2007'den Bugüne 85,241 Tavsiye, 26,655 Uzman ve 18,979 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!




.
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Birey Merkezli Terapi
MAKALE #19053 © Yazan Uzm.Psk.Dnş.İlker KABA | Yayın Kasım 2017 | 6,879 Okuyucu
BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIM
ÖZET
Birey merkezli yaklaşımının çeşitli yönleriyle incelendiği bu çalışmada sırasıyla; yaklaşımcının hayatı, yaklaşımın insan doğasına bakışı, yaklaşımın temel kavramları, terapötik süreç, yaklaşımın uygulama alanları ve yaklaşımın değerlendirilmesi başlıkları üzerinde durulmuştur.
Anahtar kelimeler: Terapötik ilişki, empati, koşulsuz kabul, saygı.

1.1. Yaklaşımcının Hayatı
Carl ROGERS (1902-1987) 1902’de Amerika’nın Illinois eyaletinde doğmuştur. Altı çocuklu ailenin dördüncü çocuğudur. Çocukluğu; sıkı çalışmaya, aşırı muhafazakârlığa ve aynı zamanda kökten Protestan, herkesin eşit ölçüde saygı gördüğü, birbirine kenetlenmiş bir ailede geçirmiştir. 12 yaşında ailesinin satın aldığı çiftliğe yerleşmişlerdir. Anne ve babasıyla duygu ve düşüncelerini, yargılanacağını düşündüğü için çok az paylaşmıştır (Corsini ve Wedding, 1995).

Üniversiteye gidinceye kadar sürekli okumuş, anne babasının dış dünyaya karşı tutumlarını benimsemiş ve yalnızlığı seven bir insan olmuştur. Bu nedenle daha çok yüzeysel ilişkiler kurmuş ve sosyal yönden zayıf kalmıştır. Rogers ziraat konusunda çalışmak üzere Wisconsin Üniversitesine girmiş, ancak daha sonra papaz olmaya karar vermiş ve bunun için iyi bir hazırlık olacağını düşünerek tarih alanına dönüş yapmıştır. 20 yaşındayken “Dünya Hristiyan Öğrenci Federasyonu Konferansı” adlı uluslararası bir toplantıya katılmak için Çin’e gitmiş ve ilk kez burada ailesinin dinsel düşüncelerinden kendini kurtarmış ve özgür bir insan olma konusunda önemli bir adım atmıştır. Bu yıllarda üniversiteyi bitirmiş ve evlenmiştir (Nelson, 1982).

Rogers 1928 yılında Columbia Üniversitesi’nden master derecesi almış ve bundan sonra New York Rochester’daki Çocuk Rehberlik Kliniğinde 12 yıl çalışmıştır. 1931 yılında doktora derecesini almış ve ilk kitabını yayımlamıştır. Rogers, danışanları ile tanılama yapmaktan daha çok, onları dinlemeye doğru değişen yaşantılarının davranışlarda içgörüye ve değerli öğrenmelere yol açtığını ve giderek daha iyi bir terapist olmaya başladığını görmüştür (Nelson, 1982).

Rogers, 1940’ta Ohio Devlet Üniversitesine oradan da Chicago Üniversitesine geçmiştir. Burada Danışma ve Psikoterapi merkezini kurmuştur. Rogers, geleneksel anlamdaki en son akademik çalışmasını Winconsin Üniversitesinde gerçekleştirmiştir (1957-1963). Buradan sonra California La Jolla’daki Batı Davranış Bilimleri Enstitüsü’ne geçmiştir ve La Jolla’da Kişisel Araştırmalar Merkezini kurmuştur. Meslek kariyerini de burada sonlandırmıştır. (Murdock, N.L., 2012)

Rogers’in görüşleri giderek genişlemeye başladıkça, 1960’ların sonunda ve 1970’lerdeki etkileşim grubu hareketinin liderlerinden de birisi olmuştur. Hayatının son yıllarında tüm dünyadaki anlaşmazlıkların çözülmesini hedefleyen geniş çalışma gruplarını yönetmiştir. Ve bu çalışmalarından dolayı ölümünden sonra Nobel Barış Ödülüne aday olarak gösterilmiştir. 1987 yılında kalça kırığı ameliyatı olurken bu sırada geçirdiği kalp krizi sonucu ölmüştür. (Murdock, N.L., 2012)

1.2.İnsan Doğası Görüşü

Birey merkezli yaklaşım, varoluşçu felsefe gibi insancıl yaklaşımların bir koludur ve 1940’lı yıllarda yönlendirici ve geleneksel psikoterapi yaklaşımına karşı olarak yönlendirici olamayan danışma adı altında Rogers tarafından geliştirilmiştir. Rogers danışman en iyisini bilir görüşüne şiddetle karşı çıkmış ve terapötik sürecin geçerliliğini nasihat, öneri, danışmanın yönlendirmesi, ikna, teşhis ve yorum biçiminde açıklamıştır (Corey,1990).

Rogers’ın temel görüşlerine baktığımızda ise Rogers bireylere esas itibariyle güvenmektedir ve insanların kendi kendilerini anlamaları için güçlü bir potansiyele sahip olduklarını belirtmektedir. Ayrıca bireyler, yönlendirici bir terapiste gerek kalmadan da problemlerini çözebilirler. Eğer bireyler terapötik ilişki içerisinde olurlarsa kendilerini yönlendirip gelişebilme gücüne de sahip olurlar demektedir. Rogers başlangıçtan bu yana, kişinin tutumunun, özelliklerinin ve niteliğinin tedavi sürecinin sonucunu birinci derecede etkilediğini belirtmiştir. İkinci derecede ise danışmanın teknik ve teori hakkındaki bilgisinin önemli olduğunu vurgulamıştır (Corey,1990).

Hill ve Corbett’e (1993) göre Rogers üç teorik aşamadan geçerek teorisini geliştirmiştir. İlk aşama, Ohio Üniversitesinde araştırma yapma dönemini kapsayan, “yansıtma” aşaması olarak adlandırılan aşamadır. Bu aşama, Rogers’ın ilk büyük kitabı olan Danışmanlık ve Psikoterapi (1942) kitabında, olumlu büyüme ve gelişimi gerçekleştirmede danışanın ifadelerinin ancak açık, destekleyici ve doğru yansımasının gerekliliğini belirtilmektedir (Kensit, 2000). Bu olgudan hareketle, Rogers ikinci önemli kitabını, Danışan-Merkezli Terapi (1951) yayımladı ve bu da onun teorik aşamasının ikinci başlangıcı oldu. Bu aşama, teoriyi sadece yansıtmadan çıkarıp, terapistin danışanının duygularını ve değişim kapasiteleri hakkında tutumlara sahip olması gerektiği düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Terapist bu aşamada da yönlendirici olmadan kalacak, fakat genel olarak yansıtmayı kullanmadan ziyade danışanın ifade ettiklerine belirli çerçevede katılacaktır. Ayrıca bu aşama danışan fenomenolojisine önem vermiş (örn. çoklu gerçeklik teorisi), canlıya değer verme süreci ve doğuştan kendini gerçekleştirme olgularına da vurgu yapmış ve onları tanımlamıştır. Bunun yanı sıra, Rogers (1951) etkili olmak için terapistin koşulsuz olumlu ilgiye (örn. yorum yok) ve içtenlik duygusuna (örn. doğru empati ve duygu yansıtması) sahip olması gerektiğini ve bunu da danışana göstermesi gerektiğini ifade etmiştir (Kensit, 2000)
Rogers, kendi profesyonel deneyimleri sonucunda bireyin özüne inildiği takdirde güvenli ve olumlu bir merkezin bulunabileceğini düşündüğünü belirtmiştir. Bireylerin, kendilerini anlama ve kendi yollarını çizme yeteneğine sahip, yapıcı değişiklikler ortaya koyabilecek, etkili ve üretici yaşamlar sürdürebilecek yetenekte, güvenilir, zenginliklerle dolu olduklarını savunmuştur. Rogers, bireylerin güvenilmez olduğu ve gereksinimlerini yönetmek yerine, motive edilmeli, yönlendirilmeli, cezalandırılmalı, ödüllendirilmeli ve üstün veya “uzman” konumundaki kişiler tarafından yönetilmelidir gibi varsayımlara dayalı yaklaşımlara çok az hoşgörü göstermiştir (Corey, 2008).

Danışan merkezli yaklaşımı benimsemiş olan psikolojik danışman, insan doğasının yapıcı yönü üzerinde odaklanmakta ve danışanın terapi sürecine getirdiği güçlü yönlerini ön plana çıkararak, danışanın gelişimine katkıda bulunmaya çalışmaktadır. Danışanların kendi dünyalarında diğerlerine karşı nasıl davrandıklarına, yapıcı yönde nasıl ilerlediklerine ve gelişimlerini önleyen engellerin nasıl başarıyla üstesinden geldiklerine önem vermektedir (Corey, 2008).

Rogers, Birey Merkezli Terapi’yi tanımlayan davranış ve kişilik teorisinin gözlemlerini 1951’de açıklamıştır. Bu teori 19 ana temele dayanmaktadır. Bunlar:
1- Her birey, merkezi olduğu ve daima değişen bir dünya içinde yaşar. Bu yaşantılar dünyasına algısal dünya diyebiliriz.
2- Organizma, fenomenal alanına yaşandığı gibi yahut algıladığı gibi tepki gösterir. Yani algısal alan birey için gerçektir.
3- Organizma, bu fenomenal alana organize olmuş bir bütün olarak tepkide bulunur.
4- Organizmanın bir tane temel eğilim çabası vardır, bu da yaşantılar geçirmekte olan organizmayı gerçekleştirmek, idame ettirmek ve değerini arttırmaktır.
5- Davranış temel olarak organizmanın gereksinimlerini doyurmaya yönelik amaç yönelimli girişimlerdir.
6- Duygu amaca yönelik davranışlara eşlik eder ve davranışların ortaya çıkmasını kolaylaştırırlar. Duygunun şiddeti de organizmanın ilerlemesi için davranışın algılanan önemine bağlıdır. Çünkü duygular zevk ya da elem verici olsun bireyi davranışa yöneltecek ya da değerini arttıracak harekete doğru yöneltir.
7- Davranışı anlamanın en iyi yolu bireyin kendi algı dayanağıdır.
8- Algısal alanın bir kısmı aşamalı olarak kendilik olarak ayırt edilir.
9- Çevre ile ve başkaları ile olan değerlendirici etkileşim sonucunda kendilik yapısı meydana gelir. Yani çevreyle etkileşim sonucu özellikle de diğer bireylerle değerlendirmeleri içeren etkileşimler sonucu benliğin yapısı gelişir. Fakat algıların kavramsal örüntü bu kavramlara eklenen “ben” ya da “bana” değerleri ile biçimlendirilir.
10- Yaşantılara verilen değerler ve kendilik yapısının bir kısmını teşkil eden değerler vardır. Bu değerler bazen organizma tarafından doğrudan doğruya yaşanan değerlerdir ve bazen de başkalarından alınmış değerlerdir. İçe alınan değerler bazen doğrudan doğruya yaşanılmış gibi algılanarak bozulmuş bir yapı sergileyebilir.
11- Birey yaşantılar geçirdikçe bu yaşantılarını (a) benliği ile ilişkili olarak simgeler, algılar ve düzenler (b) benlik yapısı ile ilişkisini görmediği için dikkate almaz (c) benlik yaşantısı ile tutarlı olmadıkları için onları simgelemeyi reddeder veya bozup değiştirerek simgeler.
12- Organizma tarafından benimsenen davranışların çoğu kendilik kavramı ile tutarlıdır.
13- Bazen davranış organik yaşantılar ve sembolize edilmemiş ihtiyaçlardan da doğabilir. Böyle davranışlar kendilik yapısı ile tutarsızdır fakat bu durumda birey davranışları benimsememiştir.
14- Organizma önemli duyu ve iç organlarının yaşantılarını ile ilgili farkındalığını reddeder ve bunun neticesi olarak bunlar sembolize edilmez ve kendilik yapısına dahil edilerek örgütlenmezse psikolojik uyumsuzluk oluşur.
15- Duyu ve iç organlardan gelen yaşantılar kendilik kavramı ile tutarlı bir tarzda sembolize edilip kendilik kavramı içine alınırsa psikolojik uyum oluşur.
16- Benlik yapısı ya da organizasyonla tutarlı olmayan yaşantı tehdit edici olarak algılanır. Kendilik yapısı kendini korumak için organize olmuştur.
17- Kendilik yapısına yönelik hiçbir tehdidin olmadığı zaman, kendilik yapısı ile tutarsız olan yaşantılar algılanabilir. Kendilik yapısı böyle yaşantıları yeniden inceleyip özümseyebilir.
18- Birey tüm duygusal ve iç yaşantılarını algılayıp bunları tutarlı ve bütün olarak bir sisteme sokabilirse diğer insanları daha iyi anlamaya ve onların ayrı bireyler olduğunu kabul etmeye başlar.
19- Birey organik yaşantılarını ne kadar çok algılayarak kendilik sistemini kabul ederse mevcut değer sistemini de o kadar değiştiriyor demektir (Corsini ve Wedding, 1995).

2.BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIMIN TEMEL KAVRAMLARI

Rogers’ın davranış ve kişilik kuramında yer alan terimler ve kavramlar diğerlerinden ayrı ve benzersiz anlamlara sahiptir. Bunlar:

2.1.Yaşantı
Rogers, duyusal ve içsel yaşantılar kavramını fizyolojik bir kavramdan daha çok psikolojik bir kavram olarak kullanmaktadır. Duyusal ve içsel yaşantı, organizmanın duyusal ve içsel donanımı tarafından bilinçli hale getirilmeye hazır olarak, olguların ve olayların meydana gelmesi olarak da ifade edilebilmektedir. Rogers herhangi bir andaki yaşantıların tümüne “yaşantısal” , “algısal” veya “fenomenolojik alan” adını vermektedir (Nelson, 1982).

Yaşantı bireyin öznel dünyasını ifade etmektedir. Bazen bilinçli olarak yazdıklarımızın üzerinde parmaklarımızın baskısını hissedebiliriz. Yine bazen kimilerinin “ben saldırgan biriyim” düşüncesini kabul etmesi için gereken farkındalık düzeyine gelmesi güç olabilir. İnsanların tüm yaşantısal alanlarındaki gerçek farkındalıkları sınırlı olmakla birlikte, yine de her birey bunun tümünü bilen tek kişidir (Corsini ve Wedding, 1995).

2.2.Gerçeklik

Psikolojik amaçlar için gerçeklik bireyin algılarının öznel dünyasıdır. Sosyal amaçlar için gerçeklik ise farklı bireyler arasındaki yüksek derecedeki toplumsal algılardan oluşur. Örneğin; İki kişinin politikacı olan bir kişinin gerçekliği üzerinde anlaşmalarını gösterebiliriz. İçlerinden birinin dayandığı gerçeklik, kadının yardım etmeyi seven iyi bir insan olduğu yönündedir ve bu yüzden ona oy verecektir. Diğer kişinin gerçekliği ise kadının kendine para yapmak için politikaya girdiği yönündedir ve bu yüzden onun rakiplerine oy vereceği şeklindedir. Terapide duygularda ve algılarda değişim yaşanır ve dolayısıyla gerçeklik oluşur (Corsini ve Wedding, 1995).

2.3.Organizma Olarak Tepki Veren Organizma

Aç olan bir kişi, tamamlaması gereken raporu nedeniyle öğle yemeğine gitmeyi atlayabilir. Psikoterapi sürecinde danışanlar, kendileri için neyin önemli olduğunu öğrenmeye başlarlar. Bunun sonucunda, açıklanan amaçlar doğrultusunda davranışlarda değişiklikler başlar. Örneğin bir politikacı ailesinin kendisi için çok önemli olduğuna karar vererek iç yoğunluğunu azaltabilir (Corsini ve Wedding, 1995).

2.4.Organizmanın Kendini Gerçekleştirme Eğilimi

Kendini gerçekleştirme eğilimi tek temel güdüdür. Organizmanın kendi kapasitesi yönünde gelişmesi, devam etmesi, zenginleşmesi ve üretmesi için doğasından gelen aktif bir süreçtir. Kendini gerçekleştirme eğilimi, organizmanın bütününde her zaman etkindir ve belirgin bir özelliği organizmanın canlılığının ve ya cansızlığının göstergesi olmasıdır (Nelson, 1982).

Kurt Golstein, Hobart Mowrer, Harry Stack Sullıvan, Karen Horney ve Andras Angyag gibi birkaç isim bu temel ilkeden bahseder. Çocuğun yürümeyi öğrenirken gösterdiği çabayı buna örnek olarak verilebiliriz. Rogers’a göre bireyler kendilerine özgürce tercih yapma hakkı verildiğinde ve dışsal gücün olmadığı durumlarda, hasta olmaktansa sağlıklı olmayı, bağımlı olmaktansa bağımsız olmayı tercih ederler ve ideal olanın genel olarak organizmanın bütün olarak gelişmesi olduğunu vurgulamıştır (Corsini ve Wedding, 1995).

Birey merkezli yaklaşım, tüm psikolojik sorunların bu kendini gerçekleştirme eğiliminin engellenmesinden kaynaklandığını ileri sürerek, tek bir tanıyı kabullenmemektedir. Bu nedenle psikolojik danışmanın amacı da temelde iyi olan güdüyü daha çok açığa çıkarmaktır (Nelson ve Nelson, 1982).

2.5.Benlik ve Benlik Kavramı

Benlik, “organizmik benliğin dayandığı gerçek” olarak anlaşılmakta ve günlük yaşamda “kendi kendisi olmaya çalışmak” şeklinde ifade edilmektedir. Benlik kavramı ise, kendi yaşantıları ve organizmik beni ile her zaman uyuşmayabilecek biçimde bireyin kendini algılamasıdır. Bu tanımlardan yola çıkılarak, ideal olarak kendini gerçekleştirmenin, benlik kavramı ve benliğin boyutlarının eş anlamlı ve uyumlu olduğu zaman başarılabileceği söylenebilir (Nelson,1982).

İnsanların kendileriyle ilgili algılamaların bütünü ve gereksinimlerini karşılamak üzere yaşamdaki etkileşimlerinin aracı olduğundan, bireylerin benlik kavramı önemlidir. Etkili bir benlik kavramı, çevreden de organizmadan da kaynaklansa, bireylerin yaşantılarını gerçekçi olarak algılamalarına, yaşantılara açık olmalarına izin vermektedir (Nelson,1982).

2.6.İçsel Değer Yargıları

Bu, bireyin algısal alanıdır. İçsel değer yargıları algılanan dünyada duygulara ve yaşantılara yüklenen anlamın yöntemidir. Bu içsel referanslar diğer insanların davranışlarının nedenlerini anlamamızı sağlamaktadır. İçsel referanslar, davranış, tutum ve kişiliğin dışsal yargılarında da farklılıklara neden olmaktadır (Corsini ve Wedding, 1995).

2.7.Kişilik, Kişilik Kavramı ve Kişilik Yapısı

Rogers’a (1984) göre bu terimler “ben” ya da “bana” nın karakteristik algılarından meydana gelen tutarlı ve organize Gestalt kavramlarını ifade etmektedir. Ayrıca “ben” ya da “bana” nın farklı yaşam görüşlerine ve algılanan ilişkilere ve algılara yüklenen anlam ve değerleri de işaret etmektedir. Ayrıca bu akıcı olan ve değişen bir süreçtir (Akt: Corsini ve Wedding, 1995).

2.8.Sembolizasyon

Bireylerin yaşantılarında farkındalık kazandığı ve bilinçlendiği bir süreçtir. Kendilik kavramı ile ilgili farklı yaşantılar da sembolizasyonların inkar edilmesi eğilimi görülebilmektedir. Örneğin, kendilerini dürüst olarak gören kişiler yalan söyleme davranışının sembolizasyonuna direnç gösterme eğilimindedirler. Belirsiz yaşantılar, kendilik kavramı ile tutarlı biçimlerde sembolleştirilmeye çalışılmaktadır. Kendine güven eksikliği olan bir konuşmacı sessiz bir dinleyiciyi sembolize edebilir ya da kendine güvenen bir konuşmacı ise dikkatli ve ilgili bir dinleyiciyi sembolize edebilir (Corsini ve Wedding, 1995).

2.9.Psikolojik Uyum ya da Uyumsuzluk

Bireylerin duyusal ve iç organlarının yaşantıları ile kendilik kavramları arasındaki tutarlılığı ve uyumu ifade etmektedir. İradesizlik ve yetersizlik öğelerini içeren kendilik kavramı başarısız yaşantıların sembolleştirilmesini kolaylaştırır. Böyle yaşantıları inkar etme ya da çarpıtma gereksinimi yoktur dolayısıyla bu durum psikolojik uyum durumunu beslemektedir (Corsini ve Wedding, 1995).

2.10.Değerlendirme Süreci

Bireylerin kendi yargılarının kanıtlarına güvenmeleri şeklinde devam eden bir süreçtir. Olması gereken doğru ve yanlışın ayırt edilmesi süreç içinde yaşanır. Bu organizmik süreç, bireyin kendine güvenmesi şeklindeki kişi merkezli hipotez ile tutarlı olmasına ve her birey için kurulmasına rağmen bu süreçteki davranışlar ve değerlerden sosyal sistem yüksek oranda sorumludur. Ayrıca bireye değerler ve davranışlar açısından sorumluluk yükleyerek bireyin sorumluluk almasını sağlamaktadır. Bu süreç, kişinin organik durumları ile seçim yapması gerektiğinde ya da buna zıt olarak başkalarının düşüncelerinden etkilediği zaman ortaya çıkmaktadır (Corsini ve Wedding, 1995).

2.11.Bütünüyle İşlevde Bulunan Kişi

Rogers’a göre bu kişiler bütün duygularının farkındadır ve bunları yaşamaktan korkmazlar. Yine bu kişiler olumlu kendilik kavramına sahiptirler. Seeman (1984) bütünüyle işlevde bulunan insanların özelliklerini sınıflamak için 25 yıl süren bir çalışma yapmıştır. Bu tarihi çalışmanın sonuçları bütünüyle işlevde bulunan kişilerin özellikleri arasında psikolojik uyum, çevrenin yeterli bir şekilde kullanımı ve kendi yaşantılarına açık olma gibi unsurların üst sıralarda olduğu görülmüştür. (Corsini ve Wedding, 1995).

3.BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIMIN TERAPÖTİK KAVRAMLARI

Birey merkezli terapide empati, koşulsuz kabul ve saygı ve uygunluk önemli özelliklerdendir.

3.1.Empati

Rogers (1959) empatiyi ilk tanımlayanlardandır. Rogers’a göre empati bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısı ile bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve kendi dünyasından tamamen kopmadan başka birinin perspektifiyle yaşadıklarını anlamaya ve hissetmeye çalışmasıdır (Acar, 1994; Seligman, 2006; Sinclair ve Monk, 2005; Wynn, 2005).

Birey merkezli terapide empati aktif, dolaysız ve devam eden bir süreçtir. Danışman gözlemlemek, tanı koymak, yorumlamak yerine, danışanın açıkladığı duygu ve davranışlarını yaşaması için maksimum çabayı göstermektedir. Birey merkezli yaklaşımda danışmanın empatik anlayışının doğruluğu sıklıkla vurgulanmıştır. Ancak bundan daha önemli olan danışmanın danışanın dünyasını değerlendirirken gösterdiği ilgidir. Bu süreç danışmanın, danışanın duygularını ve düşüncelerini daha iyi anlamasına ve karşılıklı saygıya dayalı bir süreci yaratır ( Corsini ve Wedding, 1995).

Danışanın duygu ve davranışlarını tam olarak ve hassasiyetle anlamak, terapistin esas görevlerinden biridir. Bu durum terapi sürecinde danışman ve danışanın birbirlerini an be an etkileyerek davranışlarının sebebini açığa vurmalarına yardımcı olmaktadır. Danışman, danışanın kendisine has, duygu ve davranışlarının burada ve şimdi ilkesi ile hissettirmeye ve bilhassa yaşatmaya çalışacaktır. Empatik anlayışta amaç; danışanların kendilerini açmalarına, duygularını daha yoğun olarak yaşamalarına ve kendilerinde var olan uyumsuzlukları çözmeleri ve kabul etmeleri konusunda danışanları cesaretlendirmedir (Corey, 1990).

Empatide danışmanın kendisini danışan yerine koyarak onu anlamaya çalışması vardır. Bunu yaparken danışman yansız ve objektif olmalıdır. Danışman onlarla sadece ilişki kurmakla kalmamalı, halihazırda ne olduklarını anlamaya çalışmalıdır. Anlayış önemlidir. Çünkü yüksek düzeydeki bir empati danışanın açık olmayan duygu ve hislerini danışmanın tanımasını sağlar ve danışman bu duyguların farkına varılmasına ve kabul edilmesine yardımda bulunur (Corey, 1990).

Empatide, danışanla ilişki kurmak için yansıtmanın kullanılması gerekmektedir. “Sizin probleminizin ne olduğunu anlıyorum demek, basit objektif bir bilgi değildir. Danışman, danışan dışındaki bir birey olarak, danışan hakkındaki anlayışın değerini tayin etmektedir. Empati danışan ve danışmanın subjektif anlayışının derin bir ifadesidir. Yani empati danışan ile kişisel olarak kurulan duyguların bir ifadesidir. Danışman belli bir ilişki kurarak danışanın subjektif dünyasındaki duygularını paylaşabilir. Yalnız danışman, danışanın farklı bir insan olduğunu unutmamalıdır. Rogers şu ilkeye inanmaktadır:
Danışman, danışanın özel dünyasındaki mevcut yaşantılarını anladığı zaman, danışanın farklı bir kişi olduğunu unutmadan, onun duygularını onun gibi görebilir ve bunun sonucunda da muhtemelen olumlu değişiklikler gerçekleşir (Corey, 1990).

3.2.Koşulsuz Kabul ve Saygı

Danışmanın ikinci önemli tutumu, danışanı bir insan olarak görmesi ve onunla içten (samimi) bir şekilde ilgilenmesi ve ilişki kurmasında koşulsuz kabul esastır. Yani danışanın duygu, düşünce ve davranışlarını iyi ya da kötü olarak değerlendirip yargılamadan kabul edilmesi esasına dayanmaktadır. Danışmanın, danışanı herhangi bir şart koymadan samimi bir şekilde kabul etmesidir. Danışman “Seni, sen olduğun zaman kabul edeceğim.” tutumu yerine “Seni sen olarak kabul edeceğim” tutumunu benimsemelidir (Corey, 1990).

Olumlu kişilik değişiminin gerçekleşmesi için gerekli görülen koşullardan bir tanesidir. Rogers bu kavramı, danışanın davranışı, tavrı ve görünüşü gibi dış etkenler dikkate alınmaksızın bireyin bir insan olarak doğuştan sahip olduğu değer ve onuru ön plana çıkarmak suretiyle ödüllendirmek şeklinde tanımlamıştır. Danışanın sırf bir insan olarak olumlu bir şekilde ele alınması olarak kısaca ifade edilebilir. Danışana saygı duyan bir danışman sadece o danışanın kim olduğu ile ilgili görüşünü yansıtmaz, aynı zamanda danışanın dünya görüşünü de kabul etmektedir (Hackney ve Cormier, 2008).
Danışma sürecinde önemli olan diğer bir durum ise, terapötik ilişki sürecinde danışmanın tahakküm kurmamasıdır. Şayet danışman, danışanı kabul eder ve değerli bulur ve tahakküm etmezse danışma süreci başarılı şekilde sonlanır. Fakat danışana olumlu saygı gösterilmezse ve koşulsuz kabul edilmezse, danışan bu saygıdan yoksun olduğundan giderek savunmaya geçecektir (Corey, 1990).

3.3.Bağdaşım (Saydamlık)

Rogers, bu üç özelliğin en önemlisi olarak bağdaşım ilkesini görmektedir. Bağdaşım içinde olan danışman tavır ve tutumlarında samimi, içten, gerçekçi ve otantiktir. Danışmanla olan ilişkilerinde duygu ve düşüncelerini açıkça ifade eder (Corsini ve Wedding, 1995; Corey, 1990).

Otantik olan danışmanın, hem olumlu hem de olumsuz tutumları ve duyguları spontandır. Yani doğaldır ve bu şekilde danışanla dürüst bir ilişki içerisine girmesi danışma ilişkisini kolaylaştırmaktadır. Bağdaşım içinde olmak öfke, nefret, engellenme, kızgınlık, can sıkıntısı ve üzüntü gibi duyguların ortaya konmasını gerektirir (Corsini ve Wedding, 1995; Corey, 1990). Ancak bu danışmanın aklına geleni düşünmeden söylemesi anlamına gelmemelidir. Örneğin, danışmanın yorgunluğu ile başa çıkmasının en etkili yolu bu durumu açıklamasıdır. Danışmanın gerçek duygularını gizlememesi, danışan-danışman ilişkisinin güçlenmesini sağlamaktadır. Ayrıca bu durum danışmanın empatik olmasına ve ilişkiye katılımının artmasına yol açar (Corsini ve Wedding, 1995).

Rogers’ın bağdaşım kavramı, sadece kendini gerçekleştirmiş danışmanın terapi sürecinde etkili olduğunu ima etmemektedir. Çünkü danışman da bir insandır ve ondan tamamıyla otantik olmasını bekleyemeyiz. Ancak danışanı merkez alan terapi yaklaşımı danışmanın danışan ile olan ilişkisinde bağdaşım içinde olduğunu kabul etmektedir. Bağdaşım üç özelliğin hepsinde de geçerli olmak üzere var ya da yok olmasından daha çok bir süreklilik içinde gerçekleşmektedir (Corey, 1990).

3.4.Diğer Terapötik Durumlar

Empati, koşulsuz kabul ve saygı ve uygunluğa ek olarak Rogers’ın sıraladığı 3 diğer terapötik koşular şunlardır:
1- Danışan ve danışman psikolojik bir ilişki içinde olmalıdır.
2- Danışan biraz kaygı, hassasiyet ve uyumsuzluk yaşamalıdır.
3- Danışan, danışmanın sunduğu önerileri kabul etmeli ve ya yaşamalıdır.
Rogers ilk iki maddeyi terapi için önkoşul olarak tanımlamıştır. Üçüncü madde ise danışman tarafından gözden geçirilerek danışana sunulan önerilenlerin kabul edilmesini içermektedir. Empati, uygunluk ve koşulsuz olumlu kabul gibi terapötik süreçle ilgili araştırmalarda birey merkezli hipotezi az çok destekleyen bu değişkenlerin haricindeki düşünme şekli temel alınmıştır. Eğer değerlendirme danışanın kendisi tarafından yapılırsa, ilişkinin başarısı daha güçlü olmaktadır. (Corsini ve Wedding, 1995).

4.TERAPÖTİK SÜREÇ

4.1. Terapötik Amaçlar

Birey merkezli yaklaşımın tedavi amacı, geleneksel yaklaşımlardan farklıdır. Bu yaklaşımın hedefi bireyin bütünlüğü ve bağımsızlığına doğru gelişmesidir ve yaklaşımın odak noktası kişidir. Kişinin ortaya koyduğu problem değildir. Rogers’ın görüşüne göre terapinin amacı sadece problemleri çözmek değil, daha ziyade danışana yardım ederek onun büyüme ve gelişmesini sağlama ve bu sayede başa çıkmasını yani sorunları çözebilme yeteneğini kazanmasında ona yardım etmektir (Corey, 1990; Derlaga ve Janda, 1981).

Terapinin amacı, bireyin tam kapasite ile fonksiyon gören biri hale gelmesi için ortam hazırlamaktır. Bunun için danışman ve danışan giyidikleri maskeleri çıkarmalıdırlar. Ancak bu şekilde sosyalleşme süreci gerçekleştirilmiş ve danışmada amaçlanan hedeflere varılmış olunur (Corey, 1990).

Rogers burada kişinin kendini gerçekleştirmesi için bazı özellikleri belirtmiştir. Bunlar;

1- Yaşantılara açık olmak.
2- Bireyin kendi organizmasına güvenmesi.
3- Değerlendirmenin içsel odaktan yapılması.
4- Gelişimi devam ettirme isteğidir (Corey, 1990).

Bu dört özellik terapötik hareketi anlamak için genel bir yapı sağlamaktadır. Danışman, danışan için belirli amaçlar belirlememektedir. Birey merkezli yaklaşımın temelinde danışanın kendisine ait amaçları belirleyecek kapasiteye sahip olduğu görülmekte ve bu şekilde de danışanlar danışmanın işini kolaylaştırmaktadır. Çoğu danışman, kendileri için amaç belirleme noktasında karar vermeleri gerektiğinde danışanların zorluk yaşadıklarını belirtmektedir. Danışana kendi yolunu bulması gerektiğini söylemek kolay olmasına rağmen özellikle danışmanın ummadığı seçimleri yaptıkları zaman, kendilerini dinlemeleri ve kendi yollarını izlemeleri için danışanları cesaretlendirmek kısmen danışmanlara düşen görevdir (Corey, 1990).

4.2.Terapistin İşlev ve Rolü

Birey merkezli terapide danışmanın rolü, terapi ortamında kullandığı tutumlardan kaynaklanmaktadır. Danışmanın tutumu, danışanda değişikliğin başlamasını ortaya çıkarır. Danışanla danışman yüz yüze geldiklerinde danışmanın rolü rolsüz olmaktır ve danışmanın fonksiyonu; danışanın gelişmesi ve değişmesi için terapötik bir ortam sağlamasıdır (Corey, 1990).

Birey merkezli terapi, danışanın ilişkilerini geliştirmesine yardım eder. Danışman ilk olarak danışanla gerçek ilişkiye girmede istekli olmalı ve danışanın ön yargılarının farkına varmasını sağlamalıdır. Danışman tutum ve davranışlarında saydam oldukça saygı, empati ve anlayış geliştirdikçe danışanlar savunmalarından arınacaklar ve kişisel fonksiyonlarını görmede daha üst seviyelere ulaşacaklardır (Corey, 1990).

4.3.Terapide Danışanın Yaşantısı

Terapötik değişim, danışanın hem terapi sürecindeki deneyimine hem de danışmanın terapi sürecindeki tutumuna dayanmaktadır.

Danışan danışmaya uyumsuzluk durumunda gelir. Bu durum benliği algılama ile gerçekte yaşanılan arasındaki çarpıklıktan kaynaklanmaktadır. Örneğin, kolejde okuyan ve notları iyi olmayan üstelik akademik yeteneği de bulunmayan, ama yine de ben fizikçi olacağım diyen bir öğrenci bağdaşmazlık durumundadır. Ayrıca bireyin gerçek ben ile ideal ben yani kendini nasıl gördüğü ile ilgili olduğu mevcut durumu arasında fark var ise bu da bağdaşmazlıktır. İdeal ben ile gerçek ben arasındaki bağdaşmazlık kaygı yaratır.

Danışmaya gelen danışanlar; çaresizlik, güçsüzlük, karar verememe gibi güçlüklerle gelmektedir ve danışmanın bu sorunlara çözüm bulacağını varsaymaktadırlar. Fakat danışanı merkez alan yaklaşımda danışman değil, danışanlar kendi sorunlarının çözümlerini kendilerinin bulması gerektiğini öğrenirler.

Danışma süreci ilerledikçe danışanlar, inançlarını ve duygularını daha geniş kapsamlı araştırma yeteneğini geliştirirler. Korkularını, kaygılarını, suçluluk duygularını, utançlarını, nefretlerini, öfkelerini ve olumsuz olarak kabul ettikleri ve duyguları ve düşüncelerini ifade edebilirler.

Terapi süreci boyunca oluşan gelişmeleri şöyle ifade edebiliriz: Başlangıçta danışanın duyguları katıdır ve kendi duygularının farkında değildir. Yakınlıktan korkuyordur ve kendine temel güveni olmadığından duygu ve isteklerini dışsallaştırma eğilimindedir. Danışman tarafından yaratılan terapötik ilişkide, danışan kişisel dünyasının gizli kalmış yönlerini keşfetmeye çalışır. Danışmanın, danışanı dinlemesi, şartsız kabulü ve saydam olması danışanın kabuklarının soyulmasına ve savunmalarından kurtulmasına yardımcı olur ve terapi ilerledikçe daha derindeki duygularını keşfetmeye başlar. Yaşantılarına açık olmayı öğrenip geçmişle daha az ilgilenmeyi öğrenir ve o andaki mevcut duygularına açık olmaya çalışırlar (Corey,1990).

4.4.Terapist ve Danışan Arasındaki İlişki

Rogers, birey merkezli yaklaşım görüşünü şu cümle ile ifade etmektedir. İnsanlar terapötik ilişki içerisinde kendi kapasitelerini kullanmasını keşfeder ve ilişki sayesinde büyüme, değişme ve kişisel gelişim meydana gelir (Corey, 1990,s: 212).
Rogers’a göre, kişilik değişimi için yeterli ve gerekli şartların yerine gelmesi 6 koşula bağlanmaktadır;

1- İki kişi psikolojik bir ilişki içindedir.
2- İlk kişi danışan olup bağdaşmazlık içinde; kaygılı ve yaralıdır.
3- İkinci kişi ise danışmandır ve ilişkilerinde saydamdır ve bağdaşım içindedir.
4- Danışman, danışanı koşulsuz olarak kabul etmekte ve saygı duymaktadır.
5- Danışman, danışanın içsel referans kaynağına empatik bir anlayışla yaklaşmaktadır.
6- Danışman, danışana empatik anlayışı, şartsız olumlu kabulü azami düzeyde göstermesi gerekmektedir (Corey, 1990).

Rogers hipotezinde, yukarıda belirtilenlerin dışında diğer koşullara gerek olmadığını söylemektedir. Eğer bu altı şart mevcutsa belli bir zaman sonra kişide olumlu değişiklikler olacağını belirtmektedir. Rogers’a göre terapötik ilişki için üç tür ilişki vardır. Bunlar;

1- Bağdaşım (Saydamlık),
2- Olumlu saygı ve kabul etme,
3- Empatik anlayıştır (Corey, 1990; Derlaga ve Janda,1981).

5.UYGULAMA: TERAPÖTİK TEKNİK VE İŞLEMLER

Birey merkezli yaklaşım 1987 yılında Rogers’ın ölümünden beri hem popülerliği hem de uygulamada kullanılması gelişerek artmıştır. Birey merkezli yaklaşımın ağır duygusal problemi olan bireylerde kullanımında yetersiz ve basit kalması yaklaşımın popülaritesini düşürmüştür. Fakat yaklaşımın diğer tedavi modelleri ile birleştirilmesi gibi bir kolaylığının olması yaklaşımın güçlenmesini sağlamış ve bu durum yaklaşımın danışmada yaygın bir şekilde kullanılmasını da açıklamaktadır (Seligman, 2006).
Terapötik ilişkide kullanılan bağdaşım, olumlu saygı ve kabul etme ile empatik anlayış yaklaşımın uygulama alanında yayılmasındaki diğer etkenlerdendir. Hill ve Nakayama’ya (2000) göre davranışçı terapistler bile davranış değişikliği gerçekleşmeden önce terapötik ilişkinin kurulmasında bu kavramlara gereksinim duymaktadırlar (Akt. Seligman, 2006).
Birey merkezli yaklaşım hem bireysel hem de grupla danışmada kullanılmaktadır. Yaklaşım mesleğe yeni başlayacak olanların eğitiminde kullanışlıdır. Daha köklü kişilik değişikliklerinin gerçekleştirilmesiyle ilgili çalışmalarda, rüyaların analizi, bilinçaltını yansıtmak, tanılamayı şekillendirmek ve terapistin yorumlama yapmasında çoğu terapi modelinden daha güvenilirdir (Corey,1990).

Birey merkezli yaklaşımın özellikle uygulanabilir olduğu alan krize müdahaledir. Hemşirelik, tıp, eğitim ve din vb. insanlara yardım etme mesleklerinde çalışan birçok kişi çeşitli kriz anlarında profesyonel olarak insanlara ilk yardımı yapan kişilerdir. İstenmeyen gebelik, bir yakınını kaybetmek veya hastalık gibi olaylar krize müdahale gerektirebilecek yaşantılar arasında yer almaktadır. İnsanlara yardımcı olan bu kişiler profesyonel olarak ruhsal sağlık alanında eğitim almamış olsalar bile birey merkezli yaklaşımın terapötik ilişkide kullandığı temel davranışları yapabilirler. İnsanlar kriz anında oldukları zaman yapılacak ilk şey bireylerin kendilerini ifade etmeleri için fırsat tanınmasıdır. Duyarlı bir şekilde dinlemek, duymak ve anlamak bu durumdaki birey için yapılması gereken önemli bir gerekliliktir. Krizde olan bir kişi ile bir iki kez görüşme yapmak kriz durumunu çözmemesine rağmen böyle bir iletişimin kurulmuş olması bireyin daha sonra yardım alması konusunda bir açık kapı bırakmasını sağlayabilir. Kriz durumunu yaşayan kişi anlaşılmadığını ve kabul edilmediğini hissederse büyük olasılıkla durum daha kötüleşebilir ve kişi normale dönme umudunu kaybedebilir ve gelecekte yardım almayı istemeyebilir. Gerçek destek, ilgi ve samimiyet krizi çözmek ve bir şeyler yapılması konusunda kişiyi motive etmek konusunda köprülerin kurulmasında alınacak uzun bir yoldur. Sıkıntı içinde olan insanların, her şey düzelecek şeklinde gerçekçi olmayan iç rahatlatmalarına gereksinimleri yoktur. (Corey,1990).

5.1.Psikolojik Danışma Sürecinin Basamakları

Rogers’a göre psikolojik danışma sürecinin yedi evresi ve bu evrelere özgü belli başlı meydana gelen değişimler şu şekilde sıralanabilir:

5.1.1.Birinci Basamak: Katılık

Bu aşamada danışan kendini anlatmakta istekli değildir. Kendi hakkında açıklama yapmaktan kaçınma, kendi dışındaki konulara yönelme, kesin yargılarda bulunma, problemini tanımama, değişmeyi istememe, yaşantılarına kapalı ve suskun olma hali gözlenir. Yani danışan kendini anlatmakta istekli gözükmez, kendinden başka şeyler hakkında konuşma ve sorunlarını ortaya koymama gibi davranışlar sergilemektedir.

5.1.2.İkinci Basamak: Açılma

Çok az da olsa sembolik ifadelerle kendini anlatma söz konusudur. Problemlerinin nedenlerini kendi dışında görür. Kendisi ile ilgili çelişkili açıklamalarda bulunur. Kendisi dışındaki konuları konuşmakta daha rahattır.

5.1.3.Üçüncü Basamak: Benliğe İlişkin Yaşantılarını İfade Etme

Bu aşamada danışanın kendini anlatma korkusu azalır ve kendisini anlatmaya başlar ve genelliklede geçmişteki olumsuz duygularını ifade etmektedir ancak bunları da kabul etmek istememektedir. Bu basamağın en önemli özelliği danışanın yaşantıları ile benlik kavramı arasındaki tutarsızlıkları görmeye başlamasıdır.

5.1.4.Dördüncü Basamak: Duygularını Dile Getirme- Katılıktan Kurtulma

Duygularında akılcı olma, duygularını şimdiki zaman içinde ifade etme, duygularının coşkunluğundan kaçma arzusu ve güvensizlik gösterme gibi eğilimlerin sonucunda; kendini kabul etme, kendini anlatma ve saydamlık hızlı bir şekilde gelişmektedir. Sorumluluk duygusu artmakta ve danışmanla artık duygusal temel üzerindeki ilişki kurulmaya başlar.

5.1.5.Beşinci Basamak: Organizmik İfade

Bu devrede danışan hali hazır duygularını daha rahat ifade etmeye çalışmanın yanı sıra korku ve güvensizlik duygularından da kurtulmuş değildir; ama duygu ve düşüncelerini birbirinden ayırarak duygularını kabullenme oranını yükseltir.

5.1.6.Altıncı Basamak: Yaşantıların Benlikle Bütünleşmesi

Danışan yaşantılarını aynen kabul etmeye başlar. Artık yaşantılarından korkmamakta, onları inkar etme ya da çarpıtmaya kalkışmamaktadır. Çünkü bağdaşım kendini göstermeye başlamıştır ve yaşantıları arasındaki ilişki açık bir şekilde görülmektedir. Bu aşamada danışan problemleri arasında içe yada dışa dayalı diye bir ayırım yapmamaktadır ve problemi danışma sürecinde yaşamaya çalışmaktadır ve bütün bunların sonucunda kendini daha iyi hissetmektedir.

5.1.7.Yedinci Basamak: Özbiliş

Benliği artık bir oluşum içinde hissetmeye, yeniliklere yönelme, kendine güvenme, bütünleşme duygusuna sahip olma eğilimindedir. Sonuç olarak danışan yeni duyguları yaşamaya hazırdır. Yaşantılardan korkmaz, kendini, kim olduğunu ve ne istediğini bilmektedir. Kendine güveni artmıştır. Bu basamağa her danışan aynı süre içinde ulaşamaz, bazı danışanlar danışma süreci sona erdikten sonra bu basamağa ulaşabilmektedir (Karahan ve Sardoğan, 2004).

6.YAKLAŞIMIN DEĞERLENDİRİLMESİ

6.1.Yaklaşımın Katkıları
Rogers her bireyin yüce ve değerli olduğuna inanmakta ve bireylerin kendini gerçekleştirme ve büyüme gibi özelliklere sahip olduklarını belirtmektedir. Birey merkezli yaklaşım ve tedavi şekli, benlik, kendi kendini yönetme ve özgürlük fikirlerini yansıtmaktadır. Bu yaklaşım çok kültürlü ve çeşitlilik taşıyan toplumlarda uygulanabilmektedir. Bu yaklaşım kültürel özellikler dikkate alınmaksızın bütün insanlarda kullanılabilmektedir. Rogers araştırma ve incelemenin psikoterapi alanına girmesi için bir kapı açmasını devrim olarak nitelendirmiştir (Seligman, 2006).
Rogers’ın danışan ve danışman arasındaki kusursuz ilişkisi psikoterapi ve danışma kuramlarının hepsini etkilemiş ve hepsine gizlice girmiştir. Stiels’a (1996) göre örneğin terapötik ilişkide hem bilişsel-davranışsal terapide hem analitik terapide çoğunlukla şart koşulmaktadır. Benzer şekilde danışan merkezli terapide insancıllığı ve fenemolojiyi vurgular, çoğu tedavi yaklaşımına dahil edilmiş olan benliğin değerliliği ve çeşitliliğini vurgulamaktadır (Seligman, 2006).

Rogers danışan ile danışman arasındaki ilişkide, danışanda olumlu değişikliklerin oluşmasına katkı sağlayan ilişkide danışanın algısının özellikle önemli olduğunu vurgulamıştır. Rogers danışanların ilişki içinde gelişmesini destekleyecek ve olumlulukları belirlemede danışmanların ihtiyaç duyacakları ilkeleri ve araçları sunmuştur (Seligman, 2006).

Rogers’ın çalışmaları uluslararası arenada iyi bilinmektedir ve çalışmaları birçok dile çevrilmiştir. Rogers sadece psikoloji ve danışmanlığın lideri değil aynı zamanda arabulucu olarak görülmektedir (Seligman, 2006).

6.2.Yaklaşımın Sınırlılıkları

Rogers’ın geliştirmiş olduğu birey merkezli yaklaşımın çok sayıda katkısı olmasına rağmen bazı sınırlılıkları da vardır. Birey merkezli yaklaşıma yönelik geliştirilen eleştiriler şunlardır:
1- Birey merkezli yaklaşım çok basit ve gerçekçi olmayacak oranda iyimserdir.
2- Danışanı dinlemek ve önemsemek yeterli değildir.
3- Yaklaşım değişiklik meydana getirme konusunda harekete geçmeyecek kişiler ve ya danışma oturumlarının verimli olması ile ilgilenmeyen ve bu kapasiteye sahip olmayan danışanlar için uygun değildir.
4- Yaklaşım belirgin düzeyde önemli patolojiye sahip bireylerde kullanışlı değildir.
5- Danışanın koşulsuz kabul edilmesi; halinden memnun olmasına ve kendi kendisine zarar veren duygu, düşünce, davranışların yerleşmesine neden olabilir.
6- Danışmanın koşulsuz olumlu kabule yönelik terapötik tutumu insanları gerçek dünyaya hazırlamada başarısızdır.
7- Birey merkezli yaklaşım insanların problemlerini çözmelerinde yardımcı olacak teknikler konusunda yetersizdir.
8- Bireyselliği vurgulaması ve içsel değerlendirmenin olması, toplumsallığı vurgulayan kültürlerde bu modelin kullanılması uygun olmadığını göstermektedir.
9- Bu yaklaşım her bireyin eşsizliğini vurgulamasına rağmen, yaklaşım insanları önceden kararlaştırılmış bir şekilde biçimlendirerek bütünüyle kendini gerçekleştiren insanı amaçlayan bir yapının oluşturulması söz konusudur.
10- Modelin geçerliliğini araştıran çalışmalarda modelin, metodoloji eksikliklerinin, sınırlılıklarının ve yetersizliklerinin olduğu görülmüştür (Seligman, 2006).
Corey’e göre ise birey merkeli yaklaşımının sınırlılıklarında, danışmanların bazen danışanları çok fazla desteklemeleri yer almaktadır. Yine yaklaşımın felsefesinin yanlış anlaşılmasından dolayı danışmanların danışma sürecini sadece yansıtma ve empatiyle sınırlandırmaları diğer bir sınırlılık olarak ifade edilebilir. Danışanı gerçekten dinlemek ve anladığını yansıtmak çok değerli olsa da danışma bundan çok daha fazlasını gerektirmektedir (Corey,1990).
Yaklaşımın diğer bir sınırlılığı ise bazı yeni başlayan danışmanların kendi güçlerini ve değerlerini azaltarak danışanın üzerindeki etkilerini kaybetmesi ve çok fazla danışan odaklı hale gelmesidir (Corey, 1990).
Bu yaklaşımda terapistin bir niteliği de saydam olması ve terapötik ilişkinin gücü ile karar vermesidir. Eğer terapist yönlendirici olmayan bir tarzda ve pasif bir tutum sergilerse bu tutumu danışana zarar vermemekte fakat danışan üzerinde olumlu bir etkide oluşturmamaktadır (Corey, 1990).

KAYNAKÇA

Acar, N. V. (1994). Terapötik iletişim kişilerarası ilişkiler. 2. Baskı. Erdem Matbaacılık.
Corey, G. (1990). Theory and practice of counseling and psychotherapy. California Broks/Cole Publishing Company.
Corey, G. (2008). Psikolojik danışma, psikoterapi kuram ve uygulamaları. (Çev: Tuncay Ergene) Ankara: Mentis Yayıncılık.
Corsini, R. J. ve Wedding, D. (1995). Current psychotherapies, Fifth Edition. Illinois: F.E. Peacok Publishers Inc.
Derlaga, V. J. ve Janda, L. H. (1981). Personal adjtusment the psychology of everyday life. Second Edition, Glenview Illinois: Scott, Foresman and Company.
Dryden, W. (1987). Current issues in rational-emotive therapy. Beckenham, Kent: Croom Helm.
Hackney H. ve Cormier S.. (2008). Psikolojik danışma ilke ve teknikleri: psikoloji yardım süreci el kitabı, (Çev: Tuncay Ergene ve Seher Aydemir Sevim) Ankara: Mentis Yayıncılık.
Hill, C. E., & Corbett, M. M. (1993). A perspective on the history of process and outcome research in counseling psychology. Journal of Counseling Psychology.
Karahan, F. ve Sardoğan, M. (2004). Psikolojik danışma ve psikoterapide kuramlar. Samsun: Deniz Kültür Yayınları.
Kensit, D. (2000). Rogerian theory: a critique of the effectiveness of pure client- centred therapy, Counselling Psychology Quartely.
Murdock, N. L. (2012). Psikolojik danışma ve psikoterapi kuramları. (Çev: Füsun Akkoyun) Ankara: Nobel Yayınları.
Nelson, R. (1982) Danışma psikolojisi kuramları. (Çev: Füsun Akkoyun). Ankara: Cassell Educational Limited.
Nelson, R. ve Jones R. (1989) The theory and practice of counselling psychology. Two Edition. Cassell Educational Limited.
Rogers, C. (1942). Counseling and psychotherapy. Boston: Houghton Mifflin.
Rogers, C. (1951). Client-centered therapy. Boston: Houghton Mifflin
Seligman, L. (2006). Theories of counseling and psychotherapy (Systems, Strategıes and Skılls). Second Edition. Ohio: Pearson, Merill Prentice Hall.
Sinclair, S. And Monk, G. (2005) Discursive empathy: a new foundation for therapeutic practice, British Journeal of Guidance & Counselling.
Warren, R., Mclellarn, R. W. (1987). What to RET therapists think they are doing? An international survey. Journal of Rational-Emotive Therapy.
Wynn, S. (2005) Empathy, At The Frontiers Of Consciousness, 7: June- August.
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Birey Merkezli Terapi" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Uzm.Psk.Dnş.İlker KABA'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Uzm.Psk.Dnş.İlker KABA'nın izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     3 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
İlker KABA Fotoğraf
Uzm.Psk.Dnş.İlker KABA
İçel (Mersin) (Online hizmet de veriyor)
Uzman Psikolojik Danışman
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi23 kez tavsiye edildiTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
.
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Uzm.Psk.Dnş.İlker KABA'nın Yazıları
► Birey Merkezli Yaklaşım Psk.Doğancan GÖKÇE
► Danışan Merkezli Oyun Terapisi Psk.Dnş.Kıvanç TIĞLI
► Çocuk Merkezli Oyun Terapisi Psk.Zeynep Betül TORUN
► Birey Toplum İlişkisi Psk.Esra ERDOĞAN
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 18,979 uzman makalesi arasında 'Birey Merkezli Terapi' başlığıyla benzeşen toplam 28 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► Öfke ve Öfke Yönetimi PDF Haziran 2019
► Okula Uyum Ekim 2018
◊ Zamanı Verimli Kullanma Mayıs 2020
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


17:53
Top