2007'den Bugüne 86,878 Tavsiye, 26,964 Uzman ve 19,242 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Kaygı Bozukluklarının Ebeveynlik Biçimi, Kişilerarası Bilişsel Çarpıtmalar ve Kişilerarası Tarz Açısından İncelenmesi
MAKALE #22005 © Yazan Uzm.Psk.Burcu BÜGE | Yayın Aralık 2020 | 809 Okuyucu ÇOK OKUNUYOR
2.1. Kaygı
2.1.1. Kaygının Tanımı
Birçok kişi herhangi bir durum veya olay öncesinde, sırasında veya sonrasında kaygı yaşadığını belirtebilir. Bununla birlikte bazı bireyler, kaygı kelimesini stres, fobi veya korku gibi farklı kavramlarla karıştırabilmekte ve yanlış kullanabilmektedir (Beck ve ark., 1985: 7). Pozitif veya negatif bir olay sonrasında gelişen gerilim hissi stres olarak açıklanırken, herhangi bir tehlike bulunmadığı halde, kişinin mantık dışı korkularının oluşması fobi olarak tanımlanır (Robinson ve ark., 1992: 5-6). Fobiler, bireylerin yaşadığı çevreden, içinde bulundukları ortamdan ve var olan koşullardan bağımsız bir şekilde ortaya çıkarken, oluşum nedenleri ve şiddetleri mantıksal açıklamalara dayandırılamamakta, kişiler kendi güçlerini kullanarak fobik düşünceleri durdurmak veya yok etmekte güçlük çekmektedir (Köknel, 1995: 19). Kişilerin tehlikeli bir durum algıladığında ortaya çıkan fiziksel, bilişsel, davranışsal ve duygusal belirtileri ise korku olarak tanımlanır (Beck ve ark., 1985: 7-9). Korku, gerçekte var olan, yakında olan ve olması muhtemel bir tehdide karşı ortaya çıkan duygusal yanıttır (American Psychiatric Association, 2013: 189). Kişinin korku seviyesi yükseldikçe, duyguları aşırı hale gelebilmektedir (Kennerley, 2017: 45).
Kaygı ise bireyin, zorlayıcı ve tehdit altında hissettiği bir ortamda, kendini yetersiz görmesi ve karşılaştığı zorlayıcı durumlarda kendi yetersizliğine odaklanarak, olası olumsuz sonuçlar üzerinde durması olarak belirtilmektedir (Sarason ve Spielberger, 1975: 175-176). Kaygı sorunu olan bir kişinin, tehlikeyi gözünde büyüterek, durumu yönetme veya durumla baş etme yetisini küçümseme eğilimi olduğu belirtilmektedir (Kennerley, 2017: 46). DSM-5’e göre kaygı, bireyin gelmekte olduğunu düşündüğü olası bir tehlike karşısında tetikte olması, kas gerginliği yaşaması, temkinli davranması ve belirli kaçınma davranışları göstermesiyle ilintilidir (American Psychiatric Association, 2013: 189). Çalışmanın ilerleyen kısımlarında DSM-5’te yer alan kaygı bozuklukları türlerinden ve bu çalışmada kaygı bozukluğu teşhisi alan gruptaki bireylerin psikiyatrik rahatsızlıklarının tanı kriterlerinden bahsedilecektir.
2.1.2. Kaygı Bozuklukları
DSM-5’te, toplamda 11 kaygı bozukluğu alt türüne yer verilmektedir ve bu bozukluklar şu şekildedir: Ayrılma kaygısı bozukluğu, seçici konuşmazlık (mutizm), özgül fobi, sosyal kaygı bozukluğu (sosyal fobi), panik bozukluk, agorafobi, yaygın kaygı (anksiyete) bozukluğu, maddenin/ilacın yol açtığı kaygı bozukluğu, başka bir sağlık durumuna bağlı kaygı bozukluğu, tanımlanmış diğer bir kaygı bozukluğu ve tanımlanmamış kaygı bozukluğu (American Psychiatric Association, 2013: 189).
DSM-5’e göre kaygı bozukluklarında, normalden farklı olarak kişi korku ve endişeyi sürekli ve yoğun bir şekilde hissetmektedir. Kişi çoğunlukla streslidir ve bu durum belirli periyotlarla tekrar eder. Çoğunlukla 6 ay ve daha fazla süre kaygı belirtileri devam eder. Bu kriterler ayrılma kaygısı bozukluğu ve seçici konuşmazlık için değişebilmektedir (American Psychiatric Association, 2013: 189).
Kaygı bozukluğu olan birey kaçındığı veya korktuğu durum karşısında öngördüğü tehlikeyi abartabilmektedir. Kişinin durum karşısında verdiği tepkilerin abartı olarak değerlendirilmesi, onu değerlendiren klinisyenin gözlemine bağlıdır ve değerlendirme sonuçları yaşanılan kültürün özelliklerinden etkilenebilmektedir. Ayrıca kaygı bozukluğu teşhisinin konulabilmesi için kişinin herhangi bir madde ya da ilaç etkisi altında bulunmaması ve kaygı belirtilerin farklı bir ruhsal bozukluk ile açıklanmaması gerekmektedir (American Psychiatric Association, 2013: 189).
Bu tez çalışmasında yer alan tanı grubundaki kişilere sosyal kaygı bozukluğu, panik bozukluk, yaygın kaygı bozukluğu ve tanımlanmış diğer bir kaygı bozukluğu teşhisleri konulmuştur. İlerleyen bölümlerde bu bozuklukların özelliklerine ve DSM-5 tanı kriterlerine yer verilecektir.
2.1.2.1. Sosyal Kaygı Bozukluğu
Sosyal kaygı bozukluğunun, psikiyatrik bozukluklar içerisinde en yaygın olarak görülen ilk dört psikiyatrik bozukluk arasında olduğu belirtilmektedir (Gökalp ve ark., 2001: 115; Kessler ve ark., 2005: 595). Yapılan çalışmalarda sosyal kaygı bozukluğunun kadınlarda, genç ve bekarlarda, eğitim ve gelir düzeyi düşük olan bireylerde daha sık ortaya çıktığı belirtilmektedir (Schneier ve ark., 1992: 282). Yaşam boyu yaygınlık oranının %3-13 arasında olduğu bildirilmekte ve hastalığın başlangıcına 5-35 yaşları arasında rastlandığı ifade edilmektedir (Ertan, 2008: 29). Çalışmalara göre, kişilerde 25 yaşından sonra sosyal kaygı bozukluğunun oluşması çok nadir olarak ortaya çıkmaktadır (Schneier ve ark., 1992: 284). Bu gecikmenin sebebi olarak ise kişilerin yaşadıkları sosyal kaygıyı kişiliklerinin bir parçası olarak görmeleri ve bu durumun bir tedavisinin olduğunu düşünmemeleri olduğu belirtilmektedir (Dilbaz, 2000: 5).
Sosyal kaygı bozukluğu için DSM-5’teki (American Psychiatric Association, 2013: 202-203) tanı kriterleri şu şekildedir:
A. Kişi, başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu bir ya da birden çok toplumsal durumda belirgin bir korku ya da kaygı yaşar. Örnekler arasında toplumsal etkileşimler (örneğin karşılıklı konuşma, yeni insanlarla tanışma), gözlenme (örneğin yemek yerken ya da içerken) ve başkalarının önünde bir eylemi gerçekleştirme (örneğin bir konuşma yapma) vardır.
Not: Çocuklarda bu kaygı sadece yetişkinlerin değil, ayrıca çocuğun yaşıtlarının bulunduğu ortamlarda da görülmelidir
B. Kişi, olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir şekilde davranmaktan ya da anksiyete duyduğuna ilişkin belirtiler göstermekten korkar (küçük düşeceği ya da utanç duyacağı bir biçimde; başkaları tarafından dışlandığı ya da başkalarının kırılmasına yol açacak bir biçimde).
C. Söz konusu toplumsal durumlar, neredeyse her zaman, korku ya da anksiyete doğurur.
Not: Çocuklarda bu korku ve kaygılar, ağlayarak, sinir krizleriyle, sıkıca sarılarak, büzüşerek, donakalarak veya sosyal ortamlarda konuşmakta güçlük çekerek ifade edilir.
D. Söz konusu toplumsal durumlardan kaçınılır ya da yoğun bir korku ya da anksiyete ile bunlara katlanılır.
E. Duyulan korku ya da kaygı, söz konusu toplumsal ortamlarda çekinilen duruma ve toplumsal-kültürel bağlama göre orantısızdır.
F. Korku, kaygı ya da kaçınma sürekli bir durumdur, tipik olarak 6 ay veya daha uzun sürer.
G. Korku, kaygı ya da kaçınma klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında düşmeye neden olur.
H. Korku, kaygı ya da kaçınma bir maddenin (örneğin kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyoloji ile ilgili etkilerine bağlanamaz.
İ. Korku, kaygı ya da kaçınma, panik bozukluğu, beden algısı bozukluğu ya da otizm spektrum bozukluğu gibi başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.
J. Sağlığı ilgilendiren başka bir durum mevcut ise (örneğin Parkinson hastalığı, şişmanlık, yanık ya da yaralanmadan kaynaklanan biçimsel bozukluk), korku, kaygı ya da kaçınma bu durumla açıkça ilişkisizdir ya da aşırı düzeydedir.
ICD-10 tanısal sistemine göre ise sosyal fobi tanı kriterleri şu şekildedir (World Health Organization, 1992: 136-137):
Kesin tanı için aşağıdaki kriterlerin tümü yerine getirilmelidir:
A. Psikolojik, davranışsal veya özerk semptomlar kaygıların ilk belirtileri olmalı ve sanrılar veya takıntılı düşünceler gibi diğer semptomlara ikincil olmamalıdır;
B. Kaygı, belirli sosyal durumlarda sınırlandırılmalı veya belli sosyal durumlarda baskın olmalıdır;
C. Mümkün olduğunda fobik durumdan kaçınılır.
Kapsar: insanlardan ve toplumdan korkma, sosyal nevroz.
Sosyal kaygı bozukluğuna ikincil gelişen psikiyatrik hastalıkların sıklığının yüksek olduğu belirtilmektedir (Koyuncu ve ark., 2019: 1). Olguların %77’sinde sosyal kaygı bozukluğunun diğer psikiyatrik bozukluklardan önce geliştiği ifade edilmektedir (Schneier ve ark., 1992; 282). Çalışmalarda sosyal kaygı bozukluğu olan kişilerde diğer kaygı bozuklukları, majör depresif bozukluk, ilaç kötüye kullanımı, alkol bağımlılığı ve kaçıngan kişilik bozukluğu ile eş tanının bulunduğu belirtilmektedir (Gökalp ve ark., 2001: 115; Lépine ve Lellouch, 1995: 292).
2.1.2.2. Panik Bozukluk
Yapılan epidemiyolojik araştırmalara göre panik bozukluğunun yaşam boyu görülme sıklığının %1,5-5 düzeyinde olduğu görülmektedir. Ayrıca panik bozukluğun, kadınlarda, erkeklere göre 2-3 kat daha fazla gözlendiği, ırk açısından bir farklılık olmadığı ve boşanma/ayrılıkların panik bozukluk ile ilişkili olabileceği belirtilmektedir. Belirtileri ise genç yaşlarda görülmeye ortaya çıkmaya başlamaktadır ve ortalama ilk atak 25 yaş civarında ortaya çıkmaktadır (Ertan, 2008: 29). Panik bozukluk çocuklarda da görülmekle birlikte, 14 yaş altı görülme oranının %0,4’ün altında olduğu, ergenlikle birlikte görülme oranını arttığı, yetişkinlikte en yüksek noktaya vardığı (%2-3), 64 yaş ve üstü bireylerde ise bu oranın yine azaldığı (%0,7) görülmektedir (American Psychiatric Association, 2013: 210).
DSM-5’te (American Psychiatric Association, 2013: 208-209) panik bozukluk tanı ölçütleri şu şekilde belirtilmektedir:
A. Tekrar eden, beklenmeyen panik ataklar. Panik atak dakikalar içinde tepe noktaya ulaşabilen, yoğun korku veya yoğun rahatsızlığın ani artışıdır. Bu ataklar esnasında aşağıdaki belirtilerin dördü veya daha fazlası gerçekleşmektedir:
1. Çarpıntı, kalp ritminde hızlanma, düzensizlik veya kalbin küt küt atması.
2. Terleme.
3. Titreme ya da sarsılma.
4. Havasız kalma veya soluğun daraldığı duygusu.
5. Boğulma hissi.
6. Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi.
7. Bulantı ya da karında rahatsızlık hissi.
8. Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik hissi, bayılacak gibi olma durumu.
9. Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basma hissi.
10. Vücutta uyuşma, karıncalanma hissi ya da duyumları algılayamama.
11. Kendine yabancılaşma, kendinden kopma, gerçek dışı olma durumu.
12. Denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu.
13. Ölüm korkusu.
Not: Kültüre özgü semptomlar görülebilmektedir. Bu semptomlar, dört gerekli belirtiden birisi olarak sayılmamalıdır.
B. En az 1 ay süreyle, aşağıdakilerden biri veya ikisinin gerçekleşmesi:
1. Panik ataklar ve sonuçları hakkında (örneğin kontrolü kaybetmek, kalp krizi geçirmek, çıldırmak) devam eden endişe ve kaygı.
2. Ataklara bağlı olarak ortaya çıkan uyumsuz davranışsal değişiklikler (örneğin, panik atak geçirmekten kaçınmayı sağlayan, spor yapmamak, tanıdık olmayan ortamlarda bulunmamak gibi davranışlar).
C. Rahatsızlık herhangi bir madde kullanımı (uyuşturucu, ilaç gibi) veya başka bir tıbbi duruma (hipertiroidi, kalp ve akciğer hastalıkları gibi) bağlı ortaya çıkmamalıdır.
D. Rahatsızlık, başka bir ruhsal bozukluk ile açıklanamamalıdır.
ICD-10’da ise panik bozukluk tanı ölçütleri şu şekilde belirtilmektedir (World Health Organization, 1992: 139-140):
Bu sınıflandırmada, yerleşik bir fobik durumda meydana gelen panik atak, tanısal öncelik verilmesi gereken fobinin şiddetinin bir ifadesi olarak kabul edilir. Panik bozukluk sadece F40’ta hiçbir fobi bulunmadığında ana tanı olmalıdır. Kesin bir tanı için, yaklaşık 1 aylık bir süre içinde birkaç ciddi özerk anksiyete atakları meydana gelmiş olmalıdır:
A. Nesnel bir tehlikenin olmadığı durumlarda;
B. Bilinen veya öngörülebilir durumlarla sınırlı kalmadan;
C. Ataklar arasında anksiyete semptomları ile birlikte karşılaştırmalı (beklenen anksiyete yaygın olsa da).
Kapsar: panik atak, panik hali
Craske ve Simos’a (2013: 16) göre panik bozukluk yaşayan bireyler, bedensel duyumları yanlış değerlendirerek korkudan korkmaya başlarlar ve bedensel duyumlarına odaklı bir hale gelirler. Bedensel duyumu her fark ettiklerinde bu korku ortaya çıkar ve korku hassasiyetlerini arttırarak çıkmaz bir döngüye girerler. Panik atakların ortaya çıkacağını düşündükleri, kendilerine göre tehlikeli alanlardan kaçınarak, felaketle ilgili yanlış değerlendirmelerini güçlendirirler ve böylelikle kaçınma davranışı kişilerin bu gibi durumlarda panik atak geçirme olasılıklarını arttırır. Sıklaşan panik ataklar kişilerin yaşamında önemli sosyal, mesleki ve fiziksel bozulmalara sebep olabilmektedir (Craske ve Simos, 2013: 16).
Panik bozukluk, birçok tıbbi hastalık ve madde kullanım bozukluğu belirtileri ile benzerlikler göstermesinden dolayı, ayırıcı tanı özellikleri üzerinde durulmaktadır. Astım ve kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi solunum hastalıkları; hipertansiyon ve koroner kalp hastalığı gibi kardiyovasküler hastalıklar; huzursuz bağırsak sendromu gibi gastrointestinal hastalıklar ve diyabet gibi hastalıklarda, panik bozukluğun eşlik ettiği tablolara rastlanmaktadır (Meuret ve ark., 2017: 216). Ayrıca hipoglisemi, hipoparatiroidi, Cushing hastalığı, feokromasitoma, migren ve anemi gibi fiziksel hastalıklarda görülen belirtiler, panik bozuklukta görülen belirtilerle benzer özellikler taşımaktadır. Madde kullanım bozukluklarına bakıldığında ise panik atakların barbiturat gibi maddelerin yoksunluğunda; kafein, kokain ve amfetamin gibi maddelere bağlı entoksikasyon durumlarında ortaya çıkabildiği belirtilmektedir (Tükel, 2002: 11).
Panik bozukluğun genellikle agorafobi ile birlikte seyir gösterdiği belirtilmektedir (Craske ve Simos, 2013: 16). Tükel (2002: 11), panik bozukluğa sosyal fobi, agorafobi veya obsesif kompulsif bozukluk eşlik ettiğinde, depresyon gelişme olasılığının arttığını; ayrıca bu bozukluğun uzun süre devam etmesine bağlı olarak çaresizlik ve ümitsizlik duygusu gelişen kişilerde, depresif belirtilerin ortaya çıkabildiğini belirtmektedir. Depresif duygulanımları olan kişilerin alkol kullanımı ve intihar girişimlerinden bahsetmekte ve panik bozukluk tanısı olan bireylerin, bedensel duyumlarına aşırı odaklandıklarında, hipokondriyak korkularının ortaya çıkabildiğini belirtmektedir (Tükel, 2002: 12).


2.1.2.3. Yaygın Kaygı Bozukluğu
Yaygın kaygı bozukluğu devam eden kaygı ve kuruntuların yer aldığı, kaygı bozuklukları arasında en sık rastlanan ve kişileri etkisiz hale getirebilen bir bozukluktur. Kaygı şikayetleriyle ilgili destek almak isteyen kişilerin %22’sinin yaygın kaygı bozukluğu yaşadığı belirtilirken, bozukluğun yaygınlık oranının ise orta yaş ve yaşlılarda yüksek, gençlerde düşük olduğu belirtilmektedir (Wittchen, 2002: 162). Yaygın kaygı bozukluğunun yaşam boyu görülme sıklığı %5 düzeyinde bildirilmekte ve kadınlarda görülme oranının erkeklerden daha fazla olduğu vurgulanmaktadır (Ertan, 2008: 29).
Yaygın kaygı bozukluğu için DSM-5’teki (American Psychiatric Association, 2013: 222) tanı kriterleri şu şekildedir:
A. En az altı aylık bir sürenin çoğu gününde birtakım olaylar ya da etkinliklerle (işte ya da okulda başarı gösterebilme gibi) ilgili olarak, aşırı bir kaygı ve kuruntu (kaygılı beklenti) vardır.
B. Kişi, kuruntularını denetim altına almakta güçlük çeker.
C. Bu kaygı ve kuruntuya aşağıdaki altı belirtiden üçü (ya da daha çoğu) eşlik eder. (En azından kimi belirtiler son altı ayın çoğu gününde bulunmuştur):
1. Dinginleşememe (huzursuzluk) ya da gergin ya da sürekli diken üzerinde olma.
2. Kolay yorulma.
3. Odaklanmada güçlük çekme ya da zihin boşalması.
4. Kolay kızma.
5. Kas gerginliği.
6. Uyku bozukluğu (uykuya dalmakta ya da uykuyu sürdürmekte güçlük çekme ya da dinlendirmeyen, doyurucu olmayan bir uyku uyuma).
D. Kaygı, kuruntu ya da bedensel belirtiler, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
E. Bu bozukluk, bir maddenin (örneğin kötüye kullanılabilen bir madde bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun (örneğin hipertiroidi) fizyoloji ile ilgili etkilerine bağlanamaz.
F. Bu bozukluk başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz (örneğin, panik bozuklukta panik atak geçirme kaygısı veya kuruntusu, sosyal kaygı bozukluğundaki olumsuz değerlendirme, obsesif kompulsif bozukluktaki obsesyonlar, ayrılma anksiyetesi bozukluğunda bağlanma figürlerinden ayrılma, travma sonrası stres bozukluğunda travmatik anı hatırlatıcıları, anoreksiyada kilo alma, somatik bozukluklarda fiziksel şikayetler, beden dismorfik bozuklukta algılanan görüntü kusurları, hastalık anksiyetesi bozukluğunda ciddi bir hastalık geçirme veya şizofreni ya da hezeyanlı bozuklukta görülen hezeyanlar).
Yaygın kaygı bozukluğu için ICD-10’daki (World Health Organization, 1992: 140-141) tanı kriterleri şu şekildedir:
Hasta, çoğu zaman bir seferde en az birkaç hafta ve genellikle birkaç ay boyunca birincil kaygı semptomlarına sahip olmalıdır. Bu belirtiler genellikle aşağıdakilerin unsurlarını içermelidir:
A. Endişe (gelecekteki talihsizlikler hakkında endişeler, "endişeli, gergin" hissetme, konsantre olma zorluğu, vb.);
B. Motor gerginliği (huzursuz kıpır kıpır, gerginlik baş ağrıları, titreme, gevşememe);
C. Otonom aşırı aktiflik (baş dönmesi, terleme, kalp çarpıntısı veya çok hızlı solunum, epigastrik rahatsızlık, baş dönmesi, ağız kuruluğu vb.)
Çocuklarda sık sık güvence gereksinimi ve tekrarlayan somatik şikayetler ön plana çıkabilir.
Diğer semptomların, özellikle depresyonun geçici görünümü (bir kerede birkaç gün boyunca), genel anksiyete bozukluğunu ana tanı olarak dışlamaz ancak hasta depresif atak, fobik anksiyete bozukluğu, panik bozukluğu veya obsesif kompulsif bozukluk için tüm kriterleri karşılamamalıdır.
Kapsar: kaygı nevrozu, kaygı tepkisi, kaygı durumu
Hariç: nevrasteni
Sürekli kaygı yaşadığını belirten kişilerde, yaygın kaygı bozukluğu tanısına karar vermeden önce, altta yatan farklı bir hastalıklarının olup olmadığı ve ilaç, kahve, alkol, sigara, uyuşturucu kullanımları sorgulanması gerektiği; ayrıca hipertiroidi, mitral kapak prolapsusu, feokromasitoma, Cushing hastalığı ve karsinoid sendrom gibi klinik tabloların kaygı ile birlikte görüldüğü; teofilin, digoksin, kortikosteroidler, tiroksin gibi ilaçların da kaygıya yol açtığı belirtilmektedir (Edirne, ve ark., 2003: 326).
DSM-5’e (American Psychiatric Association, 2013: 226) göre, yaygın kaygı bozukluğu kriterlerini karşılayan kişilerin, diğer kaygı bozuklukları ve tek kutuplu depresif bozukluk kriterlerini karşılaması muhtemeldir. Yaygın kaygı bozukluğu olan bireylerin %70’inden fazlasının en az bir kez panik atak geçirdiği; bu kişilerde depresyon geçirme oranının yüksek olduğu, yaşam boyu görülen majör depresif epizod sıklığının ise %67 olduğu ifade edilmektedir (Edirne ve ark., 2003: 326). Yaygın kaygı bozukluğunun %33 oranında obsesif kompulsif bozukluk ile komorbid bulunduğu çalışmalarda belirtilmektedir (Tamam ve ark., 2003: 75).
2.1.2.4. Tanımlanmış Diğer Bir Kaygı Bozukluğu
DSM-5’e (American Psychiatric Association, 2013: 233) göre kaygı belirtilerinin görüldüğü, bu belirtilerin kişilerde sosyal, mesleki ve diğer önemli alanlarda işlevsellik sıkıntılarına sebep olduğu, bununla birlikte bu belirtilerin kaygı bozuklukları alt kümelerinden herhangi birisinin tanı kriterlerini karşılamadığı durumlarda, tanımlanmış diğer bir kaygı bozukluğu tanısı konulmaktadır. Örneğin, ataklar sınırlı belirtiler gösterdiğinde, çok sık ortaya çıkmayan yaygın kaygı durumunda, Khyal ataklarında ve sinir krizlerinde, tanımlanmış diğer bir kaygı bozukluğu tanısı düşünülebilmektedir (American Psychiatric Association, 2013: 233)
2.1.3. Kuramsal Yaklaşımlar
Bu bölümde kaygı bozukluğunun psikodinamik yaklaşım, davranışçı yaklaşım ve bilişsel yaklaşım kapsamında açıklanmasına yer verilecektir.
2.1.3.1. Psikodinamik Yaklaşım
Cohen ve Kaplan (2020: 315), kaygı bozukluklarını psikodinamik yaklaşımla açıklarken, erken çocukluk dönemindeki deneyimlerden etkilenen ve bilinçdışında oluşan dürtüler, istekler ve güdülerin, bilinç düzeyinde yaşadığı çatışmalardan bahsetmektedir. Buna göre, bireyler, bilinç dışı ve bilinç arasında denge kurmaya çalışırken, çeşitli savunma mekanizmaları kullanmaktadır. Bilinçdışı çatışmalar oluştuğunda ve bireylerin savunma mekanizmalarının yetersiz kaldığı durumlarda, kaygının ortaya çıkacağı ileri sürülmektedir. Psikodinamik psikoterapi bağlamında bireyin gösterdiği belirtiler, genellikle tedavinin asıl hedefi değildir. Bunun yerine terapist problemi, bireyin henüz farkında olmadığı bir bilinçdışı çatışma olarak görür. Bu nedenle tedavinin amacı belirtilerin azaltılması değil, belirtilerin kökenlerinin ortaya çıkarılmasıdır (Cohen ve Kaplan, 2020: 316).
Freud, psikoanalitik yaklaşım doğrultusunda geliştirdiği topografik model kapsamında zihnin yapısını, işlevini ve özelliklerini tanımlamaktadır (Freud ve Rieff, 1963: 116). Topografik modele göre kaygı, bastırma mekanizmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır (Freud, 2015: 436). Buna göre insan zihninde; bilinç, bilinç altı ve bilinç dışı yer almaktadır ve Freud, zihni, bu psişik kuvvetlerin serbest kalmak için çaba gösterdiği kaynayan bir kazan olarak tasvir etmiştir (Cohen ve Kaplan, 2020: 316). Freud, bu kuvvetlerin uyarılmasının zamanla artacağını savunmuş; nefret, cinsel dürtü veya saldırganlık gibi bazı duyguların bastırma yoluyla bilinçaltında tutulduğunu belirterek, sonunda bu duygu ve dürtülerin aktarılamamasının nevrotik kaygı adı verilen bir belirti ile sonuçlanabileceğini belirtmiştir (Freud ve Rieff, 1963: 130). Böylelikle, ortaya çıkamayan bazı dürtüler bastırılarak kaygıya, yani otomatik kaygıya dönüşebilmektedir (Aydın, 2017: 229).
Freud ilerleyen zamanlarda bilinç ve bilinçaltı ilişkisine odaklandığı bu hipotezin yerine, yapısal kuramı sunmuştur (Boag, 2014: 2). Bu hipotez ile zihni yapısal olarak inceleyerek, kişiliğin üç temel kavramdan oluştuğunu belirtmiştir. Bunlar id, ego ve süperego olarak tanımlanmaktadır (Freud, 1923b: 17-18). Freud’a göre id, içgüdüleri ve dürtüleri temsil ederken, idi kişiliğin karanlık ve ulaşılmaz tarafı olarak tanımlamaktadır. Ego ise idden farklı olarak daha yapılandırılmıştır ve düzenli bir sistemden oluşmaktadır (Freud, 1933: 73). İd, ego üzerinde bir etki oluştururken; ego kişinin hareketlerini kontrol etmektedir (Freud, 1923b: 17). Buna göre zihinsel çatışmalar id, ego ve süperego arasında ya da id’in talepleri ve gerçeklik arasında yaşanmaktadır. Ego, id tarafından tehdit edildiği zaman ona kaygıyla yanıt vermektedir ve bunun sonucunda birey çeşitli savunma mekanizmaları ortaya çıkarmaktadır (Palombo ve ark., 2009: 17-18).
Bu bağlamda psikodinamik psikoterapide hedef bilinçdışı çatışmaları ortaya çıkarmak, bu çatışmaları çalışmak ve kişinin uyumsuz savunma mekanizmalarını değiştirerek yanıt vermenin daha uyarlanabilir yollarını bulmaktır. Son zamanlarda, bazı psikodinamik yaklaşımı kabul eden araştırmacılar ve terapistler hem spesifik bozukluklar hem de tanı ötesi duygusal zorluklar için psikodinamik psikoterapiye rehberlik etmek için yazılı protokol oluşturma çabaları göstermiştir (Leichsenring ve Steinert, 2018: 400). Genel olarak, mevcut deneysel literatürde, kaygı bozuklukları da dahil olmak üzere birçok farklı psikolojik bozukluk için psikodinamik psikoterapilerin “deneysel olarak desteklenen” ve “kanıta dayalı” kabul edilen diğer psikoterapilerle karşılaştırılabilecek düzeyde büyük etki boyutları sağladığı öne sürülmektedir (Cohen ve Kaplan, 2020: 321).
2.1.3.2. Davranışçı Yaklaşım
Kaygı ile korkuyu kesin çizgilerle birbirinden ayırmak zordur ve bu ayrımı genelde farklı disiplinler belirginleştirmektedir (Sylvers ve ark., 2011: 122-137). Davranışçı yaklaşımın savunucularına göre korku klasik koşullanma ile öğrenilirken, edimsel koşullanma ile, özellikle de kaçınma davranışının olumsuz pekiştirilmesi ile sürdürülmektedir (Mowrer, 1960: 21-62). Buna bağlı olarak kaygı bozukluklarının davranışçı terapiler ile tedavisinde, kaygılı yanıt sistemini ve kaçınma davranışlarını değiştirmek için öğrenme prensiplerinin kullanıldığı belirtilmektedir (Sprich ve ark., 2016: 152-153).
Davranışçı kurama göre korku ve kaygı koşullanma ile öğrenilmektedir. Buna göre koşullu bir uyaran, koşulsuz bir uyaran ile bir araya geldiğinde, koşullu uyaran tarafından koşulsuz bir yanıt olarak kaygı ortaya çıkmakta; bu oluşum ise uyarıcı genellemesi olarak tanımlanmaktadır (Aydın, 2017: 230). Klasik koşullanma ile kaygıyı öğrenen bireylerde, edimsel koşullanma mekanizması ile kaygıların pekiştirildiği görülmektedir.
Davranışçı yaklaşımda kaygının tedavisinde gevşeme, sosyal beceri eğitimi, maruz bırakma ve davranışsal aktivasyon geliştirme gibi çeşitli yöntemlerden faydalanılmaktadır ve bu yöntemlerin içinde kişiyi korkulan uyaranlara veya duruma maruz bırakma tekniği davranışçı terapinin en sık kullanılan yöntemi olarak belirtilir (Deacon ve Abramowitz, 2004: 429). Modern araştırmalarda, maruz bırakma tekniği sonrasında ortaya çıkan sönmenin, kaygıyı azaltmada önemli bir yöntem olduğu belirtilmektedir (Bater ve Jordan, 2017: 3). Örneğin, bir kişi kedi ile olumsuz bir olay yaşadıktan sonra bu korkusunu tüm kedilere genelleyerek kedi fobisi oluşturabilir ve kedilerden kaçınma davranışı sergiler. Gösterilen kaçınma davranışı sayesinde birey kedilerden zarar görmedikçe, kaçınma davranışı pekiştirilir ve kedi fobisinin korunması sağlanır. Bu fobinin davranışçı terapi ile tedavisinde, kişinin korktuğu durumun üstüne aşamalı bir şekilde giderek, korkuya adım adım maruz kalması sağlanmaktadır. Böylelikle terapide, bireyin endişeli yanıt verme ve kaçınma davranışları öğrenme ilkeleri kullanılarak değiştirilmeye çalışılır (Deacon ve Abramowitz, 2004: 429).
Maruz bırakma teknikleri, üzerinde çalışılan kaygı bozukluğunun türüne, düzeyine ve kaygı veren nesne, durum ya da duyguya göre farklılaşabilmektedir. Örneğin, kediden korkan bir bireyin tedavi sürecinde, kişinin bu duyguya maruz kalması, kediyi sevdiğini düşlemesi veya kediyi gerçekten sevmesi istenebilmektedir. Davranışsal yaklaşımda bu teknik ile bireyler korkulan uyarana maruz bırakılarak, korkunun aşama aşama azaltılarak ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır (Wieman ve ark., 2020: 222). Wolpe (1968: 234), maruz bırakma tekniğinin uyarana karşı gösterilen fizyolojik ve duygusal tepkiyi azalttığını belirtmektedir. Kişiler maruz kalma esnasında, yeni bilgiler öğrenmekte ve böylelikle korkulu tepkiler azalarak ortadan kalkmaktadır (Foa ve Kozak, 1986: 2). Tekrarlanan maruz kalmalarla engelleyici bağlantılar ilk korkudan daha güçlü hale gelir ve maruz kalma ile var olan korku, maruz bırakma sırasında edinilen yeni güvenlik hissi ile yer değiştirir (Craske ve ark., 2008: 5).
2.1.3.3. Bilişsel Yaklaşım
Kaygılar, kişilerin hayatta kalabilmesi için büyük öneme sahip ve anlaşılabilir duygulardır (Kennerley, 2017: 23). Bilişsel yaklaşıma göre kaygı bozukluklarının, psikolojik veya fiziksel bir tehdit hakkındaki çarpıtılmış inançlardan ortaya çıktığı belirtilmektedir. Bu çarpıtılmış inançlarla birlikte oluşan düşünceler hızlı ve tekrarlayıcı bir biçimde ortaya çıkma eğilimindedir. Düşüncenin ortaya çıkması ile beraber kişi bu düşüncenin mantıklı olduğuna inanarak kaygıyı ortaya çıkarmaktadır. Ortaya çıkan bu kaygı ve tekrarlayan düşünceler sonucunda kişinin “akıl yürütme” yeteneğinde bazı bozulmalar meydana gelebilmekte ve böylelikle düşüncelerin nesnel olarak değerlendirilmesi süreci bozulmaktadır. Kişinin, çarpıtılmış inançlardan ortaya çıkan yanlış düşüncelerin geçerliliğine inanması ile beraber, nesnel değerlendirme yeteneğinin bozulması istemsiz olarak meydana gelmektedir. Bunun sebebi ise ortaya çıkan bu otomatik düşüncelerin, kişi kurtulmak istese dahi, kişiye baskı uygulayarak oluşabilmesidir (Beck ve ark., 1985: 31-32).
Kaygının oluşumuna katkı sağlayan bir diğer durum ise oluşan bu otomatik düşünceler ile beraber, kişinin karşılaştığı tehlikeli bir duruma odaklanması ve tetikte olmasıdır. Böylelikle, kişi, sürekli olarak felaket veya kişisel zarar belirtileri olduğunu varsayarak içinde bulunduğu çevreye dikkat etmekte ve otomatik düşüncelerin oluşumuna katkı sağlayarak kaygıyı ortaya çıkarmaktadır (Beck, ve ark., 1985: 31).
Kaygı bozukluklarına yönelik birçok farklı bilişsel yaklaşım geliştirilmiştir. Örneğin, Eysenck (1997: 27) geliştirdiği dört faktörlü kuram kapsamında bilişsel bir yaklaşım ile kaygıyı tanımlamaya çalışmıştır. Eysenck tarafından geliştirilen bu kuramın temel varsayımına göre, kaygının oluşumu, duygusal deneyimin dört temel bilgi kaynağına bağlıdır. Ayrıca, ortaya çıkan etkiler dikkat ve yorumlama süreçleri ile gelişebilmektedir (Eysenck, 2000: 464).
Lazarus’a (1991: 616) göre, bu kaynaklar ilk olarak, var olan durumun bilişsel değerlendirmesi sonucunda oluşur. Böylelikle, neler olduğuna dair edinilen bilgi veya inançlar sonucunda oluşan duygular ve kişinin adaptasyonel önemleri açısından değerlendirdiği veriler ortaya çıkmaktadır. İkinci kaynak ise fizyolojik faaliyetler sonucunda ortaya çıkan bilgi kaynağıdır (Eysenck, 2000: 464). Üçüncü kaynak, uzun süreli bellekte hazır halde bulunan ve gelecek ile ilgili tahmini varsayımları içeren bilişlerden oluşmaktadır. Örneğin, kişinin gelecek hakkında var olan endişeleri, korkuları bu kaynağın içerisinde yer almaktadır. Dördüncü kaynak ise bireyin kendi davranışları hakkında sahip olduğu bilgileri içermektedir. Örnek vermek gerekirse kalabalık bir toplantıda ellerinin titreyeceğini bilen birisinin endişesinin artacağına dair olan bilgisi bu kaynak içerisinde yer almaktadır. Bu kaynaklar birlikte aktif olarak çalışmakta ve kaygının ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Sonuç olarak, Eysenck’e (2000: 465) göre kaygının oluşumu, yukarıda tanımlanan dört faktör, dikkat ve yorumlama süreçlerine bağlıdır.
Eysenck’in dört faktörlü modelinin bir diğer varsayımına göre yüksek kaygıya sahip olan bireyler, var olan tehdit uyaranlarına karşı abartılı bilişsel ön yargılar ortaya çıkarabilmektedir. Bu bilişsel ön yargılar ile beraber, kişide dikkat yanlılığı ve ön yargılı yorumlamalar oluşabilmektedir. Böylelikle nötr bir uyaran, tehdit edici özellikteki bir uyaran ile birlikte sunulduğunda, kişinin tehdit uyaranına dikkatini yöneltmesi ve bu uyaranları tarafsız bir şekilde yorumlamak yerine tehdit olarak yorumlaması olasıdır (Eysenck, 2000: 465).
Daly ve ark. (1989: 903) tarafından dikkat seçiciliğinin kaygı oluşumu üzerindeki etkisini araştıran bir çalışmada, toplum önünde gerçekleştirilen bir konuşmada, kaygılı olan katılımcılar ile herhangi bir kaygı taşımayan katılımcılar karşılaştırılmıştır. Bulunan sonuçlara göre, kaygılı bir şekilde konuşma gerçekleştiren katılımcıların, kaygı duymadan konuşma gerçekleştiren katılımcılara kıyasla, kendilerine ve davranışlarına daha fazla dikkat ettikleri gözlemlenmiştir. Bir diğer örnek ise uzun süreli bellekte saklanan negatif bilgilere dair, dikkatin oluşturduğu kaygılı olma hali üzerine yapılan bir çalışmadan verilebilir. Eysenck ve Derakshan (1997: 597) tarafından gerçekleştirilen bir çalışmaya göre, öğrencilerden yaklaşan sınavları ile ilgili duydukları kaygı düzeylerini belirtmeleri istenmiştir. Bununla beraber arkadaşları ile ilgili de aynı bilgileri aktarmaları ve kendilerini karşılaştırmaları istenmiştir. Sonuçlara göre sınavları hakkında yüksek kaygıya sahip olduklarını belirten katılımcıların, arkadaşlarından daha fazla endişe duyduklarını belirttikleri ve sınavları ile ilgili tehdit içeren bir önyargıya sahip oldukları gözlemlenmiştir. Ancak, tam tersi düşük kaygıya sahip olan öğrencilerin, arkadaşlarından daha az endişe duyduklarını belirttikleri ve herhangi bir tehdit içeren önyargılarının olmadığı ifade edilmiştir (Eysenck ve Derakshan, 1997: 603-604).
Stern ve ark. (2008: 365-366), kaygı bozukluklarının kaynağını anlamanın karmaşık süreçlerden oluştuğunu ve doğuştan gelen biyolojik zayıflıklar ile yaşam olayları arasında var olan dinamik etkileşimler sonucunda oluşmasının muhtemel olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla, ortaya çıkan bu mekanizmaları açıklamak ve risk faktörlerini anlamak büyük önem taşımaktadır. Bilişsel terapiye göre, uyumsuz bilişsel örüntüler ve olumsuz düşünceler var olan sorunlar için risk veya sürdürücü faktörler olarak düşünülmektedir. Kennerley’e (2017: 47) göre, kişilerin düşünce şekli, kaygılarını besleyebilmektedir. Dolayısıyla bilişsel terapi ile ortaya çıkan çarpık, uyumsuz ve akılcı olmayan düşüncelerin daha uyumlu yanıtlara çevrilmesi amaçlanmaktadır (Stern ve ark., 2008: 153). Bununla beraber bilişsel terapi ile tekrarlanan inançların arkasında bulunan temalar değerlendirilerek “değersizim”, “önemsizim”, “çaresizim” veya “sevilmez biriyim” ve benzeri çekirdek inançlara ulaşılması hedeflenir. Ulaşılan bu çekirdek inançlarla beraber kişiyi uyumsuz düşünce ve inançlarından uzaklaştırarak, daha rasyonel bir analiz yapılmasına fırsat verilir (Stern ve ark., 2008: 153-154).
Bir diğer yandan, bilişsel ve davranışsal müdahalelerin birlikte kullanılması giderek artmakla beraber çeşitli bozuklukların kavramsallaştırılmasında ilerlemeler gösterilmiştir (Stern ve ark., 2008: 154). Hem davranışçı yaklaşım hem de bilişsel yaklaşım tek başına kaygı bozukluklarının tedavisinde etkili olduğu bilinmekle birlikte, ikisinin bir arada kullanılmasının, sadece bilişsel yaklaşımın kullanılmasından daha fazla fayda gösterdiği; bazı kaygı bozukluğu alt türlerinde ise davranışçı yaklaşımın bilişsel yaklaşımdan daha etkili olduğu ifade edilmektedir (Wieman ve ark., 2020: 223). Örneğin, yaygın kaygı bozukluğu üzerine yapılan bir çalışmada bilişsel davranışsal terapi, bilişsel terapi ve davranışçı terapinin etki büyüklükleri karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre bilişsel davranışçı terapi modelinin .91’lik bir etki büyüklüğüne sahip olduğu ve yaygın kaygı bozukluğu için en uygun tedavinin hem bilişsel hem de davranışsal bileşenlerden oluşması gerektiği sonucuna varılmıştır (Stern ve ark., 2008: 159-160).

2.2. Ebeveynlik Biçimi
Bu bölümde bağlanmanın tanımı Bowlby, Ainsworth, Bartholomew ve Horowitz’in bağlanma teorileri temel alınarak yapılacak; ebeveynlik biçimleri paylaşılacak ve ebeveynlik biçimi ile kaygı bozukluklarını bir arada inceleyen araştırma sonuçları aktarılacaktır.
2.2.1. Kuramsal Yaklaşımlar
Son yirmi yıla bakıldığında, kaygı bozuklukları alanında yapılan çalışma sayısının oldukça arttığı görülmektedir (Aka, 2011: 19-20). Kaygı bozukluklarının, özellikle de panik bozukluk ve sosyal kaygı bozukluğunun kavramsallaştırılmasına ve tedavisine oldukça yoğun önem verildiği bilinmektedir (Mennin, 2006: 95). Yapılan birçok araştırma, algılanan ebeveynlik biçimi ve bağlanma türlerinin, çeşitli kaygı bozukluklarının oluşumuna sebep olduğunu göstermektedir (Hudson ve Rapee, 2001: 1424). Bu noktada, araştırmanın bir diğer önemli bir konusu olan ebeveynlik biçimlerinden daha detaylı bahsetmenin önemi ortaya çıkmaktadır.
Bağlanma, bebek ile bakıcı arasında duygusal olarak olumlu ve karşılıklı yardım edici bir ilişkinin kurulması olarak tanımlanmaktadır (Gander ve Gardiner, 2004: 214). Bağlanma, bireyin yaşamının erken dönemlerinde gelişen ve devamlılık göstererek sonraki ilişkilerine de yansıyan bir ilişki biçimidir (Kesebir ve ark., 2011: 321). Bowlby’ye (1969: 13) göre kişi, erken dönemde ebeveynin sergilediği tekrarlayan davranışları, zihinsel şemasına yerleştirir ve bir bağlanma stili geliştirir. Bowlby, bu alanda erken dönem çocukluk bağlanma stillerini inceleyen ilk araştırmacıdır. Ebeveynlerin, bakım verici veya koruyucu davranışlarını göz önünde bulundurarak dörtlü bir model geliştirmiştir. Bu modelde optimal bağlanma, zayıf bağlanma, duyarlı kontrol ve duyarsız kontrol yer almaktadır (Bowlby, 1973: 264-265).
Optimal bağlanma türünde, çocuk yüksek ilgi görürken, aşırı koruyucu ebeveyn davranışı görülmemektedir (high care - low protection). Zayıf bağlanmada, ebeveyn çocuğa hem düşük ilgi göstermekte hem de yeterli düzeyde koruyucu yaklaşmamaktadır (low care - low protection). Duyarlı kontrolde, çocuğa karşı hem yüksek ilgi gösterilir hem de yüksek koruyuculuk söz konusudur (high care - high protection). Son olarak, duyarsız kontrol türünde, çocuk düşük ilgi görürken, yüksek derecede koruyucu ebeveyn tutumu ile karşı karşıyadır (Bowlby, 1973: 264-265).
Bowlby’nin (1969: 13) bağlanma kuramına göre, anne-babanın çocuğa yaklaşımı, bireyin sonraki ilişkilerindeki birçok dinamiği de belirleyebilen yaşam boyu sürecek etkiler ortaya çıkarır. Kişide, bağlanma stiline bağlı olarak belirli içsel çalışan modeller oluşur ve bu modeller kişilerin yakın ilişkilerden beklentisini, genel ilişkiler hakkındaki inançlarını ve bir ilişki hakkındaki tutumlarını yönlendirir (Bowlby, 1969: 13). Böylelikle çocuklukta gelişen reddedilme ve ayrılık korkusu, kişinin gelecekteki ilişkilerini etkileyebilmektedir (Schimmenti ve Bifulco, 2015: 41). Örneğin, karşısındaki bireye ne kadar mesafeli olması gerektiği, ondan ne kadar destek veya koruyuculuk beklemesi gerektiği ya da ona ne kadar güvenebileceği, kişinin daha önceden ebeveyni ile geliştirdiği bağlanma stiliyle bağlantılıdır ve bu durumun çocuklukta belirlenmesinin ardından, gelecek yıllarda ilişki stillerinde görece daha az değişime rastlanmaktadır (Kesebir ve ark., 2011: 321).
Bowlby’nin (1969: 13) bağlanma kuramına göre içsel çalışma modeli, kişilerarası ilişkileri etkileyen, karşılıklı birbirini tamamlayan ve doğrulayan iki temel şemayı barındırır: “Değerli ben” ve “güvenilir o”. Bu şemalar kişilerin yakın ilişkilerde bağlanma kaygısı, mesafe oluşturma ve kaçınma davranışı gösterme gibi durumlarıyla yakından ilişkilidir (Kesebir ve ark., 2011: 321).
Bu şemalara bağlı olarak karşımıza iki temel bağlanma stili çıkmaktadır: Güvenli bağlanma (secure attachment) ve güvensiz bağlanma (insecure attachment). Çocuk ve ebeveyn arasında doğal olarak olması beklenen sağlıklı bağlanma türü, güvenli bağlanma olarak belirtilmiştir (Kesebir ve ark., 2011: 321). Bowlby’nin tanımladığı güvensiz bağlanma stili, Ainsworth ve ark. (2014: 8-9) tarafından yapılan birtakım deneyler sonucunda geliştirilmiş ve farklı alt türleri tanımlanmıştır. Yapılan çalışmalarda araştırmacılar, çocukların deney ortamında annelerinden ayrılmalarını ve tekrar bir araya gelmelerini sağlamış, çocukların hem annelerinden ayrıldıklarında hem de anne geri geldiğinde ortaya çıkardıkları belirtileri gözlemlemişlerdir. Belirtiler annenin tutarlılığı, sürekliliği ve tepkileri göz önünde bulundurularak, üç ayrı grupta toplanmıştır. Bunlar güvenli bağlanma, kaygılı ikircikli bağlanma (anxious ambivalent attachment) ve kaçıngan bağlanma (avoidant attachment) olarak belirtilmiştir (Ainsworth ve ark., 2014: 146-147).
Güvenli bağlanma stiline göre çocuğun ihtiyaçları ebeveyn tarafından düzenli olarak karşılanmaktadır (Ainsworth ve ark., 2014: 146-147). Ebeveyn çocuğa istikrarlı bir şekilde ilgi gösterir, çocuk ebeveyni ulaşabilir bir konumda görür ve ebeveyn çocuğun ihtiyaçlarına karşı duyarlıdır. Bununla birlikte ebeveynin reddedici, ihmalkâr, duyarlı olmayan, aşırı müdahaleci ve tutarsız olması durumunda güvensiz bağlanma, yani kaygılı ikircikli bağlanma ve kaçıngan bağlanma stilleri ortaya çıkabilmektedir. Güvensiz bağlanma stili oluştuğunda ise kişi olumsuz bir kendilik modeli oluşturduğu için diğer kişileri güvenilir olmayan, tutarsız ve mesafeli olarak algılayabilmektedir (Rothbard ve Shaver, 1994: 53).
Bartholomew ve Horowitz (1991: 240-241), Ainsworth ve ark. (2014: 146-147) tarafından oluşturulan üçlü modelden farklı bir bağlanma modeli geliştirmiştir. Bu modele göre, yetişkinlerin hem kendi içsel modeli hem de bu içsel modelin başkalarıyla nasıl etkileşimde olduğu ve kişinin başkalarını nasıl algıladığı önemli görülmektedir. Bireylerde dört farklı bağlanma stili görülebildiğini öne süren Bartholomew ve Horowitz, bunları güvenli, kayıtsız, saplantılı ve korkulu bağlanma tipleri olarak dört gruba ayırır. Güvenli bağlanma türünde kişi hem kendini hem de diğer kişileri olumlu olarak algılamaktadır. Kayıtsız bağlanma türünde ise kişinin kendi imgesi olumlu iken, kişi başkalarını olumsuz algılamaktadır. Saplantılı bağlanma türünde kişinin kendisiyle ilgili düşünceleri olumsuz iken, başkaları hakkında olumlu bir algısının olduğu görülür. Son olarak, korkulu bağlanma tipinde kişi hem kendisi hakkında hem de çevresindeki diğer kişiler hakkında olumsuz bir algıya sahip olduğu belirtilmektedir (Bartholomew ve Horowitz, 1991: 240-241).
2.2.2. Ebeveynlik Biçimleri
Baumrind (1967: 43) ebeveynlik biçimlerini sınıflandırırken kontrol faktörü üzerinde durarak, üç farklı ebeveynlik biçiminden bahsetmektedir: otoriter (authoritarian), demokratik (authoritative) ve izin verici (permissive) ebeveynlik. Buna göre ebeveynin talep boyutu ve ilgi/kabul boyutu, ebeveyn stilini etkilemektedir. Talep boyutu kişinin çocuğundan taleplerde bulunarak onu kontrol etme derecesini belirtmektedir. İlgi/kabul boyutu ise ebeveynin çocuğunu kabul etme ve onun ihtiyaçlarıyla ilgilenme derecesini göstermektedir (Maccoby ve Martin, 1983). Otoriter ebeveynde yüksek talep ve düşük kabul, demokratik ebeveynde ise yüksek talep ve yüksek kabul görülmektedir. İzin verici ebeveynlik biçimi Baumrind tarafından tanımlanmış olsa da Maccoby ve Martin (1983) izin verici ebeveynlik biçimini geliştirmiş ve ikiye ayırmıştır: izin verici ve ihmalkâr ebeveynlik. İzin verici ebeveyn düşük talep ve yüksek kabul gösterirken, ihmalkâr ebeveynin düşük talep ve düşük kabul gösterdiği belirtilmektedir (Darling ve Steinberg, 1993: 491).
Darling ve Steinberg’e (1993: 488) göre, çocuğun gelişimi hem ebeveynlik stili hem de ebeveynlik uygulamalarından etkilenmektedir ve bu iki faktör birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Ebeveynlik stilinin kültürden etkilenebildiği ve çocuğun gelişimi üzerinde doğrudan değil, dolaylı bir etkisi olduğu vurgulanmaktadır. Ebeveynlik uygulamaları ise çocuk yetiştirmede kullanılan bazı davranışları tanımlamaktadır. Bu uygulamalar, sofra adabından akademik performansa kadar belirli çocuk davranışlarının ve yüksek öz saygı gibi belirli kişilik özelliklerinin gelişiminde direkt bir etkiye sahiptir. Ebeveynlik biçimi, ebeveynlik uygulamaları ve çocuk gelişimi arasında dolaylı bir etki oluşturmakta ve ebeveynlik uygulamalarının çocuk gelişimi üzerindeki etkisini değiştirebilmektedir (Darling ve Steinberg, 1993: 493-494).
Bowlby (1969: 13) ve Ainsworth ve arkadaşları (2014: 146-147) tarafından bağlanma alanında yapılan çalışmalar şema terapinin gelişiminde, özellikle de terk edilme şeması fikrinin gelişiminde büyük önem taşımıştır. Her birey çocukluğunda belli temel duygusal gereksinimleri karşılama ihtiyacı duymaktadır. Bu temel ihtiyaçlar evrenseldir ve bireylerin psikolojik olarak sağlıklı ve uyumlu gelişebilmelerini destekler. Temel gereksinimler güvenli bağlanma, duygu ve gereksinimlerini içinden geldiği gibi spontan bir şekilde ifade edebilme, oyun oynama, otonomi, yetkinlik ve kimlik algısı olarak belirtilmektedir (Young ve ark., 2003: 54-56).
Olumsuz çocukluk deneyimleri, erken uyumsuz şemaların temelini oluşturur ve genelde çekirdek ailede gelişir (Young ve ark., 2003: 10). Ebeveynle ilişkili temsillerin, çocuğun tüm dünyaya ilişkin temsillerini etkilediği ve bu temsiller erken dönemde oluştuğu için, çocukluk dönemindeki deneyimlerin önemli olduğu fikri vurgulanmaktadır. Buna bağlı olarak erken çocukluk döneminde yaşananlar şemaları etkilemekte ve uyumsuz şemaların oluşumunda erken çocukluk dönemine dair bazı yaşantıların etkisinin olduğu düşünülmektedir (Soygüt ve ark., 2008: 18).
Young’a (2003: 10) göre kişi, yetişkinlik döneminde olumsuz bir olay deneyimlediğinde, erken dönem şemaları harekete geçerek, kişinin çocukluğunda yaşadığı üzücü bir olayı tekrar yaşantılamasına sebep olabilmektedir. Çocuk büyüdükçe yaşıtları, okul, sosyal gruplar ve çocuğu çevreleyen kültür de şemaların gelişim sürecini etkiler. Bununla birlikte, sonradan gelişen şemalar, erken gelişen şemalar kadar güçlü olamamaktadır (Young ve ark., 2003: 10).
Young (1994) tarafından geliştirilen Young Ebeveynlik Ölçeğinde erken dönem uyumsuz şemaların temelini oluşturduğu düşünülen ebeveynlik biçimleriyle ilgili şemalar ifade edilmektedir. Bu şemalar orijinal ölçekte duygusal yoksunluk, terk edilme/istikrarsızlık, güvensizlik/suistimal edilme, hastalıklar ve tehditler karşısında dayanıksızlık, bağımlılık/yetersizlik, kusurluluk/utanç, başarısızlık, yüksek standartlar/ aşırı eleştiricilik, kendini feda, hak görme/büyüklük, yetersiz özdenetim, iç içe geçme/gelişmemiş benlik, karamsarlık, duyguları bastırma, cezalandırılma, onay arayıcılık ve boyun eğicilik ve sosyal izolasyon/yabancılaşma olarak belirtilmektedir (Soygüt ve ark., 2008: 19).
Bir ebeveynin belirli bir ebeveynlik biçimini edinmesinde etkili olan faktörler ise ebeveynin sahip olduğu bazı değerler, çocuğu için koyduğu hedefler, duygusal durumu, maddi kaynakları ve hem ebeveynin hem de çocuğun kişilik özellikleri olarak belirtilmektedir (Belsky, 1984: 83).
2.2.3. Ebeveynlik Biçimi ve Kaygı Bozuklukları
Bowlby’nin çalışmalarıyla başlayan ve ilerleyen zamanlarda farklı araştırmacıların da yaptığı birçok çalışmada, güvenli bağlanma hem çocuklukta hem de ilerleyen dönemlerde sağlıklı süreçlerle ilişkili bulunurken, güvensiz bağlanma türleri ise çeşitli psikolojik bozukluklar ile ilişkilendirilmiştir (Kesebir ve ark., 2011: 337). Erken çocuklukta oluşan bağlanma stilinin kişilik gelişimini yönlendirdiği, çocuğun dış dünya hakkında oluşturduğu zihinsel şemayı belirlediği ve çocuğun psikolojik durumunu etkilediğine dair birçok görüş bulunmaktadır (Körük ve ark., 2016: 215; (Young ve ark., 2003: 10). Kişi, erken çocukluk döneminde olumsuz dünya görüşü geliştirdiğinde tehditlere karşı daha duyarlı olduğu ve dünyayı korkunç ve tehlikeli bir yer olarak algıladığı, bunlara bağlı olarak da kaygı belirtileri geliştirdiği düşünülmektedir (Pektaş, 2015: 113). Bağlanma kuramına göre, bireylerin çocukluk çağında geliştirdikleri güvensiz bağlanma stili hem bu kişilerin gelecekteki ilişkilerini olumsuz etkileyebilmekte hem de kişiler stresli zamanlarda istenmeyen tepkiler ürettikleri için psikiyatrik bozukluklara eğilimli olmalarına sebep olmaktadır (Dozier ve ark., 2008: 718; Shorey ve Snyder, 2006: 11). Çocuklukta ebeveyni ile güvenli bağlanma stili geliştiren bireyin sonraki yıllarda da sağlıklı ilişkiler sürdürmesi beklenirken, güvenli bağlanma biçiminin gelecekteki ilişkileri olumlu yönde etkilediği ve psikopatoloji oluşumunun önlediği düşünülmektedir (Nakash-Eisikovits ve ark., 2002: 1111).
Genel olarak araştırmalara bakıldığında, güvensiz bağlanma stilinin çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde çeşitli psikiyatrik rahatsızlıklara ve ilişki problemlerine sebep olduğu görülmektedir (Dozier ve ark., 2008: 718; Shorey ve Snyder, 2006: 11). Farklı gelişim dönemlerinde, çocuğun çeşitli duygusal ihtiyaçlarının ebeveyni tarafından yeterli oranda karşılanması, gelecekte psikolojik olarak uyumlu ve sağlıklı bir yetişkin olabilmesi için büyük öneme sahiptir (Young ve ark., 2003: 6). Ebeveynle çocuğun ilişki türüne bağlı olarak ortaya çıkan bağlanma stili, bireyin hem ergenlik döneminde hem de yetişkinlik çağlarında çeşitli psikolojik sıkıntılar yaşamasına ve davranışsal bozukluklar sergilemesine neden olabilmektedir (Keskin ve Çam, 2008: 146). Özellikle kaygılı ikircikli bağlanma stilinin, kaygı bozukluklarıyla ilişkili olduğu belirtilmektedir (Kesebir ve ark., 2011: 321). Yapılan bir çalışmada kaygılı ikircikli bağlanma stili geliştirmiş küçük çocuklar sonraki yıllarda incelendiğinde hem çocukluk çağlarında hem de ergenlik dönemleri boyunca kaygı bozukluğu belirtileri ortaya çıkardıkları bulunmuş, böylelikle çocuklukta gelişen kaygılı ikircikli bağlanma stilinin kaygı bozukluğu gelişimindeki etkisinin önemi vurgulanmıştır (Warren ve ark., 1997: 637).
Ergenlik ve genç yetişkinlik dönemlerindeki ruhsal bozukluklar incelendiğinde, depresyon ve kaygı yaygınlığının oldukça yüksek olduğu bilinmektedir (Kim, 2003: 115). Üniversite öğrencileri arasında görülen en yaygın psikiyatrik bozukluğun obsesif kompulsif bozukluk, paranoya, depresyon ve kaygı bozukluğu olduğu belirtilmektedir (Demirel ve ark., 2011: 23). Schimmenti ve Bifulco’ya (2015: 41) göre çocuklukta reddedilme, eleştirilme ve ebeveynlerle olumsuz ilişki olarak tanımlanan duygusal ihmal ile ergenlik ve yetişkinlikte görülen kaygı bozukluklarının gelişimi arasında anlamlı bir ilişki bulunmaktadır ve bu ilişki, duygusal ihmalin, çocuğun içsel çalışma modelini etkilemesiyle oluşmaktadır. Ergenlerin anne ve babaları tarafından reddedilmesi ve ötekileştirilmeleri ile yüksek kaygı bozukluğu belirtileri göstermeleri arasında anlamlı bir ilişkili olduğu belirtilmektedir (Hale ve ark., 2006: 407). Üniversite öğrencilerinde de algılanan ebeveyn reddi ve ebeveyn ihmali arttıkça, daha fazla kaygı belirtisi görülmektedir (Pektaş, 2015: 113).
Kaygı ile en yüksek pozitif korelasyon gösteren ebeveynlik biçimlerinin küçümseyen ve kusur bulan anne, aşırı korumacı ve evhamlı anne, kötümser ve endişeli anne, kuralcı ve kalıplayıcı baba olduğu görülmektedir (Soygüt ve ark., 2008: 27-28). Kötümser ve endişeli anne, küçümseyen ve kusur bulan anne, aşırı korumacı ve evhamlı baba ile kaygı semptomları daha iyi açıklanmıştır (Körük ve ark., 2016: 224). Cezalandırıcı, eleştiren, güç kullanan, otoriter ebeveyn tutumunun çocukta kaygı bozuklukları gelişmesinde aracı rolü olduğu (Lindhout ve ark., 2003: 598-599; Sekmenli, 2000: 112; Teetsel ve ark., 2014: 139-140) ve ebeveynlerini kaygılı ve reddedici olarak tanımlayan, kaygılı ikircikli ve kaçıngan ebeveynlik biçimine sahip çocukların daha kaygılı oldukları belirtilmektedir (Muris ve ark., 2000: 487). Bu sebeple araştırmacılar, kaygı bozukluğu olan çocuk ve ergenlerle çalışan uzmanlara, bu kişilerin rahatsızlıkları oluşmadan önce ve rahatsızlıkları devam ederken sahip oldukları bağlanma stilini ve duygusal ihmal durumunu göz önünde bulundurmalarını; kaygı bozukluklarının gelişimini önleyebilmek adına, duygusal ihmali iyi tanımlamalarını ve onunla mücadele etmelerini önermektedir (Schimmenti ve Bifulco, 2015: 41).
Yetişkinler, ebeveyn ihmali sonucunda kendileri ve dünya hakkında geliştirdikleri olumsuz şemalar ile depresif bozukluklar deneyimledikleri gibi, yaşadıkları tedirginlik ve karamsarlık duyguları ile birlikte kaygı bozuklukları da yaşayabilmektedir (Brown ve ark., 1996: 50). Ainsworth ve arkadaşları (2014: 146-147) tarafından paylaşılan bağlanma stilleri modeline göre, kaygılı ikircikli bağlanma stili, kaygı bozuklukları ve duygudurum bozukluklarıyla ilişkilendirilirken, kaçıngan bağlanma stilinin ise davranışsal bozukluklar ve somatik bozukluklar ile bağlantılı olduğu belirtilmektedir (Kesebir ve ark., 2011: 321).
DSM-5’te (American Psychiatric Association, 2013: 190) yer alan kaygı bozukluklarından biri olan sosyal kaygı bozukluğunun gelişmesinde, ebeveynin çocuk yetiştirme tarzının ve aile ortamının oldukça önemli bir faktör olduğu vurgulanmaktadır (Hudson ve Rapee, 2000: 102). Yapılan bir çalışmada, çocuklukta yaşanan ebeveyn ayrılığı deneyimlerinin, yetişkinlikte görülen sosyal kaygı bozukluğunun en önemli sebeplerinden biri olduğu belirtilmektedir (Bandelow ve ark., 2004: 403). Sosyal kaygı bozukluğu tanısı alan ve kaygılı bağlanma stili geliştirmiş bireylerin, aynı bozukluğa sahip fakat güvenli bağlanma stili geliştirmiş kişilere kıyasla, daha yüksek sosyal kaygı ve depresif duygulanım belirtileri, daha fazla kaçınma davranışı ve daha düşük yaşam doyum düzeyi gösterdikleri bulunmuştur (Eng ve ark., 2001: 365). Türkiye’de gerçekleştirilen bir çalışmada ise sosyal kaygının oluşmasında, otoriter ve koruyucu ebeveyn tutumlarının ilişkili olabileceği, sosyal kaygı düzeyi düşük öğrencilerin ailelerinde daha fazla demokratik tutumun görüldüğü belirtilmiştir (Erkan, 2002: 131).
Kaygı bozuklarının bir başka alt türü olan panik bozuklukta, kişiler psikiyatrik herhangi bir bozukluğu olmayan kişilerle karşılaştırıldıklarında, onlara bakan kişiler (ebeveyn veya diğer bakım veren) tarafından daha az ilgi gördüklerini belirtmişlerdir (Brown ve Harris, 1993: 143). Ayrıca tanısı olan bireyler normal kişilerle karşılaştırıldıklarında, kaygı bozukluğu olan kişilerin ebeveyn ölümü veya ebeveynden ayrılma gibi travmatik erken yaşam deneyimlerinin daha fazla olduğu bulunmuş; tanı alan kişiler ebeveynleri tarafından daha fazla kısıtlandıklarını, daha az sevildiklerini ve yeterli ilgi görmediklerini ifade etmişlerdir (Bandelow ve ark., 2002: 269). Yine Türkiye’de yapılan bir çalışmada, panik bozukluk ve yüksek bağlanma kaygısı arasında bir ilişki bulunmuştur (Sümer ve ark., 2009: 44).
Bir başka kaygı bozukluğu alt türü olan yaygın kaygı bozukluğunda kişiler, herhangi bir tanısı olmayan kişilerle karşılaştırıldıklarında, aileleri tarafından daha fazla reddedildiklerini belirtmişlerdir (Cassidy, 1995: 343). Yaygın kaygı bozukluğu olan bireylerin, sağlıklı bireylere göre, ebeveynlerine daha az güvenli bağlanma geliştirdikleri ifade edilmiştir (Eng ve Heimberg, 2006: 380). Benzer bir çalışmada, kişilerin ebeveynlerini daha az sevgi dolu ve daha fazla kontrol eden kişiler olarak tanımladıkları bulunmuştur (Chambless ve ark., 1996: 83-84).
Genel olarak kaygılı ikircikli ve kaçıngan bağlanma stili gösteren kişilerle karşılaştırıldıklarında, güvenli bağlanma stiline sahip bireylerin daha az kaygı, panik, sosyal kaygı, özgül fobi, agorafobi, travma sonrası stres bozukluğu, obsesif kompulsif eğilimler, paranoid düşünce, somatizasyon, mani, distimi ve depresyon yaşadığı belirtilmektedir (Cooper ve ark., 1998: 1391; Mickelson ve ark., 1997: 1103-1104). Yine bir başka çalışmada güvensiz bağlanma stilinin, düşünce bozuklukları, hezeyan, somatizasyon, distimi, travma sonrası stres bozukluğu, kaygı ve majör depresyon belirtileri ile daha fazla ilişkili olduğu bulunmuştur (Allen ve ark., 1998: 287-288).
Çalışmalar ayrıca çocuklukta oluşturulan güvenli bağlanma stilinin, ilerleyen zamanlarda ortaya çıkan olumsuz bazı yaşam olayları ve psikiyatrik bozukluklar ile bozulabildiğini göstermekte, bu sebeple kişilerin hem hamilelik sürecinde hem de doğum sonrasında çocuk gelişimi için koruyucu ruh sağlığı programlarıyla desteklenmesi gerektiği önerilmektedir (Kesebir ve ark., 2011: 337).

2.3. Kişilerarası Tarz
Bu bölümde kişilerarası ilişkilerin tanımı ve kişilerarası tarz üzerinde durulacak, kişilerarası tarzlar farklı kuramsal yaklaşımlar temelinde ele alınacaktır. Ayrıca, literatürde kişilerarası ilişkiler, kaygı bozuklukları ve bağlanma ile ilgili yapılan çalışmalardan bahsedilecektir.
2.3.1. Kişilerarası Tarzın Tanımı
Sullivan (1953: 167), kişiyi anlamak için kişilerarası ilişkileri anlamanın önemli olduğunu belirtmektedir. Heider’e (1958: 1) göre bir kişinin diğeri hakkındaki düşünceleri, hisleri, onu nasıl algıladığı, ondan neler beklediği, ona nasıl tepki verdiği gibi parametreler kişilerarası ilişkileri oluşturur. İlişki ise bir başka kişi ile gerçekleşen bir olgu olduğu için, her iki kişinin de psikolojik dünyasının analiz edilmesi gerekmektedir. Bireyler ilişkilerde kendi tarzlarını korumanın yanı sıra, ilişki halinde oldukları kişinin tarzına da uyumlu bir şekilde hareket edebilmektedir (Sadler ve Woody, 2003: 80).
Literatürde kişilerarası tarzla ilgili birçok tanımlama bulunmaktadır. Kişilerarası tarz, bireyin başkaları ile kurduğu ilişki stili ve bu ilişki süresince kendiyle ilgili algısı olarak belirtilmektedir (Daffern ve ark., 2010: 365-366). Kiesler’a (1983) göre, kişilerarası tarz, bireyin belirli durumlarda sergilediği davranışlar yerine, kişinin birçok ilişkide ve farklı durumda genel olarak gösterdiği temel davranış eğilimleri ve kişilik örüntüsüdür. Plutchik ve Conte (1997: 19) ise kişilerarası ilişkileri, ilişki sürecinde ortaya çıkan duygu, düşünce ve davranış stilleri olarak tanımlamaktadır.

2.3.2. Kuramsal Yaklaşımlar
Freud ve ondan sonra gelen psikanalitik kuramcıların, kişilerarası ilişkileri Freud’un psikoseksüel gelişim dönemlerini baz alarak inceledikleri görülmektedir (Çelebi, 2016: 33). Freud’a göre yetişkinlerin kişiliği, yaşamlarının ilk 5-6 senesinde oluşur ve Freud bu dönemleri seksüel bir çerçevede değerlendirmektedir (Burger, 2007: 50). Psikanalitik kurama göre psikoseksüel gelişim dönemlerinin başarılı bir şekilde ilerlemesi veya başarısız geçişler gerçekleşmesi, bireylerin kişilik oluşumunu ve buna bağlı olarak da kişilerarası ilişkilerini etkileyen sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Ortaya çıkan bu etkiler, bireyin içinde bulunduğu gelişim dönemine göre farklılık gösterebilmektedir (Çelebi, 2016: 33).
Her çocuk ilk olarak oral dönemden geçmektedir ve bu dönem ilk 18 aylık süreyi kapsamaktadır. Bebek ile anne arasında kurulan güvenli ilişkinin ve bebeğin ihtiyaçlarının karşılanmasının, bebeğin dış dünyayı güvenilir bir yer olarak algılamasında önemli olduğu belirtilir. Bebeğin anne ile kurduğu güven dolu ilişkinin, yaşam boyu kurduğu diğer ilişkiler için bir zemin oluşturacağı varsayılmaktadır. İlişki güvenli bir şekilde kurulmadığında ise bireyin oral dönemdeki gelişim görevlerini tamamlayamayacağı, bağımlı bir kişilik geliştireceği, bu sebeple de gelecekteki ilişkilerinin olumsuz etkileneceği düşünülmektedir (Burger, 2007: 52). 18 ay ve 3 yaş arasında geçirilen anal dönemin başarılı ilerlemesi, bireyde özerklik duygusunun gelişimine ve dolaylı olarak başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurmasına katkı sağladığı belirtilmektedir. Başarısızlıkla sonuçlanması durumunda ise kişide aşırı titizlik, inatçılık gibi kişilik özelliklerinin gelişimine sebep olabilmektedir (Burger, 2007: 53). Fallik dönem ise 3-6 yaşları arasında ortaya çıkan ve çocuğun kaşı cinsten olan ebeveynine cinsel arzu geliştirdiği dönemdir. Freud’a göre çocuk bir süre sonra aynı cinsten olan ebeveynle mücadele edemeyeceğini anlar ve karşı cinsten olan ebeveyne arzusunu bastırır. Bunun yerine, aynı cinsten olan ebeveyni ile özdeşleşmeye başlar ve çocuğun baskılanan tutkuları yaşamı boyunca ilişkilerini etkilemeye devam eder (Burger, 2007: 53).
Sullivan kişilerarası ilişkileri Freud’dan farklı olarak dürtülerle değil, nesne ilişkileri ile açıklamıştır (Mitchell, 2000: 79). Nesne, diğer kişidir ve nesne ilişkileri çerçevesinde de kişinin başkalarıyla olan ilişkilerine odaklanılır (Carver ve Scheier, 2008: 235). Sullivan’a (1953: 30) göre kişilik ve kişilerarası ilişkiler bir arada ele alınmalıdır. Ebeveynin karakterinin, çocuğun kişiliğinde önemli bir yeri olduğunu savunan Sullivan, çocuğun psikolojik varlığının ebeveynle etkileşime geçtikten sonra oluştuğunu belirtmektedir (Greenberg ve Mitchell, 1983: 273). Ebeveynin tutumuna göre çocuğun geliştirdiği kişileştirme, yani kendisine ve başkalarına karşı geliştirdiği imgeler farklılaşabilmektedir (Sullivan, 1953: 90). Çocuğun ihtiyaçlarının karşılanması durumunda iyi anne personifikasyonu gelişirken, çocuk tatmin olmadığında kötü anne personifikasyonu gelişmektedir (Sullivan, 1953: 112). Çocuğun ebeveyn ile etkileşimi sonucu kendisi ve başkalarına dair geliştirdiği personifikasyon, gelecek ilişkilerine bir temel oluştururken, çocuğun ebeveynle olumsuz deneyimleri, gelecek ilişkilerinde problemlere sebep olabilmektedir (Greenberg ve Mitchell, 1983: 271). Kişinin erken çocuklukta oluşan ilişki örüntüsü, yaşamı boyunca diğer ilişkilerini değerlendirmesine sebep olacak bir lens görevi görmektedir (Carver ve Scheier, 2008: 235).
Bowlby (1982: 38) kişilerarası ilişkileri bağlanma kuramı ile açıklamıştır. Ona göre bireyler farklı ve tercih ettikleri bir kişiye yakınlık kurma ihtiyacı duyar. Sağlıklı bir bağlanma süreci önce ebeveyn ve çocuk arasında kurulurken, yaşamın ilerleyen dönemlerinde kişinin diğer yetişkinlerle ilişkilerinde ortaya çıkmaya devam eder. Başkasıyla, yani bağlanma figürüyle geliştirdiği ilişkiler bireyde zihinsel temsiller olarak kayıt altına alınır (Bowlby, 1982: 330). Bu temsiller, bağlanma figürünün tepkilerine göre şekillenen içsel çalışan modellerdir. Birey hem kendisine hem de diğer kişilere dair içsel modeller oluşturur. Kişinin başkalarına yaklaşımı, bu modellerden etkilenmektedir. Bağlanma figürü ile sevgi, rahatlık ve desteğe dayalı bir ilişki oluşturan birey, kendini değerli ve sevilir hissedecek; bu modeller gelecekte sevgi ve güven dolu kişilerarası ilişkiler deneyimlemesini sağlayacaktır (Bowlby, 1982: 187).
Safran ve Segal (1996: 73) kişilerarası ilişkileri açıklarken, bilişsel şemalar kavramını ilişkilerle bağdaştırarak, kişilerarası şema kavramını ve bilişsel kişilerarası kuramı geliştirmiştir. Bu kurama göre şemalar erken dönemde bireyin bağlanma figürüyle ilişkisini baz alarak oluşur. Erken dönemde ortaya çıkan kişilerarası şema, kişinin ben ve diğerleri arsındaki etkileşiminin bir temsili olarak, sonraki ilişkilerine yön verir. Bu şemalar sebebiyle birey çoğunlukla yeni durumlara uyum sağlamakta güçlük çeker ve kişilerarası ilişkilerde kendini tekrar eden döngüler oluşturur. Bu döngüler ise kendini tekrar eden, uyumsuz ve işlevsiz davranışların devamlı olarak ortaya çıkmasına neden olur (Safran ve Segal, 1996: 73). Kiesler (1983) bu döngüyü tamamlayıcılık ilkesiyle açıklamaktadır. Buna göre, birey belirli davranışlar sergileyerek karşısındaki kişinin tepki vermesini sağlar ya da bu konuda karşısındaki kişiyi cesaretlendirir. Böylelikle kişilerarası süreçte bireylerin davranışları ve tepkileri birbirini tamamlar. Bu etkileşim sürecinin daha önceki yaşantılar sonucu gelişmiş olan kişilerarası şemalardan etkilenmekte olduğu düşünülmektedir.
Şahin ve ark. (2007) tarafından geliştirilen Kişilerarası Tarz Ölçeğinde olumsuz kişilerarası tarzlar 6 başlıkta toplanmaktadır. Bunlar baskın, kaçıngan, öfkeli, duygudan kaçınan, manipülatif ve küçümseyici tarzlardır (Şahin ve ark., 2011: 109). Olumsuz kişilerarası tarzların, bireyin psikolojik sağlığı üzerinde önemli etkilerinin olabileceği belirtilmektedir (Koç, 2008: 6). Bu bağlamda bireylerin psikolojik durumlarının, ilişki tarzlarından etkilendiği düşünülmektedir (Sullivan, 1953: 7).
2.3.3. Kişilerarası Tarz ve Kaygı Bozuklukları
Literatürde kişilerarası tarz ve kaygı bozukluğunu inceleyen çalışmalara bakıldığında, kaygı bozukluğu olan kişilerin, daha olumsuz bir kişilerarası tarza sahip olduğu görülmektedir (Batıgün ve Şahin, 2009: 135-136; Şahin ve ark., 2011: 107). Kaygı bozukluğu tanısı alan kişilerin, sağlıklı bireylere göre ilişkilerinde baskın, öfkeli, kaçıngan, duyarsız, manipülatif ve küçümseyici tarzları daha fazla kullandıkları belirtilmektedir (Şahin ve ark., 2011: 112). Sosyal kaygı bozukluğu ve yaygın kaygı bozukluğu olanların daha fazla olumsuz kişilerarası tarzı olduğu çalışmalarda belirtilmektedir (Bayramkaya, 2009: 112; Davila ve Beck, 2002: 447; Eng ve Heimberg, 2006: 380; Langston ve Cantor, 1989: 649; Oakman ve ark., 2003: 397; Uzun, 2008: 70). Ayrıca öfkeli ve duygudan kaçınan ilişki tarzlarının, kaygı belirtilerini yordadığı bulunmuştur (Kırkıkoğlu ve Koç, 2019: 147). Çalışmalar genel olarak incelendiğinde, kaygı belirtileri görülen bireylerin kişilerarası ilişkilerinde olumsuz tarzları olduğu görülmektedir.
2.3.4. Kişilerarası Tarz ve Ebeveynlik Biçimi
Olumsuz kişilerarası ilişkilerin temelinde bireyin erken dönem ilişkilerinin önemli olduğu ifade edilmektedir (Young ve ark., 2003: 25). Güvensiz bağlanma stili ile kişilerarası ilişkilerde yaşanan problemler arasında ilişki olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır (Berry ve ark., 2006: 707; Sarıbal, 2017: 64). Güvenli bağlanma stilinin besleyici ilişki tarzını ve kayıtsız bağlanma stilinin ketleyici ilişki tarzını yordadığı belirtilmektedir (Çapan, 2009: 127). Kişilerarası tarz ve ebeveynlik biçimleri birlikte incelendiğinde, koşullu/başarı odaklı baba tutumunun, kuralcı/kalıplayıcı ve aşırı izin verici/sınırsız anne tutumunun, kişilerarası baskın tarzı yordadığı; kuralcı/kalıplayıcı anne tutumunun kaçınan tarzı da yordadığı görülmektedir. Genel olarak bakıldığında ise bireylerde bulunan koşullu/başarı odaklı ve aşırı izin verici/sınırsız anne tutumunun, sömürücü/istismar edici ve kuralcı/kalıplayıcı baba tutumunun, olumsuz ilişki tarzlarını yordadığı belirtilmektedir (Çolakoğlu, 2012: 110).

2.4. İlişkilerle İlgili Bilişsel Çarpıtmalar
Bu bölümde bilişsel çarpıtmaların tanımı yapılacak; bilişsel terapi, akılcı duygusal davranışçı terapi ve bilişsel davranışçı terapi ile bilişsel çarpıtmalara yapılan müdahalelerden bahsedilecektir. Ayrıca ilişkilerle ilgili bilişsel çarpıtmalar, kaygı bozuklukları ve ebeveynlik biçimini inceleyen çalışmalar aktarılacaktır.
2.4.1. Bilişsel Çarpıtmalar
Kişinin bir bilgiyi nasıl algıladığı, yorumladığı ve anımsadığını etkileyen organize bilgi yapılarına şema denir. Erken çocukluk deneyimleri ve yaşam boyu gelişen önemli ve travmatik olaylar, kişinin kendisi ve diğerleri hakkındaki temel inançlarını belirler ve bu inançlar bir arada kişinin şemalarını oluşturur (Sharf, 2011: 374).
Bireyin otomatik düşünceleri şemaları tarafından yönlendirilir ve şemalar kişinin kendisini ve dünyayı algılamasını etkiler (Kramer ve ark., 2010: 283). Otomatik düşünceler kişi özel bir çaba sarf etmeden veya seçim yapmadan kendiliğinden ortaya çıkar. Terapist, bu düşünceleri organize ederek kişinin temel inançlarını ve şemalarını belirler (Sharf, 2011: 374).
İki temel bilişsel şema türü bulunur: olumlu (işlevsel) şemalar ve olumsuz (işlevsel olmayan) şemalar. Kişilerin olumsuz şemaları, bilişsel çarpıtmaları da beraberinde getirmektedir (Sharf, 2011: 376). Hatalı çıkarsama, seçici soyutlama, kişiselleştirme gibi hataları içeren ve belirli bir duruma özgü olarak sözcükler ya da imgeler şeklinde ortaya çıkabilen en yüzeydeki bilişsel yapılara bilişsel çarpıtma denilmektedir (Hamamcı, 2002: 14). İşlevsel olmayan bu düşünce kalıplarını bireyin kendisine, diğer insanlara ve olaylara yönelik geliştirdiği söylenebilir (Doğan, 2009: 105). Bir olayla ilgili kişinin bilgi işleme sistemi doğru çalışmadığında bilişsel çarpıtmalar ortaya çıkar. Yaygın olarak görülen bazı bilişsel çarpıtmalar şu şekildedir (Reinecke ve Freeman, 2003: 224-271):
• Hep ya da hiç biçimde düşünme: Herhangi bir durumu siyah-beyaz uçlarda değerlendirerek, grilere yer vermeme şeklindedir. Örneğin, “ya çok başarılı olacağım ya da işleri batıracağım.”
• Kişiselleştirme: Yaşanan olumsuz durumlarda kişinin farklı sebepleri dikkate almadan sadece kendisini sorumlu tutmasıdır. Örneğin, “projenin başarıyla sonuçlanmaması benim hatamdı.”
• Aşırı genelleme: Kişinin birkaç sınırlı olaydan genel olumsuz sonuçlar çıkartmasıdır. Örneğin, “herkes benim asosyal olduğumu düşünüyor.”
• Felaketleştirme: Olumsuz bir olayın ardından, gelecekle ilgili olumsuz düşüncelere sahip olmaktır. Örneğin, “kalbim çok hızlı attığında yüksek ihtimalle kalp krizi geçiriyorum.”
• Seçici soyutlama: Bir durumun genel ve iyi yönlerini yok sayarak, olumsuz ayrıntılarına odaklanmaktır. Örneğin, “her ne kadar diğer derslerimin ortalaması yüksek olsa da matematikten C almam benim başarısız olduğumu gösterir.”
• Gerçekçi olmayan beklentiler: Kişinin kendisi ve diğerlerine dair kesin kurallara sahip olması ve kurallar yerine getirilmediğinde olumsuz bir beklenti içine girmesidir. Örneğin, “herkes beni iyi biri olarak görmeli, yoksa mutlu olamam.”
• Etiketleme: Kişinin kendisine veya çevresindeki kişilere karşı genelleyici ifadeler, yargılar ve olumsuz sıfatlar kullanmasıdır. Örneğin, “ben değersiz ve zavallı birisiyim.”
Bu bilişsel çarpıtmalar sık bir şekilde ortaya çıktığında kişilerde psikolojik bozukluklar görülebilir. Kişiler sosyal yaşamları, romantik ilişkileri ve kariyerleriyle ilgili plan yapmakta zorlanır. Bu başarısızlıklar depresyona, kaygıya ve diğer rahatsızlıklara sebep olabilir (Sharf, 2011: 378). Otomatik düşünce, bilişsel çarpıtmalar ve şema kavramları farklı psikolojik bozuklukların tedavisinde çalışılmış; başarısızlık ve terk edilme korkularının kaygı bozukluklarını açıkladığı belirtilmiştir (Sharf, 2011: 371).
Beck’e göre (1976: 32) kişilerin kendileri, yaşadıkları dünya ve gelecek hakkında olumsuz düşünceleri bulunur. Bu bilişsel üçleme depresif düşünceyi, depresif olmayan düşünceden ayırt etmeye yardımcı olur (Kramer ve ark., 2010: 286). Kişilerde ortaya çıkan depresif belirtiler ise bireylerin yaşadıkları olaylarla ilgili bilişsel çarpıtmaların sonucunda oluşur (Beck, 1976: 448).
2.4.2. Akılcı Duygusal Davranışçı Terapi
Albert Ellis’in geliştirdiği Akılcı Duygusal Davranışçı Terapi yaklaşımı, bireylerde olumsuz duygu ve davranış gelişimine sebep olan irrasyonel, yani mantıklı olmayan inançlara odaklanır (Sharf, 2011: 8). Ellis’e göre (2008: 188), yaşanan bir olayın ardından ortaya çıkan duygusal yanıt, olayın kendisinden ziyade, kişinin inanç sisteminden kaynaklanır. Buna bağlı olarak bu inançlarla mantıklı bir şekilde mücadele edildiğinde, rahatsız edici duygular ortadan kalkar ve yeniden canlanmaz. Kişilerin kendilerine zarar veren, mantıksız ve gerçekçi olmayan düşünceleri değerlendirilerek, bilişsel çarpıtmaların ortadan kaldırılmasına odaklanılır (Kramer ve ark., 2010: 287).
Akılcı duygusal davranışçı terapist aktiftir. Danışanın mücadele etmesini sağlar ve yol göstericidir. Terapist, danışanın olumsuz düşüncelerini daha uyumlu düşüncelerle değiştirebilmek adına güçlü ve direkt bir iletişim dili kullanarak, danışanı olumsuz düşüncelerini bırakması için ikna eder (Kramer ve ark., 2010: 287).
Terapilerde danışanın mantıksız inançlarına odaklanması, bu inançlarla mücadele etmeyi öğrenmesi, böylelikle kaygısını azaltarak, kişilerarası ilişkilerinde gelişme göstermesi hedeflenmektedir (Sharf, 2011: 8). Bunu sağlamak amacıyla terapist zihinsel sorgulamalar yaparak, danışanın mantık dışı düşüncelerini ve uyumsuz inançlarını belirtir ve danışanı bu konuşmalara dahil olması için cesaretlendirir. Böylece danışanın, sadece terapistin fikirlerini kabul etmesi yerine, bu fikirleri kendisinin de düşünmesi sağlanır (Sharf, 2011: 344).
2.4.3. Bilişsel Terapi
Aaron Beck’in öncülük ettiği Bilişsel Terapi yaklaşımına göre, kişinin duygu ve davranışları, yaşadığı olaydan ziyade, kişinin bilişsel yanıtlama sistemi aracılığıyla olaya kattığı anlam tarafından şekillenmektedir (Kramer ve ark., 2010: 282). Bu yaklaşıma göre davranışlar kişilerin farkında olmadıkları ya da çok az fakında oldukları inançlardan etkilenir, fakat psikoanalitik yaklaşımdan farklı olarak bu inançlar bilinçaltında yer alan düşünceler değil, strese sebep olan otomatik düşüncelerdir (Sharf, 2011: 371).
Bilişsel terapistlere göre psikolojik bozukluğu olan kişiler, işlevsel olmayan düşüncelerini, yeni ve işlevsel düşüncelerle değiştirerek, psikolojik problemlerinin üstesinden gelebilmektedir (Comer, 2004: 68). Terapide danışanlara, yaşadıkları durumlarla ilgili olumsuz algılarını etkileyen tutum ve varsayımlarını ortaya çıkarmak üzere sorular sorulur (Comer, 2004: 67). Bireylerin çarpıtılmış düşüncelerini fark etmeleri sağlanır; bu işlevsel olmayan düşüncelerinin davranışlarına olumsuz etkisi ve daha uyumlu düşüncelerle nasıl değiştirebileceği öğretilir. Bununla bağlantılı olarak bilişsel terapinin formülü “tanımla, aksini belirt ve değiştir” olarak ifade edilmektedir (Kramer ve ark., 2010: 288).
2.4.4. Bilişsel Davranışçı Terapi
Aaron Beck’in Bilişsel Terapisi ve Albert Ellis’in Akılcı Duygusal Davranışçı Terapisi, bugün psikoterapilerde Bilişsel Davranışçı Terapinin güçlü bir terapi yöntemi olarak kullanılmasında önemli bir paya sahiptir (Sharf, 2011: 372). Davranışçı Terapi ile Bilişsel Terapinin birleşmesiyle oluşan Bilişsel Davranışçı Terapi, bilimsel çalışmalarda etkililiği görülmüş, belirgin bir uygulama yönergesi olan ve problemli davranışa ya da düşünceye odaklanan bir yaklaşımdır (Kramer ve ark., 2010: 299).
Bilişsel Davranışçı terapistler, seansta hedef belirlerken konular içinde önceliklendirme yapmaya ve danışanla iş birliği içinde çalışmaya önem verir. Duygusal, davranışsal ve bilişsel içerikteki hedeflerin belirgin olması oldukça önemlidir (Sharf, 2011: 380).
Bilişsel Davranışçı Terapide, sistematik duyarsızlaştırma, maruz bırakma, atılganlık eğitimi, davranışsal prova, kaçınma terapisi gibi davranışsal müdahaleler kullanılmaktadır. Ayrıca bilişsel çarpıtmaların uyumsuz davranışlar üzerindeki etkisi çalışılarak, bilişin davranış üzerindeki büyük rolü vurgulanmaktadır (Kramer ve ark., 2010: 301). Keskin ifadeleri yumuşatma, sorumluluk yükleme/azaltma, bilişsel çarpıtmaları etiketleme, felaketleştirmeyi engelleme, ya hep ya hiç düşünce tarzını değiştirme, avantaj ve dezavantajları listeleme ve bilişsel prova gibi teknikler bilişsel çarpıtmalar çalışılırken kullanılmaktadır (Sharf, 2011: 389).
2.4.5. İlişkilerle İlgili Bilişsel Çarpıtmalar ve Kaygı Bozuklukları
Hamamcı ve Büyüköztürk (2003: 109), kişilerin ilişkilerle ilgili bilişsel çarpıtmalarını “Yakınlıktan Kaçınma”, “Gerçekçi Olmayan İlişki Beklentisi” ve “Zihin Okuma” olarak üç boyutta ele almaktadır. Yakınlıktan kaçınma boyutu, diğer insanlara yakın olmanın kötü sonuçlar doğuracağına ve bu sebeple insanlarla yakınlık kurulmaması gerektiğine dair inançları temsil etmektedir. Gerçekçi olmayan ilişki beklentisi, kişilerin kendi davranışları ve başkalarının davranışlarına dair yüksek beklenti ve standartlarına dair inançları içerir. Zihin okuma ise başkalarının duygu ve düşüncelerinin gerçekçi olmayan bir şekilde tahmin edilmesini incelemektedir (Hamamcı ve Büyüköztürk, 2003: 109).
Kişide sık bir şekilde ortaya çıkan bilişsel çarpıtmalar, kişinin sosyal yaşamında, ikili ilişkilerinde ve iş hayatında sıkıntılar yaşamasına sebep olabilmektedir (Sharf, 2011: 378). Birçok araştırma, bilişsel çarpıtmaların, kaygı bozukluğu belirtileri ile ilişkili olduğunu göstermektedir (Kashdan ve ark., 2006: 749; Kim, 2005: 69; Mansell, 2004: 6; Rheingold ve ark., 2003: 639; Tairi ve ark., 2016: 261; Wilson ve ark., 2011: 52). Kişilerin sahip oldukları belirli düşünce, inanç ve olayları algılama biçimlerinin hem sosyal kaygının ortaya çıkmasında hem de var olan sosyal kaygının artmasında etkili olabileceği vurgulanmaktadır (Çakır, 2010: 29). Doğan (2009: 118) ilişkilerle ilgili bilişsel çarpıtma düzeyinin, sosyal kaygı düzeyi yüksek olan bireylerde daha fazla olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, sosyal kaygı düzeyi arttıkça, yakınlıktan kaçınma ve gerçekçi olmayan ilişki beklentisi düzeyinin de yükseldiğini ifade etmektedir.
2.4.6. İlişkilerle İlgili Bilişsel Çarpıtmalar ve Ebeveynlik Biçimi
Safran ve Segal (1996: 212-213), farklı bağlanma stillerinin, farklı şemaların oluşumu ile ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. Hazan ve Shaver’a (1987: 514-515) göre güvenli bağlanan bireyler ilişkilerde yakınlaşmaya olumlu bakarken, kaçınan bireyler yakınlıktan rahatsız olurlar. Kaygılı bağlanmada ise birey yaklaşmayı çok istese de terk edilme veya reddedilme korkularından kurtulamaz.
Güvensiz bağlanma stiline sahip olan kişilerin ilişkilerle ilgili bilişsel çarpıtma düzeylerinin yüksek olduğu belirtilmektedir (Çam ve Çelik, 2018: 787; Stackert ve Bursik, 2003: 1419). Bir başka çalışmada, kaçıngan bağlanan kişilerde, kaygılı bağlanan kişilere göre daha yüksek yakınlıktan kaçınma puanı bulunmuştur (Şirin, 2017: 906).
Güvenli bağlanan kişilerin ise ilişkilerde daha yakın tutum sergilediği ve gerçekçi beklentiler oluşturduğu belirtilmektedir (Uluyol, 2014: 60). Ayrıca bu kişilerin, kendileri ve başkaları hakkında olumlu inançlar geliştirerek, daha kolay kişilerarası yakınlık gösterdikleri ve daha az bilişsel çarpıtma geliştirdikleri vurgulanmaktadır (Sümer ve Güngör, 1999: 71). 
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Kaygı Bozukluklarının Ebeveynlik Biçimi, Kişilerarası Bilişsel Çarpıtmalar ve Kişilerarası Tarz Açısından İncelenmesi" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Uzm.Psk.Burcu BÜGE'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Uzm.Psk.Burcu BÜGE'nin izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     Beğenin    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
Burcu BÜGE Fotoğraf
Uzm.Psk.Burcu BÜGE
İstanbul (Online hizmet de veriyor)
Uzman Klinik Psikolog
Uzman Psikolog, Psikoterapist
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi56 kez tavsiye edildiİş Adresi KayıtlıTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Özgeçmiş - Çalışma Alanları - Makaleler (3) - Videolar - İletişim Bilgileri
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Uzm.Psk.Burcu BÜGE'nin Makaleleri
► Kişilerarası Çekicilik Psk.Bahar TURUNÇ
► Kişilerarası Algı ve Yükleme Dr.Psk.Sezai KALAFAT
► Bilişsel Çarpıtmalar Psk.Gonca BİLGİÇ
► Bilişsel Çarpıtmalar Nedir? Psk.Belma ZİREKOĞLU
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 19,242 uzman makalesi arasında 'Kaygı Bozukluklarının Ebeveynlik Biçimi, Kişilerarası Bilişsel Çarpıtmalar ve Kişilerarası Tarz Açısından İncelenmesi' başlığıyla benzeşen toplam 24 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


00:05
Top