2007'den Bugüne 92,402 Tavsiye, 28,229 Uzman ve 19,990 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Bir Psikoloğun Kendi Sorunlarıyla Başaçıkma Stratejisi
MAKALE #5604 © Yazan Psk.İzzet GÜLLÜ | Yayın Eylül 2010 | 6,487 Okuyucu
BİR PSİKOLOĞUN KENDİ SORUNLARIYLA BAŞAÇIKMA STRATEJİSİ

Biz psikologlar sık sık, “Hocam siz herkesin sorunlarını dinliyorsunuz, peki sizi kim dinliyor” ve/veya, “Hocam sizin hiç sorununuz olmuyor mu?” sorularıyla muhatap oluruz. Evet bizim de sorunlarımız oluyor. Çünkü sorunlarımızın kaynağı her zaman içimizde, dolayısı ile de kontrolü elimizde olmuyor. Bizim sorunlarımızın da bir bölümünün kökü dışarda / komşunun bahçesinde, yani yaşamın ve onun ağır şartlarının içersinde filizleniyor. Ancak itiraf etmeliyim ki mesleğimizin bu konuda bize şöyle bir faydası oluyor:

Sürekli insan dinlediğimiz, bu nedenle beynimizin alıcıları kendimize değil de daha çok dışa yönelik olarak çalıştığı için zaman zaman içimizde uyanan, oradan ruh dünyamıza doğru başını usulca uzatan sorunları genellikle pek farkedemiyoruz. Böylece daha yeni serpilen sorunlarımız kaale alınmadıklarını, dikkate alınıp da adam yerine konulmadıklarını görerek küsüyor, derken çekip gidiyorlar. ("Hele bak şu işe, adam bizi değil de elin oğlunu dinliyor" diyerek bozuluyorlar bir bakıma.).

Yoksa dediğim gibi, bizim ruh dünyamız da her türlü ürünü büyütmeye müsait bir toprak. Çünkü bizler de etten ve kemikten birer insanız. Ancak dediğim gibi, başkasının bahçesinde çalıştığı için kendi tarlasını ihmal eden, böylece evinin önünde açan “dikenleri” sulayamadığı için daha filizlenme safhasındayken kurutan bir rençber gibi olduğumuzdan bu konuda fazla bir sorun yaşamıyoruz. Eeee, bu kadar da olsun değil mi. Bal tutan parmağını yalarmış. (O yüzden olsa gerek, yaşım 36 olduğu halde -bu paylaşımdan sonra nazar değmezse şayet- şimdilik bir tek beyazlamış saçım yoktur. Ayrıca, yoğun geçen iş yaşamımın onca yoruculuğuna rağmen en az 8 - 10 yaş küçük gösterdiğim söylenir. Dediğim gibi, belki bir sorunum olduğunda ben de yaşıyorum. Lakin sadece ağzımda çiğniyor, yutmuyorum. Böylece gırtlağımdan aşağı geçmesine müsaade etmeyebiliyorum. Yooo çiğnemenin bir zararı yok; yutmayınca kilo vs. yapmıyor.)

Bu yazımda, yukarıdaki gerçeğe rağmen olur da herhangi bir sorunla karşılaştığımda bir psikolog olarak kullandığım önemli tekniklerden sadece birini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Düşünün:

Genç bir kız herhangi bir erkekten arkadaşlık teklifi aldığında bunu anında kabul etmez, önce bir düşünme payı ister. Gerek açıktan gerekse sessiz bir biçimde içinden ama mutlaka, “Hemen evet demek istemiyorum, bana biraz zaman lazım, bu esnada konuyu iyice bir değerlendireyim” der. Doğrusu da budur. Çünkü yollardaki kavşak noktalarını andıran bu gibi karar anları, akabinde gelişecek bir yığın olayın (olumlu yahut olumsuz) en önemli sebebi olacaktır. Öyleyse bu gibi yer ve zamanlarda daha temkinli olmak, işi aceleye getirmemek, meseleyi bütün yönleriyle birlikte etraflıca değerlendirmek, biraz bekleyerek daha gerçekçi, daha sağlıklı bir karar vermek gerekmektedir.

Hatırlarsanız ev almayı düşünen kişiler de böyle yaparlar. Bir yerlerden duydukları yahut emlakcı tarafından kendilerine gösterilen her evi “tamam” deyip hemen satın almazlar. Aklını sonradan “ahhh” çekmek için değil de önceden “tedbir almak” için kullanmayı bilen, yaşadığı deneyimlerden dersler çıkarabilen her sağlıklı birey aynı şekilde hareket eder, içindeki duygular ne kadar “Al bak, çok güzel, harika, kaçırma” dese bile yine de zaman ister, “Bana geniş bir zaman lazım, iyice düşüneyim” der, kararını daha sonra bildireceğini beyan eder. Çünkü anlık duygularla (salt içinden gelen sesin sayikiyle) ve ayaküstü bir biçimde verilecek her kararın sağlıklı olmayabileceği, sağlıksız bir kararla alınacak evin memnuniyetsizlik yaratabileceği gerçeği iyi bilinir.

Aynı itinayı, aynı doğru düşünme ve değerlendirme çabasını üniversite tercihlerimizde, evlilik kararları öncesinde, araba almadan evvel, para yatıracağımız bankayı belirlerken vs. de gösteririz. Hiç birinde ani kararlar vermeyiz. Çabucak “Tamam, uygun, şu olsun…” demeyiz. Böylece vereceğimiz kararın ve muhtemel sonuçlarının idrakinde hareket ederiz. Hatta muhatap olduğumuz hayati meseleyi güvendiğimiz bir çok kişiye de danışarak vereceğimiz kararın sağlıklılık derecesini artırmaya çalışırız, bu yönde ciddi bir çaba ve arayış içersine gireriz.

Peki aynı şeyi başımıza istenmeyen bir olay geldiğinde, mesela ilişkimiz bittiğinde, ayrıldığımızda, kaybettiğimizde, eşimiz bize kötü davrandığında, aklımıza hoş olmayan bazı düşünceler geldiğinde vs, yani bize problem yaşatan olumsuz olaylarla karşılaştığımızda neden böyle hareket etmeyiz, hiç düşündünüz mü?

Aynı özeni ve çabayı böylesi mühim anlarda hayata geçirmeyi niçin hiç akıl etmeyiz?

Sözgelimi, “Sevgilim beni bugün terk etti. İçimdeki duygular bana ağla, isyan et, hatta git intihar et diyor, görüyorum. Oysa bildiğim bütün gerçekler bana yıllarca bunun tam tersini öğütlemişti. “Yaşa, üzülme, takma, hayat böyledir” falan demişti. Sanırım bu işte bir tuhaflık var. Demek ki şuan önemli bir tercihle karşı karşıyayım. Bu noktada vereceğim karar, ardından gelecekleri belirleyecek. Öyleyse acele etmemeliyim. Bunun için de ayaküstü bir konumda ucuz kararlar vermemeliyim. (“Ucuz alan aslında pahalıya alır”, yahut da “ucuz etin yahnisi…” deyişlerini anımsayın) Kendime biraz zaman tanımalıyım. Hatta daha doğru karar vermek için birilerine de danışmalıyım” diye neden düşünmeyiz?

Niçin başımıza gelen olumsuz yaşam olayları esnasında sabırlı, sağlıklı ve etraflı bir düşünce sürecine girmeyiz? Niçin böylesi durumlarda emlakcının gösterdiği ilk evi satın alan saf müşteri gibi hareket eder; hemen içimizde uyanan duyguların gösterdiği istikamette yol almaya başlar, böylece bu bedeli ağır sürece teslim oluruz?

Ev alırken, bunun kararını verirken emlakcıya karşı -olması gerektiği şekilde- işlettiğimiz aklımızı böylesi anlarda neden devreye sokamıyoruz sahiden?
Bir kere bile olsa maddi yönden kazıklanmak kötü de içimizdeki duygular tarafından her daim tartaklanmak iyi bir şey mi yoksa? Ondan mı böyle? Bu da en az onun kadar kahredici bir süreç ve ızdırap yüklü bir sonuç değil mi?

Neden dışımızda somut bir şeylerle karşılaşmadan önce aklımızı; içimizde bir şeyler meydana geldiğinde (ya da geleceğinde) ise sadece duygularımızı, onun çok da gerçekçi olmayan yanıltıcı sesini kullanıyoruz?

Bu çifte standart neden?

Tekrar soruyorum:

Maddi olarak bedeli yüksek olan tercihlerimizi zaman isteyerek, sorup danışarak, etraflıca düşünerek veriyoruz da bedeli soyut olan ama insanı içten içe kemiren değerlendirmelerimizi ve kararlarımızı niçin ayaküstü kolaycılığında alıyoruz?

Düşünmeden alınacak çürük bir ev üzerimize çökecek, belki de öleceğiz; iyi peki tamam da sağlıklı bir değerlendirmeye kalkışmadan vereceğimiz içsel kararlarımızın doğuracağı ağır bunalım yükü altında ezilecek olan yine bizler değilmiyiz?

Bu işi zamanında ve doğru yapıp yapmamak ya da birinde (maddi bedelli kararlar öncesinde) yapıp diğerinde (duygusal sonuçlu içsel konularda) yapmamak güneşli havada “yanmayayım” diye şemsiyemizi açarken yağmurlu havada elimizde taşımaya, ardından da sırılsıklam ıslanarak hasta olmaya ne kadar da benziyor.

Çözüm sarayı kapısını açan bir maymuncuğa benzettiğim bu temel yaklaşımı ve onun üzerine kurulu olan tekniği ilk olarak yıllar önce dayımı kaybettiğimde kendi kendime uygulamaya karar verdim. Belki merak ettiğim için belki de “Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı” durumuna düşmemek adına olsa gerek, artık sadece organizmamın verdiği doğal tepkilerle yetinmemeye, içinde bulunduğum duruma ilk olarak böylesi tekniksel bir yaklaşımla mukavemet göstermeye karar verdim.

Bu uygulamanın belli başlı parametreleri şöyleydi:

1. Şuan ben çok kritik, belki de beni günlerce, üstelik de olumsuz yönde etkileyebilecek derecede önemi bir yaşantıyla karşı karşıyayım. Böylece, öncelikle olayı önemine uygun bir biçimde ve doğru olarak tespit ettim. (Düşmanı doğru tespit edemezseniz yapacağınız hiç bir mücadelenin manası kalmaz.)

2. Karşı karşıya olduğum mesele -en azından psikolojik dünyam için- bu denli önemli ise bu olaya kendi önemiyle orantılı düzeyde bir yatırım yapmalıyım. Bu ise muhatap kaldığım olaya ancak öneminin gerektirdiği nitelikte bir zamanın ayrılmasıyla mümkün olacaktır. (Çok büyük bir inşaat yapacaksanız şayet, bu iş için, işin büyüklüğüne uygun bir zaman dilimi ayırmanız gerekecektir. Saray yapma işi tavuk pişirme işi kadar kısa bir zamana sığdırılamaz.) Öyleyse ikinci olarak bu işe gerektirdiği şekilde zaman ayıracağım.

3. Başıma gelen ve iç dünyamda belli duyguları olumsuz yönde harekete geçiren bu yaşantıya çoğumuzun alışık olduğu tarzda ve içimizden esen yıkıcı rüzgarın yönelttiği istikamette değil; olması gerektiği şekilde cevaplar vereceğim. (Bir saray inşaatı yapıyorsam eğer, cimri olan kişiliğimin “az malzeme kullan, kalitesiz kullan, al şunu kullan” sesiyle hareket etmeyeceğim; mühendislik ilminin gerektirdiği ölçülerde ve niteliklerde malzeme kullanacağım)

4. Bu malzemelerin doğru kullanılması ise şöyle olacak:

5. Evvela olayı doğru tespit ettim (inşaat işinin fizibilite ve etüt çalışmasını yaptım), kalabalık bir ortamdaydım, müsaade isteyerek bir köşeye çekildim. (Böylece bu mühim işe yeterli gelecek zamanı da ayırdım)

6. Ardından sorular sormaya başladım kendi kendime. (Bir nevi inşaata tuğlalar koymaya)
7. Dedim ki:
8. Şuan ben negatif bir duygu sürecine girdim. Peki buna neden olan, beni üzen olay nedir?
9. Dayımın ölmesi!
10. Dayım kimdir?
11. Annemin kardeşi. Annemin kardeşi demek olan dayıma ne oldu?
12. Öldü.
13. Ölmek nedir?
14. Bir kişinin artık geri dönüşü olmayan bir yola girmesi, bu dünyadan ebediyen göçüp gitmesi.
15. Geri dönüşü olmayacak şekilde göçüp gitmek ne demektir peki?
16. Onu bir daha görememek!
17. Yani bunun açıklaması şu: Demek ki dayımı bir daha göremeyeceğim!
18. Evet.
19. Peki ben dayımı yaşarken her zaman görebiliyor muydum?
20. Hayır.
21. Ama az da olsa görebiliyordum, böylece özlem duygusu fazla olmuyordu.
22. Yani onu artık daha fazla özleyeceğim, sorun bu mu?
23. Galiba.
24. Çok özlemek ölümcül bir dert midir?
25. Zannetmiyorum!
26. Unutmak denilen bir gerçek yok mudur peki?
27. Vardır. Ama içimden hiç unutamazmışım gibi geliyor bana.
28. İçimden gelen her şey sırf içimden geliyor diye doğru mudur?
29. Olmayabilir!
30. Yani unutacak mıyım?
31. Evet, galiba!
32. Mümkün mü bu?
33. Tabi, öyle olsa gerek!
34. Nerden biliyorum?
35. Daha önce de sevdiğim birçok kişiyi unuttum da ondan.
36. Kimi mesela?
37. Dedemi mesela! ()
38. Bunun için üstün bir gayret de göstermedim, zamanla birlikte tamamen kendi kendine oldu bu!
39. Yine öyle mi olacak?
40. Evet. Muhtemelen. Hatta bu kesin!
41. …
42. …
43...
...

Bu soru – cevap silsilesini biraz daha (takriben yarım saat kadar) sürdürdüm. Yani yaşadığım olaya içimde ansızın tetiklediği duygular istikametinde, diğer bir anlatımla beni götürmek istediği yönde değil de benim kendi gitmek istediğim yere götürecek düşünce adımlarıyla yanıtlar verdim. Ardından kısa sürede rahatladığımı, korktuğum kadar etkilenmediğimi fark ettim. Çünkü duygularımın olayın niteliği yönünde ve bir "etki – tepki ilişkisi" kısır döngüsü içinde değil; daha gerçekçi bir bakış açısıyla ve daha kontrollü, daha soğukkanlı bir biçimde hareket etmeye başladığını gördüm.

Besbelli ki başımıza gelen olaylar anında duygularımızı, o da düşüncelerimizi (bu ikisi ikiz kardeş gibidirler, birbirinden pek ayrılmazlar) kendi istikametinde harekete geçiriyor; böylece bizi içinden çıkmanın zaman alacağı bir kısır döngünün kucağına çekiyordu. Sorun aslında hem burada başlıyor hem de burada bitiyordu. Oysa ben dış dünyadaki bir olaya müdahale edemediğim, bu olayın birden içine çektiği duygularımı belki çevik bir manevrayla yakalayamadığım halde (çünkü başta üzülmüştüm vs.) hemen yakınımda duran düşünce kardeşinin elinden tutmuş, hiç olmazsa böylece ikizleri (duygu ve düşünceyi) birbirinden ayırmıştım. Düşünce “olay ana” ile “duygu kardeşinin” peşinden gidemeyince diğer duygu kardeşi de geri dönüp gelmişti. Böylece her ikisi de olay ananın elini bırakmışlardı. Olay ana ile çocukları ayrılmışlardı. Çözüm de zaten buydu.

SONUÇ

Başınıza istenmeyen bir olay geldiğinde bu uygulamayı mutlaka hayata geçirin.

Önce olayın önemini teyit edin, akabinde bu olay üzerinde çalışma yapmak üzere gerekli zamanı ayırın.

Sonra, olayla ilgili zincirleme sorular sorun kendinize.

Yine kendi kendinize bir dizi cevaplar verin.

Bu zincirleme sorularınız ve olası cevaplarınız için birşeylerin içinizden gelmesini ve bunlara inanmayı beklemeyin. Sadece sormanız gerekenleri sorun, verilmesi gereken cevapları verin. Tıpkı bir tiyatro oyuncusunun inanmasa da, özünde öyle biri olmasa da, belki de bu iş içinden gelmese de rolünü gerçekmişçesine oynaması gibi.

Böylece en ihtiyacı olduğu anda beyninize zaman kazandırarak olayın düşünce sistematiğinizi alıp uzaklara götürmesine, oralarda heba edilmesine müsaade etmeyin. Bu şekilde yaparak beyninize, yönelttiğiniz zincirleme soru ve cevaplarla farklı bakış açıları olduğunu göstermiş, başka çıkış kapılarını hatırlatmış olursunuz.

Çünkü beyninizin her şey daha sıcağı sıcağına iken bunları duymaya ihtiyacı var.

Kopan bir elin ya da bacağın ancak sıcağı sıcağına dikilirse bir işe yaraması misali olayın psikolojinizi sürüklemeye başladığı anda ne yaptığınız, nasıl direndiğiniz, hangi mücadeleyi verdiğiniz çok önemlidir.

Kafa kol atan bir güreşçiye sadece içinizden gelen refleksle ve doğal güçle dümdüz, dimdik direnirseniz sizi anında yere devirir. Ondan sonra bütün oyunlar yerde sürer gider. Daha da ayağa kalkmanız bayağı bir zaman alabilir. Ama bu güreşçiye (olumsuz yaşam olayına) belli bir teknikle (mesela bu teknikle vs.) karşı koyarsanız bütün atakları etkisiz kalarak boşa çıkar; hatta belki de kendi oyunuyla altınıza düşer.

Unutmayın, iki güreşçi meydana çıkmış ise birinden biri mutlaka yenilecek. Kazanan müsabakaya doğal güdüleriyle katılan değil; ancak teknik yaklaşan olacak!

Yani, siz!..

Psk. İzzet Güllü
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Bir Psikoloğun Kendi Sorunlarıyla Başaçıkma Stratejisi" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.İzzet GÜLLÜ'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.İzzet GÜLLÜ'nün izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     18 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
İzzet GÜLLÜ Fotoğraf
Psk.İzzet GÜLLÜ
Sakarya (Online hizmet de veriyor)
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi18 kez tavsiye edildiİş Adresi KayıtlıTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.İzzet GÜLLÜ'nün Yazıları
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 19,990 uzman makalesi arasında 'Bir Psikoloğun Kendi Sorunlarıyla Başaçıkma Stratejisi' başlığıyla benzeşen toplam 20 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
◊ Bir Veda Yazısı Haziran 2018
◊ Bu Yazıyı İyi Anla ÇOK OKUNUYOR Haziran 2018
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


04:47
Top