2007'den Bugüne 92,485 Tavsiye, 28,241 Uzman ve 20,001 Bilimsel Makale
Site İçi Arama
Yeni Tavsiye Ekleyin!



Ya Soluduğumuz Nefes Hava İstasyonlarında Parayla Satılsaydı (Psikoloji Sohbetleri)
MAKALE #5635 © Yazan Psk.İzzet GÜLLÜ | Yayın Ekim 2010 | 5,511 Okuyucu
Haydi gül.

Gülemiyorsan da hafiften gülümse.

Bunu da beceremiyorsan şayet, yüzündeki o asık ifadeyi bari terket!

Bak saatler geçti de tekrar acıktın; dolayısı ile yine hazırsın lezzet almaya. Acıkmak görüyorsun bak senin bu “zahmetli” sandığın yeme işinden sürekli olarak lezzet almanı sağlıyor. Hani diyorsun ya hayatımda hiç bir lezzet unsuru kalmadı diye. Hiç bir şeyden tad alamıyorum diye. Her gün en az üç kere lezzet almaya zorluyor bedenin seni. Doğanda bir sorun yok, sorun sende, bakışlarında kardeş.

Ya bir sansar misali ağaç dallarında uyumak zorunda bırakılsaydın! Ama sansar da olamasaydın, yine insan olarak salsalardı seni acımasız doğaya?

Düşünsene, uyuduğunda daldan aşağıya düşecek olsaydın? Düşmemek için uyumamak, yani ağacın dalında pineklemek zorunda kalsaydın? Her gün gözlerin kan çanağına dönseydi, gözünden aşağı muson yağmurları misali uyku aksaydı?

Oysa gerçek öyle mi? Kuş tüyü kadar hafif, yattığında sana derin bir “ohhh” dedirten sıcacık bir yatağın var. Yattı mı sabaha kadar mışıl mışıl uyuyorsun. Tabi ki bu gerçekleri düşünmüyor, sadece geri kalan teferruatlarla boğuşarak kendi kendini boş yere engellemiyorsan!

Yahut sırtındaki deride yer alan tüyler şimdi olduğu gibi yumuşacık değil de diken gibi sert ve sivri olsaydı? Hayır, diken gibi de değil, bizzat dikenin kendisi olsaydı o tüyler? Öyle olsaydı da uyumaya çalışırken ha bire batsaydı tenine her gece? Uykusuzluk ve diken acısı, hangisini tercih ederdin?

Yattığında daha çok keyif alman, uykunun tadına kana kana varman için üstelik "yorgunluk" icat edilmiş, onu da düşün! Yorgunluğa hiç bu gözle bakmamıştın değil mi! Ondan hep kaçıp durmuştun! Sen zaten neye olması gerektiği gibi baktın ki yaşamda. Doğru düzgün bakmadın hiç bir zaman, hiç bir şeye. Sonra da “göremedim” dedin, yahut görmek istemediklerini gördün. Suç gözlerinde değildi halbuki. Baktıklarında ise hiç değildi… Onlar görülmek için bekliyordu sadece karşında. Suç sadece sendeydi, bakan, bakıp da göremeyen sende... Daha doğrusu asıl gören yer olan beyninde...

Misafirliktesin belki de bugün. Ya da dün oradaydın. Ev sahibine “Wc nerde acaba” diyorsun. Kim bilir belki de bu akşam çok kaçırdın! Olur, bunu zaman zaman hepimiz yaparız. Ne kadar rahat söylüyorsun değil mi, Wc var mı diye. Tek sorun Wc’nin olup olmaması. Olduğunda tuvaletini yapman için hiç bir manin yok, bundan ne kadar da eminsin. Çünkü bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamıyorsun.

Ya yediklerini çıkarabilecek mekanizman olmasaydı? Ya buna mani bir hastalın bulunsaydı? Miden önünde davul gibi şişseydi, kıvransaydın orada burada, şurada. Ve ne yapsan etsen bir türlü çıkaramasaydın? Çıkaramadığın için yiyemesen, yiyemediğin sürece beslenemesen, böylece aynı şimdi olduğu gibi yaşamda kalman mümkün olmasaydı?

“Niye olsun canım” diyorsun, küçümsüyorsun bu bakış açısını, biliyorum. Huyun senin. Huyun kurusun! Çünkü bunlar sana polyanna anayı hatırlatıyor. Senin en büyük derdin o zaten; Polyanna gibi olmamak... Onun gibi bakmamak...

Gerçekçi olmaya Polyannacı olmak dediğin günden beri, ona bu haksız kulpu taktığın günden bu yana böylesin sen. Pardon öyle ya olmamalı, Wc’ye çıkmanda bir sorun bulunmamalı! Çünkü sen bütün bunları çalışarak, hak ederek, hakkın olarak kazandın, değil mi! Tıpkı her kapıyı açar sandığın kağıttan diploman gibi.

O halde gülümse, şükret, “Şükürler olsun, bugün de tuvaletimi yaptım, içimdekileri boşalttım, rahatladım” de. Bak son günlerde hiç rahat ettiğimi görmedim diyordun? Beş dakika önce ettin oysa! Sorulduğunda ise “asla yalan söylemem” diyor, yalan söyleyene bin bir çeşit ithamlarda bulunuyordun! Bundan sonra yine büyük lokma ye belki ama büyük söz söyleme bari!

Duş alırken dikkat et. Akan suyu gözünde bir tart. Her gün böyle kova kova su akıtıyorsun. Milyarlarca insanı düşün sonra. Ya su kıt olsaydı kainatta? Yerine cola içmek zorunda kalsaydık? Keser miydi bu, ağustos sıcağındaki hararetimizi! Kesse bile buna para dayanır mıydı! Böylece susuz çalışan bir böbrek kısa sürede iflas etseydi, dünya ruhumuza dar gelirken diyaliz makinasına bağlı olarak ve bir yatakta geçirseydik ömrümüzün kahır ekserisini. Tamam tamam, sana söylemiyorum, ben aslında bunları kendime diyorum. Sen rahatını bozma, Polyannacı falan da dolma.

Koşullarına isyan edip duruyorsun bir de. Bak televizyon kanallarına, her birisi komik senaryolu filmlerle, evine bile gitmeden gecenin geç saatlerine kadar stüdyoda çalışarak seni neşelendirmeye çalışan sanatçılar gülmen için akla hayale gelmedik komiklikler yapıyorlar! Gülemiyor, neşelenemiyorsan bu koşullarının kabahati değil yani, onu söylemeye çalışıyorum. Öyleyse iki de bir “hayat, şartlar, koşullar, ne yapayım, elimde değil, mahkumum” deme, işin kolayına kaçma. Bu senin beceriksizliğin sadece, bunu artık gör. Becerebilenler seninle aynı şartlarda, aynı gökyüzünün altında, aynı kara parçasının üstünde mutlu çünkü. Bahane arama, yedikleri de aynı: Karpuz, domates ve peynir. Akşam olunca da lahana sarması, etli nohutlu pilav ve saire...( yani, vesaire:) )

Tıpkı tüp gaz uygulamasında olduğu gibi soluduğumuz hava da parayla satılsaydı? Düşündük madem, bunu da hatırlayalım. Bu iş de bir çoğu gibi acımasız, dini imanı para olan bir takım kapitalistlerin insafına ve kazancına bırakılsaydı?

Evet, soluduğumuz nefes de petrol gibi yerin altından çıkarılsaydı, bu işi devletler bile beceremeseydi de ancak dünyada belli başlı global şirketler yapsaydı? Her köşede nefes dolum istasyonları bulunsaydı?

Günlük olarak verilseydi nefesimiz? Bazen “savaş var yahut küresel kriz” bahanesiyle nefes satışında kısıtlamaya gidilseydi? Bazıları üç günlük nefes alana bir günlük bedava deseydi? Torpili olanlar en zor günlerde bu havaya nispeten daha rahat ulaşabilseydi?

Altı nüfuslu olan ailenin çalışan tek ferdi olan baban tek maaşla boynunu önüne eğseydi, “Yavrum daha götüremiyorum, sizi yaşatamıyorum, birinizden birini feda edeceğiz, bütçemiz kaldırmıyor, söyleyin hadi, kimi, kimi… ” deseydi, buna mecbur kalsaydı? Arkasından hep birlikte hüngür hüngür ağlasaydınız! Kahrolsaydınız! Böylece bir baba her üç beş yılda bir “hayat şartları yavrum” demek zorunda bırakılarak öz evladının katili edilseydi? (Eminolun böyle olsaydı bile depresyon şimdiki kadar patlamazdı. Çünkü bu illet adam gibi bir dert olduğunda değil; sorun olmayan şeyler sorun edildiğinde patlıyor ancak! Depresyon bence düşüncede adil olmayı kaybetmemizin, adaletli işlem yapmayı yitirmemizin bir cezası!)

“Böyle bir şey olur mu yaaa, nefes parayla satılabilir mi” diyorsunuz, biliyorum, duyuyorum. Nasıl, hayali bile ürküttü, değil mi! Neden olmasın ki. Madem her şey tesadüfen kendi kendine oldu (!), madem bunca şeyi düşünüp taşınıp da müşfik "tabiat ana" yaptı (!), bunu da yapabilirdi pekala. Demek ki o dönemde aklına gelmedi. Şimdi geldiyse de “zamanı geçti, o iş o zaman olacaktı” diyor, belki de daha üstünde durmuyor.

“Ahhhh, ahhh!”

O ilahi gücün (Allah c.c.) yerinde (haşa) ben olsaydım bir damla su vermezdim, şu zalim insanoğluna. Yemin ederim yaşlılar, kadınlar ve çocuklar hariç tek bir damla dahi vermezdim. Hak etmiyor çünkü. Nankörlük ediyor. O yüzden utanmadan hala diyor ki, “Neyim var, bana kim ne verdi, şuyum eksik, buyum eksik, Allah’ım bu dert için gittin de beni mi buldun” diye! Bunları sana karşılıksız, şartsız - şurtsuz verenin o kadarına da hakkı olsun be, ne çıkar! Ne kadar nankörsün böyle. Sevdim diyen bir bencile her şeyini (gençliğini, geleceğini, yani hayatını) veriyorsun da seni bu kadar sevmiş, bütün bunları beleşe vermiş olana neden önüne çıkan ilk fırsatta asi oluyorsun, kafa tutuyorsun! Hatta çoğu gibi boyunu da aşıyorsun, sıkılmadan reddi mirasta bulunabiliyorsun?

Elini bıçak kesiyor, deri anında kendi kendini tamir ediyor. Bir yerden sonra tükenseydi de kan kaybından göz göre göre gitseydin daha yaşamın baharında, tam da on beşinde? Ya da evladın adım adım yok olsaydı gözünün önünde? Emin ol, öyle bile olsaydı bugünkinden daha fazla muzdarip olmazdın sen! O gün bile, böyle olduğunda dahi en fazla şimdiki kadar, “param az, evim yok, zengin değiliz, bugün içim daralıyor, sevgilim beni terk etti” derkenki kadar acı çekerdin sen. 13 yıldır üzerinde kafa yoruyorum, binlercesi ni de yakından tanıdım; ama ben seni hala bir türlü anlayamadım. Anlayan varsa kalksın da beri gelsin!

“Hayat çok sıkıcı. İş, ev, yine iş…” derken, güya hayatının basit bir kısır döngüden ibaret olduğunu söylerken hiç utanıp sıkılmıyorsun, değil mi? Doğru, gündelik yaşamın akışı içinde sıkılıyorsan hata sende değildir; kesin hayat çok sıkıcıdır. Yoksa senin gibi zeki biri anında gerekli neşeyi ve keyfi alırdı, onu demeye çalışıyorsun, anladım. Egonu düşündüğün kadar hiç bir şeyini düşünmezsin ki sen zaten!

Baksana, görsene, hissetsene, her taraf desen desen çiçeklerle dolu, kuşlar bile onlarca renkten oluşan bir renk cümbüşü.

Çaktırmadan, yan gözünle baktığında bile komşunun ayıbını görebiliyorken önünde duran, adeta gözünün içine sokulan bunca güzel şeyleri göremiyorsan söyle hadi, suç kimin?

Bütün bunları göremeyişin gözlerinin kabahati mi?

Görüyor ama etkilenmiyor, sevinç ve coşku payı çıkarmıyorsa için, yani ruhun kör olmuşsa bu başkasından çok senin kabahatin ve eksikliğin değil mi?

Mutlu olmak için, bir derdin varsa kurtulmak için ne yaptın? Her zaman iki kutu hap yutmayı yeterli mi zannediyorsun? Hem mutsuzluğun belki adı var (artık depresyon diyorlar) ancak ilacı var mı?

Sahi mutsuzluğun ilacı var mı?

Ya mutluluğun aşısı? Gerekirse senede iki kere olalım! Ücreti ne kadar ise de verelim.

Kaç kere gittin doğaya, kaç çiçek topladın senede?

Kaç hayvanla konuştun, anlamayacağını bile bile, zaman kaybı demeye demeye.

Kaç kere uzandın kırda buz gibi çimlere, kaç yıl oldu izlemeyeli gökyüzünü?

Kaç sabah kalktın erkenden, çıktın balkona da yaşamını sorguladın.

Hatalı düşüncelerle hatasız olanlarını ayıkladın birbirinden. Ayıklama deyince aklına pirinç ayıklamaktan başka bir şey geldi mi?

Geldiyse kaç kere?

Kaç kere hatırladın ömründe, bu yazıda dile getirdiklerimi ve çok daha fazlasını.

Peki “şuyum eksikti, buyum azdı” diyeli kaç saniye oldu?

İnsanoğlu ne yaşıyorsa bu, ancak kendi elinin bir ürünü galiba.

Her saniye diken eken ruh bahçesinde gül biçebilir mi!

Sürekli diken ekenin bahçesi diken bahçesine dönmez mi!

“Rüzgar eken ancak fırtına biçer” dememişler mi!

Psk. İzzet Güllü

Yazan
Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:
"Ya Soluduğumuz Nefes Hava İstasyonlarında Parayla Satılsaydı (Psikoloji Sohbetleri)" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.İzzet GÜLLÜ'e aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com (http://www.tavsiyeediyorum.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak Psk.İzzet GÜLLÜ'nün izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.
     2 Beğeni    
Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkin'de paylaş Pinterest'de paylaş Epostayla Paylaş
Yazan Uzman
İzzet GÜLLÜ Fotoğraf
Psk.İzzet GÜLLÜ
Sakarya (Online hizmet de veriyor)
Psikolog
TavsiyeEdiyorum.com Üyesi18 kez tavsiye edildiİş Adresi KayıtlıTavsiyeEdiyorum.com'u sıkça ziyaret ediyor.
Makale Kütüphanemizden
İlgili Makaleler Psk.İzzet GÜLLÜ'nün Yazıları
► Başarmak Nefes Alıp Vermektir Psk.Dnş.Mehmet POLATOĞLU
TavsiyeEdiyorum.com Bilimsel Makaleler Kütüphanemizdeki 20,001 uzman makalesi arasında 'Ya Soluduğumuz Nefes Hava İstasyonlarında Parayla Satılsaydı (Psikoloji Sohbetleri)' başlığıyla benzeşen toplam 27 makaleden bu yazıyla en ilgili görülenleri yukarıda listelenmiştir.
◊ Bir Veda Yazısı Haziran 2018
◊ Bu Yazıyı İyi Anla ÇOK OKUNUYOR Haziran 2018
Sitemizde yer alan döküman ve yazılar uzman üyelerimiz tarafından hazırlanmış ve pek çoğu bilimsel düzeyde yapılmış çalışmalar olduğundan güvenilir mahiyette eserlerdir. Bununla birlikte TavsiyeEdiyorum.com sitesi ve çalışma sahipleri, yazıların içerdiği bilgilerin güvenilirliği veya güncelliği konusunda hukuki bir güvence vermezler. Sitemizde yayınlanan yazılar bilgi amaçlı kaleme alınmış ve profesyonellere yönelik olarak hazırlanmıştır. Site ziyaretçilerimizin o meslekle ilgili bir uzmanla görüşmeden, yazı içindeki bilgileri kendi başlarına kullanmamaları gerekmektedir. Yazıların telif hakkı tamamen yazarlarına aittir, eserler sahiplerinin muvaffakatı olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, başka bir yerde kullanılamaz, kopyala yapıştır yöntemiyle başka mecralara aktarılamaz. Sitemizde yer alan herhangi bir yazı başkasına ait telif haklarını ihlal ediyor, intihal içeriyor veya yazarın mensubu bulunduğu mesleğin meslek için etik kurallarına aykırılıklar taşıyorsa, yazının kaldırılabilmesi için site yönetimimize bilgi verilmelidir.


09:22
Top