2007'den Bugüne 91,839 Tavsiye, 28,136 Uzman ve 19,915 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Pasif İrade: Otizmin Çekirdeği
MAKALE #18100 © Yazan Psk.Üstün ÖNGEL | Yayın Mart 2017 | 4,272 Okuyucu
Erken yaşta “Otizm” denen şeyi nasıl yeneriz?

Otizm denen şeyle yıllardır ilgileniyor olmakla birlikte öncelikli konularım arasına almadım.

Bunun iki temel sebebi vardı:

1) “Hiperaktivite” denen ve giderek yaygınlaştırılan konu daha büyük sayıda çocuk ve aileyi ilgilendiriyor olduğu için ilk sıraya koydum ve zamanımın önemli bir kısmını buna ayırdım.

2) Çocuklarındaki çeşitli gelişim sorunlarıyla ilgili bana başvuran ve bilgim-donanımım ölçüsünde yardımcı olduğum ebeveynler arasında, iletişimde ve dolayısıyla birlilkte çalışmakta en zorlandıklarım çocuklarına “otizm” teşhisi konmuş çocukların anne-babalarıydı.

Fakat ilk cümlede dediğim gibi yıllardır ilgilendiğim ve araştırdığım bir konu olmaya devam ediyor. Yıllar önce seyrettiğim bir BBC belgeseli bu ilgimin keskinleşmesinde önemli bir etki yarattı (Amerika’da kendi çocuklarında, ömür boyu bu durum sürecek diyen hiçbir uzmanı dinlemeyip, kendi başlarına başarıya ulaşan bir çiftin oluşturduğu “Son-Rise” programını anlatan “I Want My Little Boy Back / Küçük Oğlumu Geri İstiyorum” belgeseli).

Yakın zamanda ise üst üste küçük çocuklarını (4 yaşın altında çocuklarını) bana getiren aileler oldu ve çok önemli bir şey yakaladığımı düşünüyorum (başlığa yerleştirdiğim “pasif irade”); bunu vakit geçirmeden paylaşmak istedim.

Bir Oksimoron

Pasif İrade, spontan bir şekilde ortaya çıkıverdi. Herhangi bir yerde rastlayamazsınız. “Bilimsel” denen yayınlarda filan aramayın boşuna. Olgu önümde duruyor ve tekrar tekrar ben buradayım diyordu ve bana da adını koymak kaldı. Bir “oksimoron” aslında “pasif irade”.

Oksimoron da nedir diye sorarsanız eğer: Yan yana gelmeyecek iki kelimenin yan yana gelmesi. Yıllar önce bir yazının başlığında kullandığım “zararlı yardım” böyle bir şey örneğin. Yardım insana iyi gelmeli değil mi? Aksine zararlı olabiliyor. Örneğin, psikiyatrinin sunduğu insana zarar veren bir yardım uygulaması.

Başka bir örnek. Aksiliğin güzeli olur mu? Geçen hafta başımdan geçen bir şeyi tanımlarken “güzel aksilik” deyiverdim. Arabamı basit bir konu için servise götürmüştüm, serviste işim bitip tam çıkarken arabadan dumanlar yükselmeye başladı. Servis binasından çıkmış ama ana caddeye henüz çıkmamıştım. Krank kasnağı denen parça miadını doldurmuş, duman oradan geliyormuş. Hemen değiştirdiler. Ertesi gün uzun yola çıkıyordum işin kötüsü. Yolda kalacaktım büyük ihtimalle. Özetle, bir aksilik olacaksa bundan daha iyi bir yerde olamazdı. “Güzel aksilik” deyiverdim ben de.

Uzattım, pasif iradeye gelelim… İrade pozitif bir kavramdır. Biz Türkiye’de daha çok bir şeyi yapmamak için kullanıyoruz (alkolden uzak durmak, sigarayı bırakmak, kilomuzu kontrol etmek vb), ama bir şey yapmamak için olduğunda da pozitif bir kavramdır irade. Aktif olmalıdır. Pasif olursa bir şeye yaramaz. Öte yandan irade, aslında daha çok bizi bir şey yapmaya iten güçtür aslında. Karar almaya, aldığımız kararı uygulamaya, yaşamımızda çözümler bulmaya götürür bizi. İradesi oluşmamış, gelişmemiş, kimi zaman da elinden alınmış kişi, yaşamını yönetemez. Bağımlıdır, birilerine muhtaçtır.

Çocuğa bakalım şimdi. Konuşmak irade gerektirir. Yürümek irade gerektirir. Yapmak, herhangi bir edimde bulunmak, irade gerektirir. Ama “otizm” teşhisi konmuş çocuklarda başta konuşma olmak üzere bu irade yoktur. Kendi dünyasında, aslında o dünyadan şikayeti de olmadan yaşamaya devam eder. Ona bakan, ihtiyaçlarını karşılayan birileri vardır, o da bu kişileri (başta anne babayı) kullanarak yaşamını sürdürür.

Pasiftir. Ama irade yine de vardır orada. Pasif kalmak için vardır irade. Kullanmak için vardır irade. Muhtaçtır. Muhtaçlıkla yürütür yaşamını.

Anne muhtaç kılar çocuğu önce kendine. Kendisine muhtaç kıldığı çocuk annenin varlığını doldurur. Bundan önce ihmal de vardır çoğu kez. Örneğin televizyon karşısında bırakılan çocuk ihmalin en büyüğünü yaşar. Pasiflik orada filizlenir zaten. Sonraki süreçte bazen suçluluk duygusu ve vicdan ile bu ihmali telafi etmeye çalışır ebeveyn. Bu sefer de muhtaç kılar çocuğu kendisine. Sonra çocuk bu muhtaç olma ilişkisini daha ileri noktaya taşır, anneyi muhtaç kılar kendisine. İki muhtaç, o pasif iradeye mahkum bir şekilde bir döngünün içinde kaybolur.

Otizmi kırabilir miyiz peki?

Çocuk büyümeden uyanırsak evet. O pasif iradeyi kırabilirsek, otizm denen şeyi de kırabiliriz. Bunun için konuşma terapisi, diğer terapiler, eğer ebeveyn-çocuk (anne-çocuk) ilişkisindeki bu karşılıklı muhtaç olma durumunu kıramazsanız hiçbir işe yaramaz.

Görüştüğüm ailelerden biriyle çalışırken, ilk gün anneyle neredeyse üç saat konuştuğumda, anne şaşırmış, biraz da tepkiyle neden benimle böyle uzun konuşuyorsunuz diye sormuştu. Üçüncü gün, neden benimle o kadar konuştuğunuzu anladım demişti. On gün sonunda yedi aydır süren “konuşma terapisinin” yapamadığını gerçek kılmaya başlayınca, şimdi çok daha iyi anladım neden bana da çok zaman ayırdığınızı demişti.

O pasif iradeyi daha ilk görüşmede kırmak için hamle yaptığımda (çocuk ağlıyordu ve ben de ağlamasına duygusal olarak aldırmıyor, istediğin kadar ağla diyor, bir yandan da daha yüksek sesle ağlamasını taklit ediyordum ve bu iki saate yakın sürüyordu), anne şunu dedi: Eğer şimdi babası burada olsaydı, çoktan çocuğu alıp götürmüştü, bu adam ne yapıyor, niye çocuğumuzu ağlatıyor diye… Kendisi ise , başta biraz zorlanmasına rağmen dayandı. Üçüncü gün o da ağlamasını taklit edebilecek durumdaydı. Dördüncü gün, sokakta yanından uzaklaşan, bir türlü kontrol edilemeyen çocuk, kuzu gibi yanında duruyor, elini tutuyordu

Bu yazıda çok uzatmayacağım, konuyu daha ayrıntılandırarak ele almaya devam ederim sonra…

Şimdi anne-babalar, daha çok anneler, kendinizi gözden geçirin, bu muhtaç olma ilişkisini nasıl adım adım yok edebilirsiniz, ona bakın… Yukarıda bahsettiğim belgeselde çözüme ulaşan anne-baba, kendi başlarına buldular çözümü. O pasif iradeyi kırdılar. Başkalarıyla da paylaşıyorlar buldukları çözümleri. Uzman filan değiller. İYİ Kİ DEĞİLLER. Ayberk Aksu’nun üvey annesi Naciye Torunlar da uzman değil ve mükemmelen o pasif iradeyi kırmış durumda. O da iyi ki, UZMAN DEĞİL. Peki sen uzman değil misin diye sorabilirsiniz. Bir formasyonum var, evet. Fakat bugüne kadar yaptığım, gerçekleştirdiğim, başardığım ne varsa, hiçbiri psikoloji alanındaki uzmanlık bilgisiyle alakalı değil. Kendime hiçbir zaman uzman demedim, diyemedim ayrıca. Öğreniyorum, öğrenmeye devam ediyorum, bulduklarımı da paylaşıyorum, yaptığım sadece bu.

***

Otizm dedikleri şey, nörolojik “hastalıklar” arasında tasnif edilmiş durumda. Psikiyatristler ilgileniyor daha çok. Bu iki uzman grubu elbirliğiyle konuyu yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Nörolojik bir problem diyorlar, hiçbir fizyolojik/nörolojik/biyolojik sebebini gösteremiyorlar, bulamadılar, ama buna rağmen fizyolojik bakıştan uzak durmuyorlar. İlacın yeri yok diyorlar, eğer herhangi bir ilerleme sağlanacaksa bu eğitim yoluyla olur diyorlar, ama yine de sürekli ilaç verip duruyorlar. Bilhassa ailenin kontrol etmekte zorlandığı durumlarda hemen yatıştırıcı ilaçları dayıyorlar.

Bunlar olurken –bu yanlışlıklar komedyası sürerken-, son yirmi yılda çok umut vaat eden psiko-sosyal yaklaşımlar hayat buluyor. Bunlardan birini, Son-Rise yaklaşımını yukarıda konu ettim. Bu yaklaşımların çoğunun ortak noktası, neredeyse tüm günü kapsayan yoğun uygulamalar olması. Çocukla bire bir çalışmaya, oyuna ağırlık vermeye, adım adım çocuğun iletişim gücünü ve bir şeyler yapma becerisini arttırmaya yönelik çalışmalar bunlar. Fakat iki konuda eksiklikleri var: 1) Ebeveyn-çocuk ilişkisini ele almıyorlar, ebeveynlerin psikolojik durumlarıyla kimi zaman ilgilenseler de tam anlamıyla buna eğilmiyorlar. 2) Otizm denen şeyin neden ve nasıl oluştuğuna dair net bir şey söylemiyorlar, söyleyemiyorlar, bu konuya girmek istemiyorlar. Buna girmeyince de çözüme yönelik uygulamaları tam anlam kazanamıyor, etkili ve yaygın uygulamalara dönüşemiyor.

Neden ve nasıl?

Bir zamanlar, ellili altmışlı yıllarda, “buzdolabı anneler” diye bir şey öne sürülmüştü. Annenin çocukla temel bağlanmayı oluşturamadığı, çocuğu duygusal yoksunluk içinde bıraktığı yönünde bir açıklamaydı bu. Duygusal yoksunluk içinde kalan çocuk içe kapanıyor ve duygusal-sosyal gelişimi ciddi biçimde sekteye uğruyordu bu görüşe göre. Tabii bu görüş ebeveynlerin, annelerin çok tepkisini çekti. Akademik dünyada genetikçilerin hakimiyeti başlayınca da gündemden düştü.

Sonraki yıllarda da otizm denen şeyin neden ve nasıl oluştuğuna dair, çocuğun yetiştiği ortama yönelik, ebeveyn-çocuk ilişkisine yönelik hiçbir açıklama görülmedi. Genetik iddialar, evet kanıtsız iddialar her yeri kapladı.

Oysa buzdolabı anneler açıklaması, bazı eksiklikleri olmakla birlikte doğru yere bakıyordu: Ebeveyn-çocuk ilişkisine. O ilişkinin nasıl kurulduğuna.

Şimdi benim yaptığım da tam bu. Çocuktan önce anneye-babaya, çocuğun durumundan önce annenin-babanın çocuğuyla neler yaptığına, nasıl ilişki kurduğuna, farkında olmadan nelere yol açtığına bakıyorum. Çocuğun neler yaşayıp da bu noktaya geldiğini, çocuğun hangi etkiler sonucu bu gelişim problemini yaşamaya başladığını soruyorum.

Böyle bakınca da, pasif irade tanımının başka biri tarafından bulunmasının mümkün olmadığını, ya da tersten değil de düz tarafından yazarsam, pasif irade tanımını neden benim bulduğumu anlayabilirsiniz.

Pasif irade, çocuğun yarattığı bir durum değildir. Ebeveynlerin, çoğu zaman farkında olmadan yol açtıkları bir durumdur.

Çok basit söyleyeyim mi: bir çocuk, ona bardakla su uzattığınızda ağzını açıp içirmenizi bekliyorsa, işte pasif irade karşınızdadır.

Peki bir çocuk bardağı alıp suyu içmek yerine ağzını açıp içirmenizi neden bekler? Cevabı tahmin edemeyen var mı: aman bardağı tutamaz, aman bardağı düşürür diye, veya sadece daha küçük yapamaz diye siz içirdiğiniz ve buna ALIŞTIRDIĞINIZ için.

Dile bakalım şimdi de. Dil İŞLEVSELDİR, bir ARAÇTIR. En başta ihtiyaçlarını karşılamak için bir araçtır. Su istiyorsanız söylemeniz lazım. Suyu gösterirseniz veya elinizle su içme hareketini yaparsanız, karşınızdaki su istediğinizi anlar mı? Evet anlar. Peki karşınızdaki kişi siz konuşmadan ihtiyacınızı anlarsa, konuşmak için zahmete girer misiniz, konuşur musunuz? Hayır.

Gereklilik yoksa gelişim yok

İnsan gelişimi ihtiyaç oluştuğunda, zorunluluk halinde ortaya çıkar. Eğer kendinizi geliştirmeniz için hiçbir gereklilik yoksa, gelişmezsiniz.

Otizm teşhisi konan çocuklar da, GELİŞİM GECİKMESİ içindeler. Kaç yaşına kadar? Benim tecrübelerim beş yaşına kadar diyor. Dört yaşın üzerindeki çocuklarla ve aileleriyle çalışmayı tercih etmiyorum. O yaştan sonra artık gecikme değil GELİŞİM GERİLİĞİ ortaya çıkıyor. Gelişim gecikmesi, gelişim tembelliği olarak da görülebilir. Pasif irade zaten bu gelişim tembelliğinin bir başka açıklaması da denebilir.

Şimdi dönelim ebeveynin bu durumu nasıl yarattığına. Buzdolabı anneler, bilemiyorum II. Dünya Savaşı sonrası çocuk doğuran annelerde baskın olarak vardı belki. Bunu bilemem, ama bugünün annelerini biliyorum, bilebilirim: temel bağlanmayı oluşturamıyorlar çocuklarıyla. Bu vurgu buzdolabı anneler tanımını yapanların da vurgusuydu. Fakat ben buzdolabı anneler yerine, abartılı bir koruyucu tavırla çocuğa yönelen, çocuğun sürekli kendisine yapışmasına izin veren, sırnaşmasına itiraz etmeyen, yerli yersiz çocuğunu öpen şımartan anneleri görüyorum. Bir yandan da, çocuğunu ihmal eden, birden fazla çocuğu varsa, çocuğu televizyonla oyalayan, kimi zaman kaç çocuğu olursa olsun kendi keyif aldığı şeylere vakit ayıran, ama bunun ardından da ilginç bir suçluluk duygusuyla çocuğuna ekstra şeyler sunan, fakat bu ekstra şeylerle çocuğu daha da tembellik içine iten anneler görüyorum.

Bir keresinde iki yaşındaki çocuğunu getiren genç bir anne, anne olmadan önce o kadar rahat bir hayata alıştırmıştı ki kendini, her akşam ya da istediği zaman istediği yerde “takılmaya” o kadar alışmıştı ki, çocuğu olduktan sonra bu alışkanlıklarından vazgeçmek istemiyordu. Şöyle konuştuğunu hatırlıyorum: “çocuk, insanın hayatını böyle değiştirir mi, eskiden yaptığım şeyleri yapamıyorum, çıldıracağım”. Oysa yapıyordu, kafasına göre takılmaya devam ediyordu ve çocuğunu ihmal ediyordu. Çocukla birlikteyken de, anneliğini gösterecek ya, çocuğun her isteğini yerine getiriyordu.

Pasif irade üç durumda daha kuvvetle ortaya çıkıyor: 1) Duygusal bağlanmanın olmadığı, buzdolabı anneler tanımına yakın tavrın öne çıktığı durumlar. İhmalin de öne çıktığı durumlar diyebiliriz. 2) Çocuğa abartılı koruyuculuğun, abartılı ilginin olduğu, çocuğun her isteğinin karşılandığı durumlar. 3) İhmal ile ihmali telafi etmek üzere ekstra imkanların sağlanmaya çalışıldığı ikili durumlar. En tehlikelisi de bu üçüncü durum.

Erken yaşta “Otizm” denen şeyi nasıl yeneriz?

Çocukta konuşma gecikmesi olduğunda en tehlikeli bulduğum bir yaklaşım var: “amcası da beş yaşında konuşmuştu, bu da konuşur, endişelenmeyin.” Buna bir de çocuk doktoru ekleniyor. Şöyle konuşan çocuk doktoru biliyorum: “ben de geç konuşmuşum, endişelenmeyin, erkek çocuklar biraz geç konuşuyorlar.”
Bu sorumsuz yaklaşıma uyan ebeveyn kimi zaman geri dönüşü olmayan bir gecikmeye seyirci kalıyor. Eyvah. Büyük eyvah.

Sakın kulak asmayın böyle şeylere. Çocuk iki yaşına geldiğinde hala konuşmaya başlamadıysa, hiç vakit kaybetmeden çözüm için harekete geçin.

O pasifliği zamanında kıramazsanız, o konuşma tembelliğini gecikmeden ortadan kaldıramazsanız, sonra işler sarpa sarıyor. Çoğu zaman da tren kaçıyor.

Bir başka önemli konu: Anne Sütü

Çocuk doktoru deyince, biraz ana konudan uzaklaşarak, çok önemli gördüğüm bir konuya da değinmek istiyorum. Belli ölçüde konuyla alakalı da aslında. Son yıllarda giderek yaygınlaşan bir çocuk doktoru yönlendirmesi var. Anne sütünün çocuk iki yaşına gelene kadar verilmesini söylüyorlar. Hatta Sağlık Bakanlığı televizyonlarda kamu spotu yayımlayarak aynı yönlendirmeyi yapıyor. Anne sütü elbette çok değerli. En az altı ayın çocuğun bağışıklık sistemini güçlendirmesi için ne kadar önemli olduğu biliniyor. O nedenle, evet varsa, anne sütü verilmeli çocuğa.

Fakat 12 ay sonrası anne sütünün bağışıklık sistemini güçlendirdiğine dair tek bir araştırma yok. O kadar araştırdım, bunu savunanlara da sordum bu konuda araştırma yapılmış mı diye, hiçbir araştırmaya ulaşamadım. Çocuk o yaşta zaten her gıdayı alıyor, inek sütüne de geçiş yapabiliyor, anne sütünün artı bir değeri yoksa, boşuna verilmemesi gerek. Dünya Sağlık Teşkilatı, gıda yoksunluğu çeken ülkelerde bu öneride bulunuyor, en azından anne sütü varsa iki yaşına kadar verin diyor. Bunu gıda sorunu olmayan ülkelere genellemenin hiçbir mantığı yok.

Çocuk bir yaşından sonra anne sütü almaya devam ettiğinde çok tehlikeli başka bir şey oluyor: Bağımlılık. Yardımcı olduğum ailelerde, “otizm” dedikleri dahil farklı farklı gelişim sorunlarında, çoğu zaman bir buçuk iki yaşına kadar çocuğun annesinin memesini ve koynunu bırakmadığını görüyorum.

Bu bağımlılık ciddi anlamda kuşatıcı oluyor, daha sonra pasif irade diye tanımladığım durumun da altyapısı oluşuyor.

Bu çocukların çoğunun ileri yaşlara kadar ebeveynle birlikte yattığını da görüyorum maalesef. Son yaşadığım örnekte nasıl üzüldüğümü, bir o kadar da kızdığımı anlatamam… Altı yaşından beri ilaç verilen, “hiperaktif” etiketi yapıştırılmış, 14 yaşında bir erkek çocuk hala annesiyle uyuyordu!

Otizmli dedikleri grupta da, hem uzun süre anne sütü almak, hem birlikte uyumak çok yaygın.

Bağımlılığı kırmalıyız

Bir aileyle çalışmaya başladığımda ilk sorduğum sorular arasındadır, ne kadar anne sütü verilmiş olduğu, çocuğun nerede uyuyor ve uyanıyor olduğu. Eğer birlikte yatma devam ediyorsa, oradan başlarım. Eğer aile bunu çözemezse başka hiçbir konuya geçiş yapmam.

İkinci konu yemeği nerede ve nasıl yediğidir. Masada, aile sofrasında ve yardım almadan yemek yemiyorsa, bunun sağlanması ikinci aşamadır. Aile bunu yapana kadar başka bir konuya geçmem.

Bu iki konuya çözüm getirirse aile, işler yolunda gidecek demektir. Sonra diğer ayrıntılara geçilebilir.

Göz kontağı

“Hiperaktivite” dedikleri şeyde de “otizm” dedikleri şeyde de, göz kontağı birincil öneme sahiptir. Zaten bu ikisi aslında kol kola gider çoğu zaman. Eştanı (“comorbidity” dedikleri) çok sık rastlanan durumdur. O yüzden yıllardır “hiperaktivite” dedikleri şeyde hayata geçirdiğim yaklaşımım “otizm” dedikleri şeyde de çözüme ulaşmamı sağlıyor. Diğer yazılarımı okuyanlar bilir, “hiperaktivite ve dikkat eksikliği” tanımını kabul etmiyorum yıllardır, yanlış buluyorum, “özdenetim, sorumluluk, disiplin, ve motivasyon” sorunu yaşayan çocuklar olarak görüyorum o teşhisle etiketlenen çocukları. “Otizm” de kabul ettiğim bir etiket değil. Aynı başlıklı ilk yazıda dediğim gibi, “gelişim gecikmesi” görüyorum bu çocuklarda ve belirleyici unsurun “pasif irade” olduğunu söylüyorum.

Gelelim göz kontağına: Aslında “otizm” etiketini yemiş çocuklar, hiç göz kontağı kurmuyor değiller. Örneğin zora girdiklerinde, odada kurtarıcı olarak yardım edecek kimi gözüne kestirirlerse hemen ona bakıyorlar.

Zora girmemek. Bu çocukları tanımlayacak en başta gelen unsur diyebilirim. Gelişimde gecikme, dilde gecikme, tuvalet eğitiminde gecikme, yardım almadan yemek yemede gecikme, kendi başına uyumada gecikme, hepsi zora girmemekle ilgili aslında. Kimse ona dokunmasın, o, kafasına göre takılsın, kimi zaman kayıtsız donuk şekilde dursun, o kadar. Ne zaman ondan bir şey talep ederseniz, size bakmayacaktır. Ne zaman zora girip de çevresinde kurtarıcı aramaya yönelse bakacaktır o kişiye.

Yapmanız gereken, sizin görüş alanınızdan çıkmasına izin vermeden talep ettiğiniz şeyi, saatlerce sürse de, bıkmadan, geri adım atmadan karşısına çıkarmanızdır. Bu talep ettiğiniz şey bardağı iki eliyle kavrayıp suyu kendi başına içmesi olabilir, uzattığınız mendili alıp burnunu silmesi olabilir, o mendili işi bittikten sonra çöpe atmak olabilir.

İşin özü, kontrolü elinize almaktır. O sizi yönetmeyecek, serseri mayın gibi kalmayacak, siz adım adım onu yönetmeye başlayacaksınız.

***

Göz kontağı kur(a)mama galiba çağımızın sorunu. Profesyonel görüşmelerimde sürekli karşılaşıyorum, özel hayatımda da sohbet ederken bakıyorum, insanlar birbirleriyle şöyle sahici bir göz teması yaşamıyorlar. Bu, duygu dünyalarının zayıf düşmesi, duygularına yabancılaşmalarıyla da alakalı.

Neden buradan girdim konuya? Buradan girdim zira otizm teşhisi konmuş çocukların anneleri-babaları kendi duygularına yabancılaşma içindeler. Çoğu zaman karı-koca ilişkilerinde de o duygu bağı, ya zayıf ya da kaybolmuş. Bu bağın olup olmaması bir yana, çoğu zaman şiddetli uyumsuzluk içinde de olabiliyorlar.

Uyumsuzluk demek, çocuğa çelişkili mesajların ulaşması demek, uyumsuzluk demek, çocuğa belirsizlikle yüklü bir aile ortamı sunmak demek. Çözüm için harekete geçildiğinde ise, uyumsuzluk, çocuğa yönelik uygulamaların tutarlı olmaması, dolayısıyla da sonuca ulaşılamaması demek. Otizm dedikleri şeyde arzu edilen sonuca ulaşılamaması çoğu zaman anne-babanın uzmanlar tarafından bu anlamda hiç değerlendirilmemesiyle alakalı. Tabii bundan önce uzman denenlerin uyguladıkları yöntemlerin çoğunun zaten işe yaramayan şeyler olduğunu bilhassa vurgulamak lazım.

İletişim Zemini ve Çerçevesi

Göz teması bu meselenin çok önemli kısmı. Uzman denenlerin de zaten ilk baktıkları, göz temasının olup olmadığı. Fakat neden çocuk göz teması kurmuyor diye sorsanız verecekleri bir cevap yok. Genetik filan diye atmasyon serbest ama.

Benim gördüğüm, süreç şöyle işliyor: Serseri mayın gibi çocuk. Gelişimini gerçekleştireceği belli bir zemin yok. Çerçeve hiç yok. Salınıyor, savruluyor. Fakat donuklaştığı, içe kapandığı anlarla da ilerliyor bu süreç aynı zamanda. Bağ kurulmamışsa, ihmal mevcutsa, içe kapanma da donuklaşma da doğal bir sonuç. Bu durumu, öğrenilmiş çaresizlik denen duruma da benzetiyorum biraz.

Bilenler vardır, ama özetle öğrenilmiş çaresizliğin ne olduğunu yazayım: Kafese konan hayvana belli aralıklarla elektrik veriliyor. Hayvan can havliyle kaçmaya çalışıyor ama nafile. Deniyor, kaçamıyor, kafes kapalı çünkü. Sonunda çaresizce kıvrılıyor ve hareket etmeyip kaderine razı oluyor. Sonra kafesin kapısını açıyorsunuz, tekrar elektrik veriyorsunuz.Yine yerinden kıpırdamıyor. Çaresizliğe gömülmüş bir şekilde öylece durmaya devam ediyor.

Pasif irade içine düşmüş olduğunu söylediğim bu çocuklar da, bu duruma kayıveriyorlar kimi zaman. Biraz ilerliyorsunuz, bir faaliyet oluşturuyorsunuz, bir iletişim oluşmaya başlıyor, aa bir de bakıyorsunuz, çocuk kaybolup gitmiş.

Yemek yemesiyle ilgili de ebeveynlerden sıkça duyduğum benzer bir durum var. Bu çocukların birçoğuna ileri yaşlara kadar yemek yediriyor anne, baba, büyükanne, büyükbaba… Bunu değiştirmeleri gerektiğini, aile sofrasında kendi yemeğini kendisinin yemesi gerektiğini, yemezse aç kalmasını ve sofraya oturup yiyene kadar bir şey verilmemesini söylediğimde, itiraz hemen her zaman şu oluyor: “ama acıktığını bilmiyor, iki gün aç kalsa da oturmuyor”. İki günü bırakın bir gün kararlı duran ebeveyn var mıdır, hiç sanmıyorum. Ama diyelim ki hakikaten acıktığını hissetmiyor, ya da direniyor sofraya oturmaya. Yanında iştahla kayıtsız kalamayacağı şekilde sevdiği bir yiyeceği yeyin, bakalım istemeden duracak mı? O sevdiği şeyi uzatın ama vermeyin, bakalım yine kayıtsız kalacak mı? Uzattığınızda ve artık iyice acıkmış da olduğunda, kuzu kuzu gelecektir sofraya ve yiyecektir yemeğini.

Bir önceki paragrafta değindiğim farklı zamanlarda donuklaştığında ise, o duruma seyirci kalmamanız lazım. Hemen uyarıp, yaptığınız şeye devam etmeniz, devam etmesini sağlamanız lazım.

İşte erken yaşta bunları yapmak, öğrenilmiş çaresizlik benzeri bir durumun oluşmadan önüne geçilmesi açısından büyük önem taşıyor. O pasif irade kemikleştikten sonra, çocuğu oradan çıkarmak zor, çok zor.

İletişim zemini, alışveriş zeminidir aynı zamanda. Bu çocukların dilin bu işlevsel yanını tecrübe edemediklerini görüyorum. Temas varsa iletişim var, temas varsa alışveriş var. Temas için de çerçeve lazım. Dar alanda başlayın iletişime. Çoğaltmayın kelimeleri, cümleleri. Çok basit bir topu yakalamak, atmak, getirmek -biraz köpek terbiyesi gibi oldu bunları söyleyince ama küçümsemeyin-, ve bu basit eylemleri söylemek, bir basit çerçevedir örneğin.

Ebeveynler, ayarı kaçırıyorlar. Hiç konuşmanın olmadığı ortamlar olduğu gibi, peş peşe cümlelerin uçuştuğu kalabalık ifadeler de var. Yıllar önce ilk yardımcı olduğum çocuklardan biri üç buçuk yaşındaydı ve okumayı sökmüştü. Tahtaya ne yazsam okuyordu. Ama konuşmuyordu. Otizm etiketini yapıştırmışlardı bir seansta. Anaokuluna gidiyordu ve ailenin yanı sıra anaokulundaki eğitmene de tek bir şey söyledim: istediği şeyi vermeyin, yapmayın. Söylemesini talep edin. İki ay sonra konuşma başlamıştı. Şimdi lise sona geçti. Evde konuşma çok azdı bu ailede. İhmal altındaydı yani çocuk.

Yeri gelmişken, şu önemli noktayı da vurgulayayım: bu çocukların anne-babalarında çoğu zaman tuhaf bir hırs da görüyorum. Zihinsel gelişime bazen bilinçsizce yükleniyorlar. Okumayı üç buçuk yaşında sökmüş olan çocuğun anne-babası daha çocuk bir haftalıkken kavga boyutunda tartışmışlardı. Tartıştıkları konu da neydi biliyor musunuz: birisi çocuk Boğaziçi Üniv’de okuyacak diyormuş, diğeri ODTܒde.

Otizm teşhisini koydukları çocukların bir kısmının bazı zihinsel becerilerde iyi olmasının bir nedeni de bu anne-baba hırsı ve yönlendirmesi olabilir. Diğer nedeni de, duygusal ve sosyal beceriler gelişmeyince, çocuğun tüm enerjisi o zihinsel beceriye yönelebiliyor.

Seçilen oyuncaklar ve gelişimsel araçlar da hep çocuğun yaşının üzerinde şeyler olabiliyor.

Basit olanı seçin

Çocuk yaşına uygun olan şeyleri yapmalı. Basit olana bakın önce. Yemek yemiyor ama harfleri öğreniyor. Yanlış tabii. Belki okula gidemeyecek ama üç yaşında harfleri öğrenmiş. Yanlış kere yanlış.

İletişimde basit bir zemin, basit bir çerçeve oluşturun. Hiç kelime söyleyemeyen çocukla uzun cümleler kurarak konuşmayın. Tek işlevsel kelimeleri seçin. Eylem kelimelerini. Örneğin, su içmek, bardağı almak, bardak ve su, eylem kelimeleridir. Bu temelden başlayın ve bu olmadan öteye gitmeye kalkışmayın.

Size bakması için yanaklarını iki elinizle tutup sabitleyebilirsiniz, çenesine dokunup başını yukarıya kaldırabilirsiniz. Kelimelerle başlarsınız, yavaş yavaş iki kelimeye, üç kelimeye geçersiniz. Acele etmeyin. Sabırsız olmayın.

Püf noktası “işlevsel” dile odaklanmada yatıyor. Konuşma terapisi adı altında yapılanlar işe yaramıyor, ya da çok sınırlı fayda oluşuyor. Çünkü, kartlarla filan yürütülen çalışma dilin yaşam içindeki işlevselliğine yönelmiyor. Mekanik bir şeye dönüşüyor öte yandan. Pasif irade öylece duruyor orada.

Kapı kelimesini resimle, ya da odadaki kapıyı gösterek öğretebilir, ezberletebilirsiniz. Ama kapıyı aç demedikçe bir anlam kazanmaz. Kapıyı aç demesi için, o edim içinde öğretmelisiniz. O edime zorunlu kıldığınızda, ihtiyaç öne çıktığında dil de gelmek zorunda.

Adım adım bu çerçeveyi yaratırsanız, hiç endişelenmeyin, sonuç alırsınız.
Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Pasif İrade: Otizmin Çekirdeği" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.Üstün ÖNGEL'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.Üstün ÖNGEL'in izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     Beğenin    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.Üstün ÖNGEL'in Yazıları
► İrade Terbiyesi Psk.Dnş.Seba Nur SARAL
► Otizmin Nedenleri Psk.Dnş.Semra KESKİN
► Logoterapi ve İrade Özgürlüğü Psk.Beria Bilge ŞENER
► Otizmin Erken Dönem Belirtileri Sümeyra ÖZTÜRK
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 19,915 uzman makalesi arasında 'Pasif İrade: Otizmin Çekirdeği' başlığıyla benzeşen toplam 12 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
► “şizofreni” Dedikleri… Ağustos 2019
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


16:03
Top