli ormanın içinde gizli bir bahçe olmalıydı.

Adam gülümsedi.
 
     Beğenin    
Kenarda
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Sinema salonunda, film izlerken birden durdu adam ve filmi izleyen diğer insanları izlemeye başladı. Salondaki herkes pür dikkat perdeye yansıyanlara bakıyordu. Hani insanlar arada bir yabancılaşır içinde bulundukları duruma, o da öyle bir anın içindeydi şimdi.

Durdu ve düşündü. Şurada, şu kadar insan büyükçe –tahminen- beton bir kutunun içerisinde duvara yansıtılan bir ışık huzmesini izliyordu. Işık da yansıdığı yerde görüntüler oluşturuyordu.

Sonra döndü önüne ve film izlemeye devam etmeye çalıştı. Tekrardan filme yoğunlaşamadı. Arada bir salondaki insanlara tekrar tekrar seyre dalıyordu. Kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki.

Zaten huysuz ve mutsuz bir adamdı. Bazı anların ileride mutlu anılar olarak hatırlanacağını fark etse bile o anların tadını tam olarak çıkaramazdı. Vardı kafasında sürekli bir şey ve bu onu, o anın içine girmekten alıkoyuyordu. Bazen kendi hayatının içinde olamadığını düşünüyordu. Sanki yaşamıyormuş gibi. Kenarda duruyormuş gibi. Teğet geçiyormuş gibi. Sonra geçiyordu bu düşüncesi tabi.

On beş yaşındayken, yeni yeni delikanlı olmaya başlıyorken, bir gün durdu kendi kendine ve “hayatımın kadınının kâkülleri ve koyu kahverengi saçları olsun” dedi. Neden böyle bir şey istemişti, anlayamamıştı. Fakat bu isteği suyun altında nefessiz kaldığında bir soluk nefes alabilmek için suyun yüzeyine ok gibi fırlayan bir çaresiz gibi çıkmıştı içinden. En yakın arkadaşına bahsetmişti bu durumdan, ama fazla ilgisini çekmemişti arkadaşının.

Film izlemeye gelmişti bugün buraya, değil mi? Şu an filmi izleyemiyordu. Madem istediği buydu, insanları izleyeydi. Onu da yapamazdı. Yapamıyordu işte.
 
     Beğenin    
Köpek
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Balkonda sigarasını içen adam sokakta havlayan köpeklere bakıyordu. Sigaraya annesinin vefatından sonra başlamıştı. Ona sorsan neden başladın diye o aralar ne yapacağını bilemediğini söyler. Kocaman bir boşluk hissetmişti, çok büyük bir yokluk, eksiklik. Yapabileceği fazla da bir şey yoktu. Ne yapabilirdi? Sigaradan medet ummadı ama o aralar aklına yapabileceği başka bir şey gelmemişti.

Köpeklerden bir tanesi boş bir dükkânın camekânına düşen yansımasına doğru havlıyordu. Sanki onu korkutmak istermiş gibi.

Köpek hareket ediyor, dönüyor ve tekrar tekrar havlıyordu. Adam son nefesini alıp sigarasını söndürmesine rağmen köpeğe bakıyordu, sanki hayatının anlamını o köpeğe bakarak bulacakmış gibi.

Adam bir an için durdu. Kafasının içindeki sesleri duyabildiği nadir anlardan biriydi. Kendi iç sesini duyamayacak kadar meşgul olmayı seven birisiydi.

“Ya beni hep anlayacak ve her zaman –ne olursa olsun- sevecek olan tek kişi ile beraber olma şansımı kaçırdıysam” diye düşündü. Kendini bildi bileli böyle bir isteği vardı.

Camekandaki yansımasına havlayan köpek, yansımanın kendisine bir tehlike oluşturmadığını anlayınca yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı.
 
     Beğenin    
Pirinç
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
1. Uzak

Ölümü pek düşünmeyiz. Ölmeyecekmişiz gibi gelir bize. Kendimize yakıştıramadığımızdan, yakınlarımıza yakınlaştıramadığımızdan sanırım öleceğimizi ya da öleceklerini hiç düşünmeyiz. Düşüncesi geldiğinde ürperir, konuyu değiştirmeye çalışırız.

Hatırladığım ilk ölüm dedemin ölümüydü. Annemle babam gitmişlerdi cenazeye, kardeşimle beni evde bırakmışlardı. Daha küçük olduğumuz için başımıza komşunun gelinlik çağdaki kızını bırakmışlardı. Öğle yemeği vakti geldiğinde çorba yapmıştı bize. Annem herhalde çocuklar yayla çorbası sever diye tembihlemişti ona. Şimdi düşünüyorum o hengamede yine bizi düşünmüş. Komşu kızının yaptığı yayla çorbası değişikti. Değişik dediğim aslında içinde pirinç vardı. Annem yayla çorbasının bize pirinçsiz yapardı. Değişik gelmesine rağmen yemiştim o çorbayı. Başka çarem yokmuş gibi geldi. Herkes, annem gibi benim her istediğimi yapmazdı. Kardeşim için fark etmemişti, pirinçli de olsa hiç sesini çıkarmadan yedi çorbayı. Sanırım yeni durumlara benden daha kolay uyum sağlıyordu.

Hatırladığım ilk ölüm benim hayatıma değişiklik getirmişti. O gün ilk defa annemin yaptığından farklı bir yayla çorbası yemiştim. O günden sonra pirinçli yayla çorbası yiyen birisi oldum. Çok sonra lisedeyken öğrendim yayla çorbası zaten pirinçli yapılırmış. Annemin de hayatında değişiklikler oldu, mesela artık babası hayatta değildi. Tüm sorumluluğu omzunda hissediyordu. Kardeşleri küçüktü, anaannem ise tamamen dağılmış. Çünkü dedemin ölümü beklenmiyordu. Elli yaşında bir erkek küt diye kalpten giderse ardında birçok tamamlanması gereken iş bırakır. Kimsenin bu işlerin altına elini sokacağı yoktu. Annem aldı tüm sorumluluğu. Mutfağın balkonuna çöküp sigara içtiğini hatırlıyorum. Bize görünmemeye çalışırdı kötü örnek olmasın diye ama biz bilirdik.

Annem, dedemin ölümünden sonra doya doya ağlayamadı sanırım. Ağlayacak fırsatı yoktu. İki küçük çocuğu vardı, sonra delikanlılık çağındaki erkek kardeşi işten çıkarılmıştı. Araya tanıdık sokup fabrikaya işçi olarak aldırmalıydı. Babası ölmeyecekmiş sanıyordu annem. Yanılmıştı.

2. Yakın

Çok fazla değil birkaç gün önce Tunalı’da yürüyordum. Bir yere gitmem mi bir yere yetişmem mi ne gerek. Tuvaletim geldi. Temiz olur diye şık bir mekanın içine girdim. Garsonların garip bakışları içinde tuvalete doğru yöneldim. Tuvalet gayet şık tasarlanmıştı. Şık mekanın, şık müşterileri kendilerini değerli hissetsinler diye herhalde. Duvarlar koyu gri renkti ve spot lambalar vardı. Koyu renk aslında odaları boğucu yapar. Elektrikler gitse herhalde, tuvalette kesin bir karanlık olurdu. Kimse hiçbir şey göremez. Ama buranın kesin jenaratörü vardır. Elektriksiz kalmaz buralar. Karanlıkta kalmayacağından emin oldukları için duvarları bu kadar koyu bir renge boyamış olmalılar diye düşündüm.

Dalıp gitmiş elimi yıkarken bir tuvalet kabininden adam çıktı. İlkin bir şeyler mırıldandı anlamadım, sonra benimle konuştuğunu idrak ettim.

“Çok garip değil mi dedim” dedi “Yani hayat devam ediyor”. Verebildiğim ilk cevap nasıl yani oldu. “Eskiden buraya annemle gelirdik, dün işte gömdük yani defnettik… Öldü yani” dedi. Başın sağ olsun demek belki verilebilecek en iyi karşılıktı. Ben ne yapacağımı bilemedim. Musluğu tekrar açıp elimi suyun altına tuttum. “Kusura bakma, sana da öyle pat diye söylemiş oldum”. Konuşmak mı istiyordu? İç geçirdi adam. “Bir sigara verebilir misin?”. Verdim. Kendi çakmağıyla yaktı. “Burada içmek yasak değil mi?” diyebildim. “Annem öldü” diye cevapladı.

Hiçbir şey söylemeden çıktım. Yetişmem gereken yere de gitmedim. Eve döndüm.
 
     1 Beğeni    
Anahtar
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Adam kapıyı açmak için anahtarlığını çıkardı. Bu kapıyı hangi anahtarın açtığını bulmak için anahtarlığına baktı. Buydu. Kilide soktu anahtarı. Hareket etmiyordu ama. Zorladı, çevirmeye çalıştı. “Neden olmuyor” diye şaşırdı. Daha önce aynı anahtar ile bu kapıyı defalarca açmıştı.

Başka anahtardır herhalde. Öteki anahtarları da denedi. Hiçbiri kilide girmedi bile. İlk denediği anahtara tekrardan şans vermek istedi ama kapı yine açılmadı. Biraz zorlasa belki olur diye düşündü. Daha önce de kapının hemen açılmadığı olmuştu.

Bir süre sonra bu anahtarın artık bu kapıyı açmadığını idrak etti. Başka bir anahtar gerekiyordu.
 
     Beğenin    
Çim
ÖYKÜ | © Yazan Ali Can GÖK | Yayın Aralık 2017
Yasak olan çimlerde yürümeyi kafasına koyan adam artık çimlere doğru yönelecekti. Her gün bu çimlerin üzerinde adım atmayı düşlüyordu.

O gün rüyalarından uyanan adam o çimlerde yürümesine gerçekten engel olanın ne olduğunu düşünmeye başladı. İlk hatıralarından biri geldi aklına. Hayal meyal bir anıda yüzünü anımsayamadığı birisi ona “oraya gitme” diyordu. Ömrünün geri kalanında da kendisine bu söyleneni ince ince işlemiş olmalıydı. Neticesinde bu yasak kafasına artık iyice oturmuştu. Belliydi. Oraya gidilmezdi.

Sanki bir ip bağlanmıştı beline ve onu geriye çekiyordu. Gitmeye niyetlense gidemeyecekti. İpin uzandığı yere kadar yürüyüp orada kalacaktı. Hızlıca koşup ipi de koparsaydı sonrasında geri dönemezdi.

Sonunda kendine geldi ve belinde bağlı sandığı ipin aslında var olmadığına aydı. “Giderim” diye düşündü. Giderim ve o çimlerin üzerinde istediğin gibi koşarım.

Şimdi de buradaydı. Güneş tepesinde değil arkasındaydı. Artık rahatça adım atmaya başlayabilirdi. Ama başlamadı. Hayallerinde hep nefesi kesilene kadar koşmak vardı. Buraya gelirken de niyeti oydu. Belinde ip yoktu ve bunu da biliyordu. Fakat anlayamadığı bir şekilde o ipin varlığını hissediyordu.

Kendi kendisine “İp yok. İstediğim gibi gidebilirim” diye fısıldadı. İlk adımını attı. Yok, o ip yok… İkinci adımını attı. Belimde bağlı değil… Adımlarını sıklaştırması gerekiyordu kendini koşuyor kabul edebilmesi için. Gidebilirim… Attığı adımların arkası geliyordu.

Hayallerindeki gibi koşamasa da çimlerin üzerinde bir şekilde ilerlemeye başlamıştı.
 
     Beğenin    
Doyamadı
ŞİİR | © Yazan Barbaros İRDELMEN | Yayın Kasım 2017
Doyamadı
Yemeye doyulur mu?

Doyamadı
Şöhrete doyulur mu?

Doyamadı paraya pula
Hana kervana doyulur mu?

Doyamadı sevgiye aşka
Aşka doyulur mu?

Aşka doyamadı aşık

Sonunda
Aç öldü hepsi…


13 09 2017, İstanbul
 
     Beğenin    
Bildin mi?
ŞİİR | © Yazan Osman İLHAN | Yayın Kasım 2017
Bildin mi?
Tam hayatın ortasından geçeni
Bir gölge, siyah bir kuğu
Adımları eğilsen görülecek
Nefesi yaşamın aynasında kalan buğu
Silik, lekeli o son anı

Bildin mi adını?
Biraz hüzün, sonra yaşam sevinci
Karmakarışık tadı damağında
Sanki özlem gibi
Acısı göğsündeki sigara yanığı

Bildin mi?
Bir ucu zamana takılmış
Saçının beyazında görebildin mi
Kırışan tenindeki çıtırdayan yaprağı
Yavaşlayan adımlarındaki yorgunluğu
Küfrün yakıştığı olgunluğu
Bir iç çeksen kainatı yutacak sanki

Bildin mi bende olanı
Birazı delilik birazı çocukluk
Aşk mı adı ne
Karışık yine işte, herneyse
Aklımda kalbimde olan yine çok soğuk

Osman İLHAN
 
     5 Beğeni    
Tuhaf Bir Tesadüf
ÖYKÜ | © Yazan Mesut Güney YILMAZ | Yayın Kasım 2017
Neden yürüdüğüme anlam veremediğim bir patikanın sonuna vardığımda, ayaklarımın beni buraya nasıl olur da hiç sorgulamadan getirdiğini şaşkınlıkla düşünüyordum. Bu tuhaf şaşkınlığımı gidermek için her şeyin en başına, yolun da en başına dönmeliyim. Ama ne mümkün… Bacaklarımın tüm kuvveti çekilmiş sanki, eklemlerimden sızlıyor. Sanırım kilometrelerce yürüdüm. En azından öyle tahmin ediyorum. Sıcaktan ıpıslak olan koltukaltımı arada bir kaşıyor, ne kadar terlediğimi, yürüdüğüm yolun mesafesiyle ölçüyordum. Bana bunca yolu yayvanca ve umarsızca yürüten anneannemin hipermetrop gözleriyle baktığı kahve fincanında gördüğü esrarengiz, sonu gelmeyen kötülük habercisi simgeler ve şekillerdi. Ne olurdu sanki hayra yorsaydı o ucube şekilleri. Belki de şimdi terk edilmiş bir ada olmayacaktım. Ada mı dedim? Adam diyecektim aslında. Böylesine sefil bir yaşam sürdüren, arkadaşlarıyla, sevdiği kadınla beraberken her zaman ikircikli, densiz ve bir hayalet gibi varlığından bazen kimsenin haberdar olmadığı ama çok sonra aniden çıkıp gelebilecek kötü bir havadis gibi iç karartan bir adam için “ada” çok yüklü ve şatafatlı bir kelimeydi.
Yine anneanneme dönelim. Birkaç yoldan bahsetmişti bir keresinde. Ucu nereye varıyor diye sormuştum. “Karanlık, göremiyorum o kadarını,” demişti. Aklına uyduracak bir şey mi gelmemişti yoksa anneannem gerçekten gelecekten haber veren o tuhaf insanlardan mıydı, bilmiyorum. Anneannem derisinin altındaki kemik yığınıyla tutup düşmesin diye parmaklarının arasına sıkıştırdığı fincanı (bu takımı rahmetli annem almıştı, bir tanesi kırık ama hâlâ atamadım) gözlerinden uzak tutup anlatmıştı tekrar, o an gülüp geçeceğim ama gerçekliğine çok sonra yana yakıla inandığım yazgımı. O da bir kadındı ama Necla’dan bahsederken bir erkek gibi konuşuyor, Necla’nın başka gezegenden gelmiş zararlı bir yaratık olduğunu ima ediyordu. Necla benim karım bu arada. Yanlış söyledim. Eski karım. Onu eskitmedim gerçi ama. Her neyse. Gittikçe terleyen bacaklarım ve üstündeki kıllar bedenimden koparcasına çekiliyordu. Necla aklıma her geldiğinde böyle oluyordu. Kalbim sıkışıyor, durduğum yerde yıkılıp yere düşüverecekmişim gibi oluyordu. Biraz daha yürüdüm. Bu kadın beni neden terk etsin ki? Yürüyecek çok yolum kaldı mı, bilmiyorum. Baş ve işaret parmağım birbirine her değdiğinde öylece yapışıp kalacakmış gibi hissediyorum. Farkında olmadan bir ağacın reçinesine mi çarptı elim? Bu hisle yürümek bana o kadar ağır geliyor ki. Necla başka bir herifle mi görüşüyor acaba? “Herif” mi dedim? Anneannem bu kelimeyi çok kullanırdı. Onun gibi konuşmaya, onun gibi düşünmeye başlıyorum sanırım. Eğer başka bir herif varsa onu öldürebilirim. Bunu da yapabileceğimi sanmıyorum. Elimi cebimden çıkarıp parmaklarımdaki yapışkan şeyin ne olduğuna bakmaya eriniyorum. Eve de gitmek istemiyorum. Aynı teraneler kapıyı açar açmaz karşılayacak beni, biliyorum. Kahvaltı yaptığımız plastik masa, mutfaktaki çaydanlık ve sararmış perdeler, seviştiğimiz yatak odasındaki nevresimler. Terliyken sevişmiyordu benimle Necla. Çocuklarımız da olamadı bizim. Belki de çocuğumuzun olmasını bu yüzden istemiyordu. Aklında gitmek, terk etmek fikri vardı demek ki.
Aklımda cevabını veremediğim sorularla devam ettim adım atmaya. Adım attıkça uzaklaşıyordum sanki benden. Gevşetilmiş bir yakada salınan düzensiz bir kravat gibi hissettim bir an. Anneannem geldi aklıma, sonra da onun kızı. Annem ölmeden birkaç ay önce demişti “O kız sana yaramaz,” diye. Aynı şeyi babaannem de babama söylemişti. O sıralarda annemi dinlemiyordum, çünkü Necla’yla öpüşmek, sıcak ve hafif naftalin kokan göğüslerine dokunmak benim için dünyanın en son vazgeçilecek şeyiydi. Dudağının kenarındaki yanık izine takılmadan onunla saatlerce öpüşüyordum. Çocukken bunun hayalini kurmuştum çünkü. Biri olursa hayatımda, onunla saatlerce öpüşmek için söz vermiştim kendime. O an Necla’nın beni bir başkasıyla aldattığını öğrensem bile onunla sevişmeye, öpüşmeye devam ederdim. Çok rezilce bir durum değil mi? Biliyorum. Ben de bazen kendime küfürler savuruyorum. Özellikle yalnız kaldığım zamanlarda. Terleyen kulak arkamı yapışkan parmaklarımla siliyorum. Bu güneşin altında yürüsem ne olur yürümesem ne olur. Necla’nın görüştüğü “herif” benden yakışıklı olsa bari. Değilse çok gülerim. Ağlarım sonra, eğer daha yakışıklıysa.
Ben anneannem, annem ve Necla’nın arasında gidip gelen bir bumerang gibiyim. Kimden darbe yesem tekrar ona dönüyorum. Bu üç kadının etrafında dönen hayatım, gördüğüm rüyalar, anneannemin eline fincanı alırkenki gudubet görüntüsü, annemin ani ölümü ve Necla’nın beni terk edişi. Hepsinin ben sekiz yaşına gelsem de silinmeyen görüntüleri, biliyorum ki yalnızlığıma ortak olacak. Ama yok, annem gitmişti zaten. Anneannemi de kaybedecektim birkaç yıl içinde. Ama Necla… Bana dönmesi için elimden gelen her şeyi yapmalıyım. Eğer Necla’yı döndüremezsem münzevi bir yaşamım olacak. Kuru bir yaprak misali, bir süre oradan oraya savrulacağım. En sonunda en ince yerlerimden kırılıp rüzgârda dağılacağım, tıpkı annem gibi, tıpkı birkaç yıl sonra dağılıp gidecek olan anneannem gibi. Necla’nın terk edişinin sebebi anneannemin kahve fallarıydı. Artık buna şiddetli bir biçimde inanmaya başlamıştım. Zamanında “gece sakız çiğneme, ölülerin kemiklerini ezersin, merdivenin altından geçme, gece tırnak kesme, küçük çocukların üstünden atlama, kısa kalırlar” nevinden yersiz, pörsümüş tavsiyelerine kulak verdiğim için, özellikle çocuk yaşlarda telaşlı, kendini sürekli kontrol etmeye çalışan, “aman şunu yapmayayım, aman anneannem bunu demişti” deyip kendimden mütereddit bir insan yaratmıştım. Ağzı da, burnu da ben kokuyordu bu insanın. Ne insan ama! Terk edilip incitilen bir insan…
Yüzümün harelenmeye başladığını hissettiğim anda durdum. Arkama bakmayı akıl edemedim önce. Sonra içimden bir his arkama bakmam gerektiğini söyledi. Bu his beni muhtelif zamanlarda yakalayan, birinin bana baktığını düşündüğüm hisle aynıydı. Tok bir sesle “arkana bak!” dedi. Emir gibiydi. Durdum ve baktım arkama. Ne kadar az yürümüşüm oysa dedim kendime. Bizim mahalleden birkaç sokak yürümüşüm. Oysa düşündüklerim ve hissettiklerime bakılırsa, dünyanın etrafında bir tur atmışım gibi geliyordu. Fakat içimdeki tok ses (ben o sırada içimden gelen sesle çok güzel şarkılar söylenebileceğini de düşünüyordum) ne kadar yol gittiğime odaklanmamıştı. Daha dikkatlice baktım arkama. Yaklaşmakta olan siyah bir araba gördüm. Refleksle hemen yolun kenarına geçtim. Ah, o kadar sıcak ki. Araba gittikçe hızlanıyordu, içindekileri seçmeye çalıştım. Bu esnada plakanın bu şehre ait olmadığına takıldı gözüm. Bu esnada beni geçecek kadar yaklaşmıştı araba. Önde yüzünü daha önce hiç görmediğim bir adam ve yanında yüzüne her gün yeniden âşık olduğum, tenini her gece sevdiğim kadın Necla. Gözlerimi kıstım, Necla yanımdan usulca geçiverdi. Başı eğikti. Kimdi bu, diye soramadım. Sorsam cevap mı verirdi sanki? Kulağımın arkasında oluşup çıkmayan sakallarımdan süzülerek boynuma inen ter damlasının ılıklığını hissettim. Allah’ım! Necla’ydı bu. Hep hayalini kurup ürpermiştim, bir gün onu başkasıyla görebilir miyim diye. Düşünmüş ama o kadar da felâket bir durum olmadığına kanaat getirmiştim. Ama öyle değilmiş. Necla’yı, saatlerce öpüştüğüm, bedenini sevmekten bıkmadığım Necla’yı başkasıyla gördüm. Ahh, keşke görebilseydim adamın suratını. Tüküreceğimden değil, kıyaslama yapmak için. Gerçi önemi kalmadı artık. Neyse dedim kendi kendime. Ben de başka birini bulur, ekseriya Necla’nın geçip dolaştığı yerlerin birinde, bir günlük kiraladığım siyah bir arabayla Necla’nın önünden geçerim. Bu sayede intikam almış olurum. O da bakar bana ve yanımdakine. Üzülür, neler kaybettiğini anlar. Ne kaybedecekmiş. Hiçbir bok kaybedemez. Günlük kiraladığım arabayı mı kıskanacak yoksa henüz onun yerine koyamadığım güzel (olmasından şüpheliyim), seksi (en az Necla kadar) ve akıllı (Necla cin gibiydi) bir kadını mı kıskanacak? Kıskanılacak neye sahibim ki ben? Tek suçum safça sevmek. Suç deyince aklıma arabesk şarkılar geldi. Sevmesem de yapamam. Oturup soluklansam keşke… Her tarafım su oldu.
Arabanın yolda çizdiği kavis ortalığı toz duman etmişti. Bu tozun şiddetine göre neler yapabilecekleri geldi aklıma. Sonra Necla ve onun yeni aşığını düşünmekten vazgeçtim. Hayat böyle devam edemezdi. Anneannemle de devam edemezdi. Derken, yürüdüğüm yoldan başka bir sokağa saptım. Yeni açılan bir mekâna ilişti gözüm. “Kahve falı bakılır” yazıyordu cama asılan yazıda. Ne kahveymiş ama. Kötü havadisleri duymaya bu kadar mı gönüllüydü bu insanlar? Böylesine müptezel bir hayata beni inandıran o absürt, çağrışımsız simgelerdi. Nasıl bir ülke olduk, diye sordum kendi kendime. Oysa ilgim yoktur devlet, ülke meseleleriyle. Yanımda bomba patlayıverse bunu kimin üstleneceğini merak etmem, kaç kişinin öldüğünü, kimin ne dediğini duymam bile. Şimdi gelmiş kahve falı furyasını eleştiriyorum. Somurtarak geçtim mekânın önünden. O kadar hızlı ve hararetli bir biçimde yürümüşüm ki evin önüne vardığımın farkında bile değilim. Geriye baktım, meğersem bu kahve falı bakan mekân, komşumuz Süleyman Abi’nin evinin altındaki dükkânda açılmış. Evimde durmadan kahveler pişiriliyor ve fal bakılıyor, dışarıya adımımı attığımda her yerde kahve kokusu ve kadere meydan okuyan bir falcı ordusu. Ne yapacağım şimdi? Dönüp dolaşıp aynı yere gelmişim. Necla bir keresinde, beni terk etmeden birkaç gün öncesinde “Sen korkağın tekisin,” demişti. “Kabuğundan çıkamıyorsun, hiçbir şey yaptığın yok, düzüşmekten başka,” demişti. Şimdi daha iyi anlıyorum sanırım. Evden çıkıp yürümüş, yine evime gelmiştim. Kaderim buydu benim: Anneannemle, bu mahalleyle yaşamak. Oturdum evin önündeki kaldırıma. Taşın soğukluğunu aşıladım vücuduma. Her tarafım buz tutmuş. Geçip giden bütün araçları siyah görüyorum, her uzun saçlı kadını Necla’ya benzetiyorum.


MESUT GÜNEY YILMAZ
 
     3 Beğeni    
Romantik Aşıklara
ŞİİR | © Yazan Osman İLHAN | Yayın Ekim 2017
Yine mi çaldın kapımı sevgiliye özlemim
Gel otur şöyle köşe başına
Doldur sende bir kadeh günaha inat
Bırak eritsin zehri mey olup acılar
Dirhem dirhem dökülsün dilinden pişmanlıklar

Özledim seni ey sevgili
Sen şimdi bilinmez diyarların masallarındasın
Kalbini hoş eden bir yarin gözlerindesin belki
Tenine benden yabancı ellerin sıcaklığı değdi belki
Sevişmelerin şehveti şarap olup yaktımı dilini
Yaktı belli
Suskunluğun beni unutuşundandır

Saçlarından yıldız toplayabilir mi onlar
Gözlerinde gecenin şavkını mühürleyebilirler mi
Dudaklarına ay düşmüş görebilirler mi
Göğsündeki anne şefkatini hissedebilir mi onlar
Seni zamanı durdurup da yaşayabilirler mi,
Benim gibi sevebilirler mi ey sevgili
Adını sayıklaya sayıklaya gecelerini haram ederler mi
Harap ederler mi köşkü peygamber insanlıklarını
Yapamazlar,
Onlar seni güzelliğinden öte sevemezler,
Onlar seni hak edemezler
Onlar seni hissedemezler

Özlemim sana,
Yolum sana, mekanım sana, aşım sana, gecemle gündüzüm sana,
Çığlığım sana, yakarışım sana,
Duam sana,
Efkarım sana,
Nefessiz kaldım, yaşamayı bağı et bana.

Ben sensiz diyarlarda viraneyim
Kayıp ellerde göçebeyim
Yerim yurdum sen
Uğruna can verdiğim vatanım sen
Vuslat sen, özlem sen
Akşam döndüğüm yuvam sen

Hasret kaldım çocuk gülüşlerine
Hasret kaldım gözlerinin yaşına, siyah kuğu olmuş kaşına, altın perisi saçına
Ben sana meftunken
Sen bana neden bu kadar yabancısın.

Ben hep o bildiğin aşık şair kalıcam
Satırlarımda seni sayıklayıp, yine küfür edicem ona buna
Çok da umrumdaymış gibi saçma insanların şakalarına gülücem
Yine her sabah çaya simiti katık edicem
Aynı şarabın rengine meyl edicem
Anlayacağın ben yine aynı yaşayacağım
Yine aynı sigaranın dumanında yakıcam gençliğimi
Gözlerimde senin adını saklayıp, ben aynı kadehin meyhinde yok olucam

Eğer bir gün dönmek istersen
Bil ki sultanıma sonuna kadar açık olacak
Fakir kalbimin pas tutmuş kapıları
Aşk pınarlarımdan bir çeşme can olmak için seni bekleyecek.
 
     5 Beğeni    

Bu sayfada yayınlanan öykü ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına aittir ve üye yazarlarımız tarafından TavsiyeEdiyorum.com Öykü ve Şiirler kütüphanesinde yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Burada yer alan eserler yazarlarından önceden izin alınmaksınız başka platformlarda yayınlamaz, sadece kaynak gösterilerek ve yazar ismi zikredilerek KISA ALINTILAR yapılabilir. Aksine davranış Fikir ve Sanat Eserleri yasasına aykırılık teşkil edecektir.

19:41
Top