2007'den Bugüne 85,241 Tavsiye, 26,655 Uzman ve 18,979 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Psikoterapide Yaşanan Zorluklar
MAKALE #11116 © Yazan Psk.Meryem Gül EREN | Yayın Temmuz 2013 | 3,565 Okuyucu
Psikolojik savunma mekanizmaları; kendimize yönelik tehdit hissettiğimiz anlarda otomatik olarak devreye girer. Savunma çabalarının temel amacı, beğenilmeyen, hoşa gitmeyen, acı veren, utandıran, rahatsız eden hislere, duygu, düşünce ve tutumlara karşı kendimizi korumaktır.

Söz konusu savunma çabaları, kendimizi nesnel olarak görme ve değerlendirme, objektif olma konusunda bizi kısıtlar. Herkesin kendi zihninde yarattığı, yaratılmış olan, kendine yönelik, çoğu kere idealize edilmiş bir kendilik algısı vardır. Bize neyin yakıştığı, uyduğu, nasıl davranmamız, nasıl olmamız gerektiği gibi önceden belirlenmiş, deyim yerindeyse imajlarımız ve buna bağlı olarak beklentilerimiz söz konusudur. Benzer durum, aileler içinde geçerlidir. Aile üyelerinin kendilerine yakıştırdığı ve yakıştırmadığı tutum, davranışlar vardır. Aile; bireyden beklentilere uygun davranılmasını bekler. Beklenti ile davranış, tutum arasında farklılık var ise ve bu farklılık onaylanmıyorsa, o davranış yok sayılabilir. Görmezden gelinir ya da inkar edilir. Terapide de, kendilikle uyumlu olmayan, beğenilmeyen yorumlar, yüzleştirmeler reddedilir. Çoğu kere de, yeni bilgileri kabullenilmez. Dolayısıyla kendi tutum ve davranışlarımızın sorumluluğunu almamız zorlaşır.

Kendimize uymadığını düşündüğümüz duyguları, istek ve arzuları saklama, bastırma gereği duyarız. Kendi zihnimizde var olan imaj ile uyumlu olmak için bazı istenmeyen şeylerden uzak kalmaya çalışırız. Yani savunma çabaları özde, kendi varlığımıza dönük olarak işler. Bizi bazı istenmeyen, hoş olmayan özellikleri, istekleri, arzuları görmekten alıkoyar. Psikolojik savunmalar kendimizle aramızda çekili olan kalın bir perde gibi işlev göstermektedir. Kendi öz varlığımızla aramıza çekmeyi öğrendiğimiz perdeden sızan ışık kadar kendimiz hakkında bilgi sahibiyizdir. İşte bu nedenle, insanın kendini olduğu gibi görmesi, tanıması ve kabul etmesi kendiliğinden olmaz. İnsanın kendini tanıması için araya çekilmiş olan perdenin biraz aralanması, daha fazla ışığın sızması gerekir.
Perdenin aralanması ya da daha fazla ışığın ortaya çıkması ile görülenlere katlanmak kolay mıdır? Terapi sürecinde, görünmesin diye perdenin arkasına attığımız ya da halının altına süpürdüğümüz, rahatsızlık veren anılar, duygular, yaşantılar ve acılar ile yüz yüze gelinmesi, tehlike hissi yaratır. İstenmeyenlerle karşılaşmak insanı korkutur. Tedirgin eder ve kaygılandırır. Zamanında bin bir zahmetle unutulmaya, yok sayılmaya çalışılmış anılar, duygular ve düşünceler en ufak bir aralıktan dışarı çıkmaya çalışır.
Vaktiyle bastırdığımız, perdenin arkasına attığımız anılar ve duygularla yeniden yüzleşmek ruhsal dengemizin bozulması anlamına gelir. Perdenin arkası denilen, insanın kendine ait bilmediği parçasıdır. Buzdağının altıdır. Bilinmeyen ile karşılaşmak ise, korkutucu ve tekinsizdir. İşte bu nedenle; bilinmeyen kendi öz varlığımızla karşılaşma, tanıma sürecinde bir bilen ile yola çıkmak, yabancı bir ülkede, o ülkenin dilini de bilen bir rehber ile yola çıkmak gibidir. Psikoterapilerde, özelliklede analitik ve dinamik psikoterapilerdeki durum böyledir. Terapist/rehber, gidilen yabancı yerin dilini bilir. Zaman zaman karşılaşılan şeylerin ne olduğunu anlamlandırmaya yardım eder. Ancak her ne kadar yanımızda rehber olsa da; kendi başımıza kalacağımız, tek başımıza yaşamamız gereken sıkıntılarda olacaktır.

Psikoterapi sürecinin başlarında da, yaşanan sorunların, çatışmaların sebebi etraftakilere verilmektedir. Bu tutum bir nevi, insanın kendini temize çıkarmaya çalışması gibidir. Yakınma, suçlama, eleştirme, yargılama gibi davranışlarla yaşananlardaki sorumluluk görmezden gelinir. Bunun geçici bir faydası da olur. Kısmen rahatlama sağlar. Söz konusu davranışlar, yani sorumluluğu başkasına atfetme, suçlama, özünde insanın kendini korumasına yönelik savunma mekanizmalarıdır. Dışsallaştırarak, çatışmaları, sorunları kendimizden uzak tutmaya çalışırız.

Özünde insanın kendini koruması için gerçekleştirdiği savunmalar, uzun vadede işe yaramamaktadır. Sorunların çığ gibi giderek büyümesine ve içinden çıkılamaz hale gelmesine neden olmaktadır. Terapi sürecinde de, işe yaramayan savunmalar devreye girmekte, süreci zorlaştırabilmektedir. Terapiste yönelik suçlama, eleştirme, reddetme, yargılama davranışları, terapi sürecini engelleyebilmektedir.

Savunma mekanizmaları, terapi sürecinde de devrededir. İnsanlar kendilerini daha iyi tanımak, anlamak isterken, savunmalar tam aksi yönde işlev gösterir. Kendisini anlamaya gelen kişinin aklına herhangi bir şey gelmez. Konuşacak bir şey bulamaz. Söyleyeceklerini unutur. Savunma mekanizmaları nedeniyle de terapilerde çok hızlı ilerleme olmaz. Adım adım, söz konusu psikolojik savunma mekanizmalarının ele alınması, ne işe yaradığının çözümlenmesi gereklidir. Çünkü savunma mekanizmaları, insanın kendini korumasına yardım eder. Yani bir amacı vardır. Amacı bizi, acıdan, sıkıntıdan, utanmaktan, endişeden, depresyondan korumak olabilir.

Pek çoğumuzun kullandığı bir savunma mekanizması olan, rasyonalizasyon da denen aşırı düşünselleştirme davranışı, istemediğimiz duygulardan kendimizi korumamızı, kaçınmamızı sağlar. (Sigmund Freud’un tanımladığı savunmalardır bunlar) Anılarımızın, yaşantılarımızın düşünsel yanlarına odaklanarak, bir olayı mantıkla analiz etmektir. Böylece yaşananların yarattığı endişe, üzüntü, acı, keder v.b. duygulardan kaçınmamızı sağlar. Nesnel, düşünsel olana odaklanarak duygusal dünyamızdan uzaklaşırız. Kendi içsel yaşamımız göz ardı edilir. Görünürde yaşananlarla, olayla veya durumla baş ediyor, çözmeye çalışıyor gibi olunur. Oysa duygusal yüklerinden kurtulmak için başvurduğumuz bu savunma sayesinde asla sorunun kökenine inemeyiz. Saatlerce konuşulduğu halde herhangi bir şey netleştirilemez, çözülmeden kalır. Düşünselleştirmeye fazlaca başvurulduğunda, zihinsel olarak ciddi bir maliyet ortaya çıkar. Yorgunluk, çözüme yönelik umutsuzluk... Benzer şekilde karşıdaki insanlar için de çok yorucu, bezdiricidir. Özellikle ikili ilişkilerde çok ciddi problem yaratan bu savunma türü, terapi sürecinin de yavaş ve sıkıcı olarak geçmesine sebep olur. Sanki terapide hiç yol alınmıyormuş gibi algılanmasına sebep olarak, terapiyi olumsuz yönde etkileyebilir. Böylece terapist uzakta tutulur. Bu durum da danışanda sıkıntı yaratıp, terapi isteğini azaltan bir etkene dönüşür. Terapisti kendisini anlamamakla, ilgisizlikle suçlayabilir.

İnsanın kendine kapalı kalmasındaki bir diğer savunma çabası ise; bilinçdışına itme denen, bastırma mekanizmasıdır. Çocukluktan itibaren bilinçdışına itilen ve orada tutulan çocuksu isteklerin, duyguların, arzuların ortaya çıkması istenmez. Açığa çıktığı durumda kişinin benliği, acı, utanç, öfke gibi duyguların hücumuna uğrar. Bunaltıcı oldukları için bastırılır. Deyim yerindeyse unutulmaya çalışılır. Herhangi bir anımsatıcı ile bilince çıkmaya çalıştıklarında ise, benlik, sıkıntı ile tepki verip, bastırmak için enerji harcar.
Terapide ise; kişinin özellikle anımsaması, hatırlaması istenir. Doğaldır ki, insanın kendisini tanıması, kendisi ile yüzleşmeye kalkması demek, eski anıların, acı veren duygu ve arzuların yeniden ortaya çıkması demektir. Ve yine terapide de bu yüzden sıkıntı ve bunaltı yaşanır. Bunaltı olmadan, buna katlanmadan anımsamak ya da insanın kendisi ile bağlantı kurması pek olası değildir. Yani terapide olmak demek, sıkıntı, gerilim, bunalımdan uzak olmak anlamına gelmez. Tam aksine, önemli duyguların, hislerin, anıların hatırlanması öncesinde gerilim, sinirlilik, tahammülsüzlük, çabuk öfkelenme gibi duygusal tepkilerde artış gözlenir. Bu durum; hatırlanacak yaşantılara, duygulara gebe olmak, doğum öncesi sancıları gibidir. Böylesi gerilimin arttığı dönemlerde, terapiye yönelik olumsuz yaklaşım ve tutumlarda da artış gözlenir. Terapinin iyi gelmediği ya da mevcut terapistin iyi olmadığı, işe yaramadığı, zaten kendisine hiçbir şeyin iyi gelmeyeceği, boşuna uğraştığı gibi umutsuzluk, karamsarlık içeren depresif duygu ve düşüncelerde artış gözlenebilir. Böyle dönemler aslında terapinin dişe dokunur şeylere temas ettiği anlamına gelir. Terapi çalışmasının en verimli olabileceği zamanlardır bunlar. Bunları terapistle konuşmak, terapistle bunlar üzerinde çalışmak, bir süre sonra rahatlamayı, kendini tanımayı ve kabul etmeyi, bütünleşmeye doğru bir adım daha atmayı sağlayacaktır. Buna benzer duygu, düşünce ve hislerin terapistle paylaşılması için elbette, karşılıklı bir güven ilişkisinin kurulmuş olmasını gerektirmektedir. Terapide bu ve buna benzer nedenlerle; başlangıçta derinlemesine çalışmalara girilmez. Kişinin ve ilişkinin, yaşanan gerilimin yükünü taşıyabilecek kadar sağlamlaşmasına ihtiyaç vardır.

”Kişinin kendini bilmesi, kendini tanıması, büyük oranda bastırma düzeneğinin tüm ve yoğun etkisinde kalmamasına bağlıdır.” O.Öztürk (Ruh Sağlığı ve Boz. ) Bastırma mekanizmasının birden ortadan kalkması mümkün değildir. Zaten bastırmanın aniden ortadan kalkması, ruhsal bir dağılma anlamına geleceğinden, terapist kontrollü ve yavaş adımlarla bastırmanın azalarak devam etmesine yardım eder. Bu nedenle de dinamik terapiler uzun bir süre devam eder. Mizaç olarak tezcanlı kişiler ise, bu konularda çok zorlanabilirler. Bir an önce çözüme gitmek beklentisi ile, terapide hayal kırıklığı yaşayabilirler.

Psikoterapi sürecinde, geçmişte yaşanmış, örtbas edilmiş, unutulmuş anı ve duyguların yeniden gündeme gelmesi olasılığı karşısında, bedenselleştirme denilen somatizasyon ortaya çıkmaktadır. Her şey yolunda giderken başlayan yoğun baş ağrıları, sindirim sistemi sorunları, sırt ve bel ağrıları, yorgunluk, uykusuzluk gibi bedensel semptomlar gündeme gelmektedir. Terapide önemli bir şeyin konuşulması öncesinde, örneğin, seansta aniden başlayan baş ağrıları, konudan uzaklaşmaya, kaçınmaya hizmet eder. Özellikle daha öncesinde çözülmesi zor olan, çözülememiş konuların gündeme gelmesi ile beraber "baş ağrıtıcı" sorunlarla baş ağrıları artar. Bu tür bedensel semptomlar, insanın acısını, utancını gizlemeye yardım eder. Beden adeta, görülmek istenmeyen her şeyin gömüldüğü bir toprak parçası gibi işlev görür. Ciddi çatışma yaratmış ancak unutulmuş bir anı öncesi, seyirmeler, tikler terapide hiçte şaşırtıcı değildir. Mevcut çatışma çözüldüğünde, yaşanan gerilimden tamamen kurtulmak ve rahatlamak gibi bir sonuca da yol açar.

Kaçınılan şeyler terapide, terapist tarafından çözülmesi için gündeme getirildiğinde, önceki kaçınmacı tutumlar devreye girer. Danışan bir an önce terapinin bitmesini, dışarı çıkmayı arzu eder. Sıkılır. Zaman sanki geçmez. Hatta terapiste de öfkelenir. Kaçındığı şeylerin kendisine hatırlatılması karşısında, görüşmeden çıkıp gitmek istenir. Bu tür gerilimler eyleme dökülmeyip söze döküldüğünde ise, iyileşme süreçlerine katkıda bulunur. Kendisini neyin rahatsız ettiğini bulmasına terapist yardım edebilir. Üstesinden gelip, yola devam edilebilir.

İnsanın kendine dürüst bir gözle bakabilmesi hiç kolay değildir. İnsanlar vaktiyle bilinç dışına itmiş oldukları çatışmalarının ilk farkına vardıkları anlarda, terapiyi bırakma eğilimi içine girebilirler. Böyle anlarda terapiyi bırakanlar ya da ara verenler az değildir. Belirtilerin, hastalıkların arkasına gizlenmiş acı, utanç verici hisler ve duygularla yüzleşmek, onları kabul etmek kolay değildir. Kendimize ilişkin idealleştirilmiş imajlarımız sonsuza kadar sarsılmış olur. Yani, bir çeşit ideal imaj kaybıdır söz konusu olan. Kayıplar ise, ruhsal dünyamızın düzenini bozar ve kaos yaratır. Dengemizi bozmak istemeyiz. İşte bu ve benzeri nedenlerle, rahatsızlık ve endişe verici hislerden ve durumlardan kurtulabilmek için bazen insanın zihni artık iyileştiğini düşünebilir. Artık terapiye ihtiyacı olmadığı biçiminde kendi kendini kandırmaya başlar. Böylece asıl soruna parmak basmaya çalışan terapistten kurtularak, yaşananlardan da kurtulunacağı varsayılır. Yeniden unutmak ve bastırmak için enerji harcamak hatta bunu yaşam boyu sürdürmek zorunda da kalınabilir.

Terapide kalınarak geçmişe ait anıların, hislerin, duyguların gözden geçirilebilmesi uzun vadede insanın kendini kabul etmesini, bütünleşmesini, olgunlaşmasını artırmaktadır. İnsanın kendisi üzerindeki farkındalığı arttıkça, kontrolü de artmaktadır. Terapi sürecinde insan kendini kısıtlayan düşüncelerinin, yönetmekte zorlandığı duyguların, işe yaramayan otomatik davranış kalıplarının farkına vardıkça kendine yeni seçenekler yaratabilmektedir. Kendisi olabilen insan, kendini daha iyi yönetebilmekte, hayattan daha çok keyif alabilmektedir. Engellerin üstesinden gelmenin ödülü de denebilir.
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Psikoterapide Yaşanan Zorluklar" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.Meryem Gül EREN'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.Meryem Gül EREN'in izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     1 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
Meryem Gül EREN Fotoğraf
Psk.Meryem Gül EREN
İstanbul (Online hizmet de veriyor)
Psikolog
Psikolog /Çift/İlişki Terapisti /Aile Terapisti/EMDR Terapisti
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi36 kez tavsiye edildiİş Adresi Kayıtlı
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.Meryem Gül EREN'in Makaleleri
► Kardeş Doğumu ve Zorluklar Psk.Ayça KÖROĞLU
► Psikoterapide Hipnoz Psk.Başak DALDA KİLECİ
► Psikoterapide Sessiz Çığlık Psk.Elif BAYBUĞA
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 18,979 uzman makalesi arasında 'Psikoterapide Yaşanan Zorluklar' başlığıyla benzeşen toplam 16 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


19:10
Top