2007'den Bugüne 76,794 Tavsiye, 24,970 Uzman ve 17,173 Bilimsel Makale
Site İçi Arama Arayın :
Yeni Tavsiye Ekleyin!




Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
.
Eğitim - Seminer - Konuşma
■ Uzmanlık alanınızda çeşitli platformlarda konuşma yapıyor ya da eğitim mi veriyorsunuz?

■ İlgi duyduğunuz konu ile ilgili konuşmacı ya da eğitmen arayışında mısınız?

■ O zaman Makronot Ailesi’ne hoş geldiniz!..
Göç ve Göç Psikolojisi
MAKALE #7838 © Yazan Psk.Burçak DEMİRKAN | Yayın Aralık 2011 | 12,501 Okuyucu
GÖÇ NEDİR?

Göç, dini, iktisadi, siyasi, sosyal ve diğer sebeplerle insan topluluklarının bir yerden bir başka yere gitmesi. Ferdi sebep ve maksatlarla yer değiştirmeye ve bu esnada nakledilen eşyaların hepsine de göç denmektedir. Ayrıca kuşların, balıkların ve bazı hayvan türlerinin, belli mevsimlerde dünyanın çeşitli yerlerine gitmeleri de göç adıyla anılır.

Bir başka tanıma göre ise, insanların, doğdukları yerden başka yerlere geçici ya da sürekli olmak üzere taşınmasına göç denir.

Göçler kaç sınıfta incelenebilir, göçün nedenleri ve sonuçları nelerdir?


Gidilen yere göre göç çeşitleri

İç göçler ve dış göçler olarak 2’ye ayrılır.


A. İÇ GÖÇLER


Ülke içerisinde, nüfusun yer değiştirmesine iç göç denir. İç göçlerle bir ülkenin toplam nüfusunda değişme olmaz. Sadece, bölgelerin ve illerin nüfusunda artma ya da azalma meydana gelir.

İç göçler, sürekli ve mevsimlik göçler olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Sürekli İç Göçler

Ülke içerisinde yer değiştiren insanların, göç ettikleri yerlere yerleşmesiyle gerçekleşir. Türkiye’de, Cumhuriyetin başlangıcından günümüze kadar, özellikle kırsal alanlardan kentlere doğru hızlı bir göç olayı görülmektedir.

İç göçün nedenleri

* Kırsal alanlardaki hızlı nüfus artışı
* Miras yoluyla tarım alanlarının daralması ve ailelerin geçimini karşılamaması
* Tarım alanlarının yetersiz gelmesi ve erozyonun artmasıyla toprağın verimsiz hale gelmesi
* Tarımda makineleşmenin artması ve buna bağlı olarak tarımsal işgücünün azalması
* Kırsal kesimde iş imkanlarının sınırlı olması
* Ekonomik istikrarsızlık ve sosyal problemler
* Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği
* İklim ve yerşekillerinin olumsuz etkileri
* Kentlerde sanayinin gelişmiş olmasından dolayı iş olanaklarının fazlalığı
* Kentlerde eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlığı
İç göç, özellikle Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerindeki illerde daha fazla olmaktadır.
Yüksek oranda göç alan şehirlerin başlıcaları şunlardır:
İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Şanlı Urfa, Antalya, Mersin, Konya, Samsun, Gazi Antep, Diyarbakır gibi illerdir. İç göç, ülkemizde özellikle sanayileşmiş merkezlere daha fazla olmaktadır

İç göçlerin sonuçları

* Ülke genelinde nüfusun dağılışında dengesizlik görülür.
* Yatırımlar dengesiz dağılır.
* Kırsal kesim yatırımlarında verimsizlik meydana gelir.
* Düzensiz kentleşme görülür.
* Sanayi tesisleri kent içinde kalır.
* Kentlerde konut sıkıntısı çekilir.
* Kent nüfusunda aşırı artış meydana gelir.
* Alt yapı hizmetlerinde (yol, su, elektrik) yetersizlik görülür.
* Kentlerde işsiz insanların oranı artar.
İç göçü önlemek için,
* Tarımda sulama olanaklarını artırmak
* İntansif tarım metodunu geliştirmek,
* Besi ve ahır hayvancılığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak,
* Kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak,
* Tarım ve hayvancılığa bağlı sanayi kollarını kırsal alanlara yönlendirmek,
* Kırsal kesimde küçük sanayi kollarını geliştirmek, vb. gereklidir.

2. Mevsimlik İç Göçler

Kırsal kesimdeki bazı ailelerin büyük şehirlere, tarımın yoğun olarak yapıldığı yerlere, yaz turizminin geliştiği yerlere bir müddet çalışmak üzere göç etmeleri ile gerçekleşir.
Yaylaya çıkma olayı da mevsimlik göçler içerisinde yer alır. Mevsimlik göçlerle Adana, Mersin, Hatay, Aydın, Muğla, Antalya gibi merkezlerde, yaz ile kış mevsimleri arasındaki nüfus miktarlarında önemli değişmeler olmaktadır.

B. DIŞ GÖÇLER


Bir ülkeden diğer bir ülkeye yapılan göçlere dış göç denir.

Dış göçlerin başlıca nedenleri

* Ekonomik nedenlerle çalışmaya gidilmesi
* Tabii afetler
* Savaşlar
* Etnik nedenler
* Sınırların değişmesi
* Uluslararası anlaşmalarla sağlanan nüfus değişimi

Dış göçlerin sonuçları

* Göç eden ülkede nüfus artar, göç veren ülkede ise azalır.
* Ülkeler arasında ekonomik ilişkiler gelişir.
* Ülkeler arası kültürel ilişkiler gelişir.

Dış göçler ve Türkiye

Ülkemize 1923 – 1989 yılları arasında çoğu Balkan ülkelerinden olmak üzere 2,2 milyon göç olmuştur. Bu sayı nüfusumuzun % 5′ini oluşturur.

1950′den sonra, başta Almanya olmak üzere yurt dışına işçi gitmeye başlamıştır. Bugün Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, İsveç, ABD, Avustralya, Libya, S. Arabistan, Kuveyt ve Orta Asya ülkelerinde işçilerimiz bulunmaktadır.

Türkiye’den yurt dışına göç sonucunda;

* Ülkemize giren işçi dövizi artmıştır.
* Ülke turizminin gelişmesi sağlanmıştır.
* Türk ticaretinin yaklaşık % 20 sine kaynak sağlanmıştır.
* Artan nüfusun işsizlik sorununa kısmen çözüm bulunmuştur.( http://www.yorumsal.net/goc-nedir-goc-cesitleri-gocun-nedenleri-gocun-sebebleri.html)

MÜBADELE GÖÇLERİ: ( Yer Değiştirme) :


Bir antlaşmanın esaslarına dayanılarak yapılan, ülke nüfuslarının karşılıklı olarak yer değişmesi ile oluşan göçlerdir. Örneğin Kurtuluş Savaşı sonrası Yunanistan ile yapılan anlaşmalarla ülkemizde yaşayan Rumlar ile Yunanistan’daki Türkler arasında yer değiştirme göçleri yaşanmıştır.

Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi protokolü imzalanmıştır. Bu göçler Romanya ile Bulgaristan arasında da olmuştur. Bu protokol ile İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkleri kapsamıştır.

Bu protokol ile Yunanistan’dan 400.000 Türk Türkiye’ye, Buna karşılık Türkiye’den 150.000 Rum Yunanistan’a gitmiştir. Bu göçler insanların gönüllü olarak yaptıkları göç hareketleri olmayıp, zorunlu göçlerdir.


BEYİN GÖÇÜ


Bilim ve tekniğin gelişmesine katkıda bulunabilecek nitelikteki elemanları çalışmak üzere başka ülkelere göç emesi olayına Beyin Göçü denir.

İyi eğitilmiş elemanların daha iyi çalışma olanakları sağlayan ülkelere gitmesiyle oluşan göçlerdir. Az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin nitelikli kişilerinin sanayileşmiş ülkelere gitmesidir. Örneğin II. Dünya Savaşı sırasında Alman bilim adamlarının ABD’ye göçü bu türdendir.

Göç veren ülkeler açısından en büyük kayıp olarak değerlendiren göçtür. Ekonomisi gelişmemiş ülkelerin yüksek paralar harcayarak yetiştirdiği elemanlar ellerinden kaçmaktadır. Ülkeler arasında gelişmişlik farkının artmasına neden olmaktadır. Zor şartlarda yetiştirdikleri kaliteli elemanları kaybeden gelişmekte olan ülkelerin kalkınmaları yavaşlamaktadır.

Özellikle beyin göçü 1960 yıllardan itibaren artmaya başlamıştır. Doktor, mühendis, ekonomist, sanatçı v.b. alanında iyi yetişmiş insanların göç etmesi, ülkemizde de önemli bir sorundur.

En çok Beyin göçü veren ülkeler: Hindistan, Pakistan, Çin, Filipinler, Cezayir, Fas, Tunus, İran, Nijerya, orta Asya devletleridir.
En Çok Beyin Göçü alan ülkeler: A.B.D. Kanada, Avustralya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Almanya, Fransa, İsviçre, İsveç, Norveç, vb.

Bazı ülkeler beyin göçü alırken aynı zamanda beyin göçü verebilir. Kanada bunun en iyi örneğidir. Ülkemize de son yıllarda bazı Orta Asya devletlerinden az sayıda yetişmiş insan gelmektedir.

Avrupa ve ABD’de çok sayıda Türk uzman başka ülkeler için çalışmaktadır bu da ülkemiz için bir kayıptır.


Beyin göçünün başlıca nedenler:
1.Sanayileşmiş ülkelerin ödedikleri yüksek ücretler
2.Çalışma şartlarının kolaylığı, teknoloji ve gelişmelerden en iyi şekilde yararlanma imkânı
3.Göç gönderen ülkede iyi yetişmiş kişilerin kendi alanı ile ilgili uygun iş bulmakta zorlanmaları veya kariyer yapmakta imkân bulamamaları.


İŞÇİ GÖÇLERİ

Ekonomik gelişmenin yavaş olduğu ülkelerde iş olanaklarının az olması, bu imkânların geliştiği ülkelere ve bölgelere doğru göçlere neden olmaktadır. İşsizlik nedeniyle yapılan göçlere işgücü göçü denir. İşgücü göçleri mevsimlik, kısa süreli veya uzun süreli olabilir. Örneğin ülkemizde yaz mevsiminde pamuk işçilerinin Çukurova’ya gelmesi mevsimlik işgücü göçüdür.

II. Dünya Savaşından sonra yıkılan Avrupa ekonomisini yeniden kurmak için 1952- 1954 yılları arasında Almanya, Fransa, Belçika, Avusturya, Hollanda gibi ülkeler kalkınma hamlesi başlatmış, bu hamle sonucu yetersiz gelen işgücünü karşılamak için dış ülkelerden işçi talebinde bulunmak zorunda kalmışlardır.

1952 de Federal Almanya yabancı işçi çalıştırmaya başlamıştır. Avrupa’da yukarıda sayılan gelişme hamlesi başlatan ülkelerde Almanya’yı takip ederek yabancı işçi çalıştırmaya başlamışlardır.

Bunlara karşılık ise gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerde yaşanan işsizlik sonucu birçok ülke de dış ülkelere işgücü göçü vermeye başlamışlardır.
Avrupa’da Yunanistan, İspanya, Portekiz, Yugoslavya, İtalya vb, Afrika’da Cezayir, Fas, Tunus, gibi sömürge devletleri de Avrupa ülkelerine işgücü vermişledir. Bu gün ise dünyada başta Asya, Afrika, Güney Amerika’nın gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeleri başta Avrupa, Kuzey Amerika, ( ABD, Kanada) ve Avustralya’ya işgücü vermektedir.
Özellikle bu gelişen ülkeler artık vasıfsız işçileri pek almamakta yetişmiş, kaliteli eğitimli insanları almaktadır. Artık bu olay daha çok beyin göçüne doğru dönmüştür.
Türkiye’de yurt dışına işgücü veren ülkelerin başında gelmektedir. Ülkemizde iş gücü göçleri 1960’tan sonra başlamıştır. Türkiye göç veren bir ülke olmaya başladı. Bu yıllarda başta batı Avrupa ülkelerine olmak üzere Avrupa’nın diğer ülkelerine de işgücü göçü meydana gelmiştir.

1958–1986 arasında başta Almanya olmak üzere Fransa, Hollanda, Avusturya, İsviçre, Danimarka, İngiltere ve İsveç 1,3 milyon işçi göç etti.
1980 lerden sonra göç olayları hem sayısal hem de mekânsal açıdan değişme göstermiştir. Batı Avrupa ülkelerinin işçi alımın bırakmasıyla göçlerin yönü değişti. 1980lerden sonra altyapı ve inşaat hizmetleri için Orta doğudaki S.Arabistan, Libya, Ürdün, Kuveyt gibi Arap ülkelerine göçler yönelmiştir.

1990 yılarda ise Bağımsız Devletler topluluğuna işçi göçleri olmuştur. Bugün yurtdışındaki nüfusumuzun %88,7 i Batı Avrupa ülkelerinde ( 1.500.000),%8,5 u Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Arap ülkelerinde,%0,5i Türk cumhuriyetlerinde,%2,3 ü diğer ülkelerde yaşamaktadır. Avustralya’da 30bin, ABD’de 130 bin Türk yaşamaktadır.
Ancak işçilerimizde kesin dönüş eğilimi giderek artmaktadır. Farklı kültüre sahip Avrupa toplumuna uyum sağlayamamaları, maruz kaldıkları baskılar, yabancılar için zorlaşan hayat şartları ve ekonomik doyum vatandaşlarımız kesin göçe zorlamaktadır. Yaklaşık 250.000 kadarı ülkemize geri dönüş yapmıştır.

Yurt dışındaki Türk işçilerinin ülke ekonomisine büyük katkıları vardır. Biriktirdikleri paraları ülkemize göndermeleri döviz açısından ülkemizin en önemli gelir kaynaklarındandır. İşçilerimizin ailelerinin ve çocuklarının eğitim, dil, din vb. meselelerdeki sıkıntılarını gidermek için devletimiz oralara gerekli uzmanları gönderiyor.


DOĞAL AFETLERİN NEDEN OLDUĞU GÖÇLER:

Deprem, heyelan, kuraklık ve çölleşme, taşkın, sel, çığ, volkanik püskürmeler gibi doğal yıkımlar birçok sosyal ve ekonomik sorunların yanı sıra göçlere de neden olmaktadır. Doğal yıkımlardan zarar gören insanlar bulundukları yerleri terk ederek koşulları daha iyi olan yerlere göç ederler. Örneğin;

IV. Ve V. Yüzyılda Hunların ve Moğolların Orta Asya’dan başka yerlere göç etmelerinde kuraklık ve çölleşme etkili olmuştur.
ABD’ de Kaliforniya’daki deprem olayı binlerce insanın göç etmesine neden olmuştur.
1994 de Kırgızistan’daki heyelan olayları 270.000 insanın göç etmesine yol açmıştır.
Ülkemizde 1998’de Adana’da meydana gelen depremde zarar gören birçok kişi başka kentlere göç etmişlerdir. Yine 1998’de Bartın’da meydana gelen sel felaketi ise ilçeyi yaşanamaz hale getirmiş ve göçe neden olmuştur.1999 depremi ile de birçok insanımız başka bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır.
Aral Gölü: Dünyanın dördüncü büyük gölü Aral gölü giderek Asya’nın ortasında bataklık ve çöle dönüşmektedir. Küresel ısınma ve kuraklık nedeniyle iki göle dönüşmüş durumdadır. Gölün su seviyesi düşerek göl sürekli içeri doğru çekilmektedir. Bir zamanların liman ve tersaneleri gemi mezarlığına dönüşmektedir. Bunun nedenleri bu gölü besleyen Pamir dağlarından inen Amu derya ve Siri derya nehirlerinin sularının azalmasıdır. Bu nehirlerin suyu sulama faaliyetleri ile azalmıştır.1960 dan buyana gölün suları 4 metre aşağı düşmüştür.( 2002 yılı itibari ile). Önlem alınmadığı takdirde uzmanlar 2015 yılından sonra gölün tamamen kuruyacağı hesaplamaktadırlar.
Gölün kuruması ile göl tabanındaki tuzlu toprakların rüzgârlar tarafından verimli topraklar üzerine taşınacağı ve çevre topraklarının veriminin de düşeceğini söyleyen uzmanlar; bunun da yeni bir göçe sebep olacağını belirtmektedirler.


İNSANLARI GÖÇE İTEN SEBEPLER AÇISINDAN GÖÇLER:

1-Zorunlu göçler: Savaşlar, sınır değişiklikleri, Mübadele ( Antlaşmalarla sağlanan nüfus değişiklikleri),Etnik baskılar, Salgın hastalıklar, doğal afetler, Kamulaştırma sonucu oluşan göçlerdir.

2-Gönüllü Göçler: İş bulmak, eğitim görmek, sağlık şartlarından yararlanmak, macera aramak, Şehirdeki kültürel sanatsal faaliyetlerden yararlanmak, beyin göçü gibi göçlerdir.

GÖÇ KAVRAMININ TARİHÇESİ VE DETAYLI İNCELENMESİ


Bir tarih nazariyesine göre, M.Ö. 3000-4000 yıllarında Orta Asya'da yaşayan kavimlerin şiddetli ve uzun süren kuraklık sebebiyle doğuya, kuzeye, batıya ve güneye gitmelerine; Kavimler Göçü denmektedir. Bu göçün siyasi, sosyal ve kültürel neticeleri üzerinde uzun durulmaktadır.Aynı bölgede M.S. 6. yüzyıldan itibaren başlayan ve asıl ağırlığı batı istikametinde olan Türk göçleri, 17. yüzyıla kadar devam etmiş; İran,Anadolu ve Balkanlardan geçerek Avrupa ortalarına ulaşmıştır. Türkler, geçtikleri yerlerde birbirlerinin devamı olan devletler kurmuşlar, böylece Orta Asya içlerinden Avrupa ortalarına uzanan kültür ve medeniyet mirasları ve yerleşik Türk boyları ile bir Türk dünyası meydana getirmişlerdir. Bu göçler sırasında Türklerin bir kolu, Karadeniz'in kuzeyinden geçerek Avrupa ortalarına gelmiş, burada Avrupa Hun Devletini kurup, bir müddet yaşadıktan sonra diğer yerli kavimlerin arasında Hıristiyanlaşarak, eriyip gitmiştir.
Ortadoğu üstünden Mısır'a doğru yol alanlar da, kurdukları çeşitli devletlerden sonra Osmanlı Devleti içinde yer almışlardır. Gerek bunların ve gerekse Anadolu'ya gelen Türk boylarının en büyük talihi, İslamiyeti kabul etmeleridir. 9. ve 10. yüzyıllardan itibaren boylar ve kitleler halinde Müslüman olan Türkler; bugünkü İran, Azerbaycan, Hindistan, Irak ve Anadolu'da kurdukları güçlü devletlerle, hem kendi hayatiyetlerini korumuşlar, hem de kazandıkları zaferlerle İslam dünyasına yeni bir çehre kazandırmışlardır. Böylece başlayan Türk-İslam devletleri devri, Osmanlı Devleti bünyesinde bütün İslam dünyasının tek ve birleşik devleti, haline gelerek 20. yüzyıl başlarına kadar devam etmiştir. Osmanlı Devletinin son zamanlarında, Doksanüç Harbi adıyle meşhur 1877-78 Osmanlı-Rus savaşları esnasında, Tuna boylarında, Balkanlarda ve Kırım'da yaşayan Türklerin eşi görülmemiş Rus ve Hıristiyan zulmü, vahşeti karşısında Anadolu'ya yaptıkları toplu göç, 93 Muhaceratı olarak bilinir ve teessürle hatırlanır. 1950'li yıllarda, Komünist İdarelerin şiddetli tazyik ve zulmüne dayanamayan Müslüman Türklerin, Balkan ülkelerinden (Romanya, Yugoslavya,Bulgaristan) ve Rusya'dan Türkiye'ye toplu olarak yaptıkları göçler de son yılların hafızalarda yaşayan göç hadiselerindendir.
Vietnam'ın komünist kuvvetlerce işgalini müteakip başlayan göç hareketi, Afganistan'ın Rusya tarafından işgali ile 2,5 milyon Afganlının başta Pakistan olmak üzere çeşitli İslam ülkelerine göçü, Filistinlilerin İsrail tarafından vatanlarından zorla çıkarılıp, göçe mecbur bırakılması, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin (1989) ve Kuzey Iraklıların vatanlarından çıkarılarak göçe zorlanmaları (1991) olayları da siyasi göçlerin en manidar örnekleridir.

İşsizlik, daha iyi şartlarda yaşama gibi sebeplerle, ülkeler arasında ve bir ülkenin kendi içinde de çeşitli göçler olmaktadır. Bunlar, zamanla çözümü zorlaşan büyük problemler ortaya çıkarmakta ve ülkelerin siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel dengelerini bozmaktadır. Türkiye, köyden şehre büyük oranlara ulaşan göçler sebebiyle bu problemleri en çok yaşayan ve halletmeye çalışan ülkeler arasındadır.
Bir de kıtalararası göçler vardır. Bunun en tipik misali Amerika kıtasına yapılan göçtür. 16. yüzyıldan itibaren bu yeni kıtaya, önce Avrupa milletlerinden başlayan göçler, gittikçe azalmasına rağmen halen devam etmektedir. Önceleri serseri, başı bozuk, kanun kaçağı ve maceraperest Avrupalıların itibar ettikleri bir ülke olan Amerika kıtası, 19. yüzyılın ikinci yarısında, gene bu ülkelerden şiddetli göç dalgalarına sahne oldu. Kıtanın iskan ve imarı tamamlanıp ilmi, teknik ve ticari zenginlikler ortaya çıkınca, bütün milletler için en cazip ülkelerden biri oldu. Bu durum, dünyanın her yerinden ve her seviyede insanların buraya göç etmelerine sebep oldu.


Göç tarihi insanlık tarihi kadar eskidir ve dünyada göç her zaman gündemde olmuştur
Tarih boyunca meydana gelen göçler, dünyanın bugünkü nüfus dağılımını, sosyo- ekonomik yapısını, ekonomik ve kültürel gelişimini şekillendirmiştir
Eski dönemlerden beri var olan göç olgusu, günümüzde mesafesini olağan üstü arttırmış, hızlanmış ve eskiye oranla daha da kitleselleşmiştir
Çobanoğlu, yakın tarihteki göçün artış trendini sayılarla ortaya koymuştur:

“1750-1880 döneminde dünyada yılda ortalama 230 bin insan –yani her yıl dünya üzerindeki yaklaşık 4400 kişiden biri –göç etmiş
1880-1940 döneminde yılda ortalama 1 milyon 600 bin insan –yani her yıl dünya üzerindeki 1300 kişiden biri göç etmiş
1945-1970 döneminde göç eden insan sayısı yılda ortalama 4 milyon –yani her yıl Dünya üzerindeki yaklaşık 725 kişiden biri- kişi göç etmiştir
1970-1990 döneminde yıllık ortalaması 6 milyon kişi -dünya nüfusunun yılda ortalama 780 kişide biri- göç etmiştir”

1970’li yıllardan itibaren uluslar arası mülteci hareketlerinde büyük artışlar meydana gelmiş ve bu artışa bağlı olarak mülteciler dünya gündemine oturmuştur
Günümüzde dünyaya yayılmış 16 milyona yakın sığınmacının olduğu ve tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar göçmen ve sığınmacının dünyanın her yanına yayıldığı bildirilmektedir
20 yüzyılın ilk yarısında 100 milyon insan istemli ya da zorunlu olarak bir ülkeden diğerine ya da bir bölgeden diğerine göç etmiştir[

Son 14 yıl boyunca göçmen ve mültecilerin sayısındaki dramatik artış Doğu Avrupa’daki, Asya’daki, Güney Amerika’daki ve Afrika’daki ekonomik ve politik değişkenliğe işaret etmektedir 1990’dan günümüze Batıdaki gelişmiş ülkelerde ekonomik nedenlerle artan göçmen sayısına ek olarak 25 milyon politik sığınmacı kabul etmişlerdir
Tüm bunlardan dolayı hemen hemen tüm Batılı ülkelerde önemli sayıda etnik göçmen azınlıklar bulunmaktadır

Günümüzde, dünyanın belli noktalarındaki (Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu Orta Afrika, Uzakdoğu) bölgesel çatışmalar zorunlu göçe neden olmaktadır
dünyanın belli bölgelerinin gelişmiş/zenginleşmiş olması (Batı Avrupa, Kuzey Amerika-ABD, Kanada-) diğer bölgelerin gelişmemiş kalması, yani bölgeler arası gelir uçurumunun çok büyümüş olması, Batıyı ve Kuzey yarım küreyi diğer alanlar için çekim merkezi haline getirmektedir
Günümüzde dünyadaki göç hareketlerinin yönü doğudan batıya ve güneyden kuzeyedir

Dünyadaki karışık sürece benzer bir süreç Anadolu toprakları için de geçerlidir
Anadolu toprakları tarih boyunca büyük göçlere tanıklık etmiştir
Bu durum Osmanlı tarihi için geçerli olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti için de geçerlidir
Anadolu topraklarında göçün her türlüsüne rastlamak mümkündür
Türkiye tarih boyunca iç göçler yaşamış, dışa göç vermiş, dıştan göç almıştır
İşçi göçlerine tanıklık etmiş, mülteci akınına uğramış, mevsimlik göç ve militarist zora dayalı göçler yaşamıştır
Türkiye’deki toplumsal dinamiği son 20 yıl içinde en fazla etkileyen en önemli sosyal olgu 1985 yılından sonra meydana gelen zorunlu göçtür
Yaklaşık 45 milyon insan istemsiz bir şekilde göç etmek zorunda kalmışlardır

Ülkelerini ya da bölgelerini terk etme nedenleri ne olursa olsun, ya da vardıkları yerde nasıl karşılanırlarsa karşılansınlar göç edenler özelliklerine bağlı olarak (göçün şekli, zamanı, nedeni, zorunlu ya da istemli olması, göç edenlerin cinsiyetleri, yaşları, göç edilen yerin özellikleri vb farklı derecelerde de olsa uyum güçlükleri yaşamaktadırlar. Öyle ki, göç edenlerin fiziksel ve ruh sağlıkları, kültürel ve psikolojik faktörlerden etkilenebildiği gibi çevrelerini meydana getiren coğrafik ve iklimsel değişikliklerden bile etkilenebilmektedir. Göç edenler yeni bir dil öğrenmede yabancı bir kültüre uyumda ve bir bütün olarak değişik bir yaşama alışmada farklı da olsa güçlüklerle karşılaşabilmektedirler

Bir çok göçmen ve mültecinin göç etmede yüksek motivasyonlu olmaları, esnek olmaları ve karşılaşılan ilk güçlüklerin üstesinden gelmede ilerleme kaydetmelerine rağmen; yine de bazılarında göç öncesi süreçteki işkence düzeyindeki çeşitli travmatik deneyimlerden kaynaklı psikolojik hastalıklar ve stres gözlenmektedir

Mülteci ve göçmenlerin, göç alan ülkeye yerleşebilmelerindeki ve uyumundaki başarı ya da başarısızlıkları o ülkedeki hükümetlerin ve toplumun tutumlarına, o ülkedeki göç politikalarına, göçmenlere yönelik yerleşme ve destek programlarına ve son olarak göçmenlerin fiziksel ve ruh sağlıklarına yönelik kolaylaştırıcılara da bağlıdır.


GÖÇ İLE İLGİLİ KURAMSAL PROBLEMLER VE BUNLARIN İDEOLOJİK TEMELLERİ


göç oranları ile ilgili tartışmalarda iki farklı görüş öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi göç oranlarının devasa arttığını, kontrolden çıktığını, göç alan ülkelerde önemli problemlere neden olduğunu savunmakta ve bunların çeşitli göç politikaları ile kontrol altına alınması gerektiğini söylemektedir. Kimi sosyal bilimciler ise göç konusunun özellikle batılı gelişmiş ülkelerde ideolojik bir tercih çerçevesinde özellikle ortaya çıkarıldığını ve önemli bir sorunmuş gibi yansıtıldığını belirtmektedirler. Günümüzde gelişen teknolojinin, ulaşım be iletişim imkanlarının çok gelişmiş olmasına rağmen dünyada sadece 130 milyon kişinin hareket halinde olduğunu ve bunun da dünya nüfusunun sadece %2’sine denk geldiğinden söz etmektedirler.

Göç ile ilgili tartışmaların kaynağı genellikle batılı gelişmiş ülkelerdir ve bu göçün sonuçlarını daha fazla onlar dile getirmektedirler. Bunlardan hareketle en çok göç alan coğrafyanın Batı Avrupa ve ABD olduğu söylenebilir. Ama dünyadaki göç hareketleri incelendiğinde gerçeğin böyle olmadığı görülmektedir. Savaş, siyasi istikrarsızlık, ekolojik felaketler, ekonomik yıkımlar, veya etnik, dini, ve kabileler arası çatışmalar sebebiyle yerlerini terk etmeye zorlanan bir çok insan bile ülkelerini terk etmeye yanaşmamakta ve iç göçü tercih etmektedirler. En iyi ihtimalle başka bir gelişmekte olan ülkeye geçmektedirler ama kuzeye ya da batıya değil. Göç edenlerin en az yarısı gelişmekte olan bir ülkeden diğerine göç etmektedir , gelişmiş olan ülkelere değil.
Mevcut göçmen durumuna baktığımızda da paralellik görülmektedir. Genel olarak bazı gelişmekte olan ülkeler nüfusları içerisinde yüksek yüzdelerle işçi göçmenleri ve mültecileri ağırlamaktadır. Örneğin Ürdün’de bu oran %26, Kosta Riko’da %19 iken, çok göç aldıkları söylenen Almanya’da bu oran %8, ABD’de ise %9’dur.
Sonuç olarak gerçekten ekonomik nedenli göçler ve mülteci akımları daha çok kuzey batıya mı oluyor yoksa bu algı manipülasyon ile oluşturulan bir yanılsama mı soru şöyle cevaplanabilir: ekonomik olarak gelişmiş ulus devletlerdeki 65 milyondan fazla göçmen önemli bir sayı oluşturur fakat bu güneydeki ve doğudaki iç göçler ve güneyden güneye ve doğudan doğuya sınır aşırı göç ile karşılaştırıldığında ufak bir rakamdır.

Göç, özellikle de mültecilik konularında batılı ülkeler kendi içlerinde çelişmektedirler. Bir yandan son 20-30 yılda dünyanın büyük bir dönüşüm yaşadığı, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, modernizmden post modernizme, ulus devletler dünyasından küreselleşmiş bir dünyaya geçisin yaşandığı iddia edilirken, diğer yandan küreselleşmenin sadece fikirlerin iletişimi, teknoloji transferi, çok uluslu sermayenin nakledilmesi ve malların değiş tokuşu ile sınırlandırılması ve insanların bu sürece dahil edilmemesi ortada çelişki olarak durmaktadır.

Türkiye’de iç göç çalışmaları 1960’lı yıllarda artış göstermiş 1970’li yıllarda ise doruk noktasına ulaşmıştır. 1980’ li yıllarda ise azalma gözlenmiştir. Türkiye’deki göç süreci, batıdaki gibi toplumsal, sosyal ve ekonomik yapılara göre şekillenmemiş, daha çok siyasal değişimlerle birlikte toplum mühendisliği anlayışıyla şekillenmiştir.

Cumhuriyetin kurulması sürecindeki nüfus mübadelesi şeklindeki göç hareketi, yeni bir ulus oluşturma çabasından kaynaklanmaktadır. Bu süreçte Yunanistan ile kitlesel nüfus mübadeleleri yapılmış böylece Türkiye hem dışa göç vermiş hem de dışarıdan göç almıştır. Bu göçler, Türkiye’nin tarihsel süreçte oluşmuş toplum dinamiğinde, ekonomik ve sosyal hayatında önemli parçalanmalara yol açmıştır. Tek partili hayatın sürdüğü 1935-1950 arasındaki yıllarda göç olgusu dünyadaki genel seyre benzer olarak kentten kırsala doğru gitme biçimindedir. 1950’li yıllarda hızlanmaya başlayan iç göç daha çok ülkenin kırsal alanlarındaki gelişimin hızlanması ile açıklanırken 1960’lı yılların sonları, 70’li yıllar ve 80’li yılların başlarındaki göçler ise kentlerdeki gelişmeler ile açıklanmaktadır. 80’li ve 90’lı yıllardaki artan iç göç modernleşme sürecine bağlı olarak açıklanmaktadır. 80’li ve 90’lı yıllardaki göçün ayırıcı yönlerinden birisi ise Doğu Anadolu’daki ve Güneydoğu Anadolu’daki zorunlu göçlerdir.

1980’li yıllarla birlikte Türkiye’de iç öç oranında düşüş gözlemlenirken, iç göç niteliğinde önemli farklılaşmalar olmuştur. Barut’un (1999) bildirdiğine göre son 10-15 yıllık dönemde iç göçü belirleyen en önemli faktör zorunlu göçlerdir. Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde sürmüş olan düşük yoğunluklu savaştan dolayı olumsuz sonuçlar ortaya çıkmış ve yaklaşık 4-4.5 milyon kişi sosyal, ekonomik, kültürel koşullar nedeniyle zorunlu olarak göç etmiştir.

Türkiye’deki göç çalışmaları daha fazla göç alan birimi kapsamakta ve bu da incelemeleri oranın bakış açısından yapmak durumunda bırakmaktadır. Yani göç, daha çok kirletilen kentler, oluşan gecekondular, kentlerde işsizlik oranının yükselişi ve kentlerin büyük köyler haline gelişini kapsamaktadır. Oysa bu durum yalnızca bugüne özgü değildir. Göç kavramı tarih boyunca çok önemli olmasına karşın gerektiği gibi ele alınmamış, toplumsal, sosyal, ruhsal ve tarihsel anlamda tam manası ile incelenmemiştir. Göç edenlerin göçe karar verirken ve göç sürecinde yaşadıkları travmalar, göç ettikten sonra yaşadıkları uyum problemleri, ötekileşme süreçleri hemen hemen hiç ele alınmamıştır. Göç veren yerlerin göçle birlikte en üretken ve dinamik nüfuslarını kaybettiklerine kimse vurgu yapmamıştır. Göç veren yerlerdeki sosyal ve kültürel yapılardaki ve tahribat hemen hemen hiç incelenmemiştir.

GÖÇÜN SONUCUNDA YAŞANAN PSİKOLOJİK TRAVMALARA LİTERATÜRDEKİ BAZI ÖRNEKLER


Göç, basit anlamda fiziksel bir yer değiştirme değildir. Bir sosyo-ekonomik sistemden diğerine, bir yaşam örüntüsünden diğerine geçmek demektir. Göç edenler üzerindeki en etkili bağlamsal değişiklikler, sosyal destek ağlarında, sosyo-ekonomik statüde, kültürel ortamda ve kişiler arası ilişkilerde meydana gelen değişikliklerdir. Örneğin Türkiye’nin doğusundan batısına yapılan bir göçte kişinin etkilenmeyeceğini düşünmek büyük bir hatadır. Çünkü bu tür bir göçle birlikte kişi farklı bir dile, farklı üretim şekillerine, farklı bir yaşam tarzına sahip olmaya başlayacaktır.

Göç, insanın içinde doğduğu, yetiştiği çevreyi bırakıp farklı bir ortama gitmesidir. Göç, göç edenin gerçek toplumundaki sosyal destek ağlarını koparır ve farklı bir topluma uyum sağlama gibi zorlu bir görevi de ona yükler. Ayrıca buna ek olarak, göç edenler alışık olmadıkları bir toplumun içerisinde sosyo-ekonomik anlamda ekonomik olarak hayatta kalma ve sosyal ortamla da baş etmek durumunda kalırlar. Bu kökten koparıcı deneyimlere, yeni bir dil öğrenme zorunluluğu, göç edilen toplumun değerlerine uyma gibi problemler de eşlik etmektedir.

Yapılan bu literatür taramasının paralelinde, taramalarda gözümüze çarpan bazı vaka örnekleri, örneklendirme açısından sunulmak istenmiştir.

Göçmenlerde uyum, duygudurum, anksiyete bozuklukları, TSSB ve somatoform bozukluklar başta olmak üzere tüm psikiyatrik bozuklukların daha yüksek oranda bulunduğunu ortaya koyan birçok araştırma bulunmaktadır . Bütün bunların yanında gözlenen tablolardan biri de ICD-10 ya da DSM IV'e göre herhangi bir bozukluğun tanı ölçütlerini tam olarak karşılamayan, depresif duygudurumun eşlik ettiği bir belirtiler yumağıdır (Yılmaz ve ark. 2000). Bu bireylerde bedensel belirtilerin ön planda olduğu bir tablo söz konusu olup, buna sosyal geri çekilme ve enerji kaybı eşlik eder. Uzun bir süreçte ortaya çıkan bu tablo, birey tarafından bir hastalık olarak değil, göçmenlik yaşantısının doğal bir parçası olarak algılanır. Bireyin iş performansı büyük oranda etkilenmez. İş yerinde yaşanan çok ağır olmayan bir kaza, devlet dairelerinde ve iş yerlerinde maruz kalınan psikolojik taciz (mobbing), bedensel bir hastalığın teşhisi, aile bireylerinden birinin hastalanması, aile içi çatışma ya da çocuklardan birinin okul veya uyuşturucu sorunu tablonun beklenenden çok daha fazla kötüleşmesine, bireyin işgücünün azalmasına, haksızlığa uğradığı duygusunun gelişmesine ve hayata küsmesine neden olabilir. Tetikleyici etkenin travmaya neden olacak şiddette olmaması tedaviyi üstlenen sağlık kuruluşlarında sık sık simulasyon olarak yorumlanır ve bireyin kendini yalnız ve anlaşılmamış hissetmesine, insanlara olan güveninin azalmasına, bir düşmanlık duygusu geliştirmesine neden olur.

Travma Sonrası Hayata Küsme Bozukluğu (HKB)
HKB ilk olarak 1999 yılında, Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nin dağılmasını izleyen süreçte, bu bölgeden gelen hastaların yoğun olarak başvurdukları bir psikiyatri kliniğinde yapılan pilot bir çalışmada tanımlanmıştır . Her zaman ortaya çıkabilecek ve yaşamı tehdit etmeyen, her gün de maruz kalınmayan yaşam deneyimlerine karşı gelişen bu ruhsal tepki, HKB olarak adlandırılmıştır. Duvarın yıkılmasından sonra Almanya'nın doğusundan batısına bir göç yaşanmıştır. Bu göçmenler Batı Almanlar tarafından iyi karşılanmamışlar, doğulu göçmen muamelesi görmüşlerdir. Duvarın yıkılmasından hemen sonra bu göçmenlerde ruhsal bozukluklar bakımından belirgin bir artma görülmemiştir . Ancak ilerleyen yıllarda artan oranlarda, önemli mesleki ya da bireysel değişimleri izleyen durumlarda ortaya çıkan kimi ruhsal bozukluklar gözlenmeye başlamıştır. Bu göçmenlerin hemen hemen %30'u kendisini kaybeden (loser) olarak görmektedir. Ruhsal bozuklukların ortaya çıkmasında tetikleyici etken yukarıda da belirtildiği gibi çoğunlukla, işten çıkarılma gibi kesin olumsuz sonuçlara yol açabilecek, hayal kırıklığı yaratma olasılığı yüksek olan, bireyin temel yaşamsal ve bilişsel değer yargılarını örseleyebilecek, alışılmışın dışında, ama hayatı tehdit etmeyen önemli bir yaşantıdır. Bunun sonucunda bireyler hayata küsme olarak tanımlanabilecek bir tablo geliştirmektedir. Hastalar, TSSB'na benzer biçimde olayı sık sık anımsama ve tetikleyici etkene karşı kaçınma davranışı gibi belirtiler geliştirmektedir. Olayın anımsanması durumunda duygusal dalgalanmalar görülmekte, kişi depresif duygudurum, enerji kaybı, hiddet ve şiddete eğilim gösterme gibi belirtiler geliştirebilmektedir. Diğer zamanlarda duygudurumda bir bozulma görülmemekte, birey normal yaşantısına büyük oranda devam edebilmektedir .

Bu hastalık tablosuyla ilgili yapılan pilot çalışmada şu sonuçlara varılmıştır: Hastaların çoğu her türlü yardımı geri çevirirler. Çoğunlukla aile hekimlerinden hasta raporu alırlar, ama herhangi bir tedaviyi de kabul etmezler. Psikiyatri kliniklerine çoğunlukla yakınmaları başladıktan çok sonra, sigorta şirketlerinin zorlaması sonucu başvururlar. Linden ve ark bu çalışmada HKB tanısı alan 20 kadın 2 erkek hastadan oluşan bir hasta grubunu incelemiştir. Grup, farklı kliniklerden farklı tanılarla gönderilmiş hastalardan oluşmaktadır. Hastaların hepsi, öznel olarak acı verici ve yaralayıcı özelliği olan en az bir önemli yaşantıdan söz etmektedirler. Hastaların hepsi hastalıklarının nedeni olarak bu olayları göstermektedir. Bu olaylar sıklık sırasına göre işten çıkarılma, iş yerinde sorun yaşama, bir yakının ölümü/kaybı ve aile içi çatışmadır. Hastaların büyük çoğunluğu, haksızlığa uğradıkları ve bu durumun geriye dönüşümü olmadığı duygusu içindedirler. Yaşantıladıkları, öncelikle hayata küskünlük, hiddet ve çaresizlik duygularıdır. Yine hastaların büyük bir bölümü, yaşadıkları olayın geçtiği mekana gitmekten kaçındıklarını belirtmektedirler. Hastaların bir kısmında eştanı olarak majör depresyon, distimi, yaygın anksiyete bozukluğu, agorafobi ve panik bozukluğu tespit edilmiştir.
HKB göçmenlerde ayrılık, iş yerinde baskı ya da işten çıkarılma gibi değişik yaşam olayları sonucunda görülmektedir. Bu tür olaylar yaşamın her anında görülebilirken, önemli dönüşüm zamanlarında ortaya çıktıklarında bireyin yaşama dair temel değer yargılarını sarsabilmektedir. Aşağıda bu durum bir olgu örneğinde tartışılacaktır.

Olgu

İsviçre Basel'de yaşayan, 46 yaşındaki hasta erkek, evli, iki çocuk babası, işsiz. Bundan iki yıl önceki bir işyeri kazasına kadar psikiyatrik yardıma gereksinimi olmamış. 10 yıldır çalıştığı plastik bidon fabrikasında, 3 m yükseklikten düşüp acilen hastaneye gitmiş ve omzunda çatlak tespit edilip 2 ay çalışamaz raporu almış. Kaza sırasında ustabaşı kaza yerinde bulunmadığı için izin almadan gitmek zorunda kalmış ve görgü tanıklarına karşın kazanın iş yeriyle ilgili olmadığı, yalan söylediği iddia edilerek işine son verilmiş. Bu yaklaşım, hastada başlangıçta büyük üzüntü ve kırgınlık yaratmış. Yaşadıklarına inanamadığını, büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını, o güne kadar işini bir gün bile aksatmadığını, sanki kendi işi gibi sahiplendiğini, işyerindeki çalışma arkadaşlarıyla da hep düzeyli ve iyi bir ilişkisi olduğunu belirtiyordu. Yıllardır tanıdığı insanların, özellikle kazaya tanıklık edenlerin suskun kalmasının insanlara olan güvenini çok sarstığını, kendini büyük bir haksızlığa uğramış gibi hissettiğini, iş yerindeki insanlardan nefret ettiğini, kendini toplumdan soyutladığını, kimseyi görmeye tahammülü olmadığını söylüyordu. Utanarak, sık sık intikam hayalleri kurduğunu, ustabaşının, kazaya tanıklık eden iş arkadaşlarının başına da benzer şeylerin gelmesini hayal ettiğini, hayalinde onları defalarca patakladığını anlatıyordu. Ailesiyle, en yakın akrabalarıyla birlikte olmaktan hala keyif aldığını, neşelenebildiğini de söylüyordu. Yatağa girdiğinde, yaşadığı olay aklına takılırsa uyuyamıyor ve daha da sinirli oluyormuş. Aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmak zorunda kalmak istemediğini, her seferinde duyduğu öfkeden dolayı kontrolünü kaybedecek gibi olduğunu belirtiyordu. İşini kaybettikten sonra ev doktorunun (Türkiye'de Aile Hekimliği işlevine sahip bir kurum) kendisini psikiyatri polikliniğine gönderdiğini, ama kendisinin ruhsal bozukluğu olduğunu kabullenemediğini, tedaviyi uzun süre reddettiğini belirtiyordu. Bir süredir tedaviye gelmesinin de sigorta şirketinin baskısı nedeniyle olduğunu ifade ediyordu. Başına gelenleri çok sık anımsadığını, kendisini engelleyemediğini, her defasında intikam ve hınçla dolduğunu, zaman zaman ustabaşını öldürmeyi bile hayal ettiğini söylüyordu. Sokakta işyerinde birlikte çalıştığı birine rastlarsa yolunu değiştiriyor, işyerinin bulunduğu semte gitmekten mümkün olduğunca kaçınıyormuş. Esrar kötüye kullanımı olan küçük oğlunun (16) ve genç erişkinlik yaşlarının başındaki büyük oğlunun (22) kendisine bir şey danışmadığını, bu yüzden kendisine baba olarak değer verilmediği duygusuna kapıldığını, kendisini işe yaramaz hissetmeye başladığını ifade ediyordu. Aile bağlarındaki bu zayıflamanın işini kaybettikten sonra arttığını, artık hayata tamamen küstüğünü vurguluyordu. Bütün herşeyi gurbette olmaya bağlıyor, eğer yıllar önce memleketini terketmemiş olsa bunların başlarına gelmeyeceğini, işyerinde bu kadar haksızlığa, ayrımcılığa maruz kalmayacağını, çocuklarının kendi kültürüyle yetişeceğini, aile bireyleri arasında bu denli kopukluk olmayacağını belirtiyordu.

Özgeçmişi: Hasta 1959 yılında Maraş'ın bir köyünde yedi kardeşin üçüncüsü olarak dünyaya gelmiş. Doğumu bildiği kadarıyla normal yollardan ebe yardımıyla evde gerçekleşmiş. Hiç okula gitmemiş ve on yaşından bu yana diğer kardeşleri gibi tarlada çalışmaya başlamış. Kendisinden büyük bir ağabeyi olmasına rağmen, kardeşlerinin sorumluluğu hep onun üzerindeymiş. Her zaman yardıma hazır, güvenilir, haktanır, yalandan nefret eden bir insan olduğunu ifade ediyor. Askerliğini yaptıktan sonra, 1985 yılında kuzenlerinin yaşadığı Basel'e işçi olarak gelmiş. Kısa süre içinde çalışmaya başlamış ve 2 yıl önce işten çıkarılana kadar aralıksız çalışmış. 22 ve 16 yaşlarında iki oğlu var.

Soygeçmişi: Ailede herhangi bir fiziksel ya da ruhsal bozukluk bulunmuyor.

Ruhsal Durum Muayenesi: Hasta 175 cm boyunda, yaklaşık 75 kg ağırlığında, esmer tenli, erkek tipi saç dökülmesi olan bir erkekti. Giyimi özenli ve temizdi. Kendine bakımı normaldi. Alçak sesle ve duraksayarak konuşuyordu ve utangaç tavırlıydı ama göz teması kuruyordu. Yöneliminin tam, psikomotor etkinliğinin doğal olduğu saptandı. Hayata küstüğünü, kendisini ayakta tutanın çocuklarına ve eşine olan sorumluluk duygusu olduğunu ifade ediyordu. Başına gelen olay aklına takılırsa uykuya dalmada sorun yaşıyor, dikkatini yoğunlaştırmakta zorluk çektiğini belirtiyordu. Uğradığı haksızlığı anımsadıkça hiddet ve çaresizlik duyguları yaşadığını ifade ediyordu. Yaşadığı haksızlığı tekrar tekrar anımsadığını ve her defasında hınç duygularıyla dolduğunu söylüyordu. İş yerinin olduğu semte gitmekten ve eski iş arkadaşlarıyla görüşmekten kaçınıyordu. Duygudurumu hafif çökkün ve disforikti, ama duygudurumunu düzenleyebilme yeteneği korunmuştu. Bir sorun ortaya çıkmadığı sürece neşelenebildiğini, ailesiyle birlikte olmaktan keyif aldığını belirtiyordu. Düşünce içeriğinde ve algılamada bir bozukluk yoktu. İştahı normaldi. Özkıyım düşüncesi yoktu. Alkol ve madde kullanımı anamnezi yoktu.

Ayırıcı Tanı: Hastada ilk bakışta depresif duygudurum ve enerji azalması nedeniyle majör depresyon tanısı akla gelmekteydi. Ama orta ve ağır dereceli depresyondan farklı olarak duygudurumunu düzenleyebilme yeteneğinde bozulma yoktu; ilgisini başka bir şeye yöneltebildiğinde ya da intikam fantezileri kurduğunda duygudurumunda bir düzelme görülmekteydi. Alışverişe gitmek, dolaşmak, ailesiyle tatile gitmek, gazete okumak, televizyon izlemek gibi günlük yaşama ait aktiviteleri yerine getirebiliyordu. TSSB'nda olduğu gibi HKB'de eştanı olarak major depresyon sıklıkla görülmekte olup, hastada varolan psikopatolojik belirtiler (depresif duygudurum, enerji kaybı, yaşadıkları aklına takıldıkça uykuya dalmada güçlük ve dikkatini yoğunlaştırmada zorluk, moral bozukluğu) ancak hafif ya da orta dereceli bir depresyonun tanı ölçütlerini doldurmaya yeterliydi. İşten çıkarılma gibi örseleyici bir yaşam olayının varlığı nedeniyle deprese duygudurum ile giden uyum bozukluğu da akla gelmekteydi. Ancak hastanın HKB'ye özgü yakınmaları (yaşadıklarını bir haksızlık olarak değerlendirme, yaşadıkları aklına geldikçe hiddet ve çaresizlik duyguları yaşama, işyerinin bulunduğu semte gitmekten kaçınma vb), uyum bozukluklarında olduğu gibi zamanla bir düzelme eğiliminde olmayıp, tersine iki sene içinde kötüleşmişti. Varolan ?depresif sendrom? nedeniyle serotonin geri alım inhibitörleri grubundan bir antidepresanla psikofarmakolojik tedaviye başlanmış, yaklaşık üç ay içinde depresif belirtilerde belirgin düzelme görülmüştü. Hastada gözlenen geriye dönüş yaşantıları, yaşanan olayı tekrar tekrar anımsama gibi belirtiler ise TSSB'nu düşündürmekteydi. Ayrıca hastada TSSB'de olduğu gibi bir kaçınma davranışı gelişmişti. TSSB ile ayırıcı tanıda önemli olan, yaşanan olayın yaşamı tehdit eden ve korku yaratan bir olay olmaması, bunun aksine hastada hayata küsme ve hiddet duyguları uyandırmasıdır. Hastalığın iki yıldan uzun sürmüş olması ve gittikçe kötüleşmesi aşırı olaylardan sonra gelişen kişilik değişimi tanısını da düşündürmektedir; ama buradaki sorun da etyolojik olarak bu bozukluğa karakteristik olan, olmazsa olmaz ön koşul işkence, felaket ya da yaşamı uzun süre tehdit eden bir yaşantı bulunmamasıydı. Bunun yanında bütün dünyaya karşı bir düşmanlık ya da güvensizlik duygusu beslemek, sürekli bir boşluk ve umutsuzluk duygusuna sahip olmak, süregenleşmiş bir sinirlilik duygusu gibi belirtiler de bulunmamaktaydı.

SONUÇ

Bu tabloyu gösteren hastaların yaşantıladıklarını en iyi hayata küsme teriminin karşıladığı düşünülmüştür.

Hayata küsme olarak adlandırabilecek olan durumun, birlikte görülebilir olsa da, depresif duygudurum, umutsuzluk ya da hiddetle karşılaştırıldığında farklı bir kategoride değerlendirilmesi gereken bir duygu olduğu öne sürülmektedir. Hayata küsme, toplumsal olarak haksızlığa uğrama durumlarında ortaya çıkan bir duygu ya da uzun süren işsizliğe gösterilen duygudurumsal bir tepki olarak tanımlanmaktadır. Hayata küsmenin hastalık değeri, örneğin depresyonda ya da anksiyete bozukluklarında gözlenen belirtilerde olduğu gibi bireyin hayatını ne ölçüde kısıtladığı ile ölçülmektedir. Bireyin gündelik ödevlerini yerine getirmesini engelliyorsa ve başka belirtilerle birlikte görülüyorsa bir hastalık değeri var demektir.

HKB'de seyir çoğunlukla kötüdür. Uyum bozuklukluklarının aksine 6 ay içinde bir düzelme görülmez, daha çok süregenleşme ve kötüleşmeye meyillidir. Hastalık tanısı yaşanan olay üzerinden değil, psikopatolojinin türü, ağırlığı ve gidiş göz önünde bulundurularak konur. Tetikleyici etkenin tanı koydurucu önemi vardır. Bozukluğun gelişimi tetikleyici etken göz önüne alınmadan anlaşılamaz ve tedavi planlanamaz. Tetikleyici etken, yaşamı tehdit edici bir olay olmamasına karşın her zaman yaşanan sıradan bir olay da değildir. Bu nedenle, yaşanan bu olayın gerçek bir travma olup olmadığı da sorulması gereken bir sorudur. Hasta açısından bakıldığında bunun böyle olduğuna dair herhangi bir şüphe yoktur. Hasta olayı günü ve saati ile anımsar, kendini hayal kırıklığına uğramış, yaralanmış yani travmatize olmuş olarak algılar. Tetikleyici etken ve bireyin algısı arasında, depresyonda olduğu gibi özgül olmayan bir bağ değil, TSSB'da olduğu gibi doğrudan bağ vardır. Psikopatolojik olarak da olayın elde olmadan sık sık anımsanması ve kaçınma davranışı gibi, TSSB'na benzer belirtiler görülür. Fakat TSSB'nda ölüm korkusu ve dehşet duygusu etiyolojik olarak özgülken, HKB'nda yaşanan olay hastada daha çok, hiddet ve küskünlük yaratır. HKB kısmen uyum bozuklukları ile örtüşüyor olsa da, zaman kriteri göz önüne alındığında uyum bozukluklarından daha çok TSSB kriterlerine uymaktadır. Tüm bu nedenlerden dolayı HKB, TSSB ve uyum bozuklukları arasında bir tablo olarak değerlendirilebilir.
Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra batıya göç eden Doğu Almanlarda tanımlanan bu tablo Anadolu'dan Avrupa'ya göç eden Türkler'de de gözlenmektedir. Linden ve arkadaşlarının (2004) yaptığı çalışmada duvarın yıkılmasından sonra Batı'ya göç etmiş ve HKB tanısı almış Doğu Alman'larda göçmenliğin ilk yıllarında ruhsal bozukluk görülme sıklığında bir artma tespit edilmemiştir. Aynı bulgu Avrupa'ya göç etmiş Türk göçmenler için de geçerlidir Weiss göç sürecininin beş aşamadan oluştuğunu belirtmektedir. Hazırlık, göç, aşırı uyum, uyum bozukluğu ve bir sonraki kuşağı da içeren normal uyum fazı. Geriye dönüş illüzyonunun bozulduğu, yani geriye dönmenin birçok nedenle artık olanaksız olduğunun farkedildiği uyum bozukluğu döneminde maruz kalınan işten çıkarılma, işyerinde psikolojik taciz (mobbing), bir yakının kaybı gibi olumsuz yaşam deneyimleri ruhsal bozuklukların çok daha kolay ortaya çıkmasına neden olmaktadır . Yıllarca baskı ve kötü muameleye maruz kalan, kötü iş koşullarında ve görece düşük ücretlerle çalışan, geriye dönüş hayalleri bir türlü gerçekleşmeyen, Avrupa'da yabancı, Türkiye'de almancı muamelesi gören ve kendilerini, batı kültürünün de etkisiyle bireyci bir yaşam tarzı benimseyen çocukları tarafından dahi anlaşılmamış hisseden özellikle birinci kuşak göçmenlerde kendine güvensizlik, çaresizlik ve anksiyetenin eşlik ettiği bir regresyon gözlenir. Bu nedenle bireylerin dört elle sarıldıkları, yaşamlarını üzerine kurdukları değer yargıları, onları her türlü yaralanmaya daha açık hale getirir. Bilişsel açıdan bakıldığında, işten çıkarılma, işyerinde haksızlığa uğrama, boşanma, bir yakının kaybı gibi sıra dışı olaylar, bireyin temel şemalarının zedelenmesine yol açabilir. Sık sık olumsuz yaşam olaylarına maruz kalma durumu, yaşamın planlanması, ya da anlamlandırılması ile ilgili beceri eksikliğine yol açabilmektedir. HKB hastalarında bu tür karmaşık, çözümü kolay olmayan sorunlarla başa çıkma yetisinin yokluğu göze çarpmaktadır. Yıllar boyu geri dönüş illüzyonu içinde yalnızca işe odaklı bir yaşam süren ve bunun neticesinde de bireysel, toplumsal ve ailesel bir çok kaynağını yitiren göçmen birey çok ağır olmayan olumsuz bir yaşam deneyimiyle karşılaştığında bununla başa çıkamamakta ve duygudurum ve/ya da anksiyete bozukluklarının yanında TSSB ve uyum bozukluğuna benzer bir tablo olan HKB da geliştirebilmektedir.

Özellikle 1960-1980 arasında Avrupa'ya yoğun bir göçün yaşandığı ülkemizde, ideolojik ve ekonomik nedenlerle gerçekleşen iç göç olgusu da toplumsal ruh sağlığı açısından önemli sorunlardan biridir. Zorunlu göç yaşayanlarda TSSB, duygudurum ve anksiyete bozukluğuyla somatoform bozukluklar ortaya çıkabilmektedir. Yukarıda tanımlanan HKB tanısının iç göç nedeniyle ortaya çıkan ruhsal sorunların anlaşılmasında ve tedavisinde de yararlı olabileceği düşünülmektedir. Örseleyici yaşam olaylarına bağlı olarak göçmenlerde ortaya çıkan ruhsal belirtiler kümesinin gösterdiği çeşitlilik DSM-IV ve ICD-10 tanı sistemlerinin sınırlarını zorlamaktadır. Bu nedenle neredeyse üç kişiden birinin göçmen olduğu bir dünyada DSM-IV ve ICD-10 gibi tanı sistemlerinin bu durumu daha fazla göz önünde bulundurması açısından bu yöndeki olgu sunumlarının ya da topluma dayalı araştırmaların artması ve tartışmaların zenginleşmesi gereklidir. Bütün bunların yanında, yukarıda tanımlanan tablonun göç olgusundan bağımsız olarak da ortaya çıkıp çıkmadığı, ayrı bir tanı kategorisi olarak mı değerlendirilmesi gerektiği, yoksa TSSB ya da uyum bozukluklarının tanı ölçütlerinin genişletilmesi mi gerektiği soruları yeni çalışmalarla açıklanmayı beklemektedir.

Türkiye’deki iç göçte ergenlerin uyum problemlerinin araştırılması konusunda ise şu sonuçlar ortaya çıkmıştır

Göç etmiş ergenlerin yaşam doyumlarının diğer gruplardan daha düşük olduğu görülmektedir. Göç etmemiş ergenlerin benlik saygılarının daha yüksek olduğu görülmektedir. Göç etmemiş ergenlerde en yakın hissedilen kişi açısından başat olan grup ailedir. Aileyi ise akranlar takip etmektedir. Bu sonuç, geleneksel toplumlara uyan bir şemadır. Göç etmiş ergenlerde ailenin yerini akranlarla olan ilişkiler doldurmaya başlamaktadır. Bu yönleriyle göç etmiş ergenlerin geleneksel toplum değerleri ile modern toplum değerleri arasında bir yerde durdukları söylenebilir.
Göç eden ergenlerle yapılan çalışmaların önemli bir bölümü, ergenlerin uyumları ile ilgili en önemli etmenlerden birinin de okula gidip-gitmeme olduğuna işaret etmektedir (Sam 1991). Araştırma bulguları, alan yazındaki çalışmalarla paralellik göstermektedir. Göç etmiş ergenlerden okula gidenlerin yaşam doyumlarının, gitmeyenlerden daha yüksek olmasının bir çok nedeni olabilir. Aile kurumundan sonra eğitim kurumu da mevcut toplumun kültürünü, değerlerini kişiye aktarmada önemli işlevler yüklenmektedir. Göç eden ergenin bu noktadan (örgün eğitimden) o topluma katılmasının, onun uyum sürecini hızlandıracağı düşünülebilir. Ayrıca okulun göç eden ergene sağlayacağı sosyal ortam ve göç etmemiş çocuklarla ilişki kurma şansının önemli olduğu düşünülmektedir. Göç eden ergenlerin önemli bir oranı okula eğitim-öğretim için gidildiğini ve okulun gelecek garantisi olduğunu belirtmişlerdir. Bu yanıtlar da bize, okulun onların yaşamında ne denli önemli olduğu hakkında bilgi vermektedir.

Göçle beraber ergenin ekonomik durumunda düşüşler meydana geldiği düşünülmektedir. Göç eden ergenlerin önemli bir kısmı yaşadıkları en önemli sorun olarak ekonomik sıkıntıyı belirtmişlerdir.

Türkiye'de yapılan araştırmalar, göçe, göç edilen yer ve göç edilen yerde yaşayanların penceresinden bakmaktadır. Oysa özellikle ruh sağlığı açısından düşünülünce göç edenlerin en ağır bedeli ödedikleri söylenebilir. Araştırma sonuçları, göç edilen yerin ergen ruh sağlığı açısından önemli bir etmen olduğunu işaret etmektedir. Göç edilen yer ile göç veren yer arasındaki kültürel, sosyal ve ekonomik farkların büyüklüğü ergen ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
KAYNAKÇA

GÜN, Zübeyit, BAYRAKTAR, Fatih (2008), Türkiye'de İç Göçün Ergenlerin Uyumundaki Rolü, Türk Psikiyatri Dergisi, 19 (2), ss. 167-176.

GÜL, Vahdet, KOLB, Semra (2009), Almanya'da Yaşıyan Genç Türk Hastalarda Kültürel Uyum, İki Kültürlülük ve Psikiyatrik Bozukluklar, Türk Psikiyatri Dergisi, 20(2), ss. 138-143.

GÜN, Zübeyit (2000), Göç Üzerine Psikolojik Çalışmalar, Yüntem ve Çözüm Önerileri, Türk Psikoloji Bülteni, 12(38), ss.27-41.

HASANOĞLU, Alper (2008), Yeni Bir Tanı Kategorisi Önerisi: Travma Sonrası Hayata Küsme Bozukluğu, Türk Psikiyatri Dergisi, 19(1), ss.94-100.
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Göç ve Göç Psikolojisi" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.Burçak DEMİRKAN'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.Burçak DEMİRKAN'ın izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     2 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google Plus'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Psk. M. Berk KARAOĞLU
■ Çocuk ve Ergen Psikolojisi
■ Aile Terapileri
■ Bireysel Psikoterapi
■ Cinsel Terapiler
.
Eğitim - Seminer - Konuşma
■ Uzmanlık alanınızda çeşitli platformlarda konuşma yapıyor ya da eğitim mi veriyorsunuz?

■ İlgi duyduğunuz konu ile ilgili konuşmacı ya da eğitmen arayışında mısınız?

■ O zaman Makronot Ailesi’ne hoş geldiniz!..
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.Burçak DEMİRKAN'ın Makaleleri
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 17,173 uzman makalesi arasında 'Göç ve Göç Psikolojisi' başlığıyla benzeşen toplam 17 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► Türkiye'de Boşanma Durumu Aralık 2012
► Çocuk ve Televizyon Ekim 2012
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


22:31
Top