2007'den Bugüne 80,910 Tavsiye, 25,756 Uzman ve 18,034 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!




Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
.
Çocuklarımızın Özgüven Geliştirmeye mi Yoksa Narsisist Kişiliğe mi İhtiyacı Var?
MAKALE #20270 © Yazan Uzm.Psk.Ramazan USLU | Yayın Ocak 2019 | 280 Okuyucu
ÖZET
Çocuk eğitiminde, ‘özgüven’, iki ucu keskin bir bıçak gibi ebeveyn ve eğitimcilerin önünde durmaktadır. Eksikliği durumunda, varoluş sergilemekte zorlanan, suçluluk hissedip derin acılar çeken bireyler meydana gelmekte iken, ‘özgüven’ adı altında ‘kendine hayranlık’ aşırı vurgulandığında, bazı yazarların ‘bulaşıcı bir hastalık’ olarak tanımladıkları ‘Narsistik Kişilikler’ ortaya çıkmaktadır. Yapılan bir araştırma salgının ülkemizde de hızla yayıldığını göstermektedir. Gençlerimiz artık ‘öfkeli, kaygılı ve narsist!’
Oysa genel olarak, ‘kişinin kendi değeri hakkındaki sübjektif değerlendirmesini’ ifade eden ‘özgüvene’ sahip, kendini olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirebilen, kendiyle barışık bir birey, karşılaştığı zorluklarla daha rahat başa çıkabilecektir. Böylelikle kendini gerçekleştirme serüvenine devam edebilecek ve kendini bile aşacaktır.
Toplumun değişen sosyo-ekonomik durumuna paralel, ebeveyn tutumları da değişmiş ve ‘ben yaşayamadım, çocuğum yaşasın’ gibi, çocuk merkezli ebeveyn tutumları toplumda hızla yayılarak ‘çocukerkil’ aileleri ortaya çıkarmıştır. Ayrıca ‘özgüvenli’ bireylerin daha başarılı olduğuyla ilgili inanç da, özgüvene yapılan vurguyu arttırmış, aile, eğitim, iş hayatı gibi toplumun her kesimine yayılmıştır. Bu aşırı vurgunun sonucunda da kantarın topuzu ‘narsisizm’den yana kaymıştır. Narsisimden yana kaymıştır, çünkü ülkemizdeki ‘özgüven geliştirme stratejileri’ özellikle ABD’dekilere paralellik göstermekte ve bunun bir sonucu olarak, yalnız, kaygılı, öfkeli, kendine aşırı değer veren, bazen aşırı kırılgan, bazen başkalarını hiç önemsemeyecek kadar bencillik gösteren ‘narsist kişilikler’ ortaya çıkmaktadır.
Anahtar Kelimeler: ‘Özgüven’, ‘Narsisizm’, ‘Çocuk Eğitimi’, ‘Çocukta Özgüven’.

ABSTRACT
The term self-confidence likes two-tipped blade. Absence of self-confidence causes ontological problems and shyness on child. On the other hand, excessive self-confidence leads the narcissism. Nowadays, narcissism seen as infectious diseases. Researches, shows that, narcissism increases in Turkey. The problem is “How we will manage self-confidence to prevent narcissistic generation.”

Key words: ‘Self-confidence’, ‘narcissism’, ‘child education’.


GİRİŞ
Çocukluk yıllarının insan hayatı üzerindeki etkisi herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. Çocuk kişiliğini oluşturacak olan temel özelliklerinin birçoğunu o yıllarda çevreden almaktadır. Çocuğu etkileyen çevresel faktörler ise, çocuğun anne karnındayken maruz olduğu fiziki-kimyevi-duygusal etkenlerden başlayarak doğumdan sonra muhatap olduğu her şeydir diyebiliriz. Doğup büyüdüğü aile, içinde yaşadığı kültür, temas ettiği doğa, teknoloji hep bu çevre faktörleri olarak düşünülebilir.
Çocuklarımızın kişiliklerinin oluştuğu bu yıllarda, benliğine sirayet edecek olan, sirayet etmesini istediğimiz ve istemediğimiz özelliklerin/değerlerin neler olacağına bilinçli olarak karar vermek önemlidir. Bizlerin yerine yarının dünyasında yer alacak olan, neslimizi devam ettirecek olan evlatlarımızın insani, evrensel değerlere sahip bireyler olarak yetişmesine dikkat etmek de ayrıca ebeveynlik görevlerimizdendir. Bu bağlamda çocuklarını ‘neyin nasıl etkilediğini’ bilmek ve buna göre davranmak da anne-babaların üstüne düşen görevlerdendir.
Günümüz dünyasında çocuk eğitiminde yer alan temel kavramlardan biri olarak öne çıkan ‘özgüven’ ailelerin de gündemindedir. Çünkü ‘özgüven’ kavramının toplum içindeki kullanımı gün geçtikçe artış gösteriyor. Artık özgüvenle ilgili web siteleri açılıyor, bu konuda kitaplar yazılıyor, gazete sayfalarına konu oluyor ve konuyla ilgili daha fazla makale kaleme alınıyor. Özgüven daha fazla seminer, konferansa konu oluyor. Bu sayede toplumun konuyla ilgili bilinçlilik seviyesi gün geçtikçe artıyor. Özgüvenin ne olduğunu öğrenen insanlar, eksikliğinin de nelere mal olduğunu/olabileceğini daha derinden görme imkanı buluyor.
Aileler artık çocuklarının özgüvenli oluşlarını daha çok önemsiyorlar. Çünkü anne-babalar sahip olmak istedikleri güzellikleri öncelikle evlatlarına yaşatmak isterler. Zaten bu hal de onların fıtri, doğal şefkatlerinden beklenen doğal bir neticedir. Bu sebeple önemini her geçen gün daha da iyi fark ettikleri özgüvenin çocuklarında yerleşmesi için daha fazla istek duymaktadırlar. Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünce yapılan ''Türkiye'de Aile Değerleri'' araştırması sonuçları bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Araştırma kapsamında görüşülen kişilerin tamamına yakını ‘çocuklarının özgüvenli olmalarını’ önemsediklerini ifade etmiştir (Türkiye’de Aile Değerleri Araştırması, 2010:180). Bununla birlikte ‘özgüven’ kavramının kullanılış şekli, bu kavramın ‘özyeterlilik’, ‘özsaygı’, ‘kendine güven’ kavramlarıyla müteradif olarak kullanıldığını da düşündürmektedir.
Akademik dilde her birinin, ifade ettiği farklı anlamlar olsa da gündelik dilde hepsi ‘özgüven’ kavramıyla ifade edilmektedir sanki. Bütün kişisel sorunların ilacıymış gibi sunulan, ‘özgüven’in birçok tanımı olmakla birlikte ortak olan nokta, kişinin kendisi hakkında sübjektif değerlendirmesini, kendi özelliklerinin ne ölçüde olumlu ve olumsuz olduğu ile ilgili değerlendirmesidir. Özgüven gibi ‘özsaygının’ da çok değişik tanımları bulunmaktadır. Bu tanımların ortak noktası, kişinin kendine saygı duyması, değer vermesidir. Yani ‘kendini sevmek, kendine sürekli sevecen davranmak, kendini saymak, kendine öncelik vermek ve kendi ihtiyaçlarını karşılamaktır’ (Keçe, http://www.doktorsitesi.com/yazi/ozsaygi-ve-ozguven-nedir--/3838). Başka bir değerlendirmede ise özsaygı, ‘nasıl bir insan olduğumuza dönük düşüncelerimizi (kendilik) nasıl değerlendirdiğimiz’ olarak ele alınır. Yani ‘Olduğumuzu düşündüğümüz insan tipini beğeniyor muyuz?’ (Burger, 2006:486). ‘Özyeterlilik’ ise, bireyin bir işi yapma konusunda ‘yapabilirim’ inancına sahip olmasıdır (Burger, 2006:543) ‘Kendine güven’ ise bireyin kendisi hakkında olumlu ve gerçekçi bir tutuma sahip olması diye tanımlanır.
Özgüven kavramının ‘kişisel gelişim dünyasında’ nasıl değerlendirildiğini ise şu tanımlar oldukça güzel gösteriyor: ‘fikirlerini kabul ettirmek, iyimserlik, istekli olmak, sevgi, gurur, bağımsızlık, güven, eleştirilere açık olmak, duygusal olgunluk ve kapasitesini doğru değerlendirme becerisine sahip olmak’ (http://www.kisiseldegisim.com/). Kişisel gelişim dünyasının etkisiyle özgüvenin artık aileler tarafından her şeyin başı gibi algılandığını düşünmek yanlış olmasa gerek.
Özgüvenli bireylerin ‘daha üretken, daha yaratıcı, daha verimli’ olduğu (Göknar, 2007:11) göz önüne alınınca, ailelerin çocuklarının özgüvenli olmasını istemeleri daha anlaşılır olmaktadır; çünkü özgüvenli bireylerin daha başarılı olduğu düşünülmektedir. Zaten günümüz Türkiye’sinde aileler çocuklarının eğitimine de büyük oranda önem vermektedir (Türkiye’de Aile Değerleri Araştırması, 2010:72). Haliyle eğitimili olsun istedikleri evlatlarının, başarılı olmasını ve başarı için de özgüvenli olmalarını isteyecektir.
Narsisizm
Narsisizm temelde kişinin benliği hakkında aşırı olumlu ve abartılı bir kanıya sahip olması demektir. Narsisizm kelimesi Yunan mitolojisindeki, aşık olacağı birini aramak için yola çıkan ve fakat suda kendi yansımasını görerek kendine aşık olan Narkisos efsanesinden alınmıştır. Narsist bir kişi, Narkisos’un kendine aşık olması gibi, kendine duyduğu hayranlık dolayı donar kalır ve başkalarıyla gerçekçi bir muhabbet bağı kuramaz. Yüksek seviyede narsist insanlar toplumsal statü, güzellik, zeka ve yaratıcılık gibi konularda başkalarından daha iyi olmadıkları halde iyi olduklarına inanırlar (Twenge –Campbel, 2010:44).
Narsistik kişiler, ‘yaşama dair belirsiz, dağınık doyumsuzluklardan’ yakınır. Ayrıca, ‘özelliksiz varoluşunun yararsız ve amaçsız olduğunu’ hisseder. Aynı zamanda narsist kişiler, ‘belli belirsiz yaşantılamasına karşın bütün yaşamına yayılan boşluk ve depresyon duygularını, şiddetli özsaygı gelgitlerini’ yaşar. ‘Anında fark edilmesi gereken –başkalarında uyandırdığı izlenimleri yönlendirmede yetenekli, beğenilmek için yanıp tutuşan ama bunun için uğraşırken güdümlediklerine yukarıdan bakan, içsel boşluğunu doldurabileceği duygusal deneyimlere karşı önüne geçilmez bir açlık duyan, yaşlanmaktan ve ölmekten korkan bir kişilik tipidir’ narsisizm (Lasch, 2006:73-75).
‘Özünde dengesiz bir kişilik ve gösterişli, şişirilmiş bir benlik bilinci ile başkalarıyla derin ilişkiler kurma yoksunu’ olan narsistler, ‘sıcak ve şefkat dolu ilişkilere de değer vermezler’. Çünkü ‘amaçlarına ulaşmak için genellikle insanlara kendilerini iyi hissettirecek ve dışarıya iyi gösterecek araçlar olarak bakarak onları yönlendirip sömürmekte bir sakınca görmezler’(Twenge –Campbel, 2010:44-45).

ÖZGÜVENLİ OLSUNLAR İSTERKEN NARSİST Mİ EĞİTİYORUZ?
‘Ben yaşa(ya)madım oğlum/kızım yaşasın’ sözünü sıklıkla işitir olduk anne-babalardan. Çünkü yaşayamadığı kimi duygu ve yaşantıların eksikliğiyle büyümenin acısını çekmektedir birçok insan. Çektiği acıları evlatları çekmesin diye de çareler aramaktadırlar. Karşılaştıkları zorlukları çocuklarının yaşamasına engel olmaya çalışmaktadır. Bu zorluklar kimi zaman ekonomik zorluklar olurken, kimi zaman da anne-babadan görülmeyen, karşılanmamış sevgi/ilgi merkezli psikolojik zorluklar olmaktadır.
Değişen toplumsal şartlar, ebeveynlik tarzında da büyük bir değişime yol açmıştır. Geçmiş dönemlerde ailelerin uyguladığı sert, aşırı otoriter ebeveyn tutumuna karşı olarak belki de artık aşırı müsamahakar aileler ortaya çıkmıştır. Elbette bu müsamahakar tutum iyi niyetle başlamıştır.
Ebeveynlik tarzındaki iyi niyetli bu değişimin ABD’de nasıl gerçekleştiğini Twenge ve Campbell oldukça dikkat çekici şekilde ortaya koymuştur. Ülkemizdeki değişime bakılınca ABD’deki değişimle paralellik gösterdiği görülmektedir.
“1950’lerin anne-babaları, çok fazla sınır koymuş olabilirler. O zamanlar ‘çünkü ben öyle söylüyorum’ ifadesinin yeterli bir açıklama sayılması gerekiyordu. ‘Baban eve gelinceye kadar bekle’, akşam ‘kemer’in tadına bakacaksın anlamına gelebilirdi. Anne babalar genellikle çocuklarla oyun oynamak için çok nadir yere oturan, duygusal olarak mesafeli otorite figürleriydiler. Bir annenin ya da babanın çocuğuna ‘çok ayıp’ ya da ‘yaramaz çocuk’ dediğini duymak, bugüne çok daha sık rastlanan bir durumdu” (Twenge – Campbel, 2010:120). ‘1950’lerin çocukları’ artık çocuklarına ebeveynlerinin kendilerine davrandıkları gibi davranmıyor. Bu tarih bizim ülkemiz için belki daha da yakın tarihlere denk düşmektedir. Ayrıca bizim ülkemizde bu değişim, kendisini öpmeye çalışan evladına ‘sululuk yapma’ diyen anne-babalardan, çocuklarını daha sık öpen, kucaklayan, onların ihtiyaçlarına daha çok cevap vermeye çalışan anne-babalar şeklinde olmuştur. Bu değişimin, Twenge ve Campbel’in de (2010:121) ifade ettikleri gibi çocukların lehine çok yararı olmuştur.
Ancak bireyselliğin giderek arttığı, geniş aileden çekirdek aileye geçişin hızlandığı bir süreçte, anne-babalar önceki kuşakların göstermediği ilgiyi, sevgiyi çocuklarına göstermeye başlaması kimi olumsuz sonuçları da beraberinde getirmiştir. Sonuçta medya, okul, kişisel gelişim eğitimleri, ve belki de en önemlisi günümüz toplumunda Lasch tarafından ‘yeni seçkinler’ olarak kabul edilen, psikiyatrlar, toplum bilimciler, eğitimciler (Lasch, 2006:360) tarafından ‘özsaygılarını geliştireceği, potansiyellerini ortaya çıkarmaları ve ihtiyaç duydukları güveni vereceği için, anne-babaların çocuklarına özel olduklarını söylemeye devam etmeleri gerektiği ileri sürüldü.’ Eğer buna devam edilmezse çocukların özgüvenlerinin çok düşük olacağı ve dolayısıyla çocukların başarısız olacakları iddia edildi. Oysa araştırmalar yüksek özsaygının dolayısıyla özgüvenin ‘daha iyi notlara, daha iyi sınav sonuçlarına ya da daha iyi iş performansına neden olmadığını’ ortaya koymuştur (Twenge – Campbel, 2010:80).
Ebeveynlerin özsaygıları yükselsin, kendine güveni gelsin ve özgüvenli olsunlar diye çocuklarına nasıl davrandıklarına artık her yerde şahit olmak mümkün; Evde, misafirlikte, sokakta, markette. Adeta geçmişin anne-babalarının onayını almaya çalışan çocukları yerine, çocuklarının onayını almaya çalışan anne-babalar var (Twenge – Campbel, 2010:114). Bu onay alma durumu, aşırı müsamahakarlık ve aşırı övgüye dönüşmüş durumdadır. Twenge ve Campbell, bu dönüşümle ilgili olarak bir yazarın görüşlerini şöyle dile getiriyorlar: “Önceki kuşaklara kıyasla biz duygusal açıdan çocuklarımıza yakınız, çocuklarımız sırlarını bize daha çok açıyorlar, onlarla birlikte daha çok eğleniyoruz. Ama biz aşırı hoşgörülüyüz. Çocuklarımıza aşırı veriyor ve onlardan çok az şey talep ediyoruz. Bunu ziyaret ettiğim okullarda, danışmanlık yaptığım ailelerde ve alışveriş merkezlerinde, süpermarketlerde, video dükkanlarında rastladığım anne-baba ve çocuklarda görüyorum.” Ayrıca yazar çocuklara gösterilen aşırı müsamahanın yedi ölümcül günaha benzer sonuçları olacağını ifade etmiştir; kibir, öfke, kıskançlık, tembellik, oburluk, şehvet ve açgözlülük (Twenge – Campbel, 2010:117-118).
Oysa bu yedi özellik narsisimin temel özelliklerindendir. Maalesef ebeveynlerin, çocukların özgüvenlerini yükselttiklerini zannettiği birçok şey narsisizme yol açmıştır. Ama görünen o ki aileler bu durumun farkında bile değiller. Evet çocuklarının ‘hiç’ söz dinlememesinden, aşırı öfkeli oluşlarından, kıskançlıklarından, tembelliklerinden, oburluklarından ve doymak bilmez şekilde görünen açgözlülüklerinden şikayetçiler ama asıl nedeninin farkında bile değiller. Hatta çoğu zaman bu durumu kanıksamış vaziyetteler. Çocuk bir şey istediğinde adeta hemen yerine getirilmesi gereken bir emir gibi, anne-babalar çocuk karşısında çaresizliğe düşüyorlar. Bu çaresizlik durumu gerçekten de bu çağı, Hıll Scott’un dediği gibi ‘zayıf anne-babaların çağı’ haline dönüştürüyor (Twenge ve Campbel’in (2010:124).
Değişen Ebeveynlik Rolleri
Hayat şartlarının değişimiyle birlikte, anne-babalık rolleri de değişmeye başladı. Babalar işe daha erken gidip geç gelmeye başlarken, anneler de aile ekonomisine katkı sağlamak ya da ekonomik özgürlüğü için çalışma hayatına katıldı.
Artık değişen piyasa şartlarında babalar daha başarılı olmak için daha çok çalışıyor, daha çok yoruluyorlar. Akşam kendilerini eve zar zor atıp televizyon karşısına geçerek ‘kendi yalnız mağaralarında’ (Gottman; Gottman Çift Terapisi Eğitimi; 2012) ertesi gün girişeceği yeni mücadeleye hazırlanmaktadır. Bireysel ve aile terapisinde görüştüğüm birçok babanın ifade ettiği gibi, babalar ‘zaten zar zor gördükleri çocuklarıyla sadece iyi vakit geçirmeye çalışmakta, otoriter ve sert bir baba görüntüsü çizmekten son derece uzak durmaya’ çabalamaktadırlar. ‘Zaten evde anneleri yeterince kızıyor, bağırıyor çocuklara. Bir de ben kızarsam hiç iyi olmayacak’ diye de eklemekteler.
Haliyle birçok çocuğun gözünde ‘baba’ kimliği, artık gerçek bir baba kimliğinden çok ‘anne’ kimliğinin işlevini görmektedir. Dolayısıyla babalar çocuklarını daha az görüp onlarla daha az vakit geçiriyor olmanın eksikliğini, onların her istediğini yerine getirerek telafi etme yoluna gidiyorlar. Tabi ki her istediği bir şekilde yerine getirilen çocuk, kendini dünyanın merkezinde, diğer insanları da kendisi için kendi etrafında hizmet eden köleler gibi görme eğilimi gösteriyor. Böylelikle narsistik eğilimleri güçleniyor. Christopher Lasch’ın dediği gibi ‘Endüstriyel üretim, babayı evden uzaklaştırıp onun çocuğun bilinçli yaşamında oynadığı rolü azaltmıştır’ (Lasch, 2006:277)
Annelik açısından konuya baktığımızda ise, birçok annenin iş hayatında çalışmaya başladığını görmekteyiz. İş hayatı ve ev hayatı arasında kendilerini sıkışıp kalmış hissetmekteler. İş hayatına atılmayanların da özellikle şehir hayatında dört duvar arasında, çocuklar, temizlik, bulaşık, ütü, çamaşır gibi ev işleri içinde kaybolduğuna tanık oluyoruz. Bunun bir neticesi olarak da, anneler evlatlarına ‘gerçek bir annelik’ yap(a)mamanın eksikliğini derinden derine yaşamaktalar. Bununla birlikte babanın ortalıkta görünmemesinin boşluğunu da doldurmaya çalışmakta ve çocuk için kurallar koyup uygulama görevini de yerine getirmeye çalışmakta. Sonuçta da ‘gerçek annelik yapamama’ ve çocuklar üzerinde baskı kurmuş olma korkusuyla, birçok anne derin suçluluklar yaşamaktadır. Hatta çoğu zaman, ‘çocuğuna karşı kendiliğinden duygulanamama eksikliğini, onu aşırı ilgiye boğarak kapatmaya çalışarak ideal anne olmaya çabalar’ (Lasch, 2006:272).
Elbette bu ‘ideal anne’ çocuğunun her şeyine koşmaya çalışmakta, onu ‘mutlu’ ederek ne kadar ‘iyi bir anne’ olduğunu başta kendine ve herkse göstermeye çalışmaktadır. Neticede anne-babaların vicdanlarını biraz rahatlatmak için çocuklarını ilgiye boğarak büyütmeleri, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar, ‘çocuk ihtiyaçlarının ilk sırayı işgal etmesine’ neden olmuştur. Çünkü bugün dünyasında birçok anne-baba, otorite figürü olmaktan rahatsızlık duyuyor ve onların kendilerine saygı göstermelerinden çok kendilerinden hoşlanmasını, sert bir anne-baba olmaktansa çocuğun arkadaşı olmayı tercih ediyorlar (Twenge ve Campbel’in (2010:115-123). Sonuçta, anne-babalar çocuğun, zaten hayatı boyunca karşılaşabileceği, onlarca arkadaşlarından biri oluverirken çocuk da bu şekilde hayatında var olması gereken en önemli kişileri bir daha bulamamacasına kaybediyor.
Değişen ebeveyn rolleri sonucu toplumdaki aile tablosu şöyle olmakta: “Babalık yapan ve sonra da yaptığı babalığın sonucu çocukla arasına soğukluk girmesin diye hizmetçi gibi çabalayan anne, anne gibi ya da bir yabancı veya bir arkadaş gibi sadece ‘sevgi’ gösteren baba…Yeni ebeveyn rollerinin bir sonucu olarak da aileler daha fazla ‘veletşâhî/çocukerkil’ oluyorlar. Otoritenin çocukların eline geçtiği, hak etmedikleri methiyelerle büyüdüğü, başta öğretmenler olmak üzere hemen herkesin eleştirilerinden korunan ve buna karşılık da çocuklara neredeyse hiç sorumluluk verilmediği aileler görmekteyiz haliyle (Twenge ve Campbel’in (2010:113).
Narsisizmi Körükleyen Diğer Unsurlar
Özellikle ünlülerin ideal insan modeli olarak sunulduğu, medya narsisizmin gençler arasındaki yayılışını arttırmaktadır. Medya kuruluşları tarafından ısrarla yayınlanan dedikodu programları, filmler, şov programları narsisizmin yayılma yollarının başında geliyor. Yapılan bir araştırma Amerika’daki 18-25 yaşları arasındaki gençlerin % 51’iünlü olmanın önemli bir amaç olduğunu düşünmektedir. Bu oran araştırmada önemli bir amacın ‘manevi anlamda kendini geliştirmek’ diyenlerin beş katıdır. (Twenge ve Campbel’in (2010:137-140)
Narsisizmi artıran diğer bir etki alanı ise internet kullanımıdır. Artık günümüz dünyasında insanların yaşadıkları bir ‘ikincil hayat’ları var (1. Teknoloji Bağımlılığı Kongresi, Kuşçu; 2012). İnsanlar tek derdinin görünür olmak olduğu bu ‘ikincil hayatlarında’ gerçek yüzlerini değil de istedikleri yüzlerini gösteriyor olmalarından dolayı, bireylerde ‘empati ve kimlik’ kaybına yol açmaktadır. Yapılan bir araştırma üniversite öğrencilerinin daha az empatik olduğunu göstermektedir (1. Teknoloji Bağımlılığı Kongresi, Greenfield; 2012). Sosyal ağlar ‘anlamlı konuşmalar yerine yüzeysel alışverişlere’ dayalı, daha çok narsistik yönleri tatmin etmeye dayalı ilişkilerde kullanılmaktadır çoklukla (Twenge ve Campbel’in (2010:164).
Ülkemizde Durum
Ülkemizdeki duruma bakınca gençlerin, Twenge ve Campbell’in ‘Asrın vebası’ diye tarif ettikleri narsisizm illetine yakalanmaya başladığı görülüyor. Zaman Gazetesinin 21 eylül 2011 tarihli haberinde hastalığın ülkemizdeki seyriyle ilgili şu bilgiler verilmektedir: “Ben Ötesi Psikoloji Derneği kurucusu Psikiyatrist Mustafa Merter ve ekibinin (…) 616 lise öğrencisinin katılımıyla gerçekleştirdiği çalışmada, gençlerin öfke, kaygı ve narsisizm duygularının her geçen yıl biraz daha arttığı tespit edilmiştir. Araştırmada gençlerin genel olarak kendilerini normalden fazla beğendikleri görülürken yüzde 88,8′inin klinik düzeyde kaygı sahibi olduğu saptanmıştır. (ki bu oran Amerika’dakinden daha düşük...) Amerika’daki gençlerin yüzde 85′i kaygı bozukluğu yaşıyor. Araştırmada ayrıca kaygı oranı yüksek olan gençlerin yüzde 54′ünün halk arasında yoğun iç sıkıntısı olarak tanımlanan ‘anksiyete bozukluğu’ taşıdığı belirlendi. 1982 yılında (…) yapılan bir araştırmada ise kaygı oranı yüzde 47′ydi. Geçen zaman diliminde bu oranın yükselmesi Türk gençlerinin duygusal açıdan yıprandığını gösteriyor.
Araştırmada çeşitli kişisel ve sosyal durumların birbirleriyle olan ilişkisine de dikkat çekildi. Buna göre; 15-20 yaş arası gençlerde öfke arttıkça kendine saygı da azalıyor. Eğitim düzeyi yüksek ebeveynin çocuklarında öfke ve kaygı daha az. Aile şehirde yaşıyorsa çocukta narsisizm ve kendine saygı artıyor. Ailenin gelir düzeyi yükseldikçe ve yaş ilerledikçe öfke, narsisizm ve kendine güven artıyor. Anne babası boşanan çocuklar daha narsist. Sağlık problemi yaşayan gençlerde öfke düzeyi yaşamayanlara göre çok daha yüksek. Hastalık sahibi gençlerin sağlıklı gençlere oranla kendilerine olan saygıları düşük.
Araştırmanın diğer bulgularına göre erkekler ‘öfkeyi kontrol edememe’, kızlar ise ‘kaygı yaşama’da daha yüksek puan aldı. Ayrıca erkeklerin kendine olan güveni kızlara göre daha fazla. Öfke ve kaygıda cinsiyet farklılığının önemli bir faktör olduğunu ortaya koyan araştırmada ayrıca kız ve erkeklerin ebeveynleri de araştırıldı ve şu sonuçlara ulaşıldı: Sürekli kaygı yaşayan kızlar, çok kardeşli ve babalarının eğitim düzeyi düşük. Kaygı yaşayan erkeklerin annelerinin ise eğitim düzeyi düşük ve büyük yerleşim yerlerinde yaşıyor. (Zaman Gazetesi; 21.9.2011)
Özgüven Sorunları
Kendimiz ve yeteneklerimiz hakkında pozitif ve gerçekçi bir anlayışa sahip olduğumuz anlamına gelen özgüvenin eksikliği farklı durumlara yol açmaktadır. Kendilerine güveni olmayan, toplumla ve diğer insanlarla sağlıklı ilişki kuramayan, kendi başına bir işe karar veremeyen, yeni bir şey üretemeyen bireyler olurlar sonuçta. Çünkü neyi, nasıl ve ne zaman yapacaklarının kararını hep dışarıdan beklerler, sadece verilen emirlere uyarlar. (Çankırılı; 2003:18).
Özgüven eksikliğine çok çeşitli sebepler neden olabilir. Ebeveyn tutumlarından travmatik olaylara, arkadaş ilişkilerinden okul başarısına (Çankırılı; 2003:18) ve hatta sağlıksız beslenmeye kadar birçok şey neden olabilmektedir özgüven eksikliğine (Haber Türk Gazetesi, 21 Ekim 2011). Diğer bir tasnifle özgüven eksikliğinin nedenleri şunlardır: ‘İhmal edilme, baskı, fiziki ceza, mükemmeliyetçilik, sürekli eleştiri, aşırı koruma, olumsuz cinsellik algısı (Göknar; 2007;7)
Özgüven eksikliği yaşayan bireyler, genellikle iç barıştan yoksun, sıkıntılı ve mutsuz olmaktadırlar. Özgüven eksikliğine çoklukla özdeğer eksikliği de eşlik ettiği için, kendine değer vermeyen, olumlu yönlerini takdir edemeyen kişilerdir aynı zamanda. Böylelikle kişi ‘aslında’, ‘özünde’ olan kişiyi inkar etmeye başlar. Sonuçta birey ‘hakiki duygu, düşünce ve arzularına önem vermemesine neden olan yabancılaşma ve gerçekte olduğu şeyden ayrılma hissi’ yaşar. Ama yine de içten içe ‘potansiyel benliğinin varlığını sezer’ ve sonuçta ‘olduğu ile olabileceği arasındaki uyuşmazlığın’ bir sonucu olarak ‘hayat boyu kendini küçümsemek zorunda kalır’ (Yalom; 2001:443)
İnsanın, doğal gelişimindeki seyir şartların zorluğu gereği, ‘gelişme yerine güvenlik arayışı içine girmesine neden olmadıkça –gelişme motivasyonu yerine eksiklik motivasyonunu benimsemek zorunda kalmadıkça- insanlar kendilerini doğal olarak gerçekleştireceklerdir’ (Yalom; 2001:443). Ayrıca Yalom, kitabında Maslow’dan şu sözleri aktarır. ‘Eğer kişinin esas (doğuştan getirdiği) özü inkar edilir ya da bastırılırsa kişi hastalanır, bazen açık bir şekilde bazen de gizli yollarla yapar bunu… Bu içteki öz, çok narin ve incedir ve alışkanlık ve kültürel baskının etkisi altında kalabilir kolayca… İnkar edilse bile, yeraltında varolmaya devam eder, gerçekleşmek için sonsuza kadar baskı yapar… (Özümüzden) her ayrılış, doğamıza aykırı olarak işlenen her suç, kendini bilinçdışımıza kaydeder ve kendimizi küçük görmemize neden olur’ (Yalom; 2001:443).
Yunus Emre’nin ‘bir ben var benden içeri’ diye ifadelendirdiği bu ‘öz’ü, Saint Augistine ‘içimde benden daha fazla kendim olan bir ben var’ (Yalom; 2001:444) diye dile getirmiştir. İşte ‘bizden daha fazla kendimiz’ olan özümüzle teması kopardığımızda içimizde suçluluk, eksiklik, yetersizlik, yarım kalmışlık gibi bir sürü olumsuz duygu yaşamaktayız. Ama tam tersine özümüzle sağlıklı bir temas halinde olduğumuzda Maslow’un ifadesiyle ‘kendini gerçekleştirme’ serüveni hız kesmeden devam edecektir.
‘Kendini gerçekleştiren’ insanlar ise, ‘kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul eden, gerçekliği etkin bir şekilde algılayıp belirsizliği giderebilen, düşünce ve davranışlarında kendiliğinden olabilen, benmerkezli olmaktan çok problem merkezli olan, yüksek düzeyde yaratıcı ve iyi bir mizah anlayışına sahip’ bireylerdir. Ayrıca bu kişiler, ‘insanlığın refahıyla ilgilenen, yaşamın temel deneyimlerini derinlemesine değerlendirebilen, az sayıda insanla derin, doyurucu kişisel ilişkiler kurabilen ve yaşama nesnel bir bakış açısından bakabilen insanlardır’ (Atkinson ve arkadaşları: 2006;479)
Bireyin kişisel varoluşu için bu denli önemli olan özgüven, abartılı, içi boş şekilde şişirilince, kendini gerçekleştirmeye hizmet etmek şöyle dursun tam aksine buna engel olmaktadır. Bu sebeple çocukların sağlıklı bir özgüven geliştirmelerine yardım etmek ve bu konuyu dikkatle ve özenle ele almak gerekmektedir. ‘Özgüven’, ‘özsaygı’, ‘özyeterlilik’, ‘özdeğer’ eksikliğiyle acılar içinde kıvranan bireyler olmasın diye çocukların eğitiminde azami dikkatli davranmak gereklidir. Bu konuda gerek ailelere ve gerekse eğitimcilere büyük iş düşmektedir.

AMAÇ
Bu çalışma ile çocuğun kişilik gelişiminde önemli yeri olan ‘özgüven’in doğru anlaşılıp gerek aile ve gerekse okul hayatında çocuklara sağlıklı özgüven kazandırılması hususunda daha dikkatli davranılması amaçlanmaktadır. ‘Sağlıksız özgüven’ olarak nitelendirdiğimiz, ‘özgüven eksikliği’ ve abartılı özgüvenden kaynaklanan‘narsisizme’ karşı daha duyarlılık sağlamaktır. Yani aileler ve eğitimciler, çocuklar özgüvenli olsun diye birer narsiste dönüşmesinler. Ayrıca narsist olacaklar endişesiyle de çocuklarımız özgüvensiz büyümesinler.

ÖZGÜVEN-BAŞARI-NARSİSİZM ÜÇGENİ
Eğitim Sistemi ve Başarı
Genel olarak eğitimcilerin tutumunu etkileyen şeyin ‘eğitim sistemi’ olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de sınav başarısına dayalı hale gelen eğitim sistemi, doğal olarak ‘akademik başarıyı’ önceler şekle gelmiştir. Okulların, ailelerin ve tabi ki eğitimcilerin öncelikli gayesi, öğrencilerin yüksek puan elde edip bir sonraki eğitim kurumuna yerleşmesi olmuştur. Elbette okulun ve eğitim sisteminin böyle bir amacı olmalıdır. Ailelerin ise çocuklarının ‘akademik başarılarının’ yüksek olmasını beklemeleri tabiidir.
Fakat başarıya aşırı vurgu yapılması çocukların gelişimi açısından eğitim sistemini problem haline getirmektedir. Yapılan bu vurgu, sınavlarda yüksek not almak için ‘at gibi’ yarış(tırılan)an öğrenciler ortaya çıkarmaktadır. Bu yarışın narsisizmi asıl ilgilendiren noktası ise, yarışta öne geçebilmesi için öğrencilerin ‘gaza getirilmeye’ çalışılmasındadır. ‘Gaza gelerek’ yüksek motivasyona sahip olunacağı düşünülen öğrencilerin başarısı nasıl olsa, okulun, dershanenin ve çoğu zaman da ailenin ‘başarı hanesine’ kaydedilecektir.
Öğrencileri motive etmekte kullanılan sözlerden bazıları ise şunlardır: “Başarı istediğini elde etmektir.” “Başarı için çok şey gereklidir ama bunlardan en önemlisi kendine güvendir.” “Yapabileceğimi biliyorum… Evet biliyorum… Hissediyorum… İsteklerime ve hayallerime ulaşana dek devam edeceğim.” “Sizin öğretmeniniz olduğum için çok şanslıyım.” “ Sizler çok özel öğrencilersiniz.” “Zirvede her zaman bir kişiye daha yer vardır. O kişi sensin.” (http://www.forumalev.net/rehberlik/345700-ogrencileri-motive-edici-sozler.html) Bu sözlere dikkat ettiğimizde kendine aşırı güveni telkin ettiği görülmektedir.
Burada elbette özgüvenin zararlı ve yanlış olduğunu söylemiyorum. Bütün mesele, hayatta diğer her şeyde olduğu gibi kendine güven konusunda da dengeli olmaktır. Çünkü bu çeşit telkinlerle motivasyonu sağlanıp başarılı olması istenen öğrencilerin, gelişimin hızlı olduğu ergenlik çağında olduğu ve henüz kişiliklerinin tam olarak yerleşmediği göz önüne alınmalıdır. Sadece başarı için yapılan bu telkinlerin ‘kendine hayranlığa’ yol açması tehlikesi vardır. ‘İçi dolmayan’ kendine hayranlık tehlikeli bir hal alabilmektedir. Çünkü kendisi hakkında abartılı bir görüşe sahip olan birey, kendini aslında olduğundan daha iyi sanıp başarısızlığı ile karşılaştığında bile ‘aşırı iddiacılıkta’ bulunmaya devam edebilmektedir (Twenge ve Campbel’in (2010:74-75). Danışmanlıkta ve sosyal hayatta gördüğüm birçok genç bu durumun gittikçe yayıldığını göstermektedir.
Bir Amerikan gazetesinde yayınlanan makale özgüven/özsaygı ve başarıyla ilgili olarak şunu yazmıştır: ‘Özsaygılarını geliştireceği, potansiyellerini ortaya çıkarmaları ve ihtiyaç duydukları güveni vereceği için’ anne babalar çocuklarına özel olduğunu söylemesi gerekmektedir. Eğer söylemezlerse, ‘sarkaç diğer yöne doğru çok fazla sallanacak ve gemi azıya almış narsisizm kadar kötü bir sorun yaratacak olan, endişe verici ölçüde düşük öz saygılı çocuklardan oluşmuş bir nesil yaratacaktır’ (Twenge ve Campbel’in (2010:79-80). Bu makalenin yazarı gibi birçok ebeveynin de hayatta başarılı olmak için özsaygı/özgüvenin bu kadar gerekli olduğuna inandığına şüphe yok.
Oysa yapılan araştırmalar, ‘yüksek özgüven/özsaygının daha iyi notlara, daha iyi sınav sonuçlarına ya da daha iyi iş performansına neden olmadığını’ göstermektedir. Yapılan deneylerde, özsaygısı/özgüveni yüksek üniversite öğrencilerinin ortalama sınav notları 57’den (yüz üzerinden) 38’e düşüp ciddi biçimde başarısızlık gösterirken yine de kendilerinden çok memnun oldukları görülmüştür (Twenge ve Campbel’in (2010:80-82-83).
Narsisizm Hakkındaki Mitler
‘Asrın Vebası: Narsisizm İlleti’ kitabında, narsisizmi çevreleyen 5 mitten bahsedilmektedir. Bunlar, 1. Narsisizm gerçekten yüksek olan özsaygıdır. 2. Narsistler güvensizdirler, özsaygıları da düşüktür. 3. Narsistler gerçekten de mükemmel/daha iyi görünümlü/daha zekidirler. 4. Biraz narsisizm sağlıklıdır. 5. Narsisizm sadece fiziksel kibirdir (Twenge –Campbel, 2010:50-59). Bu mitler de gösteriyor ki narsisizm konusunda da insanların kafaları karışık. Bazıları narsisizmi özsaygı olarak düşünürken, bazıları narsistlerin özsaygılarının olamadığı kanısındalar. Bazı insanlar narsisizmi sağlıklı bulurken bazıları da sınırlarını daraltıp sadece fiziki kibir olarak görmekteler. Ya da narsistleri daha üstün niteliklere sahip olduğuna inanmaktadırlar. Yani her ne kadar narsisizmin olumsuz özellikleri olsa da insanlar narsisizme olumlu anlamlar yükleyebiliyorlar.
Oysa ne kadar olumlu anlamlar yüklenirse yüklensin narsisizmin acı sonuçları ortadadır. Bir atasözümüz, ‘bir ağacın faydalı mı, zararlı mı olduğu meyvesinden belli olur’ der. ‘Ben Nesli’ kitabı yazarı Jean M. Twenge’in kitabında alt başlık olarak sorduğu şu soru konuyu anlamak için çok manidardır: ‘Bugünün gençleri niçin bu kadar özgüvenli ve iddialı fakat bir o kadar da depresif ve kaygılı?’ M. Merter ve ekibinin Türkiye’de yapmış olduğu araştırma sonuçları da Twenge’in işaret ettiği doğrultudadır; Gençlerimiz artık ‘öfkeli, kaygılı ve narsistler.’
Narsisizmin bunca zararına rağmen, narsisizmin bir o kadar da teşvikçisi vardır. Amerika’daki örneklerine baktığımızda, bir televizyon kanalındaki bir duyuruda şu ifadeler yer almaktadır: ‘Farkında olmayabilirsiniz ama herkes kendi gerçek aşkıyla doğar, yani yine kendisine aşık olarak. Siz kendinizi beğenirseniz, herkes beğenir.’ Yine Amerika’da 2003’te yayınlanan bir kitabın ismi şöyledir: ‘Kızlar İçin Kendini Sevme Rehberi: En Önemli Kişiye Aşık Olmak... Kendine.’ (Twenge ve Campbell: 2010;36-37)Türkiye’de yayınlanan bazı kişisel gelişim kitapları da aynı şekilde insanların narsistik yönlerini kamçılayıcı etkiye sahiptir. Bu kitaplardan bazıları şunlardır: ‘% 100 Düşünce Gücü’; bu kitap barındırdığı birçok güzel bilginin yanında okuyucuya anafikir olarak adeta ‘yaşadığın hayatın tanrısı sensin, tanrılığını hatırla ve kullan’ demektedir. Bir diğer kitap olan ‘The Secret (Sır)’ isimli kitabın da anafikri pek farklı sayılmaz. Bu meyanda konuyla ilgili sayılabileceğimiz diğer kitaplardan bazıları da şunlardır: ‘Çekim Yasası’, ‘Sınırsız Güç’, ‘İçindeki Devi Uyandır’, ‘Dünyanın En Akıllı Adamı Benim’…
Narsisizmle ilgili belki en önemli noktalardan ve narsisizmi artıran şeylerden birisi de, narsist olan kişiden başka herkesin narsisizmden rahatsız olmasıdır; herkes rahatsızdır ama narsist değil. ABD’de yapılan bazı röportajlarda üniversite öğrencileri haklılıklarını şöyle savunmuşlardır: ‘Bu nesil tüm zamanların en büyük nesli olarak hatırlanacağı için, bu aşırı özsaygı haklıdır’, ‘Ama bizler özeliz. Bunu bilmenin yanlış bir tarafı yok. Bizim neslin sergilediği kibir değil gururdur. Bunca başarımız varken gurur duyacak çok şeyimizin olması gayet doğal.’ Bireysel görüşmelerde karşılaştığım narsistik eğilimli gençler, Türkiye’de de tablonun pek farklı olmadığını düşündürüyor. Gençler, ‘Hayata bir kez geldiklerini, bunu canların istedikleri gibi yaşayacaklarını, buna hakları olduğunu, bu haktan da hiçbir şekilde vazgeçmeyi düşünmediklerini’ ifade ediyor.
SONUÇ ve ÖNERİLER
Narsisizm illetinin yayılma hızına bakılırsa ‘pandemi’ye dönüşme riski bulunuyor. Değişen dünya şartları ve özellikle de teknolojideki gelişmeler, İ nesli diye tabir edilen yeni bir nesil ortaya çıkardı. Sosyal ağların da etkisiyle, sanal alemde oluşturulan ‘ikincil hayat’lar yoluyla yeni nesil kendine, narsisizmin bütün özelliklerini barındıran bir hayat ve varoluş tarzı sergilemektedir.
‘Başarı’ üzerine yapılan aşırı vurgu sonucu da, başarının bir gereği gibi düşünülen özgüven elde etmek için gençler farklı bir çaba içine girmiştir. Ayrıca özgüvene yapılan aşırı vurgu ve sonucunda içi boş bir özgüven de narsisizme yol açıyor gibi görünüyor.
Medyada yer alan ve birçoğu narsistik eğilim gösteren ‘ünlülerin’ rol model olarak sunulması narsisizmin hem normalleşmesi hem de yayılması üzerinde diğer bir etkiye sahiptir.
Kapitalizmin de etkisiyle günümüzde gittikçe artan ‘maddecilik’ insanın içindeki sahip olma hırsını tahrik etmektedir. Duygularını kontrol etme becerisi henüz gelişmemiş olan, dürtü ve duygularının çabucak etkisinde kalıveren çocukların maddeciliğin etkisiyle sahip olma hırsına yenilmeleri olasıdır. Oysa maddecilik ve kazanma hırsı narsisizmin özelliklerinden olarak sayılmaktadır.
Narsisizmin artan seyri doğrultusunda, gençlerde kaygı, depresyon ve öfke patlamaları da artmış durumdadır. ABD’dekine göre Türkiye’deki durum o kadar vahim görünmemektedir. Bunda ülkemizdeki gelenek-göreneklerin hala etkisinin devam etmesine bağlayabiliriz. Ama ne yazık ki bizde de gelenek ve görenekler çözülme aşamasında olduğu görülmektedir.
Sonuç olarak Mustafa Merter’in söylediği gibi, “eğer acil tedbirler almazsak gittikçe yalnızlaşan, aşırı bencil/narsist, zevkperest/hedonist, kaygılı, öfke ve nefret dolu bir insanlığa doğru doludizgin gidiyoruz. Bu çocuklar evlenmeyecek, aile kurmayacak, istikrarlı bir şekilde çalışmayacak ve medyanın kendilerine sunduğu hayali değerlerle yetinecekler. Tüm dünya sessizce ama kesin bir şekilde, bir ‘açıkhava tımarhanesine’ dönüşüyor.” (Twenge: 2009;8 –Ben Nesli Kitabı önsüzü-)
Bu durumda yapılması gerekenler sadedinde, öncelikle narsisizm tehlikesinin farkına varılarak işe başlanılmalıdır. Toplumun bu tehlike hakkında çeşitli yöntemlerle bilgilendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca ailelerin ‘ebeveynlik’ veya ‘aile eğitimleri’ gibi farklı isim ve konudaki eğitimlerle eğitilerek, anne-babalık rollerinin gereklerini öğrenmesi sağlanmalıdır. Anne-babalığın gereğinin yerine getirilmesi için her fırsatta yönlendirilmelidir.
Yapılması gereken şeylerden bir diğeri de, bizzat ailelerin çocuklarına örnek olmasıdır. Egosunu susturmak, bencil isteklerini terk edebilmek, kendinden başkasını düşünüp diğerkamlık gösterebilmek bunlardan birkaçıdır. Ayrıca narsisizm, kendinden başkasıyla derin ve güçlü muhabbet bağı kurma yoksunluğunu barındırmasından dolayı, anne-babalar muhabbet bağı kurulması noktasında da bizzat kendileri örnek olabilirler. Hatta bağ kurmaya öncelikle kendi aile bireylerinden başlayarak daha da önemli bir şey yapmış olurlar.
Yapılması gerekenlerin yanında bir de yapılmaması gerekenler vardır. Günümüz ailelerin birçoğunun, çocukla ilgilenmek, ebeveynlik görevini yerine getirmek adına, hatta kimi zaman da çocuğun gözünde kötü anne-baba olmamak ve çocuk tarafından beğenilmek için çocuğun her istediğini yerine getirmekten uzak durmaları gerekmektedir. Çocuğun her istediğini almak veya maddi ihtiyaçlarını gidermenin ebeveynlik görevini yerine getirmek için yeterli olmadığını anlamaları gerekmektedir. Çocukla ilgilenmek için daha fazlası gerekmektedir şüphesiz.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise, gerek aile içinde ve gerekse eğitim hayatında çocuğun ‘kendine güveni gelsin, öz güvenli olsun’ diye yapılan aşırı övgülere son verilmelidir. Gerçek bir özgüven geliştirebilmesi için, çocukların kendilerinin olumlu yönleri kadar olumsuz yönlerini de onlara göstermek gerekmektedir. Ta ki kendilerini ‘olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte değerlendirme’ becerilerini geliştirebilsinler. Aksi halde, çocukların daha iyi hissetmesi için, derslerinde daha yüksek notlar vermek, sürekli ‘yapabileceklerini’ vurgulamak, olur olmaz en küçük şeyde onları göklere çıkarırcasına övmek, kendilerini olduğundan daha abartılı görme eğilimini açığa çıkaracaktır.
Bu konuda önemli bir görev de ‘medya’ya düşmektedir. Narsisizmi teşvik edici, şov ve programlara son verilebilir. Medya aracılığıyla toplum önüne narsist kişilikler yerine, başarılı olmuş ama aynı zamanda gerçek tevazu sahibi saygın bireyleri de çıkarabilirler. En azından daha fazla reyting almak uğruna, toplumun narsist duygularını tahrik edici program yapmaktan uzak durabilirler.
Başarı üzerine yapılan aşırı vurgudan vazgeçilerek, ‘insani değerlere’ yapılan vurgunun arttırılması eğitim sistemi eliyle, narsisizme karşı atılabilecek en büyük adımlardan birisi olacaktır. ‘İnsani değerler’ vurgusunun yalnız eğitim sistemi içinde değil, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının da gündeminde olarak, sivil toplum örgütleri tarafından bütün ülke geneline yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.


KAYNAKÇA
Atkinson Rita L. Ve Arkadaşları (2006). Psikolojiye Giriş (Üçüncü basım). Ankara: Arkadaş Yayınları
Burger Jerry M. (2006). Kişilik (Birinci basım). İstanbul: Kaknüs Yayınları
Büyükgebiz Benal. (2011). Bazı Çocuklar Neden Özgüvensiz Olur. Haber Türk Gazetesi, 21 Ekim 2011
Çankırılı Ali. (2003). Çocuklarımız Mutsuz ve Başarısız Olmasın (Üçüncü basım). İstanbul: Zafer Yayınları
Gottman John ve Gottman Julie S. Çiftler Arasındaki Köprüyü İnşa Etmek. İstanbul: Gottman Çift Terapisi I. Düzey Eğitim Kitapçığı
Göknar Özcan (2007). Özgüven Kazanmak (Birinci basım). Ankara: Arkadaş yayınevi
Greenfield Susan. (2012). Teknoloji ve Beyin Konferansı. İstanbul: 1. Teknoloji Bağımlılığı Kongresi
Keçe Cem. Özsaygı ve Özgüven Nedir. www.doktorsitesi.com
Kuşçu Kemal. (2012). Sanal Evsizler: İnternette Mekan Arayışları; Gazogen Örneği Çalıştayı. İstanbul: 1. Teknoloji Bağımlılığı Kongresi
Lasch Christopher (2006). Narsisizm Kültürü (Birinci basım). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları
Merte Mustafa ve Arkadaşları. (2011). Gençlik İçin Endişe Verici Araştırma. Zaman Gazetesi; 21 Eylül 2011
TC Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü. (2010). Türkiye’de Aile Değerleri Araştırması. (Birinci basım) Ankara: www.athgm.gov.tr
Twenge Jean M. (2009). Ben Nesli (Birinci basım). İstanbul: Kaknüs Yayınları
Twenge Jean M. ve Campbell W. Keith. (2010). Asrın Vebası: Narsisizm İlleti (Birinci basım). İstanbul: Kaknüs Yayınları
Yalom Irvın. (2001). Varoluşçu Psikoterapi. (Üçüncü basım) İstanbul: Kabalcı Yayınevi
www.forumalev.net
www.kisiseldegisim.com
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Çocuklarımızın Özgüven Geliştirmeye mi Yoksa Narsisist Kişiliğe mi İhtiyacı Var?" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Uzm.Psk.Ramazan USLU'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Uzm.Psk.Ramazan USLU'nun izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     2 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google Plus'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
Ramazan USLU Fotoğraf
Uzm.Psk.Ramazan USLU
Antalya
Klinik Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesiİş Adresi Kayıtlı
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
.
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Uzm.Psk.Ramazan USLU'nun Yazıları
► Narsisist Kişilik Bozukluğu Psk.Cenk KAHVECİOĞLU
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 18,034 uzman makalesi arasında 'Çocuklarımızın Özgüven Geliştirmeye mi Yoksa Narsisist Kişiliğe mi İhtiyacı Var?' başlığıyla benzeşen toplam 30 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
◊ Arayış ve Yolculuk Aralık 2018
◊ Evlilik Kitabı Aralık 2018
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


21:43
Top